Devrim düşmanlığı...

Dincilerle kemalistlerin dalaşında yalnızca açık burjuva kliklerin kirli çamaşırları ortaya dökülmüyor. Bunların yanısıra, sömürülen saflara sızan tescilli karşıdevrimcilerin ve çeşitli legalist, reformist akımların yüzündeki perde de gittikçe aralanıyor. Bu akımların devrim düşmanlığına endeksli yüzleri daha da net görünüyor. Sermaye klikleri kapışıyor, bunlar, emekçileri bu kliklerden birinin kuyruğuna takmanın mücadelesinde birbirleriyle yarışıyorlar. Bunların gelişim çizgilerine ve burjuvazinin değirmenine nasıl su taşıdıklarına bakalım...
İşçi sınıfı içinde legalist, reformist akımın ideolojik önderliğini yapan tescilli karşıdevrimci Doğu Perinçek takımı, yıllarca devrimci hareketin tasfiyesi için yoğun bir mücadele yürüttü. Bu mücadelede birinci planda illegal devrimci çalışmaya düşmanlık işlendi. "Marjinal grup olmaktan kurtulma", "kitlelerle birleşme" vb. adlar altında, illegal devrimci örgütlenmenin tasfiyesini esas alan bir çalışma propaganda edildi.
Bu ideolojik bombardıman, 12 Eylül yenilgisinin ardından sol içinde etkisini gösterdi. Marksist-Leninist bilimsel öğretiye dayanarak kendi örgütlülüğünü inşa etmeyen, bu temelde sınıfı örgütlemeyi çalışmasının merkezine koymayan çeşitli akımlar, yenilgilerinin kabahatini illegal devrimci örgütlenmede aramaya başladılar. Bu yolu tutanların bir bölümü, devrimci mevzileri terk ederek kapağı legal alana atıp, mevcut sömürü sistemini orasından burasından tamire girişen bir siyasette konakladılar.
Bugün, siyaset sahnesinde ortak paydaları devrim dönekliği olan bu insanların oluşturduğu, ÖDP'den EMEP'ine kadar çeşitli legalist, reformist partiler var. Bunların hiçbiri açıkça "biz bu sistemi savunuyoruz, biz devrime karşıyız" demiyorlar. Tam tersine, dünya ölçüsünde koşulların değiştiğini, bunun için de yaptıkları işin değişen koşullara cevap veren bir devrimcilik olduğunu savunuyorlar. Leninist devrim teorisini iğdiş ederek, "barışçıl, demokratik yoldan", seçimlerde alacakları oylarla parlamentoda çoğunluğun sağlanarak iktidarın alınabileceğini ve böylece işçi ve emekçi yığınların kurtuluşunun sağlanabileceğini propaganda ediyorlar. İşçi ve emekçileri bu temelde aldatıyorlar.
Bu tür teorilerin bir aldatmacadan başka bir şey olmadığını görmek için Allende'nin Şili'sine gitmeye gerek yok. Kemalistlerle dincilerin kapışması, seçim yoluyla parlamentoya gelip yerleşmekle iktidar olunamayacağını göstermeye yeter. Sistemi değiştirmek bir yana, büyük burjuvazinin iktidarda, dolayısıyla sömürünün bölüşülmesinde pazar alanlarında pay kapmaya aday olmanın bile, hükümetlerin düşürülmesine, gerekirse demokrasi maskesinin bir kenara bırakılıp parlamentonun da çöplüğe atılmasına yettiğini görüyoruz. Çoğunluğun iradesi vs. lafların masal olduğunu, parlamentoda çoğunluğu sağlamakla istendiği gibi at oynatılamayacağı, sömürücü kliklerin kendi aralarındaki dalaşta bile ortaya çıkıyor.
Dinciler, kendileri dışındaki tüm partilerin düzen partisi olduklarını, ama kendilerinin bu düzenin partisi olmadıklarını, iktidara geldiklerinde adil düzeni kuracakları vb. palavralarla geri bilinçli kitlenin önemli bir bölümünü kendi örgütlülükleri altında toplamayı başardılar. %20'lerin üzerinde oy alarak parlamentoda en büyük parti konumuna geldiler. Hükümetin büyük ortağı olarak görev üstlendiler. Erbakan Başbakan oldu.
Ancak; birinci parti olmalarının sonucu "demokrasinin icapları gereği" değil, büyük burjuvazinin bazı hesapları gereği hükümet etmelerine şartlı olarak izin verildi.
Büyük burjuvazi, dincilere "ya bizim çizdiğimiz sınırlar dahilinde hareket eder işlerimizi efendi efendi yürütürsünüz, ki o zaman demokrasi işler ve siz hükümet olarak kalmaya devam edersiniz, ya da çıkarlarımızı zedeleyecek bir gidişatınızı gördüğümüzde sizi kapının önüne koyarız. Bu durumda, gidin dediğimizde, ya kendiniz 'demokratik kurallar içinde!' gidersiniz, ya da sizi zorla göndeririz" anlayışı çerçevesinde hükümet etmelerine izin verdiler. Ardından işi sıkı tutup bunlara oyunun kurallarını öğretmeye başladılar.
Hükümetlerin egemen sermaye iktidarının işlerini yürütmekle görevli komisyonlardan başka bir şey olmadıklarını, TC şartlarında MGK'nın istemediği bir icraatın kesinlikle yapılamayacağını, Başbakan'ın, MGK'nın aldığı kararların altına paşa paşa imza atmak zorunda olduğunu gösterdiler. Dinci takım her şeye boyun eğmesine rağmen güven veremiyor. Büyük burjuvazi, dinci faşist sermayenin tırmanışından rahatsızdır ve hükümete güvensizliği artmaktadır. Durum bu olunca, dinci takıma sopanın ucunu gösterildi. Kendi aralarındaki çatışmada bile demokrasi, seçim, demokratik hukuk devleti, parlamento vb. lafların hepsinin kitleleri kandırmada kullanılan araçlar olduğu, hükümeti oluşturmakla iktidarı almanın birbirinden çok ayrı şeyler olduğu ortaya çıkıyor.
Bütün bunlar ortadayken, her kim ki çıkıp işçi ve emekçileri düzenin sunduğu çerçeve içinde kalarak kurtuluşa götüreceğini savunuyor, bu yönde propaganda ediyorsa, bilinmelidir ki onlar devrimi, işçi ve emekçilerin gerçek kurtuluş yoluna girmelerini imkansızlaştırmanın çabası içindedir. (Proletaryayı kurtuluşa taşımanın yolu, tabii ki yalnızca legalist, reformist örgütler tarafından karartılmıyor. Çeşitli oportünist örgütler tarafından da kitlelere yanlış bilinç taşınarak, kitleleri devrimin mevzisine yerleştirme işi zorlaştırılıyor. Ancak, bu yazı içinde açık legalist reformist hatta konaklayan, düzenin tamirini üstlenenlerle, devrimcileri aynı yerde tartışmayacağız.) Her kim ki işçi ve emekçilerin, sermayenin iktidarına son vermesi ve emeğin iktidarını kurmasının dışında da kurtuluşa varmasının mümkün olabileceğinden, işçi ve emekçilerden yana bir düzenin kurulabileceğinden söz ediyorsa, onlar açıkça yalan söylüyorlar ve gerçekte işçi ve emekçiler lehine değil, burjuva iktidarın lehine siyaset yapıyorlar. İP, ÖDP, EMEP vb. partilerin yaptığı budur.
Bu sistem köklü olarak değiştirilmedikçe, işçi ve emekçiler kendi iktidarlarını kurmadıkça, gerçek bir kurtuluşun sözkonusu olamayacağını İP, ÖDP, EMEP vb. partiler bilmiyorlar mı? Kuşkusuz, çok iyi biliyorlar. Legalizmin batağında kitlelerin devrim için örgütlenmesinin sözkonusu olamayacağını da biliyorlar. Bütün bunları bile bile, utanmadan işçinin partisi, emeğin partisi, yoksul kitlelerin partisi olma adına ortaya çıkıp siyaset yapıyorlar.
Bilinçlere kazınması gereken gerçek şu ki; bu legalist, reformist partilerin tuttuğu yol, işçi ve emekçilerin enerjisini, mücadelesini düzen içinde eritmeye yarayan, biçimi ne olursa olsun onları sömürü çarkına teslim eden bir yoldur. Bunun için bu partiler işçinin, emekçinin partisi değil, bu sistemin tamirinde kullanılan partilerdir, sömürü sisteminin araçlarıdır.
Bunlar, işçi ve emekçilere kurtuluşun yolunu göstermek için mücadele değil, kitleler içinde bilinçleri karartma mücadelesi yürütüyorlar. Bir bütün olarak sömürü sistemini hedeften çekip, onun yerine sistemin bazı parçalarını esas hedef haline getirmek; yürüttükleri mücadelenin temel taktiğidir. Bu, dün de böyle oldu, bugün de böyle oluyor.
Örneğin, 12 Eylül öncesi süreçte faşizme karşı mücadele adına esas olarak MHP ile mücadele yürütüldü. Yürütülen mücadeleyle MHP'nin faşist yüzünün kitleler tarafından görülmesi iyi oldu. Ancak, MHP'nin devletin yalnızca bir örgütü, onun bir parçası olduğu kitlelere kavratılamadı.Parçanın bütünden koparılarak mücadelenin esas hedefi haline getirilmesi, açık terörü sistem olarak kullanan devlet aygıtının gerçek işlevinin ne olduğunun gözlerden gizlenmesini de beraberinde getirdi. Durum bu olduğunda, 12 Eylül öncesi süreçte yükselen devrimci muhalefeti bastırmak için askeri cunta işbaşına geldiğinde ve ilk iş olarak kitleler nezdinde teşhir olan kadrolarını, örneğin Türkeş'i tutukladığında geri bilinçli kitleler ordunun faşistlere karşı olduğu yönlü izlenimlere kapıldı. "Bekle gör" tavrına girdi. Bu durum, kitlelere taşınan bilincin doğal sonucudur.
Birkaç ay öncesine bakalım. Bir Susurluk olayı yaşandı. Bu olay karşısında yine, çok mücadeleci pozlarla kitlelerin gerçek hedefi görmesi engellendi. Tarikat-mafya ortaklığına karşı mücadele, kapıları tutun kaçmasınlar, süpürün gitsinler, vb. kampanyalar açılarak kitlelere; bir bütün olarak sistemin kendisinin bir pislik olduğu bilinci değil, birkaç mafyanın, birkaç çetenin pis işler yaptığı, devletin bu pisliklerden temizlenmesi gerektiği yönlü bilinç taşındı. Kitleler, pis olanın sistemin kendisi olduğu bilincinden alıkondukları için, onlar, temiz toplum istiyoruz diye aylarca tepkilerini dile getirirken, pislik olanın sadece birkaç kişi olduğundan hareket ettiler. Devlet, kendini temize çıkarmak için birkaç kişiyi göstermelik olarak tutukladığında sesler yavaşlamaya başladı. Ve Susurluk unutuldu. Çünkü Susurluk'ta devlet kamyona çarptığında, çıkan gürültüyle uyanan kitlelerin başına burjuva klikleri geçtiler. Kitlelerin dikkati düzenin pisliğine değil, birkaç kişinin pisliğine çekildi. Taşınan yanlış bilinçle kitleler yine kandırıldı, yine kitlelerin tepkisi düzenin potasında eritildi. Bütün bunlar; solculuk adına, işçiden, emekçiden yana olma adına, burjuva sisteme hizmet eden bir siyasetin nasıl yapılabileceğinin göstergeleridir.
Devrim düşmanlığı çeşit çeşit yapılır. En tehlikeli düşmanlık, devrim adına, devrimcilik adına hareket edilerek yapılan düşmanlıktır. Örneğin İP böyle bir partidir ve devrim düşmanlığının ideolojik önderliğini yapmaktadır. Bunlar, gerçek devrimin, sosyalizmin ne olduğunu kitlelerin öğrenmemesi için her sahtekarlığa başvurmaktan geri durmuyorlar. Son dönemlerde bu akımın propagandasının merkezinde burjuva ordusunun devrimciliği durmaktadır. Proleter devrimleri çağında devrimin, komünizme varmanın bir aracı olarak sömürücü sınıfların iktidarına son vermenin adı olduğunu atlıyor, proletarya üzerinde bir diktatörlük olan sömürüye dayalı burjuva yönetim şekline devrimci cumhuriyet deme utanmazlığını sürdürüyorlar. Son birkaç aydır öz olarak şu düşünceleri propaganda ediyorlar:
Laik demokratik cumhuriyet ilericidir ve bu ilerici rejim gericiliğin tehdidi altındadır. Ordu, bu ilerici rejimi korumak için, gerici tehdidi bastırmak, gericiliği tasfiye etmek istemektedir, bütün bunlar, ilericiliktir, devrimciliktir. Laik, demokratik rejimden yana olan herkes, ilerici, devrimci orduyu desteklemelidir. Ordunun gericiliği bastırmak istemesi demokrasiyle çelişmez. Bugün askeri darbeyi savunmayan demokrasiyi anlamayanlardır. Gericiliği tasfiye etmek isteyen ordunun güç kullanma isteğine karşı duranlar "Türkiye'yi demokrasinin en bağnaz düşmanı olan güçlere teslim ederler." Genelkurmay demokrasi dersi veriyor. vs.
Sonuç olarak bunlara göre iki yol vardır; ya askeri darbe dahil her yola başvurarak dinci takım tasfiye edilecek ve böylece laik demokratik rejim korunacak, ya da dincilik iktidara yerleşecek. Birincisi devrimci, diğeri karşıdevrimcidir.

Devrim düşmanlığı ancak bu kadar yapılabilir!

Sosyalizmin kitleler nezdinde prestij yitirmesinin en önemli nedeni, emperyalist burjuvazinin ve sosyalizmin bilumum düşmanlarının cepheden saldırıları değil; Sosyalizm adına hareket eden modern revizyonist sosyalfaşist iktidarların yürüttükleri pratik uygulamalardır. Emperyalist burjuvazi, sosyalfaşist iktidarların uygulamalarını "komünizm, sosyalizm budur" diye gösterip propaganda ettiler. Kruşçevler modern revizyonizmi iktidara taşırken sosyalizm adına hareket ettiler. Açık ve cepheden sosyalizmin karşıtı olduklarını söylemediler. Doğu Perinçek ve şürekası da bu öncüllerinden çıkardıkları derslerle hareket ediyor, işçi ve emekçilerin devrimden ve devrimcilikten umudunu kesmeleri için kaleyi içten fethetmeye çalışıyorlar. Örneğin Aydınlık, "Devrimci Aydınlık" adını alırsa, burjuva ordusu devrimci ordu olarak lanse edilirse, o zaman devrim ve devrimciliğe gerek kalmaz!
Kısacası, karşıdevrimci tayfa devrimin içeriğini iğdiş etme yolunu tutuyor, gerçek devrimin ne olduğunu bir kenara atıp onun yerine karşıdevrimi getirip oturtmaya çalışıyor. Bunu da sermaye klikleri arasındaki çatışmada, bu kliklerden birini ilerici, devrimci; diğerini gerici, karşıdevrimci göstererek yapıyorlar. Böylece işçi ve emekçileri, kendi iktidarlarını kurmaları için devrim mücadelesine değil, onları ezen sermaye iktidarının korunması mücadelesine çekmek istiyorlar. Karşıdevrimci İP tayfasının, karşıdevrimciliği devrimciliğin yerine oturtarak nasıl devrim düşmanlığı yaptığını iyi kavramak için, Marksist-Leninistlerin devrim kavramından ne anladıklarına bakmak gerekir.

Nedir devrim?

Yeni Dünya İçin Yayınları, Eğitim Dizisi 3'te, Marksist-Leninistlerin devrimden ne anladığını berrak bir biçimde ortaya konmaktadır:
"Gerçekte DEVRİM'in içerdiği, yalnızca var olanın devrilmesi değil, aynı zamanda devrilenin yerine yeni ve yıkılanla karşılaştırıldığında, daha ileri bir düzenin kurulmasıdır da. ...
... Marksist devrim kavramı, toplum alanına ilişkindir ve bir toplumsal sistemden, o toplumsal sisteme göre daha ileri olan bir başka toplumsal sisteme geçiş anlamına gelir. Yani biz devrimden söz ettiğimizde sosyal devrimden söz ediyoruz. Sosyal devrimden de, var olan toplumsal düzenin yıkılmasını, yerine ondan daha ileri bir düzenin kurulmasını anlıyoruz.
Burada üzerinde durmak istediğimiz birkaç sorun var.
Önce, bizim sözünü ettiğimiz devrimin herhangi bir siyasi altüst oluş, varolan siyasi iktidarın, hükümetin devrilmesi, yerine bir başka siyasi iktidarın, hükümetin vb.'nin geçmesi olmadığının, devrimin içeriğinin bir siyasi altüst olmaktan çok daha kapsamlı olduğunun doğru kavranması gerekir. Devrim, eski toplumsal sistemin yıkılması, yerine yeni bir toplumsal sistemin geçirilmesidir. Sistemin özüne dokunmayan hükümet değişiklikleri -bunlar ister barışçı, parlamenter yolla, ister askeri darbe veya ayaklanma yoluyla şiddete dayalı olarak gerçekleşsin- devrim değildir.
Örneğin, ülkemizde hakim sınıfların devrim diye adlandırdıkları 27 Mayıs askeri harekatı, bu harekat belirli ölçüde, özellikle yüksek okul gençliğinin kitlesel hareketlerine dayanmasına ve şiddet kullanmasına ve evet var olan siyasi iktidar sahiplerini yerlerinden sürmesine rağmen, devrim değildir. 27 Mayıs, var olan kapitalist ve yer yer feodal sömürüye dayalı emperyalizme bağımlı sosyal yapıda köklü bir altüst oluşu beraberinde getirmemiş, sistemin özünde bir değişiklik yapmamıştır.
İkinci olarak; devrim kavramı, toplumsal yapıda her altüst oluşu değil, var olan toplumsal yapının, kendinden ileri bir toplumsal yapı tarafından çözülmesini ifade eder. Var olan toplumsal yapıyı altüst eden ve fakat var olan toplumsal yapıyı ondan daha ileri bir toplumsal yapıyla değiştirmeyen hareketler de gerçekte, Marksist anlamda devrim olarak adlandırılamazlar.
Örneğin, 1979'da var olan emperyalizmin uşağı, faşist Şah siyasi iktidarı, islamcı faşistlerin önderliğinde bir halk ayaklanmasıyla devrilmiştir. Yerine yeni bir siyasi rejim kurulmuş, bu siyasi rejim, toplumsal yapıda da önemli değişiklikler gerçekleştirmiştir. Fakat bu köklü değişiklikler Şah rejimine göre daha ileriyi temsil eden değişiklikler değildir. Tersine, bir anlamda, bir dizi alanda toplumsal düzende daha geriye gidiş sözkonusudur. İran'daki islamcı faşist molla rejimi İran'da 1979'da olanı "islam devrimi" olarak adlandırmaktadır. Burjuva tarihi de yer yer "İran Devrimi"den söz etmektedir. Biz de yer yer İran Devrimi kavramını kullandık.
Eğer devrim kavramı, bir siyasi iktidarın silahlı ayaklanma yoluyla devrilmesi için kullanılırsa, İran'da 1979'da olan devrimdir. Şah rejimi silahlı ayaklanma sonucu devrilmiştir! Eğer devrim kavramı, yalnızca var olan düzenin herhangi bir biçimde altüst oluşu olarak kavranırsa, İran'da olana yine devrim denebilir. Öyle ya, faşist Şah rejimi dönemindeki toplumsal yapı gerçekten altüst olmuştur. Fakat devrim kavramı, böyle dar değil de, gerçekten var olanın yerine ondan ilerisinin geçirilmesi için kullanıldığında, İran'da olanlardan devrim olarak sözetmek yanlış olur.
Tarihi "sınıf mücadelelerinin tarihi" olarak değerlendiren Marx, devrimleri de "tarihin lokomotifi" olarak adlandırır.
Devrimler, tarihi ilerleten büyük altüst oluşlardır. Tarihin ileri hareketi içinde yer yer ortaya çıkan geri dönüşler -bunlar altüst oluş, nitelik değişikliği vb. olsa da- devrim değildir.
Örneğin eski sosyalist ülkelerde, revizyonistlerin şahsında burjuvazinin siyasi iktidarı ele geçirmesi ve süreç içinde sosyalist toplumsal yapıyı kapitalist bir yapıya dönüştürmesi, bir nitelik değişikliği, büyük bir altüst oluş, toplumsal düzende köklü bir değişikliktir. Fakat devrim değildir.
Devrim, köklü bir altüst oluş olduğu, anda hakim sınıfın egemen düzeninin yerine bir başka düzen geçiren bir olgu olduğu için, egemen sınıflar da iktidarlarını hiçbir zaman direnişsiz terketmedikleri için ve etmeyecekleri için, devrim her zaman şiddet kullanılan bir edimdir. Hakim sınıfların şiddetini yıkacak düzeyde bir şiddet, her devrimin mutlak yol arkadaşı olmuştur. Bu anlamda devrimle devrimci şiddet birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Hele hele üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmaya yönelik, her türlü sömürüyü kaldırmaya yönelik bir devrimin, şiddete dayanmadan, barışçı yollarla gerçekleşeceğini savunmak, devrimi imkansız kılmaktır. Modern revziyonistler tam da bunu yapmışlardır." (sayfa 5-8)
Burada aktardığımız devrim tanımının Marksist-Leninist açılımı, Doğu Perinçek takımının ilericilik, devrimcilik olarak propagandasını yürüttüğü düşüncenin, gerçekte karşıdevrimciliğin propagandası olduğunu daha açık ortaya koymaktadır.
Karşıdevrimciliği, devrimcilik olarak gösterme sahtekarlığına nasıl başvurulduğuna bakalım:
Doğu Perinçek, 4 Mayıs 1997 tarihli Aydınlık'taki yazısında "Genelkurmay, Ortaçağ güçlerini yoketmede köktenci ve kesin bir program açıklamıştır." düşüncesini savunuyor ve bu programı şöyle özetliyor:
"Genelkurmayın programı aslında üç maddeden oluşuyor:
1. Gericiliğe izin vermeyen, dahası gericiliği askeri yöntemler de içeren bir uygulamayla yok etmeyi hedefleyen bir siyasal rejim.
2. Eğitim ve kültür alanında gerici yetiştiren kurumların tasfiyesi.
3. Gelir dağılımının düzeltilmesi."
Doğu Perinçek, ordunun devrimciliğini bu programla da kanıtlamaya çalıştıktan ve darbenin meşruluğunu savunduktan sonra "Ufukta Devrimci Cumhuriyet Programı"nı görüyor.
Sıkı durun, şimdi bu "Devrimci Programı" uygulayacak olan Doğu Perinçek'in devrimcileri geliyor:
"... hem DSP, hem CHP, hem de Atatürkçü Düşünce Dernekleri saflarında Kemalist Devrim geleneğinin canlandığını görüyoruz.
...
İşçi Partisi, DSP, CHP ve Devrimci Cumhuriyet Programı üzerinde birleşen diğer partiler, iktidar amacıyla güçbirliği oluşturma göreviyle karşı karşıyadırlar." (Doğu Perinçek, Aydınlık, 11 Mayıs 1997, sayfa 3)
İlk önce bilinmesi gereken gerçek şudur: "Kemalist Devrim" bir sömürücü grubun yerine bir başka sömürücüler grubunu getirmiştir. "Devrimci Cumhuriyet Programı" da bu yeni sömürücüler grubunun programıdır. Kemalist cumhuriyet, işçilerin, emekçilerin, yoksul köylülerin üzerinde bir diktatörlük olarak şekillenmiş, onların devrim istemlerini kanla bastırmıştır. Doğu Perinçek'in hararetle savunduğu "Kemalist Devrim"in, "Devrimci Cumhuriyet"in bir niteliği budur. Burada da açıkça görüldüğü gibi Doğu Perinçek işçilerin, köylülerin kurtuluşunu sağlayan bir devrimden değil, burjuva iktidarının devamından yanadır.
Şimdi, Doğu Perinçek'in kendince yorumladığı 3 maddelik programın özüne bakalım.
Birinci maddeyle ilgili olarak: İlk önce şu olgunun altı çizilmelidir; proleter devrimin karşısında duran tüm rejimler, biçimi ne olursa olsun gericidir. Dolayısıyla, gerçek anlamda "gericiliğe izin vermeyen bir siyasal rejim", ancak proletarya önderliğinde gerçekleşecek devrimlerle, tüm sömürücü sınıfların iktidarına son vermekle kurulabilir. Ama Doğu Perinçek böyle anlamıyor. O, gericilik olarak yalnızca dinci takımı anlamaktadır. Dinci takımın dışında kalan diğer burjuva kilikleri gerici olarak değerlendirmemektedir.
Doğu Perinçek yalnızca sömürücü devletten yana olan sıradan bir savunu yapmıyor. O, aynı zamanda büyük Türk şovenizminin kararlı bir savunucusu olduğunu da gösteriyor. O, ordunun devrimci olduğunu ve gericiliği tasfiye ettiğini, askeri yöntemler de içeren bir uygulamayla gericiliğin yok edilmesinin! meşruluğunu savunuyor. Bu ordu Türkiye Cumhuriyeti'nin ordusudur. O, bu devleti korumakla görevlidir. Dolayısıyla bu ordu, bu devleti istemeyen, onun zulmüne başkaldıran herkesi tasfiye eder, bay Doğu Perinçek! Doğu Perinçek ne kadar gizlese de, askeri yöntemlerle yok etmeyi savunmasının altında Türk milliyetçiliği kendini gösteriyor.
Ordunun somut olarak bugün askeri yöntemler kullanarak yokettiği şeyin ne olduğunu tüm dünya biliyor. Köylerinden sürülüp açlığın pençesinde kıvranarak çöplüklerde yiyecek toplamak zorunda kalan Kürt insanı, askeri yöntemlerin ne olduğunu, tasfiye edilenin kim olduğunu biliyor. 12 Martlarda, 12 Eylüllerde tasfiye edilenin kimler olduğunu devrimci hareket biliyor. Doğu Perinçek, burada anlattıklarıyla kendi kimliğine sahip çıkan Kürt insanından tutun da, faşist zulme karşı direnen devrimci harekete kadar hepsini gerici olarak değerlendirmektedir.
İkincisi: "Eğitim ve kültür alanında gerici yetiştiren kurumların tasfiyesi"nden bahsetmek sermayenin iktidarı altında, sömürücü sınıfların eğitim ve kültür alanında esasta demokratik, ilerici bir konuma sahip olduklarını savunmaktır. Bu büyük bir sahtekarlıktır. Eğitim kurumlarında gericiliğin tasfiyesi ne demektir? Gerici olan yalnızca imam hatip okullarındaki eğitim sistemi midir? Bugünkü bütün eğitim kurumları gerici değil midir?
Bir toplumsal sistemde hakim olan eğitim ve kültür, o sistemde hakim olan sınıfların eğitim ve kültürüdür. Hangi toplumsal sistem olursa olsun, eğitim ve kültür alanını kendi sisteminin ihtiyacına göre şekillendirerek kullanır. Örneğin kapitalist bir toplumda, tüm ilişkilerde üretim araçları üzerinde özel mülkiyet sahibi olan asalak sınıfın çıkarlarına uygun düşen bir eğitim ve kültür faaliyeti yürütülür. Kapitalist toplumda sosyalist eğitim ve kültürün egemen olması mümkün müdür?
Bu sistem, sömürü üzerine kurulu bir sistemdir. Eğitim kurumları, bu sistemin gelişmesini temel alacak şekilde ortaya konmuş, buna göre şekillenmiştir. Dolayısıyla, eğitim ve kültürden bahsederken sistemin kendisi sorgulanmak zorundadır. Sistemden kopuk eğitim ve kültürden bahsetmek yanlıştır. Bir bütün olarak sistemin kendisi gericidir ve ona bağlı bütün kurumlar gericidir.
Üçüncüsü: Gelir dağılımının düzeltilmesi. Bu ne demektir? "Gelir dağılımını düzeltmek", "adil gelir dağılımı yapmak", vb., devrim saflarını terkeden döneklerin çokça kullandığı kavramlardan bazılarıdır. Gelir dağılımı, sınıflara bölünmüş bir toplumda gerçek anlamda nasıl düzelecektir? Üretim araçları sahibi olan bir avuç asalak, üreten nüfusun yarattığı değerlerin önemli bir bölümüne el koymaktadır. İşgücünün sömürüsüne dayalı şatafatlı bir yaşam sürdürmektedir. Üretim araçları bu bir avuç asalağın elinden alınıp toplumsal mülkiyete dönüştürülmedikçe, gelir dağılımının düzeltilmesi gerçek anlamda sözkonusu olamaz. Toplumda gelir dağılımının dengesizliğini yaratan koşullar sistemin karekteridir. Bu dengesizliği ortadan kaldırmak için devrim gerekir. Bu iş, Doğu Perinçek'in "Devrimci Cumhuriyeti"nin çözebileceği bir iş değildir.
Doğu Perinçek ve onun cumhuriyeti, bu tür kavramları sadece kitleleri aldatmakta kullanırlar!

10 Haziran 1997