Patronlar, işçilerle birlikte şalter indireceklermiş...
HADİ ORDAN! HADİ!!!
Egemen sınıfların içinde bulunulan istikrarsızlık dönemine çare olarak
şekillendirilmiş olan son Refahyol hükümeti de kâr etmedi, etmiyor...
Yıllardır oluşturulan hükümetlerin egemen sınıflarca arzulanan istikrarı
sağlayamaması ve üstüne bir de şeriatçı faşist tehlikenin egemen sınıfların
"laik cumhuriyet"çi kanadını rahatsız eder boyutlarda büyümesi, devletin
temel direği olan silahlı kuvvetlerin açıkça devreye girmesini beraberinde
getirdi.
12 Eylül sonrasında yeniden yazılan TC Anayasası'nda da -yasal olma
babında!- yeri olan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), kuruluşundan bu yana
ele alındığında en etkin dönemini yaşamaktadır. MGK'da temsil edilen
askeri kanat, ülke sorunlarına ilişkin olarak ve özellikle de RP şahsında
gözlemlenen şeriatçı faşizm depremine karşı çeşitli önlemleri dikte
ettirerek gelişmelerin gidişatında ağırlığını hissettiriverdi.
Sorunu bu kez "silahsız kuvvetler" çözmeliydi...
Türk Silahlı Kuvvetleri ister de yapılmaz mıydı?!
Refahyol dışındaki -ve ama onlardan da kopan belli bazı- milletvekillerinin
parlamento içindeki girişimlerine paralel olarak, kendilerini "sivil
toplum örgütleri" diye (o deyim moda olalı beri!) adlandırmayı pek
sevmiş olan bir takım yapılanmalar da askeri kanadın mesajını aynen
sahiplenerek desteklerini sundular!
MGK'nın 28 Şubat muhtırasını "laik ve çağdaş cumhuriyet tehlikededir"
diyerek destekleyenlerin bir bölümünün Türk-İş, DİSK ve TESK olduğunu
birinci sayımızda yazmıştık. Türk-İş Genel Sekreteri Şemsi Denizer
işçi sendikaları, esnaf ve sanatkarlar olarak fonksiyonlarını kendince
şöyle dile getiriyordu:
"Rejim tehdit altında. Ancak teminatı bizleriz. Unutulmamalıdır ki,
Türk Silahlı Kuvvetleri ile sivil toplum kuruluşları birlik ve beraberlik
içindedir. Eğer darbe gerekiyorsa, Silahlı Kuvvetler devreye girer,
biz de bunu destekleriz."
İşçilerin ve esnafların sözde temsilcileri olan Türk-İş, DİSK ve TESK'in,
tehdit altında olduğu söylenen rejimi koruma ve kollama görevine (!)
bu denli canla başla sarılması, askeri kanadın yanısıra ülkemiz patronlarını,
borsacı ve bankacılarımızla birlikte serbest meslek sahiplerimizi
de derinden etkiledi! Türk-İş, DİSK ve TESK üçlüsüne "sivil toplum
örgütleri" olmaları babında TOBB ve TİSK de katılarak üçlüyü beşleyiverdiler.
Bu gelişme, boyalı basında (pardon! sadece boyalı basında değil, "devrimci"liği
kendinden menkul Aydınlık'ta da) aşağıdaki başlıklarla yerini buldu:
"Sivillerden deklerasyon" (Cumhuriyet, 21.5.1997)
"İşçi-patron elele Refahyol'a güle güle! (Hürriyet, 21.5.1997)
"Hükümete güvenmiyoruz!" (Milliyet, 21.5.1997)
"Türk-İş, DİSK, TESK, TOBB ve TİSK parlamentoyu yeni hükümet kurulması
için göreve çağırdı. «REFAHYOL halkla kavgalı»" (Cumhuriyet, 22.5.1997)
"6.5 milyonun temsilcileri Refahyol'u son kez uyardı!" (Hürriyet,
22.5.1997)
"Tarihi uyarı" (Sabah, 22.5.1997)
"İşçi ve işveren Refahyol'a karşı birleşti. Büyük eylemler geliyor!"
(Devrimci Aydınlık sayı 4, 25 Mayıs 1997)
"İşçi"ler ve "işveren"lerin elele vererek birleştikleri ve TC devletinin
bilmem kaçıncı hükümetine güvensizliklerini açıkça ilan ederek tarihi(!)
uyarıda bulundukları bir durumda, belleği biraz zayıf olanlara yardımcı
olmak bakımından bu "sivil toplum örgütleri"nin kısaltmalı adlarını
açık yazarak yazımıza devam edelim:
Türk-İş, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu'dur ve Başkanı Bayram
Meral'dir. DİSK, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'dur
ve Başkanı Rıdvan Budak'tır. TESK, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu'dur
ve Başkanı Derviş Günday'dır. TOBB, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'dir
ve Başkanı Fuat Miras'tır. TİSK, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu
olup Başkanı Refik Baydur'dur.
TİSK'in, yani Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun 18 adet
patron sendikasını temsil eden bir çatı örgütü olduğunu da özellikle
vurgulamada yarar vardır!
İşte adı geçen bu "sivil toplum örgütleri", boyalı basına yukarıdaki
başlıklarla yansıyan birliklerini ortak açıklamalarla ve çeşitli eylemliliklerle
sürdürmeyi kararlaştırdılar. 21 Mayıs'ta, beş örgüt tarafından hazırlanan
ilk "deklerasyon" kamuoyuna açıldı. Beşli adına deklerasyonu okuyan
Türk-İş Başkanı Bayram Meral oldu!
Deklerasyonda şunlar yer almaktaydı:
"Atatürk'ün çizdiği çağdaş, laik cumhuriyet tehdit altındadır. Türkiye
Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri yıpratılmakta, irticai hareketler
desteklenmekte, ülkemiz bir karanlığın içine çekilmektedir. İrtica
günümüz Türkiye'sinde demokrasi için büyük bir tehlike haline gelmiştir."
Deklerasyonu imzalayanların temel kaygısı TC'dir. TC, onların varlık
garantisidir. Bu anlamda kaygılanmakta haklıdırlar da! Soruna bu gözle
baktıklarından, TC'yi karanlık içine çeken tehlike olarak "irtica"
dedikleri şeyi görmektedirler.
"İrtica" olarak adlandırılan gelişme, gerçekte dini gericiliktir,
şeriatçı faşizmdir. Oysa dini gericilik, ülkemizdeki karanlığın tek
ve gerçek nedeni değildir! Gericiliğin, tutuculuğun, faşizmin, şovenizmin,
sömürü, baskı ve zulmün akla gelmeyecek boyutlara ulaşan çeşitliliğini
unutan(!) -bunu yapan kim olursa olsun- ve karanlığı salt "irtica"
ile tanımlayan, arta kalanın koruyuculuğunu yapıyor demektir. Zaten
deklerasyoncular da bunu açıkça ifade ediyorlar!
Dini gericiliğe karşı mücadele devrimcilerin de görevi. Bu noktada
görünürde bir birlik ortaya çıksa da, şeriatçı faşizme karşı mücadelenin
doğrusunu yürütecekler devrimciler olacaktır. Çünkü deklerasyonu imzalayanların
genel olarak dinle herhangi bir sorunları yoktur. Hatta varlık garantileri
olan TC'nin sürüp gitmesinde, din afyonunu ihtiyaçları oranında kullanmaktadırlar
da... Onların bugün irticayı bir tehlike olarak görmelerinin nedeni,
dini gericiliğin kontrolsüz bir şekilde gelişme göstermesi, büyümesi
ve açıkça devlet iktidarını talep eder hale gelmelesidir. Deklerasyoncular,
bu durumu laikliği tehlikeye düşüren bir durum olarak değerlendirmekteler.
Onlar laiklik denen kurumu; dinin, devlet kontrolü altında işlemesi
olarak kavradıklarından, MGK'nın muhtırasıyla uyum içinde dinin devlet
kontrolü altına sokulmasını istemektedirler.
"Türkiye Cumhuriyeti'nin kutsal bayrağının yerine yeşil bayrak çekenler,
ulu önder Atatürk'ün manevi şahsiyetine, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığının
temel güvencesi olan ve Anayasamız'da güvence altına alınmış temel
ve ortak değerlerimize saygısızlık yapanlar cesaretlendirilmektedir.Cumhuriyetimizin
74 yıllık kazanımları yok edilmek istenmektedir."
Bugünkü Refahyol hükümetinin uyguladığı politikaları irticayı güçlendirdiği,
irticayı cesaretlendirdiği yönünden eleştiren beş "sivil toplum"cu
örgüt, cumhuriyetin 74 yıllık kazanımlarına sahip çıkmak adına, Anayasa'da
"güvence altına alınmış temel ve ortak değerler"i savunma adına; gerçekte
gericiliği, tutuculuğu, faşizmi, şovenizmi, sömürü, baskı ve zulmün
akla gelmeyecek boyutlara ulaşan çeşitliliğini savunmaktadırlar; bu
"değer"leri korumakta ve kollamaktadırlar! Anayasa'da güvence altına
alınmış olan temel ve ortak değerlerden biri de MGK'dır. Onlar MGK'yı
da açıkça savunmakta ve korumaktadırlar. Türk-İş Genel Sekreteri Şemsi
Denizer'in söylediklerini hatırlayalım: TSK darbeyi yapsın biz de
destekleyelim!!!
Demokrasi ve laik cumhuriyet savunuculuğunda gerçek durum, faşist
diktatörlüğün el üstünde tutularak yüceltilmesidir. İşçi sınıfı ve
geniş emekçi halk yığınlarının çıkarları açısından yaklaşıldığında
74 yıllık cumhuriyetin kazanımları hep tek yanlı olmuş; sömürü, soygun
ve talanda payın büyüğünü kapanlar TİSK ve TOBB'de temsil olanların
büyük bölümü olurken, kırıntılardan paylarına düşeni alanlar da TESK'te
örgütlü olan esnaf ve sanatkarların kodaman kesimiyle, Türk-İş ve
DİSK'in yönetimlerinde çöreklenmiş olanlar olmuştur...
"Mevcut parlamento, Türk halkının beklentilerine ve çözüm isteklerine
cevap verememektedir."
Mevcut parlamentonun; sömürünün, baskının, zulmün olmadığı bir ülke
yaratma bağlamında ele alındığında, gerçekten de işçi sınıfı ve emekçi
yığınların beklentileri ve çözüm isteklerine cevap veremediği doğrudur.
Fakat beşlinin "Türk halkı" ile kastettikleri, kendi sınıfsal çıkarlarıdır
ve bu parlamento gerçekten de gelinen yerde bu sınıfsal çıkarlara
uygun cevaplar verememektedir!
"Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısının bütünlüğüne, bağımsızlığına,
Atatürk ilke ve inkılaplarına, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti
anlayışına ve 74 yıllık cumhuriyet döneminin ülke halkına sağladığı
kazanımlara, ödünsüz ve her ne pahasına olursa olsun sahip çıktığımızı,
kişisel, grupsal ve politik çıkarlardan tamamen uzak bir kararlılıkla
ifade ediyoruz."
Üniter devlet yapısının, Türk olmayan milliyetlerden insanların katli
ve en demokratik haklarının gaspı temelinde yükseldiği bilindiğinde;
"bağımsızlık" adı verilenin gerçekte emperyalizme binlerce bağla bağımlılık
olduğu bilindiğinde; inkilapların, demokratik, laik, sosyal hukuk
devletinin faşizm olduğu, sermayenin çıkarları olduğu bilindiğinde;
patronların bunlara ödünsüz ve her ne pahasına olursa olsun sahip
çıktıkları gayet anlaşılır olmaktadır. İşçi sendikalarından sendika
bürokratlarının da bunlara dört elle sarılmaları, onların tam da işçi
sınıfı içindeki burjuva ajanları olmalarını göstermesi açısından önem
kazanmaktadır. Burjuvazi 74 yıllık cumhuriyetin kazanımlarını savunurken
sermayesini, servetini savunmakta, sendika ağaları ise eti sıyrılmış
kemik parçacıkları için efendilerine yalakalık yapmaktadır! Bu anlamda
"kişisel, grupsal ve politik çıkarlardan uzak"tırlar. Ortak paydaları
bir cümle üstte söylediğimiz gibidir...
"Ülke içinde gerginlik yaratan, kutsal dini duygularımızı siyasi çıkar
malzemesi yaparak halkımızı kamplara bölmeyi amaçlayan kişisel ve
partisel çıkarlarını ön plana çıkararak hiçbir sorununa çözüm getiremeyen
bu hükümetin yerine, birlik ve beraberliğimizi pekiştirecek sorunlarımızı
çözecek bir çözüm hükümetinin işbaşına gelmesini bekliyoruz. Bugünkü
hükümetin varlığının, halkımızın demokratik parlamenter düzene ve
mevcut parlamenterlerimize olan güveninin yitmesi gibi demokrasimiz
açısından son derece zararlı bir sonuç doğuracağından endişe ediyoruz.
Halkımızın artık, bu hükümete güveni kalmamıştır."
Burjuvazinin "kutsal dini duyguları", sınıfsal çıkarlarına uygun olduğu
ölçüde her zaman olacak, burjuvazi dinden sömürü çarkının dönmesi
için faydalanacaktır. Deklerasyonu imzalayanlarla RP arasında din
konusunda özde bir fark yoktur. Birileri dini daha fazla sömürmekte,
diğerleri ise, bu birilerine göre daha az becermektedir bu işi. Halkımızın
kamplara bölünmesi ve kişisel, partisel çıkarların önplana çıkarılmasıyla
74 yıllık cumhuriyet kurulabilmiş ve burjuvazinin iktidar mücadelesi
74 yıldır hep de söylendiği gibi yürüyebilmiştir...
Günün birinde, tüm bunlara mutlaka bir "DUR!" çeken çıkacaktır! İşçi
sınıfının müfrezeleri önderliğinde örgütlenmiş olan halk yığınlarının
şiddeti bu ülkedeki sorunlara çözümü getirecektir. Bu nedenle, beşlinin
talebi olan bir "çözüm hükümeti"nin kurulduğunu varsaysak bile, bu
ülkenin sorunlarına çözüm getiremeyecektir. Bunun böyle olduğunun
başka kanıtları, bizzat deklerasyonun içinde bile vardır. Halkın "demokratik
parlamenter düzene" güvenini yitirmesinden endişe eden deklerasyoncular,
o satırlarda gerçek kuşkularını dile getirmektedirler: Evet, dini
gericiliğe ve "Susurluk" adı altında ortaya çıkan gelişmelerle gayet
iyi bir şekilde karakterize edilen; baskı, sömürü ve zulüm düzeni
olan TC'ye karşı işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarının başkaldırısı!!!
Onlar bundan korkmaktadırlar...
"Hükümet, devletin anayasal kurumlarıyla, işçisiyle, emekçisiyle,
işvereniyle, esnafıyla, genciyle, kadınıyla, kısacası ülkenin halkıyla
kavgalıdır."
Bugünkü hükümetin "ülkenin halkıyla kavgalı" olduğu bir gerçektir.
Fakat bugünkü kavganın esasını, çeşitli sermaye grupları arasındaki
savaş belirlemektedir. İşçi sınıfı ve geniş emekçi halk yığınlarının
dişe gelir bir muhalefetinin olmadığı bu dönemde, sermaye gruplarının
savaşının medyaya yansıyan şiddeti, bunun böyle olduğunun en önemli
kanıtıdır. "Bir kısım medya"nın dışında kalan egemen medyanın dehşetli,
kanlı canlı faaliyeti tam da bundan kaynaklanmaktadır.
"Bizler, bu ülkenin üretenleri ve vergi verenleri olarak, laik ve
demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları olarak bu gidişe artık
bir son verilmesi için bir araya gelmiş bulunuyoruz."
Bugünkü gidişata bir son verilmesini isteyenler, Refahyol hükümeti
tarafından temsil edilen sermaye gruplarının dışında kalan kesimdir
ve onların ezici çoğunluğu deklerasyoncular içinde yeralan TİSK ve
TOBB içinde örgütlüdürler. Onların TC vatandaşı olduklarını söylendikleri
yerde, "vatandaş var, vatandaş var!" dense hiç de yanlış olmayacaktır.
İşçiler, emekçiler ve küçük esnaf; TESK, DİSK, Türk-İş aracılığıyla
sermayenin bu çamur savaşına dahil edilmek istenmektedir. Bu yüzden
bir araya gelmişlerdir. Yoksa dert, kesinlikle demokrasi, insan hakları,
hakça bir düzen, eşitlik, adalet ve benzeri değildir...
"Demokraside, sorunların çözüm yeri parlamentodur. Rejimin ürünü olan
parlamento sorunları çözemediği sürece demokratik rejimi tehlikeye
atmaktadır."
"Türkiye sahipsiz değildir. Ülkemizin tüm yurtsever insanlarını, tüm
demokratik kişi ve kurumları ve halkımızın oyları ile seçilen tüm
parlamenterleri bir kez daha bu temel taleplerimize ve Türkiye'ye
ve demokrasiye sahip çıkmaya çağırıyoruz."
Ücretli kölelik düzeninde demokrasi, bu düzeni sürdürenler demokrasisidir.
Bu rejimin ürünü olan parlamentodan ücretli kölelerin, yani işçi sınıfı
ve geniş emekçi halk yığınlarının hiçbir sorununa yanıt verilmez ve
verilmemiştir de tarih boyunca. Tehlikede olan "demokratik rejim",
işte tam da bu rejimdir! Bunun proletarya ve emekçiler açısından sahiplenilecek
bir yanı yoktur.
Görev, sermayenin çamur savaşının sona erdirilerek; baskı, sömürü
ve zulmün bir daha geri gelmemecesine ortadan kaldırıldığı yeni bir
dünyayı yaratmaktır. Bu görev patronlarla, bankerlerle, kalantor esnaf
ve tefeci tüccar takımıyla yerine getirilemez. Sendika ağalarına gelince,
onlara "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!" deyimi
oldukça yakışmaktadır...
* * *
Bilindiği gibi, deklerasyonu imzalayanlar Haziran ayının "eylem" ayı
olacağını duyurdular. "Kitlelerin, hükümete karşı tepkilerini dile
getirmelerine aracı olmak isteyen örgütler", günde iki saat süreyle
şalterleri indirme, kontak kapatma, kısacası ülkede hayatı durdurmayı
hedeflediklerini açıkladılar. Bir diğer eylem şeklinin ise, hükümet
çekilinceye dek, 1 milyonu aşkın insanı "olabildiğince Meclis'in yakınında
tutabilmek" olduğunu da ekliyorlardı deklerasyoncular açıklamalarına...
Deklerasyoncuların kendi aralarında şaka konusu olan, TİSK'in şalter
indirerek "ilk kez milli" olacağı önemli bir gelişmedir...
Sınıf bilinçli işçiler, kendilerine 74 yıldır kan ağlatanların nasıl
olup da şalter indirmeden yana olduklarını sormak zorundadırlar!
İşçi sınıfı hareketinin her güçlenişinde; her tutarlı grev eyleminde,
15-16 Haziran'da, 1 Mayıs'larda ve diğer bir dizi güçlü işçi eyleminde,
şalter indirmek ne kelime, işçilerin üstüne 74 yıllık cumhuriyetin
kolluk güçlerini en modern donanımlarıyla sürüp işçi-emekçi kanı dökenlerin
şalterleri indirmelerinde, kontak kapattırıp, kepenk indirtmelerinde
vardır bit yeniği!
O bit yeniği, patronların çıplak para ve kâr hırslarında kendi açıklamasını
bulur. Bugün olan, sermaye sahiplerinin önemli bir çoğunluğunun sınıf
çıkarlarına en uygun bir hükümeti arayışları ve bu arayışlarına sendika
bürokratları aracılığıyla işçi sınıfını da katma çabalarıdır.
Oysa işçilerin patronlarla hiçbir şekilde çıkar birlikleri yoktur
ve olmamıştır da!
Sınıf bilinçli işçiler ve yeni bir dünya çağrısı yapanların önünde
tek seçenek vardır: İşçi sınıfının bağımsız hareketini örgütlemek
için elinden geleni ardına koymamak ve bunu yaparken, patronlarla
sendika ağalarına "Hadi ordan! hadi!!!" demek. Hem duyacakları, hem
de hissedecekleri bir şekilde.
Var mısınız buna?!!
