"Cumhuriyet kanunları uygulansın!"
ya da "Devrim yasaları uygulansın!"
İş(birlik)çi Partisi 22-24 Kasım 1996 tarihinde Ankara'da yaptığı 4. Genel Kongresinde, "Cumhuriyet kanunları uygulansın!" kampanyası açma kararı almıştı. 16 Ocak 1997 tarihinde, İş(birlik)çi Partisinin İstanbul'da Muammer Karaca tiyatrosunda yaptığı bir geceyle kampanya başlatıldı.
"CUMHURİYET KANUNLARI UYGULANSIN"
KAMPANYASININ
GEREKÇELERİ...
İş(birlik)çi Partisinin Genel Başkanı bay Perinçek, kampanyanın
başlatıldığı gecede yaptığı konuşmada, kampanyanın nedenlerini şöyle
açıklıyor:
"Cumhuriyet Devrimi Kanunları uygulansın, tam zamanı. Cumhuriyet
Kanunlarının ayaklar altına alındığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu yüzyılın
başında ezilen dünyanın öncüsü olarak emperyalizme, yedi düvele
karşı kurtuluş savaşı verdik. Cumhuriyet Devrimi yaptık, ama işte
görüyoruz, son 50 yılda, 20. yüzyılın ikinci yarısında, o büyük
devrimci mevzileri birer birer kaybettik, koruyamadık."
"Şeriatçı parti iktidardadır."
"İktidar onlardadır bugün."
"Amerikan güdümlü, kozmopolit, vatansız, küreselleşmenin temsilcileri
günlerdir Saidi Nursi'lerin propagandasını yapıyorlar. Saidi Nursi'nin
fikirlerini topluma şırınga ediyorlar. Bu bir basın olayı değildir,
bu bir habercilik değildir, toplumu aydınlatma, nurculuğun nasıl
Cumhuriyet ve devrim düşmanı olduğunu anlatma olayı da değildir.
Bu, Cumhuriyet Devrimi'nin katline ferman vermiş olan; Kemalist
Devrimin modası geçmiştir diyen ve bize Ilımlı İslam kimliğini biçen
emperyalizmin metropollerinin, Ilımlı İslam'la ittifakının; nurculuğu,
Türkiye'ye ve Türkiye üzerinden Orta Asya'ya ihraç etme çabalarının
İstanbul'daki ifadesidir."
"Tevhit-i Tedrisat kanunu ayaklar altındadır. Laik devrimci
Cumhuriyet eğitimi param parça edilmiştir. İmam Hatip okullarıyla,
Kuran kurslarıyla, vakıflarla diğer dinci eğitim kurumlarıyla. Bu,
basit bir olay değil. Cumhuriyetin, Cumhuriyet Devrimi'nin yıkılması
olayıdır.
"İlk defa son 50 yıldan beri, Cumhuriyet Devrimi'ni yıkmak
için hu çeken ırkçı güçler, şeriatçı güçler, bugün inisiyatifi Cumhuriyet
Devrimi'nin kuvvetlerine kaybetme telaşı içindedirler." (Aydınlık
sayı 500, 19 Ocak 1997, sayfa 11)
Yaptığımız bu uzun alıntıda, karşıdevrimci bay Perinçek, "Cumhuriyet
kanunları uygulansın!" kampanyasının gerekçelerini anlatıyor.
Söyledikleri içinde "cumhuriyet devrimi", "Kemalizm"
konularındaki övgülerini bir kenara -buna sonradan değineceğiz-
bırakırsak; kampanyanın dayandırıldığı gerekçeler şunlardır:
* Cumhuriyet devrimi kanunlarının ayaklar altına alındığı bir dönemi
yaşıyoruz.
* Cumhuriyet devrimi mevzilerini son 50 yılda birer birer kaybetik.
* Şeriatçı parti iktidardadır.
* ABD emperyalizmi ılımlı islam kimliğini dayatıyor.
* Laik devrimci eğitim param parça edilmiştir.
"Cumhuriyet kanunları uygulansın!" kampanyasının gerekçeleri
bunlardır. Bu kampanyanın ana gerekçesi "şeriat tehlikesi"dir!
Bunu İş(birlik)çi Partisi de kabul etmektedir. Örneğin Aydınlık
dergisinin 501. sayısında "Şeriata karşı 10 yasa" başlığı
altında şeriata karşı uygulanması istenen, "Cumhuriyet kanunları"
adı verilen yasalar anlatılmaktadır.
"CUMHURİYET KANUNLARI" NEDİR?
İP'ye göre, şeriata karşı uygulanması istenen, şeriata karşı çözüm
olarak uygunalması savunulan yasalar şunlardır:
1) Şeriye ve Evkaf Vekaleti'nin (Din ve Vakıflar Bakanlığı /BN)
kaldırılmasına dair kanun. Kabul tarihi: 3 Mart 1924.
2) Tevhid-i Tedrisat (öğretimin birliği) kanunu. Kabul tarihi: 3
Mart 1924.
3) Halifeliğin kaldırılması. Kabul tarihi: 3 Mart 1924.
4) Medeni kanun. Kabul tarihi: 17 Şubat 1926.
5) Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanun. Kabul tarihi:
30 Kasım 1925.
6) Şapka iktisası (giyilmesi) hakkında kanun. Kabul tarihi: 30 Kasım
1925.
7) Aşarın kaldırılması. Kabul tarihi: 3 Aralık 1926.
8) Efendi, Bey ve Paşa gibi lakap ve ünvanların kaldırıldığına dair
kanun. Kabul tarihi: 26 Kasım 1926.
9) Bazı kisvelerin (kıyafetlerin) giyilemeyeceğine dair kanun. Kabul
tarihi: 3 Aralık 1934.
10) Hiyaneti vataniye kanunu. Kabul tarihi: 29 Ocak 1920. (12 Nisan
1991 tarihli "Terörle Mücadele Kanunu"yla yürürlükten
kaldırıldı.) (Bkz. Aydınlık sayı 501, 26 Ocak, sayfa 14-15)
İP'ye göre "şeriata karşı" uygulanması gereken, "Cumhuriyet
kanunları" bunlardır. Bu yasalar uygulandığında "şeriat
tehlikesi" de önlenecektir!
İP'nin "Cumhuriyet kanunları" adını verdiği, yasaların
bir bölümü istense de bugün uygulanamaz. Bir bölüm yasanın uygulanmasının
maddi zemini günümüzde yoktur. Örneğin Halifeliğin kaldırılması,
Aşarın kaldırılması, Şapka İktisası vb. kanunlar çıkarıldıkları
dönemde maddi zemini olan kanunlardı. Maddi zemini olmayan bu yasaların
uygulanmasını talep etmek, İP'nin "Cumhuriyet devrimi",
"Kemalizm"i savunma konusunda ipin ucunu iyice kaçırdığını
gösteriyor! Hatta İP, erkeği "evin reisi" ilan eden ve
bugün kadın hareketinin kaldırılması için mücadele ettiği medeni
kanunu bile savunmaktadır.
Tevhid-i Tedrisat kanunu, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunu,
Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair vb. kanunlar yürürlükte olmalarına
rağmen uygulanmamaktadır. Bu kanunların uygulanacağını varsaysak
bile, İP'nin anladığı anlamda "şeriat tehlikesi" önlenemez.
Bu karşıdevrimciler dini gericiliği devletin geliştirdiğini, gelişmelerin
bu hale gelmesinden Kemalist devletin sorumlu olduğu gerçeğini hasıraltı
ediyorlar. Dini gericiliğin gelişmesini, savundukları Kemalist devletten
bağımsız ele alarak, hem Kemalist devleti aklıyorlar, hem de Kemalist
devleti savunuyorlar.
"CUMHURİYET KANUNLARI" UYGULANDIĞI
TAKTİRDE,
ŞERİAT ÖNLENECEK Mİ?
Bu soruya cevap verebilmek için bilinçli bir şekilde unutturulan
bazı gerçekleri hatırlatmakta fayda var. Önce Kemalistlerin dine
karşı tavırlarını ele alalım. Kemalistler bir bütün olarak islam
dinine karşı değillerdi. Bir bütün olarak dine karşı mücadele etmediler.
Kemalistlerin karşı olduğu, kendi kontrolleri dışında olan, kendilerine
karşı mücadele eden, eski düzenin yani padişahlığın geri gelmesini
isteyen kişi ve kurumlardı. Kendi iktidarlarına karşı olmayan dinci
kişi ve kurumlara karşı mücadele verilmedi. Laiklik adı altında
din, devlet kontrolü altına alınarak, devletin kontrolü altında
din geliştirildi. Bu da Diyanet İşleri Başkanlığı oluşturularak
yapıldı. 3 Mart 1924'te Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılırken,
aynı yasayla Diyanet İşleri Başkanlığı oluşturuldu.
Kemalistlerin iktidarına karşı, onlardan da gerici olan, eskiyi
getirmek isteyen güçlü bir muhalefet vardı. Bu muhalefet esas olarak
din adı altında, sultanlık, halifelik için mücadele yürütüyordu.
Kemalistlerin iktidarda kalmak, iktidarlarını sağlamlaştırmak için
bu muhalefeti ezmeleri gerekiyordu. Bunu yaptılar da. Kemalistler
bu mücadeleyi hem yasal düzeyde hem de pratikte zor yöntemleriyle
yaptılar. İP'nin şimdi şeriata karşı uygulanmasını istediği bir
dizi yasa bu mücadele içinde yapıldı. Örneğin, Şeriye ve evkaf vekaletinin
kaldırılması, Tevhid-i tedrisat kanunu, Halifeliğin kaldırılması,
Tekke ve zaviyelerin kapatılması vb.
İşte Kemalistlerin kısaca dine karşı mücadelesi böyledir. Bunu bir
bütün olarak dine karşı mücadele olarak adlandırmak, büyük bir sahtekarlık
ve tarihsel gerçekleri tersyüz etmektir. İP'nin de yaptığı budur.
Laiklik bağlamında, dini devletin kontrolü altına alan, devlet kontrolü
altında dini geliştiren Kemalistler laik değildi. Çünkü laiklik
bilindiği gibi "din işleriyle devlet işlerinin bütünüyle birbirinden
ayrılması"dır. Bu nedenle TC devleti, kuruluşundan bu yana
hiçbir zaman laik olmamıştır.
Dini gericiliği geliştiren, günümüzdeki boyutlarına ulaşmasını sağlayan
Kemalist devletin kendisidir. Deyim yerindeyse Kemalist devletin
beslediği yılan, şimdi kendi başına bela olmuştur. Durum bu olduğu
için şimdi Kemalist faşistlerle, dinci faşistler arasında bir mücadele
vardır. Anda Refah partisinin DYP ile ortak hükümet oluşturması,
büyük burjuvazi açısından istenilen bir hükümet değildir. Fakat
hakim sınıfların içinde bulundukları istikrarsızlık sonucu, bir
anlamda da zorunluluk sonucu olmuştur. Refah Partisi'nin hükümet
ortağı olması, Kemalist faşistlerle, dinci faşistler arasındaki
mücadeleyi iyice kızıştırmıştır.
Bu gerçekleri açıkladıktan sonra, sorduğumuz soruya yanıt verebiliriz.
İP'nin "şeriata" karşı çözüm olarak uygulanmasını istediği
"Cumhuriyet kanunları" çözüm değil, çözümsüzlüktür. Yasal
olarak yürürlükte olan, bir bölümü önemini kaybetmiş, uygulanmayan
yasalar uygulansa bile şeriat engellenemez. Sorun bu bağlamda, İP
açısından şeriata karşı DEVLET ya da FAŞİZM olan KEMALİZMin savunulmasıdır.
İP, kendisi açısından tercihini yapmıştır: Devlet savunuculuğu!
Devlet savunuculuğu yapanlar, tercihlerini bu yönde yapanlar işçilerin,
emekçilerin bilinçlerini karartarak, işçileri, emekçileri tercihlerine
ortak etmeye çalışıyorlar.
İşçilerin, emekçilerin yapacakları tercih bellidir. Ne kemalist
faşist diktatörlük! Ne de dinci faşizm! Tek yol demokratik halk
devrimi!
KEMALİZM ÜZERİNE KISACA...
İP, Kemalizmin savunuculuğunu kimseye bırakmamaktadır. Kemalizmin
savunuculuğu konusunda hakim sınıflarla yarışmaktadır.
Kemalizm hakkında kısaca şunları vurgulamak istiyoruz: Kemalist
devrim, emperyalistlerin doğrudan sömürgeci işgalini kıran, Türk
burjuvazisi önderliğinde bir devletin kurulmasıyla sonuçlanan ulusal
bir devrimdir. Burjuva önderlik, ya da Kemalistler devrime güdük
anti-emperyalist bir nitelik vermiş, sömürgeci işgal kaldırılmasına
rağmen, yarısömürge, yarı-feodal yapı korunmuş, emperyalizmle ilişkiler
bütünüyle sökülüp atılmamış, savaşla kazanılan relatif bağımsızlık,
Sovyetler Birliği'nin bu relatif bağımsızlığın korunması için yaptığı
yoğun desteğe rağmen, süreç içinde adım adım yitirilmiştir.
Kemalistler önderliğindeki ulusal devrim, demokratik devrimle tamamlanmamıştır.
Tam tersine, bu devrim demokratik devrime, tarım devrimine karşı
gelişmiştir.
Kemalistler kendi siyasi iktidarlarını kurmak ve sağlamlaştırmak
için devlet yapısında bazı köklü reformlar yapmışlardır. Bu reformları
Kemalistler devrimci oldukları için değil, siyasi iktidarlarını
sağlamlaştırmak için, zorunlu oldukları için yapmışlardır. Cumhuriyetin
ilanı, halifeliğin kaldırılması, kadınlara seçme hakkı vb. bu tür
reformlardır.
Fakat üstyapıda atılan bu adımlar, altyapıda köklü reformlarla tamamlanmadığı
için, içi boşaltılmış, şekilsel olarak var olmuştur.
Batı'da burjuva demokratik devrimleri sonucu yaratılmış olan kurumları
Kemalistler şeklen almış ve uygulanan faşist diktatörlüğün üzerine
maske olarak kullanmışlardır.
Kemalizm, açık terörü yönetim biçimi olarak seçen ve kullanan askeri
faşist bir diktatörlüktür.
Kemalizm hakkında bazı gerçekler bunlardır...
Sonuç olarak İP'nin "Cumhuriyet kanunları uygulansın"
kampanyası, şeriata karşı çözüm değil, çözümsüzlüktür. Şeriata karşı
faşist devlet savunuculuğu yapılmaktadır. Çözüm, dinci gericiliğe
karşı, faşist devletin savunuculuğu değildir. Çözüm işçi sınıfı
önderliğinde demokratik devrimdedir.
Ne kemalist faşist diktatörlük, ne de dinci faşizm!
Tek yol demokratik halk devrimi!
NOT: Son yapılan MGK toplantısının "tavsiye" kararlarında,
hükümetten ve parlamentodan "Devrim Kanunları"nın uygulanması
talep edildi. "Uyum"un bu kadarı az bulunur. Doğu Perinçek,
omuzuna bir yıldız daha hak etti!!!
13.2.1997
Darbe alkışlayıcıları...
Burjuva faşist diktatörlükle dinci faşist gericilik arasında kıyasıya
bir mücadele yürüyor. Her iki akımın ortak derdi, ezilen geniş emekçi
tabakaları bu mücadelede kendi kuyruğuna takmayı başarmaktır. Bunun
için hummalı bir faaliyet yürüyor.
Bilindiği gibi, dinci faşistler, mevcut sistemden umudunu kesen
geniş yığınların tepkisini Adil Düzen sloganı etrafında kendi potasına
çekerek önemli bir güç olmayı başardı. Bütün burjuva klikler bu
yükselişi durdurmanın hesabını yapmak için bir araya geldiler. Sonuçta,
dinci faşistleri yönetime ortak ederek bunları eritmenin en akılcı
yol olduğunda karar kıldılar. Burjuva klikler RP'yi iktidarda eritmeyi
planlarken, RP de iktidarın nimetleriyle daha da güçleneceği hesabını
yaptı. Bunun sonucu dinci faşistler söylemlerinde belli farklılıklar
yaparak iktidarın nimetlerinden faydalanma yolunu tuttu. Başlangıçta
her iki kesim de kendince avantajlıydı. Refah dışındakiler REFAH'ı
tavize zorlamış, hizaya getirerek hükümet etmesine müsade edilmişti.
REFAH ise iktidarın nimetlerinden ne kadar faydalanırsa o kadar
kârdı. Hükümet kursa da kurmasa da her iki durumda da avantajlıydı.
Her iki kesimin de birbirini daha iyi kazıklayacağı düşüncesi üzerine
kurulan bu hükümetin icraatı bir süre izlendi. Bu süreçte dinci
faşist gelişmenin düşünüldüğü gibi geriletilemeyeceği tedirginliği
yaşanmaya başlandı. Görüldü ki, bunlar hükümette hiçbir şey yapmasalar
bile "cami yapmak istiyoruz bırakmıyorlar, imam-hatipleri çoğaltmak
istiyoruz bırakmıyorlar, başörtüsü yasasını çıkarmak istiyoruz,
çıkarmıyorlar..." mesajını seçmenine verdiklerinde güçlenmelerine
yetiyor. Geriletmek bir yana, bunların devlet içinde gittikçe kadrolaşmaya
başladığı ve süreç içinde giderek daha tehlikeli olabileceği düşüncesi
oluştu.
İktidarda geçici bir süre pay vermek suretiyle etkisizleştirileceği
düşünülen dinci takımın, hiç de pastanın geçici bir ortağı olmadığı,
hatta zaman içinde pastanın büyük dilimlerine konacağının sinyalleri
alındı.
Durum bu olunca burjuva faşist diktatörlük sopanın ucunu göstermeye
başladı. Sincan'dan tanklar yürütülerek "Ya bizim dediğimizi
yaparsın yada sopayı yersin" mesajını açıkça verdi.
Sopanın ucunu gören dinci faşistler şimdi bağırıyor "demokrasi"
diye. Devlet Bakanı Abdullah Gül bindi demokrasi atına ABD'ye uçtu.
Seçim zamanı söylenen sözlere bakmayın, çıkarlarınızla çelişen bir
icraatımız yok, biz Avrupa Birliği'ne de karşı değiliz, inanmazsanız
hemen alın... gibi sözlerle şimdiye kadar karşı olduklarını söyledikleri
emperyalistlere kendilerinin ne kadar uysal olduklarını anlatmaya
çalıştı.
"Baş örtüsü üzerindeki zulme" karşı demokrasi, Taksim'in
göbeğine cami yapmak için demokrasi, dinci eğitim için demokrasi,
islamcı giyim kuşam için demokrasi, kendi yandaşlarını devletin
arpalıklarına yerleştirmek için demokrasi. Dinci tayfanın demokrasisi
şimdiye kadar bu alanlarla sınırlıydı. Şimdi demokratik hukuk devleti,
laik devlet savunusu baş köşeyi aldı. Dinci faşistler "Adil
Düzen" palavrasıyla dinci faşist bir diktatörlüğü kurmak için
adım adım ilerlerken bugün demokrasi havarisi kesilebiliyorlar.
Evet, mademki demokrasi var, o zaman kimsenin giyimine, kuşamına
karışılmaması gerekir. İsteyen baş örtü takar, isteyen şortla gezer.
Dinci faşistler sıkıştırıyor; biz demokrasiyi savunuyoruz. Çünkü
demokrasi bizim örgütlenmemizi güvence altına alıyor. Bunun için,
bugün bu demokrasi bize lazım, diye.
Üzerine bunca gürültü koparılan baş örtüsü yasası, Taksim'e cami
vb. istemler için demokrasinin uygulanmasında bir sakınca yok. Ama
bu istemler dinci akımların gelişmesini durduran değil, ilerleten
istemlerdir. O zaman bu demokrasi olmaz. O zaman bu demokrasi işe
yaramaz. Demokrasi dediğin mevcut burjuva faşist diktatörlüğü şirin
gösterebilmeli, onu daha güçlü kılabilmelidir. Bunu yapmayan demokrasi
hemen çekmeceye konacak olan bir demokrasidir. Türk hakim sınıflarının
Refah'a karşı olan kesimlerinin bakış açısı budur.
Çünkü demokrasi gerçekte burjuva faşist diktatörlüğün yüzüne geçirilmiş
kaba bir maskedir sadece. Faşist hakim sınıflar ipin ucunu kaçırdıkları
zaman, yönetmede zorlandıkları zaman demokrasi maskesini kendi elleriyle
çıkarıp bir kenara atmakta iyice uzmanlaşmıştır.
Bugünkü gidişattan memnun olmayan, gelişmeyi tehlikeli bulan kemalist
faşistler bir taşla iki kuşu birden vurmanın hesabı içinde taktiğini
geliştiriyor. Pastaya ortak olmaya çalışan dinci ortağını saf dışı
etmek ve sistemde açılan tahribatı onarmak için emekçi kitleleri
kullanmak istemektedir.
Bunun için; "Ya demokratik laik cumhuriyet, ya Şeriat! Bu
ikisi dışında bir yol yok" şeklindeki yoğun bir propagandayla,
bu iki alternatifin dışında bir yol olmadığı yönünde emekçi halk
yığınlarını ideolojik bombardımana tutuyor.
Bunda başarılı da olmaktadır. Kemalist burjuvazinin ideolojik bombardımanı
toplumun geniş kesimlerini etkisi altına almaktadır. "Laik
demokratik cumhuriyeti korumak ve kollamak..." Bugün işçi ve
emekçi halk yığınlarına şırınga edilen düşünce budur. Şeriatçılığın
kapıya dayandığı ve buna karşı "demokratik laik cumhuriyetin
korunması"nın temel görev olduğu propagandası emekçi yığınlarda
taban bulmaya başlamıştır. Şeriat tehdidiyle emekçi kitlelere mevcut
faşist diktatörlüğün kabulü ve korunması dayatılmakta, kitlelerin
mücadelesi düzen içinde çarçur edilmektedir.
Bir Susurluk olayı oldu. Burjuva medya hemen işin öncülüğüne soyundu.
"Bu işin arkasını bırakmayacağız. Suçlular cezalandırılmalıdır!"
"Temiz toplum istiyoruz!" sloganıyla burjuvazi toplumsal
tepkinin başına geçti. Temiz toplum istiyoruz diye kitlelerin başına
geçenler bizzat kirlilerin kendileriydi.
Temiz toplum!...
Slogana bakın! En başta şunun belirtilmesi gerekir ki, toplum sınıflara
bölünmüştür. Sömürenler, sömürülenler; ezenler, ezilenler; yönetenler,
yönetilenler! Burjuvaziyle proletarya arasında iki karşıt kampa
bölünen böyle bir sistemde tek bir toplumdan söz etmek düzenbazlıktır.
Bu toplumun içinde kirli olanlar, mevcut sömürü sisteminin sahipleri
ve onların uşaklarıdır. Kirli olan; bir bütün olarak mevcut sömürü
sisteminin kendisidir. Temiz toplum isteyen, sömürü sistemini ortadan
kaldırmak için devrim mücadelesine sarılmak zorundadır. Bunun için
bir mücadeleyi merkeze koymayan temiz toplum isteyemez, ancak kitlenin
mücadelesini burjuvazinin dümen suyuna aktarmış olur.
"Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık!" sloganıyla
kitlelerin tepkisini düzenin aklanması için kullanmak üzere bu eylemin
de başına burjuvazi geçti. Bakınız, kitlelerin tepkisi nereye ve
nasıl kanalize ediliyor. Kampanyanın son birkaç günü burjuva medya
Ankara'da ordu mensuplarının oturdukları lojmanlara kameralarını
çevirdi. Subay eşleriyle ropörtajlar yaptı. Yaptığı propaganda şu:
Ordu halkın bu eylemini destekliyor. Ordu halktan yana tavır koyuyor...
Dinci faşistler Sincan'da şeriatı propaganda eden bir etkinlik düzenliyor
ve hemen bunun ardından ordu devreye girip Sincan sokaklarını tanklarla
dolaşıyor. Burjuva medya, ordunun bu gösterisini haklı bir girişim
olduğunu propaganda etti. Son dönemlerde ordunun halkın yanında
olduğu, laik demokratik cumhuriyeti koruma ve kollama görevine sahip
olduğu yönünde bir propagandayla geniş emekçi kitleleri ordunun
kuyruğuna takmaya ve böylece faşist askeri darbenin meşru zemini
yaratılmaya çalışılıyor.
Kitlelerin bilincini karartma işlevini yüklenen sol maskeli legalist,
reformist burjuva siyasetçisinden, demokrat, ilerici, hatta devrimci
geçinen bazı aydınlara kadar geniş bir yelpazede, kimilerince sessizce,
kimilerince açık olarak şeriata karşı olma adına askeri faşist darbeye
onay verilmekte, geniş emekçi yığınların mücadelesi Kemalist faşist
diktatörlüğün kabulü ve korunması güzergahına çekilmektedir. Laik,
demokratik cumhuriyeti savunma adına, burjuva faşist diktatörlüğün
bayrağına sarılınmakta, bu bayrak işçi ve emekçilerin bayrağı olarak
ilericilik adına savunulmaktadır.
DİSK'in 30. yıl kutlamaları bağlamında yapılan bir röportajda Rıdvan
Budak şöyle demektedir:
"Bu buluşma bizim için çok anlamlı. Geçmişte en çok tartıştığımız
Cumhurbaşkanıyla buluşuyoruz. Laik rejimi yaşatmak isteyen sağcısıyla,
solcusuyla buluşuyoruz. Her kesimin barıştığı bir ülke istiyoruz,
bunun özlemini yaşıyoruz."
Bunları söyleyen, Sincan'da darbe provası yaparak toplumdaki tepkileri
ölçmeye çalışan bir askeri yetkili filan değil, ya da herhangi bir
resmi devlet yetkilisi de değil, DİSK başkanı Rıdvan Budak'tır.
Laik rejimi yaşatmak adına ordu, gövde gösterisi yapmakta namluların
ucunu gösterek "geliyorum ha!" diye bağırmaktadır. R.
Budak bir sendika önderi olarak, öncelikle ordunun bu girişimi karşısında
kararlı bir tavır takınacağına, o, geçmişte en çok kavgalı olduğunu
söylediği cumhurbaşkanıyla bugün laik rejimi koruma noktasında buluştuğu
mesajını veriyor.
Bu, bugün ne anlama gelir?
Bugünkü atmosferde tek bir anlamı vardır: Bu, mevcut faşist rejimi
korumak için askeri cuntanın işbaşına hazırlanmasına evet demektir,
onu selamlamak demektir. Her ne kadar 26 Şubat'ta diğer sendika
liderleriyle birlikte Tansu Çiller'e ve Demirel'e çıkıp "şeriat
ve darbe arasında sıkışmak istemiyoruz" yönlü dileklerini sunsalar
da durum değişmiyor. Kaldı ki, bu şikayette de darbenin kendisini
göstermeye başlamasına RP'nin sebep olduğu savunulmakta, bu yönde
şikayetler sıralanmaktadır. Bu tavırların tümü, işçi temsilcisi
maskesi ardındaki bu sahtekarların gerçekte işçileri temsil etmediklerini,
bırakalım bunu bir yana, bunların lafta göklere çıkardıkları burjuva
demokrasisini bile savunmadıklarını, gerçekte Kemalist faşist ideolojinin
has savunucuları olduklarını göstermektedir. Buna uygun olarak yaptıkları
da, işçi ve emekçilerin kurtuluş yolunu karartarak onların mücadelesini
sistemin potasında eritmektir.
Bir sendika önderi olan Rıdvan Budak istemini nispeten dar formüle
etmekle yetinebilir. Ancak, İşçi Partisi Başkanı bu kadarla yetinebilir
mi? Tabii ki yetinemez. Öyle ya, Rıdvan Budak sendika başkanı, Doğu
Perinçek daha geniş fonksiyonlara sahip bir Parti Başkanı. O, buna
uygun olarak daha açık iş yapıyor ve daha açık konuşuyor.
İşçi Partisi "Cumhuriyet Devrimi
Kanunları Uygulansın!" adı altında bir kampanya başlattı.
Bu kampanyanın ilk afişini Doğu Perinçek kendi elleriyle yapıştırdıktan
sonra, 6 Şubat Perşembe günü Taksim'de Cumhuriyet Anıtı önünde bir
basın toplantısı yaptı.
Bu toplantıda basın mensuplarının bazı soruları ve Doğu Perinçek'in
bunlara yanıtları şöyle:
"Askeri müdahale olasılığından söz ediliyor, ne dersiniz?
Perinçek: Bu mafya-tarikat ortaklığının Cumhuriyet'in değerlerini
her gün çiğnemesine toplumun her kesiminde ve elbette Silahlı Kuvvetler
içinde de büyük tepki var. İşçi Partisi'nin Susurluk olayının üzerine
gitmekteki ve Cumhuriyet Devrimi'ni savunmadaki kararlılığı herkesçe
paylaşılmalıdır. Askeri müdahalenin önünü kesecek mücadele budur.
Tankların Sincan'a girmesine ne diyorsunuz?
Perinçek: Türkiye'de hangi güç Cumhuriyet yıkıcılarının üzerine
gidiyorsa, iyidir, onu alkışlarız.
İyi ama bu sizin görüşlerinize aykırı olmuyor mu? (İlahi gazeteci!
Doğu Perinçek seni bile kandırabilmiş. /BN) Orduyu desteklemiş duruma
düşmüyor musunuz?
Perinçek: Tanklar, işçinin köylünün üzerine yürüyecek olsa, buna
göğsünü siper edecek olan İşçi Partisi'dir. Tanklar, Şeriatçılığın
üzerine yürüdüğü zaman, onları elbette alkışlıyoruz. Çünkü ortaçağ
güçlerine karşı Cumhuriyet Devrimi'ni savunmak herkesin görevidir."
"Göğsünde Atatürk rozeti, yaşlı bir yurttaş Perinçek'e yaklaştı.
Ağlıyordu. «Bu günleri de mi görecektik? Atatürk'ün yaptıkları her
gün çiğneniyor.» dedi.
Perinçek, «Hiç merak etme. Bunların hesabını soracağız. Yıktırmayacağız
Cumhuriyeti» diye yanıtladı. Basın mensuplarının fotoğraf çektiğini
gören yaşlı yurttaş, göğsündeki Atatürk rozeti iyi görünsün diye
açtı paltosunun yakasını. Başı dik, onurlu ve öfkeli."
İşte gerçek Doğu Perinçek! Orgeneral Karadayı bile darbe yapma hevesini
daha dikkatli ifade ediyor. Doğu Perinçek'i ateş sarmış; o, Kemalist
diktatörlüğü savunmak için şeytanla bile işbirliği yapacağını ilan
etmekte, sistemi korumak için orduyu darbe yapmaya çağırmaktadır.
Doğu Perinçek'e göre; darbenin olmaması için, "İşçi Partisi'nin
Susurluk olayının üzerine gitmekteki ve Cumhuriyet Devrimini savunmadaki
kararlılığı" herkesçe paylaşılmalıdır. Yani, darbe istemeyen
herkes, Kemalist diktatörlüğü kararlılıkla savunmalıdır. Çünkü Kemalizm
ilericiliktir, devrimciliktir. Ordu ile halk aynı saftadır. Ordu
halk ordusudur. vs.vs.
"İşçi Partisi'nin Susurluk olayının üzerine gitmekteki kararlılığı
herkesçe paylaşılmalıdır" ne demektir?
Mafya-tarikat ortaklığına karşı olma adı altında bir mücadeleyi
merkeze koymak, işçi ve emekçi yığınları kandırma siyasetinin en
güzel örneğidir. Bu siyaset, ağacın dallarını budayarak ağacın gövdesini
güçlendirmeye çalışmaktan başka birşey değildir.
Faşist devletin içindeki kliklerarası çatışmada ipliği pazara çıkan
birkaç kişiyi "devlet içinde yuvalanan mafya" olarak lanse
edip yalnızca bunlara karşı mücadele etmek, bütünüyle kokuşmuş olan
sistemi kurtarma, onu temize çıkarma mücadelesinden başka bir şey
değildir. İşçi Partisi'nin Susurluk olayı karşısındaki kararlı mücadelesi
budur.
Oysa; Abdullah Çatlı'sından Yeşil'ine, İbrahim Şahin'den Kocadağ'a,
Ağar'dan S. Bucak'a, Kozakçıoğlu'ndan Ünal Erkan'a, Menzir'e...
nereden bakarsanız bakın tüm pisliklerde devleti görürsünüz. Yargısız
infazlar, faili meçhuller, gözaltında kaybetmeler, Kürtleri katliamlardan
geçirmeler, zorla köy boşaltmalar... Bu işlerin tümü devletin dışında,
devletin isteği olmaksızın birileri tarafından kanunsuz olarak yapılan
işler değil.
Kürt sorununu çözmede ve komünist, devrimci mücadeleyi bastırmada
devletin özel örgütlenmelere ihtiyaç duyduğu ve buna göre bir yapılanmayı
gerçekleştirdiği bir sır değil. Devlet bunları herkesin gözü önünde
yaptı. Koruculuk, özel tim... bu yapılanmanın en açık biçimi. Durum
bu kadar açıkça ortadayken, bir bütün olarak devletin niteliğini
sorgulamak yerine yalnızca birkaç kişiyi tüm kötülüklerin başı ilan
etmek işçi sınıfının, emekçilerin bilincini karartmaktan, gerçek
hedefi gözlerden gizlemeye çalışmaktan başka bir şey değil.
Susurluk olayının ardında burjuva klikler bu pisliği en iyi kapatmanın
yolu olarak emekçi mücadelesinin başına geçip bu işi birkaç ufak
tefek sıyrıkla atlatmanın yolunu tuttular. Suçlu kim? Abdullah Çatlı,
Hüseyin Kocadağ, Sedat Bucak, Mehmet Ağar... ve birkaç uşak. Devlet
ne yapıyor? O pürüpak, bu işlerden katiyen haberi yok, o tertemiz.
Yüklen birkaç abalıya kurtar devletin itibarını. Olgu şudur, bu
devletin bizzat kendisi Susurluk'tur. Susurluk başlıca bir olay
değil. Demek ki mafya hikayedir. Devletin normal örgütlenmesi budur.
Tarikatların varlık nedeni de bu devletin yapılanmasındadır. İşçi
haklarını budamak, devrimci ve komünist hareketi kanla bastırmak,
ezilen halkı katliamdan geçirmek için milliyetçiliği, dinciliği
körükleyen, onları geliştiren bu faşist devletin kendisidir. Dincilik,
milliyetçilik dalgasının yükseltilerek emekçileri birbirine boğazlatmak
ve böylece sömürüde en fazla payı en kolay yoldan almak için sömürü
sisteminin bizzat geliştirip kullandığı bir yoldur. Bu sistem varlığını
sürdürdükçe dincilik de varlığını sürdürecektir. Bu, ister gravatlı
dincilik olsun, isterse cüppeli-sarıklı dincilik olsun. Biçimde
değişiklikler olsa da tarikatçılık varlığını sürdürecektir. Mafya-tarikat
ilişkisi bu devletin tipik karekteristik özelliğidir.
"Mafya-tarikat ortaklığı cumhuriyetin değerlerini çiğniyor"
lafları bir safsatadan ibarettir. Mafya da, tarikat da cumhuriyetin
değerleridir. Tümünün ortak karakteri emekçi halkı iliğine kadar
sömürmektir.
Orduyu ortaçağ güçlerine karşıymış gibi göstererek, ona ilerici
bir paye biçmek sahtekarlığın daniskasıdır. En başta altı çizilmesi
gereken olgu şudur: Bu ordu, faşist Türk devletinin ordusudur. Devlet
sermayenin çıkarlarını korumak, sermaye sınıfının işlerini düzenlemek
için inşa edilmiş olan bir mekanizmadır. Ve bu mekanizma işçi ve
emekçilerin, tüm ezilenlerin üzerinde bir baskı aracı olarak varlığını
sürdürmektedir. Proletaryaya karşı burjuvazinin iktidarını korumaktır.
Varlık nedeni de budur. Ordunun tüm işleyişi, yönetim mekanizması
bütünüyle devletin çıkarlarını korumak ve kollamak için hazırlanmıştır.
Devlet diğer bir yığın kurumları yanında ordu ve polis gücü olmasa,
bu güce dayanmasa emeğin iktidar mücadelesi karşısında varlığını
koruyamaz.
Sermaye sınıfı ipin ucunu kaçırdığı her durumda demokrasi palavrasını
bir yana atarak temel silahlı gücünü doğrudan devreye sokmuştur.
Ordunun kimin ordusu olduğunu 12 Martlarda, 12 Eylüllerde halkımız
gördü.
Ordunun, polisin halka doğrulttuğu silahların gölgesinde; mücadeleyle,
kan bedeli kazanılan haklarının budanması, tek tek geri alınması
işinin nasıl gerçekleştirildiğini emekçiler, ezilenler kendi pratiklerinde
yaşadılar, öğrendiler.
Selimiyeler, Metrisler, Diyarbakır zindanları, Çanakkaleler, Kabakozlar,
Bucalar, Eskişehirler, Erzincanlar ve daha niceleri... ülkenin baştan
başa cezaevlerine çevrildiği ve bu cezaevlerine işkencelerden geçirilerek
doldurulanların kimler olduğunu bu halk yaşadı, yaşamaktadır.
"Asmayalım da besleyelim mi?" denerek kurulan idam sehpaları,
işkenceler, katliamlar, köy meydanlarında Kürt insanına bok yedirmeler,
ırza geçmeler... tüm bunların cumhuriyetin değerlerini koruma adı
altında yapıldığı, yapılmakta olduğu biliniyor.
İşçi sendikalarının kapılarına kimlerin kilit vurduğu, evet özde
bu devleti savunan ve devrimcilikle, komünistlikle laftan öte bir
ilgileri bulunmayan sendikacılara bile neler çektirildiği biliniyor.
Sadece örgütlü bir toplumsal güç olmanın bile ne kadar tehlikeli
görüldüğü ve bu durumu yok etmek için ne kadar mücadele edildiği
ortada. Devlet, bütün bunları bu ordusunun, polisinin eliyle yaptı.
Ve bütün bunlar "laik, demokratik cumhuriyeti koruma ve kollama"
adına yapıldı.
Askeri darbeyi alkışlayan Doğu Perinçek tüm bu faşist uygulamaların
da onaylayıcısı olmaktadır. Doğu Perinçek'in ordu içinde gizli bir
rütbesi var mı? Onu bilmiyoruz. Ama eğer yoksa alkışladığı tankçılardan
birinin Doğu Perinçek'i de bir kazığa oturtmayacağının garantisi
yok!
"Ortaçağ güçlerine karşı Cumhuriyet Devrimini savunmak herkesin
görevidir" tespiti tümüyle demagojidir. Osmanlı Hanedanlığı'ndan
burjuva cumhuriyetine geçiş aşamasında değiliz. Kaldı ki, Kemalist
devrimin politik alandaki sonucu olan şudur: Osmanlı Hanedanlığı'nın
çıkarlarıyla birleştirilmiş olan meşrutiyet idaresinin yerini, burjuvazinin
çıkarlarına en iyi cevap veren idare, burjuva cumhuriyeti almıştır.
Ancak burjuva cumhuriyetinin Batı'da devrim sonucu yaratılmış olan
kurumları Türkiye'de şeklen alınmış, despotizmde hanedanlık dönemini
aratmayan bir yönetim biçiminin üzerine geçirilen bir maske işlevini
görmüştür.
Kemalist devrim tarihi boyunca içte işçi sınıfı, yoksul köylülük
ve emekçiler üzerinde açık terörcü bir diktatörlük olarak varlığını
sürdürmüştür. Faşist devlet üç çeyrek asırdır bu miras üzerinde
şekillenmiş; işçi ve emekçilerin, tüm ezilenlerin en küçük demokratik
taleplerini bile kanla bastırmaktadır. Doğu Perinçek'in aklına İşçilerin
Köylülerin Devrimci Demokratik iktidarı hiç gelmiyor. O, şeriatçılıkla
kıyaslama sahtekarlığına başvurarak Kemalist Cumhuriyeti ilerici
göstermeye çalışıyor.
Ve "Türkiye'de hangi güç Cumhuriyet yıkıcılarının üzerine gidiyorsa,
iyidir, onu alkışlarız", "yıktırmayacağız Cumhuriyeti"
genellemesini de yapmayı ihmal etmiyor.
Bu, çok açık olarak; proletarya gerçek kurtuluşu için kendi iktidarını
kurmaya yönelip devrim yapmaya kalkarsa, yani Kemalist cumhuriyeti
yıkıp, bunun yerine kendi iktidarını kuracak olursa, o zaman cumhuriyet
yıkıcısı olan işçi ve emekçiler üzerine de hangi güç yürürse, Doğu
Perinçek ve tayfası o güçleri de alkışlayacak ve hep birlikte cumhuriyeti
yıkılmaktan kurtaracaklar.
İşçi Partisi açıkça ilan ediyor "biz devrime karşıyız, biz
bu devletin en kararlı savunucularıyız" diye. Ee... Ülkücüler
boşuna bu partiye geçmiyorlar! Evet bu parti ülkücülere layıktır,
çünkü tam da onların çıkarlarını en iyi bu parti savunuyor. Halen
bunları İşçinin Partisi sanan işçiler iyi düşünmelidir, çünkü bu
parti kesinlikle işçilerin çıkarlarını savunan bir parti değildir.
Ne dinci faşist gericilik, ne Kemalist faşist diktatörlük. Al birini
vur ötekine. Birbirlerinden özde bir farkları yok.
İşçi ve emekçilerin kurtuluşu devrimde, Sosyalizmde'dir! Görev,
bunun için örgütlenmektir!
1 Mart 1997
Son güncelleme: Wednesday, 26-05-2004
