Sömürücüler topraktan altını alıp geriye ölüm bırakıyorlar!
ALTIN MADENİ VE LEFKE DENEYİ
Bergamalılar, aylardan beri karşı karşıya oldukları çevre felâketinin
önlenmesi için oldukça militan bir mücadele yürütüyorlar. Bergamalıların
çeşitli yöntemler kullanarak yürüttükleri bu tamamen haklı eylemde,
Eurogold şirketine verilen "siyanürle altın çıkarma" ruhsatının
iptal edilmesi hedefine hâlâ ulaşabilmiş değil! İnsanların sağlığının
değil, sömürücülerin çıkarlarının koruyucusu olan devlet, bu konudaki
vurdumduymazlığını olduğu gibi sürdürmektedir! Fakat sıradan hakların
bile elde edilmesi için çetin bir mücadele yürütülmesi gerektiğini,
bizzat kendi pratiklerinde kavrayan Bergama halkı, çevre felaketini
önleyebilmek için mücadeleye devam etmektedir! Bergama halkının
yürüttüğü bu mücadele, gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında çevrenin
bir avuç sömürücünün çıkarları uğruna mahvedilmesine gönlü razı
olmayan insanlar arasında gittikçe daha fazla destek görmektedir!
Daha önceleri, değişik ülkelerde siyanürle altın çıkarma sonucunda
meydana gelen felaketlerden örnekler vermiş ve mücadele edilip siyanürle
altın çıkarma girişimi engellenmezse Bergama köylerini ve geniş
çevreyi de benzeri felaketlerin beklediğini belirtmiştik!
Bir yandan Bergama halkı bu felaketi engellemek için mücadele ederken
diğer yandan Eurogold şirketi ve devlet, "bu sistemle altın çıkarmanın
sanıldığı kadar zararlı olmadığı ve çevreye sağlayacağı imkanlar"
üzerine ahkam kesmektedirler! Eurogold şirketi bu doğrultuda son
yayınladığı bültenlerin birinde, "Kuzey Kıbrıs'ta 1914 yılında üretime
başlayan maden, çevreye zarar vermedi, tersine 8600 kişiye iş ve
sayısız sosyal değer yarattı" görüşünü savunmaktadır! (Cumhuriyet
Dergi, sayı: 569, sayfa 8)
Sözkonusu maden, üretimin 1974 yılındaki işgal ile birlikte durdurulduğu
Kıbrıs'ın Lefke şehri yakınlarındaki madendir! Bu makalemizde size
kısaca, Bergama'yı nasıl bir felaketin beklediği üzerine oldukça
öğretici bir deneye sahip olan bu madenin öyküsünü anlatacağız.
Merkezi New York'ta bulunan Kıbrıs Maden Şirketi (CMC), 1916 yılında
adanın hakimi olan İngiliz emperyalistlerinden izin alarak Lefke
yakınındaki kükürt, bakır ve altın madenlerini işletmeye başlıyor!
İlk başta 350 olan çalıştırılan işçi sayısı, maden ocaklarının sayısının
artmasına paralel olarak artıyor. İşçilerin barınma ihtiyaçlarının
karşılanması için ocakların civarında lojmanlar inşa ediliyor. Salgın
sıtma hastalığı ve diğer hastalıkların yolaçtığı işgücü kaybının
engellememesi için bir de hastane inşa ediliyor. Bölge işgücüne
duyulan talep yüzünden uzun süre işçi akınına uğruyor. 1930 yılına
gelindiğinde CMC'nin tüm işletmelerinde çalışan işçi sayısı 6 bini
aşıyor, bölgenin imkanları bu kadar yoğun bir göçün ihtiyaçlarını
karşılamaya yetmiyor! İnsanlar çok kötü şartlarda, bodrum katlarında
yaşamak zorunda kalıyorlar! Bu insanların en azından temel ihtiyaçlarının
karşılanması için CMC, yeni işçi blokları, hastane, okul, dinlenme
evleri inşasına razı oluyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında üretim
oldukça düşüyor, binlerce işçi işten çıkarılıyor! Savaştan sonra
üretim eski çapında yeniden devam ediyor! Adada Türk ve Rum milliyetçilerinin
kışkırtmaları yüzünden çıkan karışıklıklar neticesinde ocaklarda
çalışanlar milliyetine göre bölünüyor. CMC'nin faaliyetleri, 1974
Temmuz ayında adanın kuzeyinin Türk ordusu tarafından işgal edilmesine
kadar sürüyor! İşgalle birlikte CMC adayı terkediyor. Bu tarihten
sonra bölgede büyük bir işsizlik ve göç başlıyor, fakat CMC'nin
bu bölgeye bıraktığı miras sadece işsizlik ve göç değildir!
20 yıldır işletilmeyen maden bölgesindeki zehirli atıkların miktarı
3,5 milyon ton olarak tahmin edilmektedir. Bu zehirli atıkların
kükürt içeren yaklaşık 1,5 milyon tonluk bölümü, rüzgarın etkisiyle
sürekli olarak çevredeki narenciye bahçelerine ve bitki örtüsüne
zarar vermektedir. Bakır minerallerini cevherinden ayırmada kullanılan
sülfürik asidi elde etmek için inşa edilen oksitleme tesisi çevreye
zarar vermeye devam etmektedir. Bu madenlerde de altın elde etmek
için siyanür kullanılmış olup, CMC kayıtlarına göre siyanürlü atık
toprakların miktarı 30 bin ton kadardır! Bu zehirli atık yığınlarından
sürekli olarak denize akıntı vardır. Bu zehirli atık yığınlarından
kaynaklanan sızıntılar, Güzelyurt-Lefke Körfezi'ndeki bütün canlıların
yaşamını tehdit etmektedir! Bu atıkların içinde bulunan bakır sülfatın,
demir ve siyanür kalıntılarının içme suyuna da karışmayacağının
hiçbir garantisi yoktur!
Bugün bu toprakların üzerinde ot bile bitmemektedir, bir hayalet
şehrine dönüşmüş olan eskiden içinde işçilerin yaşadığı yapılar,
salgın hastalık sonrası terkedilen ortaçağ şehirlerinin görüntüsünü
vermektedir. Bölgede kilometrelerce karelik alanda meydana gelen
bu çevre felaketinin ortadan kaldırılabilmesi için en az 700 milyon
dolarlık bir harcama yapılması gerekmektedir. Bu kirliliğin, bölgede
yaşayan canlılar veya gelecek nesiller üzerinde ne gibi olumsuz
etkilere yolaçacağı tam olarak bilinmiyor! Eurogold şirketinin,
"Kuzey Kıbrıs'ta 1914 yılında üretime başlayana maden, çevreye zarar
vermedi, tersine 8600 kişiye iş ve sayısız sosyal değer yarattı"
görüşünü savunması tam bir sahtekarlık ve gözboyamacadır! CMC'nin
Lefke'de bıraktığı miras; etkisi nesiller boyu sürecek bir doğa
felaketidir! CMC, toprakta değerli olan ne varsa almış, burada yaşayan
insanlara ise etkisi nesiller boyu sürecek olan zehirlenmiş bir
çevre bırakmıştır!
CMC'nin (yeni adıyla Cyprus Amax Mineral Corporation) British Columbia'da
maden işletmesi hakkında, bölgede yaşayan Nishga kabilesinin başkanı
olan Rod Robinson'un söyledikleri bugün aynen Bergamalılar ve bu
durumla karşı karşıya olan tüm bölgeler için geçerlidir; "... AMAX
şirketi bize madenden pay teklif ediyor, bu madenden bize düşen
pay ölümdür."!
Bergama halkının, devlet izniyle Eurogold şirketi tarafından çevrenin
katledilmesine, etkisi nesiller boyu sürecek bir zehirlenmeye maruz
bırakılmasına karşı verdiği mücadele, tamamen haklı olan bir mücadeledir.
Bu mücadele içinde Bergama halkı, tamamen haklı oldukları taleplerini
ancak çetin bir mücadele sonucu kabul ettirebileceklerini anlamıştır!
Verilecek mücadelenin yoğunluğu, şiddeti ve boyutu karşısında, devlete
bu somut durumda geri adım attırmak mümkündür! Bu bile ancak çok
çetin ve yoğun bir mücadele sonucunda gerçekleşebilecek bir ihtimaldir!
Fakat bu alanda zafer kazanılsa bile sömürü sistemi devam ettiği
sürece, esas işlevi halkın sağlığını değil sömürücülerin çıkarlarını
korumak olan devlet, başka bölgelerde başka şirketlere benzer durumlarda
işletme izni verecektir!* Bunu önlemenin yolu, merkezinde sömürücülerin
çıkarlarının korunması değil, insanların sağlığının korunması olan,
kâr amacıyla doğayı kirleten değil, doğayla uyum içinde yaşamayı,
onu korumayı hedefleyen bir sistemin kurulmasından geçmektedir!
Bu sistem Sosyalizm'dir!
21.02.97
İnsan ve çevre sağlığını binlerce yıl ipotek altına alan nükleer enerjinin bir başka belalı yönü:
NÜKLEER ATIKLAR
Alman devleti, yerel halkın ve çevrecilerin yoğun ve yer yer oldukça
militan eylemlerine rağmen, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en
büyük ve pahalı polisiye önlemleri alarak; değişik nükleer santrallarden
gelen ve yüksek derecede radyoaktif atık içeren 6 CASTOR'u (güvenlikli
radyasyonlu madde taşıma ve saklama varili), Gorleben köyü yakınındaki
geçici nükleer atık saklama deposuna ulaştırdı!
CASTOR'ların taşınması, Alman devleti ve nükleer enerji lobisiyle
bölge halkı ve çevreciler arasında tam bir gövde gösterisine dönüştü!
Alman devleti, Fransa'nın La Hague ve Almanya'nın güneyindeki Neckarwestheim
ve Gundremmingen'deki atom santrallerinden gelen atıkları, Gorleben'deki
geçici nükleer atık saklama deposuna ulaştırmak için 30 binin üzerinde
polis kullandı ve 150 milyon markın üzerinde para harcadı! Özellikle
CASTOR'ların, trenlerden kamyonlara yükleneceği Dannenberg kasabasıyla
karayolu üzerinden taşınacağı Gorleben'deki geçici nükleer atık
saklama deposu arasındaki 20 kilometrelik mesafe, en şiddetli çatışmaların
yaşandığı alan oldu!
Yüksek derecede radyasyonlu atık taşıyan ve güvenliği konusunda
bir dizi sakınca olan CASTOR'ların taşınmasına karşı çıkanlar, işi
gücü sadece felaket tellallığı yapmak olan birkaç "çevreci"
değildi! Nükleer enerjinin taşıdığı doğrudan ve canlıları nesiller
boyu tehdit edecek olan potansiyel ve tehlikeler üzerine yıllardır
yapılan yoğun kampanyalar sonucu, ilk başlarda bu konuya duyarsız
kalan emekçi kitlelerin büyük bir bölümü, aktif antinükleer mücadeleye
katılıyor! Son CASTOR nakliyatını engellemek için, öncelikle yöre
halkından içinde CDU'nun (Hristiyan Demokrat Parti) üyelerinin de
olduğu onbinlerce insan aktif olarak mücadele etti. İnsanlar, nükleer
enerji kazanımı sırasında meydana gelebilecek bir kaza sonucunda
sadece çevrecilerin ve komünistlerin zehirlenmeyeceğini, tüm çevrenin
yüzyıllar boyu sürecek bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu anlamışlardır!
Alman devletinin ve nükleer enerji lobisinin, Çernobil türü kazaların
Almanya gibi gelişmiş teknolojiye sahip ülkelerde olamayacağı yönünde
verdikleri teminatların da ne kadar sahte ve yalan olduğu, bu ülkelerde
gerçekleşen irili ufaklı yüzlerce kaza göstermektedir!
Bunun en aktüel örneği, geçenlerde Tokyo yakınlarındaki bir atom
santralinde meydana gelen kazadır! 11 Mart günü Tokai kentindeki
Donen nükleer yakıt işleme fabrikasında yangın çıkmıştır! Çıkan
yangın tam olarak söndürülemediğinden bir patlama meydana gelmiş,
bu patlama sonucu çelik bir kapı parçalanmıştır! Yangın ve patlama
sırasında radyasyon sızıntısı olmuş, fabrika çevresindeki radyasyon
oranında önemli bir artış tespit edilmiştir! Bu sızıntı sonucu 37
işçi radyasyona maruz kalmışlardır! İtfaiyeye yangından iki saat
sonra haber verilmiş, yöre halkı olası tehlike karşısında zamanında
uyarılmamıştır! Doğrudan zehirlenen 37 işçi dışında, sızan radyasyonun
çevreye ve canlılara daha ne gibi olumsuz etkilerde bulunacağı ve
hangi felaketler yolaçacağı ancak zamanla görülecektir!
Bu "kaza"nın da gösterdiği gibi; nükleer enerji elde etme
sürecinde, tekniğin bugün geldiği seviyeyle kazaları tamamen önlemek
mümkün değildir! Fakat bu kazalar sıradan kazalar değildir! Nükleer
enerji elde etme veya nükleer atıkların taşınması sırasında meydana
gelebilecek kazalar, sadece o an ve o yöreye zarar veren türde kazalar
değildir! Bu kazalar, patlamalar sonucu ortaya çıkan tahrip gücü
olağanüstü yüksek radyoaktif enerji ve bu kazalar, patlamalar sonucu
yayılan, sızan radyoaktif ışınlar, çok geniş bir bölgede çevrenin
ve canlıların hem o an olağanüstü bir şekilde tahrip olmasına, hem
de bu olumsuz etkinin binlerce yıl sürmesine yolaçmaktadır! Bu yüzden
nükleer enerji, üretim, atıkların taşınması ve saklanması alanlarında
tam güvenceli bir sistem oluşturulamadığı sürece kesinlikle reddedilmelidir!
Bu yüzden; karşı karşıya olunan tehlikenin boyutunun bilincinde
olan bölge halkı ve diğer bölgelerden gelen çevrenin korunması konusunda
duyarlı insanlar, CASTOR'ların taşınmasını çok çeşitli yöntemlerle
engellemeye çalıştılar! Dışarıdan getirilecek onbinlerce polisin
konaklama olanağını ortadan kaldırmak için önceden spor salonlarını
ve okulları işgal ettiler! CASTOR'ların geçirileceği tren yolunun
değişik kilometrelerinde rayları kestiler, elektrik hatlarını bozdular!
CASTOR'ların geçirileceği karayolu üzerinde sayısız ve çok çeşitli
engeller oluşturdular, yolun çökmesi için altına bir dizi yerde
tüneller kazdılar! Bu barikatların oluşturulmasına köylüler traktörleri
ve saman balyalarıyla aktif olarak katıldılar! Bazı eylemciler,
oluşturdukları barikatların polis tarafından kolayca dağıtılmaması
için ellerini çok ağır ve taşınması için vinç gereken bloklara betonladılar,
kilitlediler! Pasif direniş sergileyenlerin yanında bin kadar aktif
direnen militan çevreciyle polis arasında şiddetli çatışmalar yaşandı!
Bölgedeki köylülerin ve çevrecilerin aktif ve pasif militan direnişlerine,
şiddetli çatışmalara rağmen, 30 binin üzerinde polisin koruması
altında CASTOR'lar Gorleben köyü yakınındaki geçici nükleer atık
saklama deposuna ulaştırıldı! Çatışmalarda yüzden fazla insan yaralandı,
500'ün üzerinde eylemci tutuklandı!
En temel insan hakları arasında olan düşünce özgürlüğünü; bildiri
dağıtarak, yürüyüş veya miting yaparak kullanmak isteyen demokratlara,
devrimcilere karşı polisin Türkiye'de silah sıkması, bu tür saldırılarda
yüzlerce insanın hayatını kaybetmesi ülkemizde hakim olan faşizmin
bir göstergesidir! Burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü Almanya'da
ise devlet, 30 bin polis kullanmakta, 170 milyon mark harcamakta,
fakat götericileri silah sıkarak "çok ucuza" dağıtma yöntemini
seçmemektedir! Faşizmle burjuva demokrasisi arasındaki farklardan
biri de budur!
Nükleer atıklar üzerine koparılan bunca gürültü boşuna değildir!
Ülkemizde, Çevre Bakanlığı ve nükleer enerji lobisinin "alt
tarafı bir kamyon yükü atık" diye küçümsedikleri bu atıklar,
yüksek derecede radyoaktif yüklü olup, nükleer teknoloji konusunda
en ileri ülkelerin bile başbelasıdır! Bu atıklardan yayılan radyasyon
tehlikesinin tamamen kaybolması, 250 bin seneyi bulmaktadır! Bu
yüzden sahip olduğu potansiyel tehlikeler bir yana, bu atıkların
sadece depolanması bile olağanüstü harcamalar gerektirmektedir!
Yukarıda değindiğimiz gibi Gorleben'deki atık saklama deposu geçici
olarak kullanılan bir depodur! Bu atıkların güvenlikli bir biçimde
nihai olarak nasıl depolanacağı sorunu daha çözülmemiş bir sorundur!
Üzerinde durulan seçenekler, nükleer atıkların okyanusların dibine
yerleştirilmesinden, bir füzeye yüklenip uzaya fırlatılmasına kadar
çeşitli, pahalı ve tehlikeli seçeneklerdir! Şu an sadece ABD'de
askeri ve sivil 3 milyon 510 bin 560 metreküp radyoaktif atığın
çevreden izole edilebilmesi için yaklaşık 600-900 milyar dolar gerekmektedir!
Bir ton nükleer atığı, doğaya en az zarar verecek biçimde ve yalnızca
belli bir süre korumak için bile harcanması gereken para 325 bin
dolardır! (Cumhuriyet, 21 Şubat 97) Radyoaktif tehlikenin etkisinin
yüzbinlerce yıl süreceği ve geçici depolamanın bile ne kadar masraflı
olduğu düşünüldüğünde nükleer enerji seçiminin ne kadar tehlikeli
ve yanlış olduğu çok açık görülmektedir!
Taşıdığı bu riskler yüzünden, bu enerjiyi kullanan bir dizi ülke,
ya yeni santral kurmama ya da varolanları da sökerek nükleer enerji
belasından tamamen kurtulma yolunu seçmişlerdir! İsveç, 1980 yılında
yapılan halk oylaması sonucu 2005 yılına kadar nükleer santralleri
tamamen kapatma kararı almıştır. Almanya'da nükleer santral yapılması
için en son 15 yıl önce karar alınmış, fakat bu santraller yapılmadığı
gibi üç santral de kapatılmıştır. İtalya'da 1987 yılında yapılan
halkoylaması sonucu 3 santral kapatılmıştır. İspanya, 1984 yılında
4 santralin yapımını durdurmuştur. Avusturya'da bir santral inşa
edilmiş, fakat halkın karşı çıkması sonucu işletilmemiştir. Portekiz,
Yunanistan, Danimarka, İrlanda, Lüksemburg gibi ülkelerde ise nükleer
santral hiç yoktur! (Cumhuriyet, 7 Mart 97)
Bu teknolojinin gelişmiş olduğu ülkelerde, taşıdığı olağanüstü ve
etkisi yüzyıllarca sürecek tehlikeler yüzünden halkın gösterdiği
tepki sonucu, bırakalım yeni santraller yapmayı varolanları korumak,
çıkan atıkları saklamak bile sorun haline gelmiştir! Uluslararası
sermaye ve nükleer enerji lobisi bu yüzden, nükleer santraller kurmak
için, bu enerjinin tehlikeleri konusunda yeterli bilincin ve bu
bilinç doğrultusunda bir halk hareketinin oluşmadığı ülkeleri seçmektedir!
Seçilen ülkelerden biri de Türkiye'dir!
Radyasyonlu çayları herkesin gözü önünde içen, bir kamyon nükleer
atıkla bir kamyon mısırı bir tutan, nükleer santral kurulunca atom
bombasına sahip olacağını zanneden, nükleer enerjiyle termik santralin
arasındaki farkı bilmeyen bakanlarıyla Türkiye, uluslararası sermaye
ve nükleer enerji lobisi için bulunmaz bir fırsattır!
Bu tür bakanlar tarafından yönetilen Türkiye'de, 1988 ve 1989 yıllarında
gizlice getirilen 1150 ton nükleer atığın bir kısmının Konya'da
yakıldığı, bir kısmının ise İsparta'da gömüldüğü iddiları boş iddialar
değildir! Faşist bir düzenin hüküm sürdüğü, halk sağlığının hiçbir
zaman ciddiye alınmadığı Türkiye gibi bir ülkede, sadece emperyalistlere
yaranmak için bile nükleer atıkların gömülüp, yakılması mümkündür!
Türkiye'de nükleer enerji kullanımı konusunda halka danışılmamıştır,
halk bunun mücadelesini vermediği sürece de danışılmayacaktır! Bunun
en açık örneği, Akkuyu'da nükleer santral ihalesidir.
Fakat diğer yandan sevindirici olan bir gelişme de; emperyalistlerin
ve onların uşaklarının, kamuoyunun bilinci ve direnişi konusundaki
tahminlerinin pek tutmamış olmasıdır! Özellikle Bergama köylülerinin
mücadelesi başta olmak üzere halk kitleleri, nasıl bir tehlikeyle
karşı karşıya olduklarını anladıklarında, bu tehlikeye karşı oldukça
kararlı bir mücadele yürütmektedirler!
Çevreyi ve üzerinde yaşayan canlıların sağlığını yüzbinlerce yıl
tehdit edecek olan nükleer santrallerin kurulmasını ve siyanürle
toprağın zehirlenmesini engellemenin tek yolu, mücadeleden geçmektedir!
Eğer bu alanlarda olumlu adımlar atılırsa, bu adımlar bu mücadelelerde
kazanılan zaferler sonucu gerçekleşecektir!
Devletten, sömürücülerden, halkın ve çevrenin sağlığının korumalarını
beklemek, boş hayallerle uğraşmaktır! Çünkü devletin esas görevi;
halkın ve çevrenin sağlığını korumak değil, hizmet ettiği sömürücülerin
çıkarlarını korumaktır! Bu yüzden bu mücadelede kalıcı başarılar
elde edilmek isteniyorsa, mücadele esas olarak bütün kurumlarıyla
sömürü sisteminin kendisine karşı verilmelidir!
15.03.1997
