Toplu iş sözleşmeleri bağlandı!

Satış tamam...

Yeni Dünya İçin ÇAĞRI'mızın 1. sayısında toplu sözleşme görüşmelerine ilişkin gelişmeleri anlatırken; Şeker-İş, Demiryol-İş ve Dok Gemi-İş'in Türk-İş merkezinin belirlediği oranların yarısına toplu sözleşmeleri imzaladıklarını belirtmiştik. Devamen, Bayram Meral ve tayfasının bu dönemki toplu iş sözleşmesi görüşmelerini de satacaklarını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur demiştik ve böyle de odu.
Yüzbinlerce Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) işçisinin 1997 yılı toplu iş sözleşmeleri, Türk-İş'li sendika ağaları tarafından satıldı!
Şimdi imzalanmış olan toplu sözleşmelerle elde edilenin zam mı yoksa başka bir şey mi olduğuna bakılabilecek yeterli veri bulunmaktadır.
Her şeyden önce, bundan önceki "zamlar"ın, gerçekte ücret düşüşleri olduğu tespit edilmelidir. Türk-İş zam taleplerini, bu gerçek ücret düşüşleri üzerinden yapılan hesaplarla belirlemişti. 1994 yılında elde ettiği "zam"larla ortaya çıkan ücretleri satın alma gücü bakımından yüzde 100 gösteren Türk-İş, yüzde 42.3 ile yüzde 40.3'e kadar düştüğünü söylediği satın alma gücünü, bu dönem için talep ettiği yüzde 136 ve yüzde 148'lik zamlarla düzlemek istiyordu.
Bundan önceki toplu sözleşme dönemine; devletin imzalanmış olan toplu iş sözleşmesinin yükümlülüklerine uygun davranmadığı, 4. ve 5. dilim zam farklarını ödemek istemediği, bağıtlanmış bir sözleşmenin daha sonra yeniden pazarlığının yapılarak ödenmeyen zam farklarının aylık bonolar halinde ödenmesi kararı çıkartılarak girilmiş olmasına ve enflasyon oranlarının yüzde 150'lere varan boyutlarda olmasına rağmen, Türk-İş, yüzde 40'lara imzasını koymada hiçbir sorun görmemişti.
Bu bakımdan, Türk-İş'in bu dönemki yüzde 136 ve yüzde 148'lik zam talepleri daha baştan gerçek ücret artışı talebi değildi. Fakat Türk-İş'in 1997 yılı toplu iş sözleşmelerinde bu zam taleplerini elde etmesi, yine de bir önceki toplu sözleşmeyle karşılaştırıldığında, gerçek ücret düşüşünü biraz da olsa frenleyebilirdi! Ancak böyle olmadı...
Bilindiği gibi, ilk olarak Şeker-İş ve Demiryol-İş, hükümet temsilcileriyle masaya oturdu ve Türk-İş merkezinin belirlediği zam oranlarının yarısına bile varmayan oranlara imzalarını attılar.
"Demiryol-İş ve Şeker-İş,, kayıpların giderilmesi için yüzde 138'lik artış yerine ilk ayda kümülatif olarak yüzde 59 oranındaki zamma imza atarak ücretlerdeki yüzde 38'lik reel gerilemeyi kabul ettiler. İki sendikanın sözleşmesiyle ikinci 6 ayın başında eşel-mobil sistemine geçilirken ilk 6 aylık dönemdeki enflasyon da dikkate alınmayınca kayba uğrandı."
Bu ekstra kaybın oranları da şöyleydi:
"... eşel-mobil sisteminin ilk 6 aya yansıtılmaması nedeniyle Şeker-İş'in sözleşmesine göre ücretlerde yaklaşık yüzde 21'lik, Demiryol-İş sözleşmesine göre yaklaşık yüzde 17'lik kayıp meydana gelecek." (Cumhuriyet, 16.3.1997)
Bayram Meral, konfederasyon içindeki rakiplerinden olan Enver Toçoğlu'nun başını çektiği ekibin bu oranlardaki sözleşmeleri imzalaması karşısında "Allah akıl fikir versin" diyerek tepkisini(!) dile getiriyordu.
Bu gelişmeleri gözden geçiren Türk-İş yönetimi, bizzat Bayram Meral şahsında temsil edilerek patron devletin karşısında pazarlık masasındaki yerini aldı. Patron devleti temsil eden Devlet Bakanları Bekir Aksoy ve Nevzat Ercan ile TBMM'de görüşen Bayram Meral'e yapılan öneri şöyleydi:
"... en düşük 17 milyon lira olan ücretler için yüzde 30'luk iyileştirme zammı ve bunun üzerine yüzde 38'lik zam; 41 milyon lira ve üzerindeki ücretlerde ise yüzde 15 iyileştirme zammı artı yüzde 38 zam..." (Radikal, 4.4.1997)
Devletin önerisi şu anlama geliyordu:
"En düşük brüt çıplak ücret olan 17 milyon 10 bin lira alan işçinin ücreti, yüzde 30'luk iyileştirme üzerine ilk 6 ayda verilecek olan yüzde 38'lik zamla, ancak 30 milyon 515 bin 940 liraya çıkacak. Hükümet Türk-İş'in ikinci 6 ayın başından itibaren 6 aylık enflasyon oranında ücretlerin arttırılması önerisini de dikkate almayarak, aylık enflasyon önerdi. (Cumhuriyet, 4.4.1997)
Türk-İş'in bu görüşmedeki talebi, taban ürcetlerini doğrudan 35 milyon liraya çekme, artı 15 milyon lira iyileştirme, artı yüzde 45 ücret zammış şeklindeydi. Türk-İş'in sonradan zam talebini yüzde 40'a indirdiği ve iyileştirme için 15 milyon yerine 11 milyon 500 bin lira talep ettiği öğrenildi.
Türk-İş'in bu talebi, en son şekliyle hesaplandığında, en düşük brüt ücret açısından 65 milyon lira tutuyordu! Devletin en düşük ücret için teklifinin ise yaklaşık 30 milyon 500 bin lira olduğunu akılda tutalım!
Bayram Meral'in, fazla değil, tam bir gün sonra hükümete yazılı olarak sunduğu teklifte şunlar yer almaktadır:
"Önce düşük ücretler belli bir orana çekilsin. (Bu rakam önceki teklifte 35 milyon olarak belirtilirken, bu kez rakam verilmedi) [Bu parantez, Hürriyet'e aittir!] Bu taban ürcetlere seyyanen 9 milyon 650 bin lira eklensin ve yeni ücretlere yüzde 44 oranında zam yapılsın... Son olarak da, her altı ayın sonunda, geçen 6 ayda gerçekleşen enflasyon oranında zam uygulansın." (Hürriyet, 5.4.1997)
Düşük ücretler belli bir orana çekilsin diyerek bunu devletten yapmasını beklersen, bu olmayacak duaya amin demektir! Türk-İş'in attığı bu geri adıma göre yeniden hesapladığımızda, Türk-İş'in en düşük net ücret açısından talebinde, 65 milyon liradan 38.3 milyon liraya gerilediğini tespit ederiz!
Türk-İş'in bu büyük geri adımına rağmen, bir hafta sonra sözleşmelerde uyuşmazlık noktasına varıldı. Uyuşmazlık noktasında, en düşük ücret açısından hesaplandığında, Türk-İş 37.5 milyon lirada; devlet ise 33.3 milyon lirada konaklamışlardı. (Bkz. Cumhuriyet, 11.4.1997)
Üç gün sonra, Türk-İş içinde Şeker-İş ve Demiryol-İş sendikalarının ruhunu yaşatan toplam dokuz üye sendikanın da aynı kapsamdaki sözleşmelere imza atmalarının ardından, hükümet, Bayram Meral nezdinde tüm Türk-İş'i teslim almış oluyordu...
"Anlaşmaya göre 30 milyonun altındaki ücretlere ilk altı için 2 milyon lira iyileştirme, onun üzerine 8 milyon lira zam, onun üzerine yüzde 38 zam ve 3.5 milyon lira seyyanen zam yapılacak. Daha sonraki zam oranları ise aylık enflasyona göre belirlenecek." (Cumhuriyet, 14.4.1997)
Biz yine anlaşılır olması için, toplu sözleşme sonucunu en düşük net ücret açısından hesaplayalım. Bu miktar 36.5 milyon liradır...
En düşük net ücret için 65 milyon lira talebiyle yola çıkıp 36.5 milyon liraya imza atan Bayram Meral'e kim akıl versin?!!
Satın alma gücünü hiçbir şekilde bir önceki toplu sözleşme dönemindeki kayıpları karşılar şekilde arttıramayan ve yine gerçek ürcet düşüşü anlamına gelen bu dönemki sözde zamlara ek olarak devreye giren eşel-mobil sistemi de gerçek eşel-mobil değildir! Türkiye'de kullanıldığı ve kavrandığı şekliyle "aylık enflasyona göre ücretlerde otomatik artış" anlamına gelen eşel-mobil, ücretlerde enflasyonun neden olduğu kayıplara karşılık veremediğinden ve enflayon oranlarının çok altında kaldığından gerçek anlamda "eşel-mobil" değildir!
Türkiye'nin bugünkü ekonomik ve politik koşullarında eşel-mobil sisteminin işçi sınıfı ve emekçi yığınlar açısından işe yarar hiçbir yanı yoktur. Bunun böyle olduğunun ve eşel-mobilin ülkemiz koşullarında gerçek anlamda olamayacağına ilişkin bir dizi veri bulunmaktadır. Biraz da bunlara göz atalım: 1 Mayıs 1997 tarihli SABAH gazetesinde, "Herşey artıyor, ücret artmıyor" başlıklı makalede, "Bu yıl 1 Mayıs işçi sorunlarının gölgesinde kutlanıyor. Gelir dağılımının bozukluğundan, işten çıkarma ve taşeronlaşmaya kadar bir dizi sorun çalışanların gündemini oluşturuyor", satırlarının yanı sıra şu sayılara rastlıyoruz:
"Ücretlerdeki artışlar enflasyondan çıkartıldığı zaman ürcetler yarı yarıya geriliyor... Yani 1990'da 100 olan reel ücret endeksi 1992'de 86'ya, 1994'de 70'e ve 1996'da da 47.6'ya geriliyor. Bu durumda ücretler yarıdan daha gerilere gidiyor."
Aslında boyalı basın da işin gayet iyi farkında. 5 Mayıs 1997 tarihli gazetelerde Nisan ayı enflasyon verileri açıklandı. Buna göre:
"Enflasyon rakamları yüksek
...Nisan ayı tüketici enflasyonu yüzde 6.6 orak gerçekleşti. Geçen yıl aynı rakam yüzde 6.2 idi.
...
12 aylık tüketici enflasyonunda ise fazla bir değişiklik yok. 12 aylık enflasyon yüzde 77.8.
Enflasyondaki gelişmeleri uzaktan izleyen bir kişi bu verilere bakıp "rakamlar fazla yüksek değil" gibi bir izlenime kapılabilir.
Bu izlenim ne yazık ki yanlış." ("Haftanın Özeti", Prof. Salih Neftçi; Hürriyet, 5.5.1997)
Profesör, yazısını, enflasyon rakamlarını ne kadar yukarı çekmesi gerektiğini bir sonraki haftaya hesaplayıp geleceğini belirterek bitiriyor!
Enflasyon sayıları bağlamında DİE'den sonra dikkate alınan İstanbul Ticaret Odası'nın (İTO) hesaplamalarına göre, "yıllık enflasyon tüketici fiyatlarıyla yüzde 84.3" oldu.
Türk-İş Araştırma Merkezi'nin, Mart ayı sonunda yaptığı açıklamaya göre, 4 kişilik bir ailenin aylık zorunlu gıda harcaması tutarı Mart ayında 26 milyon 703 bin liraya ulaştı. (Milliyet, 29.03.1997)
İşin ilginç yönü, bu rakamların açıklanmasından 4-5 gün sonra Türk-İş'li sendika ağalarının hükümet temsilcileriyle yeniden pazarlıklara başlayacak olmalarıydı! Ama onlar bu verilerin bilincinde olarak gerçek ücret düşüşlerine imza atmada hiçbir sakınca görmediler.
Kamu-Sen'den 13 Mayıs tarihinde yapılan bir açıklamaya göre, 4 kişilik bir ailenin genel asgari harcamalarını karşılayabilmesi için 79 milyon 746 bin liraya gereksinimi var.
Verilerin konuştuğu gerçekler bunlardır ve ülkenin bugünkü ekonomik koşullarında gerçek anlamda eşel-mobil olası değildir. Sorunun diğer yönü bağlamında ise, konuya biraz eleştirel yaklaşan sendikacılar gayet açık konuşmaktadırlar:
"Harb-İş Eğitim ve Araştırma Müdürü İsmail Hakkı Kurt, eşel mobil sisteminin sendikacılığı zayıflatacağını söyledi. Kurt, 2 yıl sonraki sözleşmede hükümet, "biz size her ay zam verdik" diyerek geçmişe dönük bir hak talebini kabul etmeyecek. 1997 başında da ilk altı aylık dönemde eşel mobil uygulanmadığından ve ücret enflasyon karşısında gerileyeceğinden işçi, reel olarak 18 ay aynı ücreti almış olacak. Ücretlerin otomatiğe bağlanması, yüksek ücretli ve nitelikli işçileri sendikadan uzaklaştıracaktır. Bu kesim, dayanışma aidatı ödeyerek sendikaları dışlayacaktır, diye konuştu." (Milliyet, 21.04.1997)
Eşel-mobil sistemi, İsmail Hakkı Kurt'un söylediği gibi, belli bir anlamda otomatiğe bağlanırsa, bu, açık bir şekilde sendikal örgütlenmenin tasfiyesini beraberinde getirecektir. Öyle ya, ücretlerin "otomatik bir şekilde ayarlandığı" bir toplumda, sendikal örgütlenmeye gerek yoktur. Türk hakim sınıflarının bunu arzuladıkları gayet açıktır. Bu yönüyle eşel-mobil sistemine karşı çıkılmalıdır. Sendika ağalarının da eşel-mobile karşı oldukları doğrudur. Ancak onların karşı olmalarının tek gerekçesi vardır: Eşel-mobil otomatı, onların varlık koşullarına yönelmektedir!
Kapitalist ücret köleliği sisteminde, sınıf sendikalarının varlığı koşullarında, ücret kayıplarının karşılanabildiği, yani gerçek ücret artışlarının alınabildiği koşullarda, örgütlü işçi sınıfı hareketinin eşel-mobili kendi çıkarları açısından gayet iyi kullanabileceği olasılğı gözardı edilmemelidir. Fakat oraya kadar yapılması gereken çok iş vardır. Bu anlamda, işçi sınıfı içinde yürütülecek ilkeli bir çalışmayla sarı, reformist, faşist sendikalar içinde gerekli örgütlenmeleri yaratmanın ve işçilerin bizzat kendi geleceklerini kendi ellerine almalarının ne denli can alıcı öneme sahip olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Son toplu sözleşme pazarlıklarına ilişkin gelişmeler, mücadelenin sendika ağaları tarafından satışını engellemek ve en geniş işçi kitlelerinin mücadeleye katılmasını sağlamak için tek tek işletmeler düzeyinde somut süreçler için oluşturulacak olan Grev ve Mücedele Komiteleri'nin önemini bir kez daha ortaya koymuştur!

14 Mayıs 1997