Bergama köylülerinin hukuk zaferi:
DANIŞTAY SİYANÜRLE ALTIN
ÇIKARMA İŞLEMİNİ DURDURDU!
Eurogold şirketinin, Bergama'nın Ovacık köyü yakınlarında siyanürle
altın çıkarma girişimine karşı çevre köylerde yaşayan insanlar yıllardır
zorlu bir mücadele vermektedirler. Bergama köylülerinin üzerinde yaşanabilir
doğal bir çevre için verdikleri bu mücadele, hem katılımın kitleselliği
hem de yürütülen mücadelenin militanlığı açısından kitlelerin kendiliğinden
geliştirdiği sivil direnişin önemli örneklerinden biridir!
Bergamalı köylüler mücadele süreçleri boyunca seslerini duyurmak,
haklı davalarına daha fazla taraftar bulmak için akıllarına gelen
her yöntemi denediler. Bergama köylülerinin mücadelesine, çevreciler,
duyarlı demokratlar destek verir, bu mücadelede onların yanında yeralırken,
dinIĞImanı para olan sömürücüler ve onların uşaklığını yapan resmi,
gayrıresmi güçler, ellerindeki tüm imkanları kullanarak Bergamalı
köylülerin mücadelesini engellemeye, onu kriminalize etmeye çalıştılar.
Bergama köylüleri haklı mücadelelerinde karşılarında, jandarma dipçiğini,
polis jopunu ve altın lobisinin çeşitli kılıklara bürünmüş uzantılarını
gördü. Bergamalı köylüler mücadelelerini yasal yolları kullanarak
da sürdürdüler. Ancak açtıkları tüm davalar reddedildi, başvurdukları
tüm mahkemeler kendilerine değil, üzerinde yaşadıkları, hayvanlarını
otlattıkları meraları, çayırları, buğday ektikleri tarlaları, ormanları,
dereleri zehirlemekle tehdit eden Eurogold şirketine hak verdi.
Fakat Bergamalı köylüler yılmadılar, ellerindeki tüm imkanları son
zerresine kadar kullanmakta kararlıydılar, bu yüzden bölge mahkemelerinin
verdikleri alayhte tüm kararların bozulması ve siyanürle altın çıkarma
işleminin reddedilmesi için Danıştay'a başvurdular.
Bergamalı köylülerin yol işgal ederek, çıplak soyunarak, referandum
yaparak, Ankara'ya kadar yürüyerek duyurmaya çalıştıkları sesleri
ülke çapında destek bulmuş, medya tarafından da konu edilir olmuştu.
Mayıs ayı ortalarında Danıştay 6. Dairesi'nin verdiği karar, Bergamalı
köylülerin Eurogold şirketine karşı yürüttükleri mücadeleye yeni bir
zafer daha ekledi. Danıştay 6. Dairesi, "Herkes sağlıklı ve dengeli
bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" hükmünü içeren Anayasa'nın 17.
ve 56. maddelerine dayanarak Bergamalı köylülerin, siyanürle altın
çıkarma işleminin durdurulması yönündeki başvurularına hak vermişti.
Bergamalı köylülerin yıllardan beri haklı bir dava için verdikleri
mücadele sonucu Danıştay, burada yaşayan insanların "sağlıklı ve dengeli
bir çevrede yaşama hakkı" olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı.
Danıştay'ın verdiği karar, bu alandaki yürütmenin nasıl olacağı üzerine
son söz değildir. Ülkemizde bir dizi durumda aleyhte mahkeme kararları
olmasına rağmen, yürütme bildiğini okur işine geldiğini yapar. Ülkemizde
işkencenin, rüşvetin, yolsuzluğun, kontrgerillanın da yasal dayanağı
yoktur, fakat yine herkesin bildiği gibi bunlar şimdiki sistemin vazgeçilmez
unsurlarıdır.
Danıştayın verdiği kararın pek bir pratik anlamı olmadığı, bu kararın
verilmesinden kısa bir süre sonra bizzat çevreden sorumlu bakanın
verdiği demeçlerde görüldü. Danıştay'ın verdiği karara rağmen siyanürle
altın çıkarmada ısrarlı olan Çevre Bakanı Ziyaettin Tokar "madenlerin
fakir bekçisi olamayız" diyordu. Devamla "burada uygulanacak teknoloji,
en son, en çağdaş teknolojidir. Çevreye verilecek tek zarar kesilecek
ağaçlardır. Bu konuda da firma, kestiği her ağaca karşılık 10 ağaç
dikmeyi taahhüt etmiştir"(Cumhuriyet, 26.5.1997) diyerek, bir Çevre
Bakanı gibi değil Eurogold şirketinin avukatı gibi konuşuyordu.
Eurogold şirketi, Danıştay'ın kararına rağmen madendeki çalışmalara
devam ediyordu. Bu durumu Cumhurbaşkanı Demirel'e şikayet eden Bergama
Belediye Başkanı Sefa Taşkın, "Bu davranış yörede gergin olan havayı
daha da sertleştiriyor" diyerek, "Hukuk kararına uymayan Eurogold'un,
halkı tahrik etmesi ve istenmeyen olaylara yol açmasının önlenmesini"
(Cumhuriyet, 26.5.1997) istiyordu.
Benzer şekilde altın çıkarılan dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan
felaketlerin gösterdiği gibi, gelecek zararın sınırı kesilecek ağaçlarla
sınırlı değildir! Soruna böyle yaklaşmak, halkı kandırmak, beyinleri
yıkamak, doğanın katline ferman yazmaktır.
Siyanürle altın elde etme sürecinde çok geniş bir çevredeki doğal
yaşam sürekli doğrudan tehdit altındadır. Siyanür yüklü havuzların,
herhangi bir sel, deprem, sağanak yağmur vb. etkiler yüzünden taşması
sonucunda doğal çevrenin doğrudan zehirlenmesi, ölmesinin yanında,
bu zehirin rüzgarla taşınması veya yeraltı kaynaklarına sızması sonucunda
yaşanabilecek felaketlerin boyutu bilinmemektedir! Herhalükarda siyanür
yüklü bulutlar ve su, ulaştıkları yere ölüm taşıyacaktır!
Bergamalı köylülerin üzerinde yaşanabilir bir doğa için verdikleri
mücadele, tamamen haklı olan, desteklenmesi gereken bir mücadeledir.
Tüm sürecin gösterdiği bir gerçek vardır ki, o da mücadele edilmeden
en ufak kazanımların bile elde edilmesinin mümkün olmadığıdır. Fakat
kalıcı başarılar elde edilmesi için günlük mücadeleler yeterli değildir.
Kalıcı başarılar için mücadele, esas olarak bu olumsuzlukların hepsinin
asıl kaynağı olan sömürü sistemine karşı verilmelidir.
6.6.1997
Tam bir çevre katliamı:
SEYİTÖMER TERMİK SANTRALİNİN
KÜL BARAJI PATLADI!
Çevre Bakanı Tokar, Ovacık'ta Eurogold şirketinin işleteceği altın
madeninde çevreye verilecek zararın "yalnızca kesilecek ağaçlarla
sınırlı" olduğunu anlatadursun 8 Mayıs akşamı Seyitömer Termik Santrali'nde
kül barajının yıkılması sonucu, radyasyon yüklü 2.5 milyon metreküp
kül, 10 bin dönüm arazinin ölmesine yolaçtı...
Kütahya'ya 20 kilometre uzaklıktaki santralde, 22 yıldır biriktirilerek
sıra dağlar görünümü alan atık küller, barajı yıkarak çevreye aktı,
külün yayıldığı arazide 50 cm kalınlığında bir tabaka oluştu. Uzunluğu
18 ve genişliği 1 kilometreyi bulan kül çamuru, bir gecede çevreyi
çöle çevirdi. İlk belirlemelere göre maddi zarar 500 milyarın üzerinde.
Felaket gece geldiği ve köylere ulaşmadığı için can kaybı olmadı.
Santralleri iyi tanıyan bilim adamları, asıl tehlikenin ekili arazilerin
külle karışık çamur deryası tarafından kaplanmasından değil, küldeki
radyasyondan geleceğini belirtmektedirler. Çevre hareketi avukatlarından
Ahmet Okyay şunları söylemektedir:
"Barajda biriken küller sürekli sulanıyor, hem suyun etkisiyle hem
de çok yoğun bir kütle olması nedeniyle duvar yıkılmış olabilir. Burada
üzerinde en çok durulması gereken, küllerdeki radyasyon oranının yüksekliğidir.
İnsanlar küllerin üzerinde dolaşıyorlar. Termik santrallerde kirliliğe
yolaçan etkenlerden biri kükürtdioksit, diğeri de küllerde zaman içinde
oluşan büyük miktardaki radyasyondur. Bilimsel çalışmalar Yatağan
örneğinde, bir yılda biriken radyasyon miktarının, üç nükleer santralin
ihtiyacı olan hammaddeyi giderebilecek yoğunlukta olduğunu gösteriyor.
Küllerin içinde yoğun radyasyon vardır ve oradaki en ciddi tehlike
radyasyonun baraj duvarının yıkılmasıyla çevreye dağılmasıdır." (Cumhuriyet,
10.5.1997)
Asıl tehlike bundan sonra ortaya çıkacaktır. İnsanlar esas olarak,
barajın çökmesi sonucu dağılan kül yığınlarının altına aldığı alanlarla
uğraşmakta ve kayıbı buna göre hesaplamaktadırlar. Fakat asıl kayıp,
felaketten sonra dağılan radyasyonun çevreye vereceği zarardan oluşacaktır.
Radyasyon yoluyla gelecek olan felaket, sadece uzunluğu 18 ve genişliği
1 kilometreyi bulan bir alanı değil, tüm çevredeki hayatı tehdit edecek,
etkisi binlerce yıl sürecektir! Bölgede kanser vakaları, normal olmayan
doğumlar ve sebebi açıklanamayan hastalıklar artacaktır!
Bilim adamları, atık küllerin aynı şekilde sıra dağlar halinde biriktirildiği
Yatağan, Gökova ve Yeniköy termik santrallerinde de benzer bir facianın
yaşanabileceği uyarısını yapmaktadırlar. Yatağan'daki santralin kül
depolarının altında Şahinler Köyü bulunmaktadır. Geçmişte benzer bir
felaket burada yaşanmış, fakat akan kül miktarı az olduğundan büyük
mal ve can kaybı olmamıştır. Fakat şu an buradaki atık küller de sıra
dağlar görünümünü almıştır. Oluşacak benzer bir felaket sonucu Şahinler
Köyü toplu mezarlığa dönecektir!
Gökova'daki kül barajı yıkılırsa, bütün Gökova Körfezi mahvolacaktır.
Çünkü bu santralde kül barajının gövdesi denize dik olacak şekilde
inşa edilmiş olup bir felaket anında bütün zehir denize akacaktır!
Seyitömer'de yaşanan felaket, devletin insan ve doğa sağlığı konusunda
ne kadar duyarsız olduğunun açık bir göstergesidir. Kükürtdioksit
ve radyasyon yüklü küller, onyıllarca aynı yerde depolanmakta, sıra
dağlar şeklini almaktadır. Herhangi bir olumsuz etki sonucu zehir
yüklü bu sıra dağları tutan baraj yıkılmakta, onbinlerce dönüm bir
alanda hayat anında ölmektedir.
Dağılan radyasyon sonucunda daha ne kadar geniş bir alanda yaşamın
öleceği, kaç kişinin sakat kalacağı, zehirleneceği ise bilinmemektedir!
Durum buyken devletin Çevre Bakanı, benzer bir tehlike içeren siyanürle
altın çıkarma işinde "sadece yer açmak için kesilen ağaçların zarar
göreceği"nden dem vurmaktadır. İşte bu devlet, insan ve çevre sağlığı
konusunda bu kadar duyarsız ve sorumsuzdur!
İnsanların içinde sağlıklı bir biçimde yaşayabilecekleri ve sürdürülebilir
bir doğal ortamı değil; edecekleri muazzam kârları düşünen sömürücüler
ve asıl dertleri onların çıkarlarını korumak olan burjuva devlet ve
politikacılar iktidarda oldukları sürece, doğal ortamın korunması
doğrultusunda kalıcı başarılar elde etmek mümkün değildir!
İnsanların içinde sağlıklı bir biçimde yaşayabilecekleri ve sürdürülebilir
bir doğal ortamı kalıcı kılmanın yolu, sömürü sisteminin temeline
incir ağacı dikmek ve merkezine azami kârı değil, insanların maddi
ve manevi ihtiyaçlarının karşılanmasını koyan bir sistemi kurmaktan
geçmektedir!
6.6.1997
