Susurluk:
Burjuva bayrağı altında kurtuluş yok!
Temiz topluma,
işçi sınıfı kendi bayrağı
altında toplandığında varılacaktır!
Susurluk'taki kaza ve sonrasındaki gelişmelerle ilişki içinde,
1997 yılına siyasileşerek giren işçi sınıfı hareketini ilgilendiren
en önemli gelişmelerden biri, 700 bin KİT işçisinin bağıtlanması
gereken 1997 yılı toplu iş sözleşmeleriydi...
Enflasyon oranlarının yüzde 100'lerde dolandığı, 1995 ve 1996 yıllarında
işçi ücretlerindeki reel kaybın yüzde 50-60'larda olduğu bilindiğinde,
toplu iş sözleşmesi döneminin oldukça zorlu geçmesi bekleniyordu.
1 Ocak ve 1 Mart'tan itibaren çeşitli tarihlerde çeşitli sendikalar
KİT'lerin patronu olan devletin çeşitli temsilcileriyle pazarlıklara
başladılar. Kimi iş dallarında uyuşmazlık tutanakları tutulurken,
kimi iş dallarında ise sözleşmeler imzalandı.
Şubat ayının ilk haftasında, Türk-İş merkezinin üye sendikalarına
direktifleri doğrultusunda yürütülen pazarlıklarda, KİT'lerde çalışan
işçilerin reel ücret kayıplarının karşılanması için, ücretlere en
azından yüzde 136 ile yüzde 148 oranında zam talep edilmeliydi.
Türk-İş'in kendi açıklamalarına göre reel ücret kayıplarının manzarası
şöyledir:
"... 1 Ocak 1997'de yürürlüğe girecek toplu sözleşmeler için, 1
Temmuz 1994'te yüzde 100 olarak kabul edilen ücretlerin satın alma
gücü ... 1 Ocak 1997'de ... yüzde 42.3'e kadar düştü.
1 Mart 1997'de yürürlüğe girecek toplu işsözleşmelerinde ise 1 Eylül
1994'te yüzde 100 olarak kabul edilen satın alma gücü, ... 1 Mart
1997 itibariyle ücretlerdeki satın alma gücü yüzde 40.3'e kadar
düştü." (Cumhuriyet, 13.02.1997)
Türk-İş'in bu manzara karşısında, 1 Ocak 1997'de yürürlüğe girecek
toplu sözleşmeler için talebi yüzde 136; 1 Mart 1997'de yürürlüğe
girecek toplu sözleşmelerdeyse talebi yüzde 148'tir...
Türk-İş'in bu taleplerinin de ücretlerdeki gerçek kaybı karşılayacak
talepler olmadığı açıktır. Hesap yanlış yapılmaktadır. 1994 yılında
bağıtlanan sözleşmelerin verileri her an temin edilebilir ve sır
olmayan verilerdir! 1 Temmuz 1994 ve 1 Eylül 1994 tarihlerinde imzalanmış
olan toplu iş sözleşmeleriyle elde edilmiş sözde zamları, satın
alma gücü bakımından yüzde 100 olarak göstermek, sahtekarlığın daniskasıdır!!!
Türk-İş, hükümetin 1994'teki "sıfır zam" önerisine karşı yürüttüğü
sözde mücadelesinde, gerçek ücret düşüşü anlamına gelen yüzde 40'lık
zamlara imza atarken, hiçbir şekilde gerçek ücret kayıplarını karşılayamamıştı.
Bunların bilindiği yerde, o dönemin kağıt üstünde kalan zamlarını
yüzde 100 oranında satın alma gücüne eşit koyarak hesap yapmak sahtekarlıktır!
Konfederasyonun başında oturan Türk-İş'li ağalar, daha işin başında
bu "yanlış"(!) hesaplarla ve patron devleti kızdırmayacak sayılarla
pazarlık masasındaki yerlerini aldılar. Fakat Bayram Meral gayet
pişkin bir tavırla, bu koşullarda isyan etmesi olasılığı olan işçileri
sakinleştirmek ve ortalığı yatıştırmak gayretleri içinde, bazı "solcu"
çıkışlar yapmaktadır. Türk-İş merkezinin tespit ettiği taleplerin
ancak yarısında kalan zam oranlarına imzalarını çakan Şeker-İş,
Demiryol-İş ve -yazıyı kaleme aldığımız sırada da- Dok Gemi-İş sendikalarının
yönetimlerini kastederek "Allah akıl fikir versin" demektedir. Bayram
Meral'in "solcu"(!) çıkışı budur! Aman yanlış anlaşılmasın!!!
1997 yılı toplu iş sözleşmeleri pazarlıklarında dikkati çeken diğer
bir gelişme, pazarlıkların şekline ilişkindir. Çeşitli işdallarındaki
yetkili konfederasyon üyesi sendikalar, pazarlıkları yürütürken
merkezin tespit ettiği pazarlık oranlarını gözönünde tutmadılar,
çeşitli dürtüler sonucu merkezi taleplerin çok aşağısında kalan
oranlarla anlaşmalara imza attılar. Bunun sonucunda ortaya şöyle
bir durum çıkmaktadır: Hem sözleşmesi imzalanan işçiler bir oldu
bittiyle karşı karşıya kalmaktadırlar, hem de halen pazarlıkları
süren diğer sendikalara, yapılan bu kötü anlaşmalar örnek gösterilerek,
bu sendikaların pazarlık sınırları daraltılmaktadır. Sonuçta, 700
bin işçinin objektif olarak sahip olduğu maddi güç, her imzalanan
anlaşmanın ardından 20 bin, 80 bin, 60 binlik bölükler halinde parçalanmakta
ve dayatma gücü yitip gitmektedir.
Toplu iş sözleşmesi pazarlıklarında, merkezi sendika konfederasyonu
bir minimum tespit etmeli ve çeşitli işkollarını temsil eden üye
sendikaların pazarlıklar sürecinde bu oranların altına inmeleri
engellenmelidir. Gayet doğal ki, tespit edilen minimum, mutlaka
gerçek bir ücret artışını sağlamalıdır. Bu gerçek ücret artışına
tekabül edecek olan minimumun üstünde ek kazançların elde edilmesi
çeşitli işkollarındaki yetkili sendikaların inisiyatifindedir! İşçilerin
maksimum haklar ve ücret artışlarını elde edebilmeleri için işkollarında
pazarlığa oturmak en doğrusudur. Hatta tek tek işyerlerine ilişkin
somutun gözönünde bulundurulması açısından, tek tek işyerlerinde
de sözleşmeler imzalanabilir. Sendika bürokrasisinin toplu iş sözleşmelerini
satmaması için ve pazarlıkları başından sonuna dek işçilerin denetiminde
ve belirleyiciliğinde tutabilmek için, evet tek bir işletme bazında
bile pazarlıkların yürütülmesi doğrudur. Fakat bu, hiçbir şekilde
işkolu düzeyinde yapılacak genel sözleşmenin alternatifi olarak
kavranmamalı; ama tamamlayıcısı olarak ele alınmalıdır.
Türk-İş, bugün yürüyen pazarlıklarda, ilgili işdalındaki sorumlu
sendikaları pazarlıklarda serbest bırakmıştır! Bu, gerçekte 700
bin işçinin -bir ayağa kalkmış olsa karşısında durulamaz olan- sınıfsal
gücünün çarçur edilmesi demektir. Ve maalesef görünen, Susurluk'taki
trafik kazasıyla birlikte siyasileşen ve eylemleriyle temizlikten
yana tavır koyan işçi sınıfının, kendini doğrudan ilgilendiren zam
pazarlıkları karşısındaki tepkisinin şu anda yetersiz olduğudur.
Bu durumun sürmesi, sendika bürokratlarının bildikleri gibi at oynatmalarını
da beraberinde getirmektedir. Türk-İş merkezinde, bir taraftan -biraz
argo olsa da!- "malı kimin götüreceği" kavgaları sürerken, diğer
taraftan devletin nimetlerinden yararlanmak üzere kurulması olasılıkları
üzerine gürültü kopardıkları "Türk-İş Partisi" tartışmaları yürümektedir.
Şeker işkolunda ücret artışları "aylık enflasyona endekslenerek"
Refahyol'un gürültüsünü kopardığı "eşel-mobil" uygulamasına(!) geçilmiş
oldu. Aylık enflasyon oranlarına endekslendiği söylenen işçi ücretlerine,
bizzat şeker patronları sendikası başkanının yaptığı açıklamaya
göre, "1 Şubat 1997 tarihi itibariyle yüzde 15 oranında iyileştirmeden
sonra, birinci 6 ay için yüzde 38 zam" yapılacaktır. Bu, "işçi ücretlerinde
net yüzde 60'ın üzerinde artış sağlandığını" (Cumhuriyet, 2.3.1997)
gösterirmiş. Yüzde 60'lık zam için yapılan toplu sözleşme imza törenine
katılan Başbakan Yardımcısı Çiller'in yollarına -sendika ağaları
ve protokol görevlilerinin işbirliğiyle!- güller saçılmıştır...
Hemen bunun ardından demiryolu işçilerinin sözleşmesi imzalandı:
"Sözleşme ile yüzde 15'lik iyileştirme zammından sonra, işçi ücretlerine
her ay gerçekleşen enflasyon oranında zam verilecek." (Hürriyet,
6.3.1997)
Ankara Garı'nda düzenlenen toplu sözleşme imza törenine katılan
Başbakan Yardımcısı Çiller'in yollarına yine güller saçıldı! Çiller,
burada yaptığı konuşmasına "Ülkenin üretiminin belkemiğini oluşturan
çilekeş işçileri sevgi ve saygıyla selamlıyorum" diyerek başlarken
sözlerine şunları da ekledi:
"İki yıl sabredin her şey düzelecek. Ben ananız olarak bunu telafi
edeceğim demiştim. İşte bugün rahatız. Sözleşmelerin yolunu açan
Demiryol-İş Başkanı, değerli evladım Enver'i kutluyorum." (Hürriyet,
6.3.1997)
Türk-İş merkezinin hesapladığı zam oranlarının yarısına bile varmayan
"zam"(!) oranlarına imzayı çakanlardan biri olan ve Dışişleri Bakanı
Çiller'in kutladığı Enver kimdir?!
Bu Enver, Türk-İş Başkanı Bayram Meral'in sendika ağalığı anlamında
mesai arkadaşı olup soyadı Toçoğlu'dur! Enver Toçoğlu, Türk-İş Yönetim
Kurulu üyesidir ve yönetimde "Türk-İş Mali Sekreterliği" görevini
yürütmektedir! Enver bey, aynı zamanda Sosyal Sigortalar Kurumu
Yönetim Kurulu'ndaki -Türk-İş'in belirlediği- biricik işçi temsilcisidir.
Enver Toçoğlu, demiryolu işçilerinin satıldığı sözleşmeye imzasını
çakan Türk-İş üyesi Demiryol-İş Sendikası'nın da Başkanı'dır. Bu
bay, ayrıca SSK Mensupları Eğitim ve Dinlenme Tesisleri Derneği
Yönetim Kurulu üyesidir de!
Toçoğlu, sahibi olduğu bu ünvanları işçi sınıfının çıkarları için
hiçbir şekilde kullanmadığı gibi, bu kuruluşları arpalık olarak
gören ve buna uygun davranan, "akıllı"(!) bir sendika bürokratıdır!
Enver Toçoğlu, 1995'te, özelleştirmeler sürecinde dönen dolaplardan
biri olarak, içlerinde Dok Gemi-İş Sendikası Başkanı Nazım Tur'un
da yer aldığı bazı sendika ağalarının kurdukları sözde "işçi şirketi"
GESTAŞ'a gerekli olan 70 milyar lirayı Demiryol-İş Sendikası kasasından
alıp vermekte sakınca görmemiştir. Ortaya çıkan bu olay, el çabukluğu
marifet, örtbas edilmiş; polislik ve mahkemelik olunmadan GESTAŞ
şirketi düşüncesi şimdilik kaydıyla dondurulmuştur!!!
Toçoğlu, üyesi bulunduğu SSK Mensupları Derneği'nin parasını da
yemiştir. 2-3 yıldan beri süren mahkemelerden sonra 7 ay hapis cezasına
çarptırılmış ve cezası Yargıtay tarafından ağır para cezasına çevrilmiştir.
Şimdi SSK Mensupları Derneği tarafından zararlarının karşılanması
talebiyle Toçoğlu hakkında ikinci bir dava açılmıştır. Toçoğlu,
somut olarak dernekler ve sendikalar yasasına muhalefetten ceza
aldığından ötürü, geçerli olan yasalara göre, artık sendikacılık
ve dernekçilik yapamaz. Bu yüzden görevde bulunduğu yerlerden istifa
edip ayrılması gerekmektedir. Bu durum, Türk-İş Başkanı Bayram Meral'in
de işine gelmiştir. Bayram Meral, bu gelişmeyi dört gözle beklemektedir.
Çünkü Toçoğlu, Türk-İş içinde Meral'in en güçlü rakibidir ve DYP
tarafından desteklenmektedir...
Anası tarafından bu kadar pohpohlanan Enver bey, toplu sözleşme
imza töreninde konuşma sırası kendine geldiğinde, hızını alamayarak
şunları söylemiştir: "Bazılarını eze eze Sayın Çiller'in katkısıyla
sözleşme imzaladık?" Hürriyet gazetesi, Toçoğlu'nun bu lafla Bayram
Meral'i kastettiğini belirtmektedir. Fakat bu sözleşmenin imzalanmasıyla,
gerçekte ezilenler demiryolu işçileri olmuştur. Çiller'in lafıyla
söyleyecek olursak, "fedakar" ve "çilekeş işçi kardeşlerim"dir ezilenler!!!
İşte Dışişleri Bakanı Çiller'in "değerli evladım Enver" diye bağrına
bastığı Enver, böyle birisidir! Ne yapalım?! Böyle anaya, böyle
evlat! Yakışır diyoruz...
Bu ilginç gelişmelerden sonra, toplu iş sözleşmeleri pazarlıklarının
genel gidişatını ve tabandan gelen itirazları görüşmek üzere toplanan
Türk-İş Başkanlar Kurulu, ülkedeki siyasi gelişmeleri de gözden
geçirdi.
Bu görüşmelerde Dok Gemi-İş ve Selüloz-İş sendikalarının da Şeker-İş
ve Demiryol-İş'i takip etmek niyetinde oldukları açıklığa kavuştu.
Toçoğlu'nu takip edenlerden biri de Dok Gemi-İş Genel Başkanı Nazım
Tur'dur! Başkanlar Kurulu toplantısında sert tartışmalar yürütüldüğü
basında yer aldı. Özellikle Bayram Meral'in Toçoğlu'na yönelttiği
sert eleştiriler arasında, onun diyet ödediği ithamı da yer almıştır.
Bayram Meral bu noktada haklıdır! Toçoğlu, çalıştığı derneğin parasını
yediği gerekçesiyle hüküm giymiştir ve böyle birinin geçerli yasalara
göre dernek ve sendika çalışması yürütmesi mümkün değildir. Bu durumu
bilen Ankara Valiliği'nce, Toçoğlu'nun görevden alınması için bir
yazı yazılmıştır. Fakat Ankara Valiliği'nin bu yazısı, Toçoğlu'nun
Demiryol-İş adına toplu iş sözleşmesine imzasını basmasından sonra,
anası Çiller'in, İçişleri Bakanı Meral Akşener'e tavsiyeleri üzerine(!)
şimdilik ortadan yok edilmiştir! Bayram Meral'in "diyet"le kastettiği
durum budur. Ve bu durumda Toçoğlu'nun tüm ünvanlarına sahip olarak
sendikacılığa ve dernekçiliğe devam etmesinin önündeki engeller
şimdilik kalkmıştır...
Bu şahsın bu haltları yemiş olması ve ne tesadüftür ki, tam da toplu
iş sözleşmeleri görüşmelerinde bunların bir şekilde gündeme getirilmesi,
Türk-İş yönetimindeki diğer sendika bürokratlarının temiz olduklarının
ve işçilere ilişkin yükümlülüklerini yerine getirdiklerinin işareti
değildir! Bunlar, pisliğin ve rezaletin sadece devlet ve güvenlik
güçlerine özgü olmadığını, sarı sendikalarda da pisliğin ve rezaletin
dizboyu olduğunu gösteren ibretlik örneklerdir. İşçi sınıfı hareketinin
örgütlülük düzeyinde ve mücadelesinde önemli bir takım gelişmeler
ve değişiklikler olmadığı sürece, Bayram Meral ve tayfasının bu
dönemki toplu iş sözleşmesi görüşmelerini de satacaklarını söylemek
için kahin olmaya gerek yoktur!!!
Türk-İş Başkanlar Kurulu, toplu iş sözleşmesi görüşmeleri ve tabanın
rahatsızlıklarını böylece ele aldıktan sonra, ülkedeki siyasi gelişmeleri
de gözden geçirdi...
Bilindiği üzere, Şubat'ın son haftası ve Mart'ın ilk haftası içinde
ülkede en fazla konuşulan konu Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararları
oldu. Daha MGK kararlarının içeriğinin ne olduğunun tam belli olmadığı
günlerde, Türk-İş Genel Sekreteri Şemsi Denizer şunları söylemekteydi:
"Rejim tehdit altında. Ancak teminatı bizleriz. Unutulmamalıdır
ki, Türk Silahlı Kuvvetleri ile sivil toplum kuruluşları birlik
ve beraberlik içindedir. Eğer darbe gerekiyorsa, Silahlı Kuvvetler
devreye girer, biz de bunu destekleriz." (abç) (Hürriyet, 3.3.1997)
Daha sonraki günlerde Türk-İş, DİSK ve TESK başkanları, "laik ve
çağdaş demokratik cumhuriyet tehlikededir" diyerek MGK kararlarına
tam destek verdiklerini açıkladılar. (Bkz. Hürriyet 5.3.1997 ve
DİSK Başkanı R. Budak'ın açıklaması için Hürriyet, 8.3.1997)
Boyalı basın, onların bu açıklamaları üyeleri bulunan 6 milyon işçi
ve emekçi adına yaptıklarını özel olarak vurgulama gereksinimi duyuyordu!
Tank paletleri ve asker postallarının altında ezilerek elde edilecek
çözümlerin gönüllü destekçilerinden olan böylesi rezil sendika ağalarından
kurtulmadıkça, işçi sınıfı ve emekçi yığınların çilesi bitmeyecektir!
10 Mart'ta yapılan Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısından da farklı
şeylerin çıkmayacağı açıktı. MGK kararlarına sundukları destekten
ötürü gelen eleştirilere karşı Türk-İş adına Bayram Meral'in takındığı
tavır, "MGK'nın anayasal bir kurum" olduğu şeklindeydi. Toplantıdan
sonra yayınlanan -MGK kararlarından kopya çekildiği çok açık olan!-
Türk-İş Başkanlar Kurulu bildirgesinde şu satırlar da yer alıyordu:
"... devletimizin bayrağı, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Başkanlar
Kurulumuz, yeşil bayrağın da, kızıl bayrağın da terkedilerek, al
bayrağın altında bütünleşilmesini talep etmektedir."
(Emek, 12.3.1997)
Ankara mitingi ve diğer bazı işçi eylemlerinde son dönemlerde sık
sık yaşanan "al bayraklı" şovların nereden ve kimlerden kaynaklandığını
gösteren bu satırlar, sınıf bilinçli işçiler ve yeni bir dünya çağrısı
yapanlar tarafından dikkate alınmak zorundadır!
Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı'nın her yıl dağıttığı "yılın adamları"
ödüllerini alanların içinde, bu yıl "Yılın Sendikacısı" seçilen
Bayram Meral'in yer alması, tabii ki boşuna değildir! Hem de Erzurumlu,
kemalist Naim Hoca'nın elinden!!! (Bkz. Hürriyet, 20.3.1997)
Burjuvazinin bayrağı altında kurtuluş yok!
Temiz topluma, işçi sınıfı kendi bayrağı altında toplandığında varılacaktır!
Ve işçi sınıfının kendi sınanmış kızıl bayrağı vardır! Onun, er
geç layık olduğu yüksekliklerde nazlı nazlı dalgalanacağı günler
mutlaka gelecektir!!!
ÇAĞRI'mız yeni bir dünya içindir...
