Sermayenin saldırıları ve
işçi sınıfı konulu uluslararası bir konferans...

Almanya'nın Frankfurt kentinde, TIE/EXPRESS adlı örgüt tarafından düzenlenen uluslararası konferans, toplam 18 ülkeden 250 üzerinde katılımcıyla 6-9 Mart 1997 tarihleri arasında gerçekleşti.
Katılımcılar Meksika, Brezilya, Kanada, ABD, Güney Kore, Beyaz Rusya, Ukrayna, Rusya, Türkiye, İskoçya, İspanya, İtalya, Almanya, İngiltere, Fransa, Sri Lanka, Güney Afrika, İran gibi ülkelerden gelmişlerdi.
Türkiye'den konferansa çağrılı olan DİSK üyesi Tekstil İşçileri Sendikası'ndan Volkan İ. Yaraşır ve DİSK üyesi GENEL-İŞ'ten Zeynel Demirçivi, siyasi polisin pasaport vermeyi engellemesi sonucunda bu konferansa katılamadılar.
TÜMTİS Sendikası Başkanı Sabri Topçu ve Haber-İş Sendikası İstanbul Şubesi Başkanı Levent Dokuyucu bu konferansa davetli olarak katıldılar. Ayrıca Emeğin Partisi Genel Başkanı Levent Tüzel, KESK Yönetim Kurulu'ndan bir yönetici bu konferansa ilgi gösterip katıldılar.
Almanya'dan da bir dizi Almanyalı politik örgütün dışında Bolşevik Partizan taraftarları da bu konferansa masa açarak katılmışlardı.
Tabii ki bu kadar geniş katılımlı bir toplantıda karşılıklı anlaşabilmek ancak 8 dilden simultan tercümeyle mümkün oldu. Konferans, esasta iyi bir biçimde örgütlenmişti.
Değişik ülkelerden gelen katılımcılar, kendi ülkelerindeki gelişmeleri, öncelikle de sermayenin işçi sınıfına, emekçi yığınlara saldırılarını, bunun biçimlerini ve buna karşı işçi sınıfının gerek legal ve gerekse yasadışı yollardan -örneğin Güney Kore'de olduğu gibi!- verdiği mücadeleyi ve bu mücadelede öğrenilecekleri anlattılar.
Konferans gidişat olarak, hergün plenumda yapılan bir ön toplantıyla başlayıp, değişik konularda yapılan atölye çalışmalarıyla son buluyordu. Atölye çalışmalarının sonunda bazı ülkelerdeki gelişmeler üzerine, örneğin Türkiye ve Güney Kore'deki işçi hareketine ilişkin film gösterisi ve bazen de değişik konularla ilgili birer saatlik toplantılar yapılarak görüşler aktarılıyor ve üzerine tartışılıyordu.
Konferansta en ilgi çekici ülke Güney Kore'ydi. Bilindiği gibi, bu ülkede sömürü sahiplerinin tüm yasaklamalarına rağmen, yasaların örgütlenmeye izin vermediği bir sendika önderliğinde örgütleme yapılmış ve ülkenin ikinci büyük sendikası olan KCTU, bir dizi demokratik kitle örgütünü de yanına alarak ülke genelinde 2 milyon kişinin katıldığı bir grevi örgütlemiş ve grevin sonucunda da, Güney Koreli sermaye sahiplerinin parlamentodan çıkmasını bekledikleri sendikasızlaştırma yasasının yasallaşmasını engellemişti. Böylesi bir örgütlenme sonucunda, Güney Kore burjuvazisi, hakkında tutuklama kararı çıkarttığı sendikacıların talepleri karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. Güney Koreli işçiler, kendileri için ölüm kalım mücadelesi olarak kabul ettikleri bu mücadelede, devletin polisiyle dişe diş kavga etmiş zafer kazanmışlardı. Tabii ki bu mücadeleden öğrenilecekti...
Ukrayna'dan konferansa katılanlar ise, 1956'dan sonra Sosyalizm'den giderek uzaklaşan ve 70'li yıllara doğru tamamiyle Sosyalizm'e yabancılaşan Doğu Bloku devletlerinin yerini açık kapitalist yönetimlerin almasından sonra, işyerlerinin nasıl yok edildiğini, insanların nasıl bir sefalet içinde yaşadığını, bir dizi sektörde 1995 yılının ücretlerinin hâlâ ödenmediğini belirterek kapitalizmin gerçek Sosyalizm'in al ternatifi olamayacağını, kendilerinin şimdi "iş ve ekmek" için mücadele ettiklerini anlatıyorlardı.
Konferansa katılan bazı bilim adamları, globalleşme adı altında sermayenin saldırısının daha da uç noktalara ulaştığını anlattılar. Tüm globalleşme teorilerine rağmen, sermaye sahiplerinin yatırımlarının %80-85'ini gelişmiş sanayi ülkelerine yaptıklarını vurguladılar. Böylece büyük tekellerin "gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimin ve toplu sözleşmelerin çok pahalıya malolduğu, bu konularda tavizlerde bulunulmazsa, işgücünün ucuz olduğu ülkelere gideriz" şeklindeki tehditlerde bulunmaktadırlar. Aynı zamanda, özellikle gelişmiş sanayi ülkelerindeki sendika bürokratlarının ve işçi aristokratlarının da "işyerlerini koruma" adına yaptıkları milliyetçiliğin de hiçbir haklı temeli olmadığını vurguladılar.
Tartışmalar sonucunda, tartışmacıların büyük bölümünün üzerinde anlaştığı temel görüş, bir sendika enternasyonalinin yaratılmasının gerekliliğiydi. Gerçekten de işçi sınıfının güncel mücadelesinde dayanışma ve birlikte hareketi gerçekleştirecek olan bir sendika enternasyonalidir.
Şimdiki sendikal yapıların bu görevi yerine getirmedikleri, bu sendikal merkezleri zorlamak için de konferanslar ve benzeri yapılanmalar üzerinden mümkün olabileceği de ortaya konmaya çalışıldı.
Tartışmalarda üzerinde anlaşma sağlanan bir nokta da, her işyerinde yalnızca bir sendikanın faaliyet yürütmesidir. Aynı işletmede çalışanların ayrı ayrı sendikalarda örgütlenmesi, o işyerlerinde işçilerin birlikte hareketliliğini engellediğinden dolayı buna karşı çıkılmaktadır.
İranlı gerici-faşist mollalara karşı İranlı petrol işçilerinin Tahran yakınlarında başlattıkları grev sonucunda 300 işçinin tutuklanması ve bunlardan ikisinin hastahanede katledilmesi, bu konferans sürecinde toplanan imzalarla ve dayanışma mesajıyla protesto edildi, tutukluların serbest bıkarılması istendi.
"İşletmelerde ırkçılığa karşı mücadele" atölyesinde yapılan tartışmalarda, ırkçılığa karşı işletmeler düzeyinde çalışmalar yürütmek gerektiği, işletmeler bazında ve mümkünse toplu sözleşmeler çerçevesinde patronlarla anlaşmalar yapmanın gerekli olduğu ve ırkçılık yapanların cezalandırılmasının mümkün hale getirilmesi gerektiği üzerinde fikirbirliği oluşturuldu. (Örneğin İngiltere'de, ırkçılığa karşı kağıt üzerinde bir yasa bulunmasına rağmen, ırkçıların işledikleri suçlar çerçevesinde yargılanması, pratikte görüldüğü üzere ancak tabandan yürütülecek mücadeleyle mümkün olabilmektedir.)
Bu tartışmada ilginç olan, özellikle yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın, tüm kapitalist ülkelerde devlet politikası olduğunun konferansta saptanmasıdır. Bu ülkelerde örneğin ekip çalışmasının, esnek çalışmanın azınlıklara, yabancılara karşı kullanıldığı; bu kesimin daha az kalifiye ve eğitim düzeylerinin düşük olduğu, yeni çalışma biçimlerinin ise daha fazla yetenek ve bilgi birikimini gerektirdiği tespit edildi. Bundan dolayı da yabancıların ve azınlıkların bu çalışma alanlarında daha fazla eğitilmesinin ve bunun da patronlardan talep edilmesinin gerektiği saptandı.
Türkiye'nin "ucuz işgücü ülkesi mi" yoksa "Ortadoğu'da yeni bir büyük güç mü" olduğu konulu atölyedeyse, buraya panelist olarak katılan Sabri Topçu ve Levent Dokuyucu ülkedeki gelişmeleri, işçi sınıfının bilinen durumu ve mücadelesini anlattılar. Burada da KESK'in tüm yasaklamalara, saldırılara rağmen 500 bin emekçiyi örgütlemesinin anlatılması ilgi çekti. Sorulan sorulardaysa, özellikle sendikaların kirli savaşa karşı nasıl mücadele yürüttükleri, halkların kardeşliğinin sağlanmasının nasıl olacağı, grev ve mücadele komitelerinin sendikalı ve sendikasız işçileri örgütlemedeki rolü, giderek bağımsız sınıf sendikalarının oluşturulmasının nasılı; özelleştirmeye karşı çıkarken devlet kapitalizminin hoş görülüp görülmediği ve sınıf mücadelesinden ne anlaşıldığı öne çıktı. Bu sorulara somut cevaplar yerine, "Şubeler Platformu"nun yapısı ve hedefleri anlatıldı!!!
Gönderilen mesajlardan biri de 8 Mart'a ilişkindi. Mesajı sunan kadın konferansçı, "Kadın mücadelesinin sınıf mücadelesi olduğunu, bunun için devrimin gerekli ve tüm diğer yaklaşımların hayal olduğunu" vurguladı.
Almanya'daki sınıf mücadelesine ilişkin olarak, en büyük sendika olan Metal Sanayi Sendikası'nın 3 milyonu aşkın üyesi olmasına rağmen, mücadele yerine uzlaşmayı seçtiği; haftada 35 saat çalışma uygulamasına rağmen, yüzbinlerce işyerinin yokedildiği, işyerlerinin korunması adına buna sessiz kalındığı, emekle sermaye arasındaki mücadelenin yeniden şekillendirilmesi gerektiği vurgulandı.
Dışarıda açılan stantlarda ilginç olan, bazı büyük tekellerde çalışan işçilerin, kendi işletmeleri için çıkardıkları "işletme gazeteleri"ni sergilemiş olmalarıydı. Bizim açımızdan önemli; çünkü ülkemizde "işletme gazetesi" örneği pek yok.
"Qutsourcing" olarak adlandırılan, "büyük işletmelerin yeniden örgütlenmesi" konusu tartışıldı. Son yıllarda büyük tekellerin işlerin bir bölümünü, özellikle esas üretimin dışında kalan bölümlerin dışarıya aktarılması, taşeronlara verilmesine karşı, örneğin ABD'de UAW sendikası tarafından verilen mücadele aktarılarak, bu gibi durumlarda, bir tek işletme seçilerek greve gidilmesi ve diğer işletmelerin bu işletmeyi destekleyerek patronlara geri adım attırılabileceği görüşü anlatıldı.
Konferans, bağlayıcı bir karar alınmamasına rağmen -ki zaten konferansı düzenleyenlerin böyle bir amacı yoktu-, uluslararası alanda daha fazla işbirliği, daha fazla tecrübe aktarımı ve giderek daha fazla dayanışmanın pratikte sağlanması dileğiyle sonuçlandırıldı. Genel yaklaşım, iki yıl sonra yapılacak konferansa daha kalabalık ve ama daha güçlü katılarak sermayenin karşısına enternasyonalist bir bakış açısıyla çıkılmasıydı!

Mart 1997
Bir ÇAĞRI okuru


Bu toplantıda yapılmış iki mülakatı aşağıda yayınlıyoruz:

Brezilya Kimya Sendikaları Konfederasyonu (CUT) Sekreteri Francisco Jose de Souza Ribeiro ile röportaj (8 Mart)

ÇAĞRI: Petrobas'daki mücadeleler/grevler ve ordunun müdahalesi ve kısa dönem öncesindeki topraksız köylüler üzerindeki katliam ve topraksız köylülerin hareketi hakkında bilgi verebilir misin?
CUT: Genelde Brezilya hükümetinin yeni liberal politika izlediği ve hükümetin diğer ülkelerde olanı Brezilya'da tekrarladığı söylenebilir. Brezilya'daki sosyaldemokrasiyle ete kemiğe bürünmüş H. Cardosos hükümeti yeni liberallerle birlikte çalışarak dünya çapındaki sosyaldemokrat siyaseti uyguluyor, güçlendiriyor. Thatcher'in İngiltere'de, Reagan'in ABD'de yaptığı gibi, örneğin Panama'da işçilerin grevlerine karşı yapılanlar gibi.
Yeni liberallerin amacı sendika hareketini yoketmektir. Brezilya'da Petroleros petrol işçileri çok güçlü bir örgütlülüğe sahip. Ve Petroleros Brezilya'da birkaç saat içinde genel grev örgütleyebilecek az sayıdaki işçilerdir. Ve Brezilya'da genel grevden sözettiğimizde, Brezilya'nın 8 milyon kilometrekareye yayılmış olduğunu unutmamalıyız.
Petrol sektörü elbette büyük stratejik öneme sahip. Ve bu sektörde grev olduğunda, bundan diğer sektörler de etkilenmektedir.
Cardosos hükümeti grevcilerle ilk 38 gün hiç pazarlığa oturmadı. Ve hükümet, örneğin gaz tüpleri ve petrolü pazardan çekerek kamuoyunu greve karşı harekete geçirmeyi becerdi. Yemek pişirmeye gaz, depo doldurmaya petrol yoktu.
Bu grevde de belirleyici olan 1995'den beri yürürlükteki uygulamadır: 1995'ten beri bir grev olduğunda ve taraflar bir anlaşmaya varamadığında devlet, mahkeme ve yasamayla müdahalede bulunmakta ve sonuçlandırmaktadır. Karar alınma aşamasında değişik merciler devreye girmektedir.
Petrol sendikalarının talepleri eski hükümetle 1993'de bağıtlanan eski bir uzlaşmada yeralan taleplerdi. 1995'de, yani 2 yıl sonra, eski anlaşmadaki ücret artışını talep ediyorlardı. İstedikleri ücret artışıydı, başka bir şey değil.
Bu grev, bu hukuksal mücadele tüm mahkeme kademelerinden geçti. 1995'de en yüksek merci (iş mahkemesi) tarafından bu grevin yasadışı olduğuna karar verildi. İnsanlar grev yapamazdı.
Mahkemenin bu kararı vermiş olması abestir, çünkü bu grev bizzat hükümetle yapılan bir anlaşma nedeniyle gündeme gelmiştir. Mahkeme daha sonra grevi yasadışı ilan etti ve sendikaları grevi durdurmaya çağırdı ve aynı zamanda grev yapılan her gün için 100 milyon dolar para cezasına mahkum etti. Yani sendikalar işverene günde 100 milyon dolar tazminat ödemek zorundaydılar!
Bu para, petrol işçilerinin tüm sendikalarının toplam servetlerini çok aşmaktadır, hepsini biraraya getirseler yine bu kadar etmez.
Hükümetin niyeti açıktı, o bu para cezasıyla tüm sendikaları ikaz etmek, gelişecek mücadeleler açısından onları tehdit etmek istiyordu.
O zamandan beri Brazil'deki (başkent) tüm büyük grevler aynı mahkemeye takılıyor ve hep illegal ilan ediliyor. Ve bu noktada hiç şansımız yok.
Buna rağmen mücadele azmi azalmadı. Birçok sektörde insanlar greve gittiler. Diğer yandan biz de artık farklı bir strateji izliyoruz. Grevi 30 günden az süre tutuyoruz ve parça parça grev yapıyoruz. Birkaç gün greve ara veriyor ve yeniden başlıyoruz vs. ...
Hükümetin politikasının amacı gayet açık bir biçimde sendikal hareketi zayıflatmaktır. Tam da bu nedenle parlamentoda iş hukuku ve sendikalarla ilgili yeni yasama/yeni yasalar şimdi tartışılıyorsa, aylar sonrasında karara alınıyor.
Ve şöyle ki, önümüzdeki 3 ile 6 ay arasında çok sayıda reform, yasa tasarısı hükümet tarafından parlamentoya verilecek, emeklilik reformu, vergi reformu Federal Almanya'daki gibi ve hükümet, sendikaların ve özellikle de CUT'nin tüm bu reformlara karşı protestoyla sokağa çıkacağını gayet iyi biliyor.
CUT ve tüm sendikalarımız petrol işçileri sendikasından arkadaşlara yardım ettiler. Tabanımızdan para topladık, hepsi tüm servetini yitirdi ve çalışmalarının karşılığında tek kuruş para almadı. Bu bizde çok önemli, çünkü biz çok sıkı ortak çalışma içindeyiz, kardeş gibiyiz. Onlar rafinerideler ve biz sanayideyiz. Sektörlerimiz doğrudan rafineriye bağlı. Sendika binamızdan onlara bir kat ayırdık, birkaç ay orada kaldılar, ta ki kendi sendika binalarına yeniden kavuşuncaya dek. Yani, hükümet petrol işçileri sendikalarının sendika binalarına el koyduğu dönemde bizim sendikaya yerleştiler. Her şeylerini yitirdiler. Ama daha sonra ilgili mahkemelerden, bir sürü dava sonrasında alacaklarını geri aldılar.
Burada bir tişörtüm var, üzerinde "petrol işçisi arkadaşlarla dayanışma" yazıyor. Bu da grev sürecindeki yürüyüşten bir fotoğraf. En önde işçi sendikası ve CUT var. Bu tişört'ü birlikte sattık.
ÇAĞRI: Yine greve dönelim. Ordu greve müdahalede bulundu ve grevi dağıttılar...
CUT: Brezilya'da grev yasası denilen bir yasa var. Bunun bir maddesi de şu: Bazı sektörler stratejik sektördür (elektrik kurumları, petrol, rafineriler, limanlar ve bazı kamu hizmetleri...) Brezilya hükümeti ve tam da şimdiki başkan geçmişte solcu olarak tanındığından...
ÇAĞRI: Eskiden.
CUT: Evet, eskiden.
Ve evet sonra da hükümet, Cardoso rafinerilere asker gönderdi. Ve kolluk güçleri geçmişte askeri diktatörlük döneminde çokça yaptıklarını yaptılar. Ve sözde rafinerileri savunma amacıyla. Tanklarla ve askerlerle önünde durdular. Ama bu geriye tepti, çünkü birçok yerde, birçok rafineride dışarda olan grevciler rafinerileri işgal ettiler.
Yaklaşık böyle oldu.
ÇAĞRI: Ve sonra onlar geri mi çekildi?
CUT: Evet, belirli bir zaman sonra geri çekildiler. Ama bu karışık bir mesele. Çünkü, aslında Brezilya'da grevlerle polis ilgilenir. Onların görevi gayet açık, onlar sermayeyi savunuyor, işletmeleri savunuyor. Grevcilere karşı, fabrika kapısındaki insanlara karşı vb. amansızca davranıyorlar. Ve demokratik bir ülkeyle bağdaştırılmayacak tavırlar.
Bu arada Brezilya'da sendikaların artık eskiden olduğu gibi devletten tamamen bağımsız olmadıkları da bilinmeli. Sendikaların bir bölümü, bunlara sarı sendikalar diyoruz, daima hükümeti destekliyor. Hangi hükümet olursa olsun, askeriyeyi desteklediler, "geçiş hükümetini" desteklediler ve şimdi de şimdiki hükümeti destekliyorlar.
Tam da bu sendikanın sembolünün ayçiçeği olması aslında gülünç.
ÇAĞRI: Sendikaların bugünkü görevleri nelerdir ve CUT gelecek için önüne hangi görevleri/hedefleri koyuyor?
CUT: Acil görevler şunlar: Niyetimiz ve bu bizim hedefimizdir, sendikaları ülke çapında ulusal bir çatı altında birleştirmektir. Ya da şöyle diyelim, biz tüm sendikaları ulusal alanda birleştirmeye çalışıyoruz. Gündemde çeşitli "reformlar"a(!) karşı, emeklilik sigortası, sosyal sigorta, vergi yasaları gibi gerici reformlara karşı mücadeleler duruyor.
Tekrar söyleyecek olursak, bunu bu sabah da bir grupla tartıştık, parti ile sendikaların rolü bazı noktalarda üstüste biniyor. Bizim en önemli talebimiz, birincisi çalışma saatlerinin kısaltılması ve Brezilya'da bir sanayi politikası talebi. Bu henüz sendikalarda tartışılıyor ve doğrudan sendikalarla ilgili. Biz Brezilya'da demokratik çalışma koşullarını tesis etmek istiyoruz. Ve bu zor kavramı açıklamak için şunu söyleyelim, bizim niyetimiz, son tahlilde devleti dışarda bırakmak, isteğimiz bu. Devletin bizim mücadelelerimize müdahale hakkının olmamasını istiyoruz. Devlet durmadan bunu yapıyor ve sürekli işverenlerin yanında yeralıyor. Örnek vermek gerekirse, tenis oynadığımızı düşünelim ve biz topu iki oyuncuya karşı oynamak zorundayız, hem devlete hem de patrona karşı.
Buna bağlı olarak bir dizi talebimiz var. Önce tüm Brezilya için ulusal düzeyde toplu sözleşme. Brezilya'da asgari ücret şu an ayda 112 dolar. Bazı yerlerde 112 dolar bile değil. Ve kırdaki birçok emekçinin eline bunun %50'si geçiyor. Hükümet asgari ücretin arttırılmasına karşı direniyor, gerekçe olarak bu yapıldığında emeklilik sigorta kasasının iflas edeceğini öne sürüyor. Sigortalar para sıkıntısı çekiyor. Bu bağlamda emeklilik sigortasının özelleştirilmesi de tartışma konusu.
Brezilya'da, yeni liberalizm kişi başına gelirde artıştan sözediyor, yıllık kişi başına gelir sürekli olarak arttı. Öncelikle de iktisadı dolarlaştıran son stabilizasyon planından bu yana. Brezilya'nın yurtiçi hasılası yaklaşık 700 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Ama Brezilya'da gelir dağılımı o kadar dengesiz ki, dünya çapında 70. sırada ve hatta Sierra Leone'den (Afrika) sonra yeralıyor.
Yurtiçi hasıladan hareket edildiğinde, Brezilya önsıralarda; 8-9. sırada. Ancak bu bizim pek kullanmak istemediğimiz bir kriter, gelir dağılımı daha açık konuşuyor. Ve bu noktada bizim durumumuz kötü.
ÇAĞRI: Biraz önce parti ile sendikalar arasındaki ilişkiye değindin. Nedir bunlar arasındaki ilişki, sendikaların çeşitli partilerle arasındaki ilişki nasıl?
CUT: Bu zor. Öncelikle PT (Partido Traballhero/ Lula önderliğindeki İşçi Partisi) ile ilişkilerimiz. PT, CUT'nin kuruluşundan 3 yıl önce kuruldu. PT 1980'de kuruldu, CUT 1983'de. 1980'de PT'yi kuran üyelerin çoğunluğu, üç yıl sonra da CUT'yi kurdular. Son 17 yılda CUT ile PT sıkı bir ortak çalışma içindeydiler ve tüm ülke çapında hemen her zaman birlikteydiler. Ve böylelikle örgüt fabrikalarda ve sosyal hareketler içinde güçlendi, fakat diğer taraftan parlamentoda da. O zaman iki tarafı birleştirdik ve projelerimizi, düşüncelerimizi, önerilerimizi hem sosyal hareket içine hem de kurumsal alana taşıdık. Önerilerimiz, projelerimiz ve fikirlerimiz her zaman temsil ediliyordu ve her zaman düşüncelerimizi/taleplerimizi savunabiliyorduk.
ÇAĞRI: Brezilya'daki işçi hareketinin durumunu bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?
CUT: Bu zor bir mesele, çünkü soru çok geniş ve çok genel. Brezilya'da ve dünya çapında bir savunudayız. Lean Production'a karşı alanımızı savunmak zorundayız. İşçi sınıfının işsizlik korkusu da bizde büyük. Fakat direniş salt işçi sınıfından gelmemeli, en geniş nüfustan, ev kadınlarından, öğrencilerden, aydınlardan da gelmeli. Ve giderek daha fazla insanı katmaya çalışmalıyız, hem ulusal hem de uluslararası alanda.
ÇAĞRI: CUT'da örgütlü kadınların oranları ne kadar?
CUT: Son sendika kongremizde üyelerimizin hemen hemen % 29'u kadındı. Toplam olarak yaklaşık 5 milyon kadın işçi var. Bunlardan yaklaşık 1 milyonu sendikada örgütlü, üyelik kartları var, aidat ödüyorlar...
ÇAĞRI: Sendikada özel bir kadın çalışması var mı?
CUT: Evet, birçok projemiz var, kadınlara yönelik birçok özel çalışmamız var ve örgütümüzün tüm alanlarında kota uygulamamız var, görevlilerin en az %30'u kadın olmak zorunda.

 

Kore İşçi Araştırmaları ve Politikası Enstitüsü
elemanlarıyla röportaj (8 Mart)

(Bu röportaj, yer yer ayrı görüşler savunan iki kişiyle yapılmıştır. Bunlardan biri "The Korea Labor News"in [Kore İşçi Haberleri] Almanya muhabiri Byungkee Jung'dır.)

ÇAĞRI: KCTU'nun Ocak ayında hükümete yeni işyasasını geri çekmesi, aksi takdirde yeni grevlerin olacağı yönünde ültimatom verdiği bilgisini vermiştiniz. Daha sonra ama grevler durdu, ya da sadece Çarşamba günleri iş bırakıldı. Bu dönemden itibaren Almanya'da Güney Kore hakkında, Hanbo skandalı dışında artık hiçbir şey duyulmaz oldu.
Güney Kore'de eski yasanın artık hükmünün kalmadığını, yeni yasanın ama daha yürürlüğe girmediği anlatıyordunuz. Şimdi Güney Kore'de durum ne ve nasıl devam edecek?
Cevap: İnternet'ten yeni haberler var. 6 Mart'a kadar parlamentoyla pazarlık devam etti. KCTU'nun ültimatomu artık geçerli değil. Yeni yasanın 1 Mart'ta yürürlüğe girmesi düşünülüyordu, pazarlıklar bunu arkaya itti ve yeni yasanın 8 Mart'ta yürürlüğe girmesi bekleniyor. Yani eve döneceğiz ve orada bakacağız duruma. KCTU, yasa yürürlüğe girerse Mart ortasından itibaren yeni grevler olacağını söyledi. Ama durum günden güne değişiyor. Şu an grev yok. Hükümet partileri ve muhalefet partileri sözleşme maddelerini onayladılar, yani "çalışmadan para yok". Fakat, patronlarla pazarlık yapılabilir, yani mutlak grev yasağı kaldırıldı. Ve ikincisi, işten atmaları kolaylaştıran madde silindi. Fakat, taşeron işçi çalıştırma ve çalışma saatlerinin esnekleştirilmesi kaldı: Değişiklikten önce bu, haftalık 56 iş saatiydi. Bu kalıyor, ama 1 aya yayılıyor. Günlük azami iş saati şimdi 11 saat.
Birden fazla sendika meselesi kabul edildi, yani KCTU legalleşti. Sendikacıların ücretlendirilmesiyle ilgili madde henüz tartışma konusu.
ÇAĞRI: Bu teklifleri kabul ediyor musunuz?
Cevap: Biz değil, KCTU!
ÇAĞRI: KCTU bunları kabul etmez diye düşünüyorum.
Cevap: Sendikalar şu an yeniden genel greve gitmeye hazırlar. Yasa sadece biraz değiştirildi, ama özde aynen kalıyor. Çalışma zamanının esnekleştirilmesi aynen kalıyor, sadece günlük çalışma saatinin 11 saatle sınırlandırılması değişti, yoksa başka bir şey değil.
KCTU çatı örgüt olarak kabul edildi, ama işletme düzeyinde değil. Parlamenter pazarlıklar yanıltıyor.
Cevap: Göz boyamaca bu.
Cevap: Sendikalar genel greve gidebilirler belki önümüzdeki hafta. Zaten yeni yasaya karşı genel grev ücret ve toplu sözleşme pazarlıklarıyla birleşecek.
Cevap: Normalde sözleşme pazarlıkları bizde Şubat sonundan Mayıs sonuna kadar olur. Şimdi arkadaş neden bu sınıra kadar gelindiğini anlatacak.
Cevap: Muhalefet partileri kendi sınırlarını kendileri koydular. Onlar yıl sonundaki başkanlık seçimlerini düşünmek zorundalar. İşçilerin tüm çıkarlarını savunmuyorlar. Onların kendi öz çıkarları var. Bu nedenle yasa bir parça değiştirildi.
ÇAĞRI: Güney Kore'de işçiler arasındaki hava şimdi nasıl?
Cevap: Maalesef yeni bir şey bilmiyoruz. Dört gündür zamanımız olmadı, yeni haber alamadık.
ÇAĞRI: Burada basında KCTU içinde reformist güçlerle ilerici güçler arasında mücadelelerin olduğu yazıldı. Örneğin, Ocak ayında, mücadelelerin tam da yoğun olduğu bir dönemde grevlerin durdurulması...
Cevap: Bu stratejikti. Aralık ayında başkanlık seçimleri var, bu dönem büyük öneme sahip. Güney Kore'de mücadeleleri tüm halkla birlikte yürütmek, mücadeleleri aktif bir biçimde yürütmek zor. Bu noktada halk seçimlerde gericilere oy veriyor.
Cevap: Yok, hayır.
Cevap: Güney Kore'de şimdiye kadar, parti politikası açısından hükümet değişimi olmadı. 1960'da devrim oldu, o zaman ilk defa bir defaya mahsus hükümet değişikliği yapılabildi, yoksa yok.
Cevap: Bu konuda ben başka düşünüyorum. Şimdiki hükümetin geri çekilmesini talep eden şiarlarıyla bu hareket en ileri noktaya kadar gidiyor, hedef bu. Bunlar bizim taleplerimizse, bütün halkın talepleridir. Sadece çalışma yasası sözkonusu değildi, istihbarat yasası da sözkonusuydu. Mücadele etmezsek kapitalistlerin bizim insan haklarımızı baskılaması kalacaktır. Mücadeleye devam etmek zorundayız.
Ve biz başkanın geri çekilmesini talep ediyoruz, bu onun mahkum edilmesi demektir. Kararı biz seçimler aracılığıyla vereceğiz. Artık hükümet partisini veya onun takipçilerini seçmeyeceğiz, başkalarını seçeceğiz. Bu nedenle hedef, hükümetin geri çekilmesidir.
ÇAĞRI: Başkaları ne anlama geliyor, alternatifler ne?
Cevap: Bizim açmazımız bu, gerçek bir alternatifimiz yok, üç yol var. Bir kere büyük ihtimalle muhalefet aday olacak. Muhalefet 1971'de, 1987'de ve 1993'de seçimlere katıldı ve her seferinde yenilgi aldı. 70'li yıllarda muhalefete büyük umut bağlamıştık, bu ama artık yok. İkincisi, kendi adayımız. Biz bir ya da birkaç insan çıkarmamız lazım, ama şu an uygun bir kişi yok.
Cevap: Benim görüşüm çok farklı.
18 Şubat'a kadarki bu ilk ultimatom tüm halkın öfkeyle kendiliğindenci talepleriydi. Grevlerin durdurulmasında, o dönem hükümetin pazarlık önerisi vardı. Bu nedenle o kadar çok yürüyüş yoktu...
KCTU'nun stratejisi önce parlamento pazarlıklarının nasıl geçeceğini, anlaşmaları beklemekti. Taleplerimiz kabul edilmezse, o zaman grevlere devam edeceğiz. Grevlerin durdurulmasıyla hükümetin geri çekilmesi talebimizden vazgeçmiş değiliz. Şimdi bekleme dönemi, nasıl devam edileceğine bakılacak. Kore işçi hareketinin gelip dayandığı sınır burası, bizim partimiz yok, işçi partimiz yok.
ÇAĞRI: Biraz önce "gerçek bir alternatifimiz yok" dedin, senin için gerçek alternatif ne?
Cevap: Kendi tarafımızda epey insan var, ama yeterince değil. KCTU'nun yaptığı bir kamu yoklaması vardı. Orada başkanlık seçimlerinde aday olarak KCTU başkanı öneriliyordu. Halk onu seçerdi, yani daha çok tanınan biri yok, yani tüm halk tarafından seviliyor.
ÇAĞRI: Yeniden İşçi Partisi'ne gelelim. Şubat ayında KCTU'nun bir temsilcisi tüm Almanya'yı dolaştı ve bir dizi şehirde grevler hakkında konuşmalar yaptı. O da, Güney Kore'de işçi partisinin eksik olduğunu söyledi, onun tasarladığı ama sosyal-demokrasiydi, Almanya'daki SPD'yi örnek olarak verdi. Sizin de düşündüğünüz bu mu?
Cevap: Bizde her türlü sosyalist ya da komünist hareket yasak. Masa altında hazırlıklar var. Görülmüyor ama, hazırlıklar var. Bir dizi değişik örgüt var, bunlar önce birleşmek zorunda, o zaman sosyalist yöne gideriz. Fakat tam da bunun garantisi yok. Biz halen bölünmüş bir ülkeyiz, bunu açıktan söylemek bizde cezaya tabi.
Cevap: Sosyalist, sosyaldemokrat ve komünist, bu isimler bizde çok tehlikelidir. Ülkenin bölünmüşlüğünden dolayı bizde en iyisi işçi partisi adını kullanmaktır, komünist değil.
Cevap: Kuzey Kore'de bir "İşçi Partisi" var, bu bizim hiçbir zaman aynı ismi kullanmayacağımız demektir.
ÇAĞRI: Grev hareketi güçlü bir siyasi karaktere sahipti, hükümetin geri çekilmesi talebiyle, ki bunlar ana taleplerdi, bunlar devlete yönelik siyasi taleplerdi. Biraz önce, KCTU'nun ileri sürdüğü taleplerin sınırı bu dedin. Bu ilkesel bir sınır mı?
Cevap: KCTU Kasım 1995'de kuruldu. Bundan önce bunun öncülü olarak Hanoi vardı, bunlar Konfederasyon değil, konseydi, yani "Trade Union Council". KCTU bunlar üzerinden büyüdü gerçi ama, halen 10 milyon işçiye karşı 500 bin sendika üyesi var. Daha fazla işçi örgütlenmeli. Sınırla kastettiğim, bir çatı örgüt olmasına rağmen, böyle az olduğu için, üye sayıları büyümek zorunda. Grevler halk tarafından onay görmeli, bir grev küçük bir örgüt tarafından öyle basit bir biçimde yürütülemez. Halk onaylamalı, bu nedenle çeşitli stratejiler uyguladılar.
ÇAĞRI: Fakat genel olarak iktidar sorunu kendini dayatıyor. Kendimizi sermayenin iktidarı elde tuttuğu bir topluma mı ayarladığımız, yoksa işçi sınıfının iktidarda olduğu bir toplumu mu hedeflediğimiz sorunu...
Cevap: Evet. Ne diyeyim, bu gayet açıktır.
(...)
ÇAĞRI: Siz şimdi TİE Konferansına katıldınız, nasıl buldunuz, bu konferansı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap: Konular, şimdi bu benim düşüncem, işçi hareketi açısından yeni bir deneme, bu anlamda genelde doğru ve iyi bulduk.
ÇAĞRI: Geçen akşam bir film gösterdiniz, insanların katılımı nasıldı?
Cevap: Bu bizim yaşamımız.
ÇAĞRI: Filmin ilk bölümü bittiğinde, çok huzursuzluk oldu, insanlar sesli konuştular, bira içtiler, paralarını oraya attılar ve sohbet ettiler ve başlangıç bölümünde birşey anlamak oldukça zordu.
Cevap: Ben de ikinci bölümü biraz sıkıcı buldum. 2. bölüm bir tekrardı ve aslında Güney Kore'liler için düşünülmüştü. Bu anlamda, bunun bazılarına sıkıcı geleceğini önceden düşünmüştüm.
ÇAĞRI: Bu sence yüksek sesle konuşmayı haklı mı kılar?
Cevap: Evet, yazık ama...
Cevap: Hayır, ben bunu doğru bulmadım. Film Berlin Film Festivali'nde de gösterildi. Oraya çok sayıda Koreli gelmişti ve onlar bu filmde ağladılar.
(...)
ÇAĞRI: Bizim bu konferansa eleştirimiz, bu konferansın Avrupa merkezci oluşu. Yani dünya çapındaki mücadelelere bakış, önemli ölçüde eksik kalıyor. Bu anlamda görev savma fonksiyonu var; insanlar gelip baksınlar, tüketici olarak, ama hiçbir bağ/ilgi yok. Film gösterilirken olan gürültü bize tam da bunu gösterdi. Bizim eleştirimiz bu.
(...)
(İstihbarat hizmetleri yasasıyla ilgili olarak:)
Cevap: Gizli istihbarat teşkilatı yasası, bunlar daha fazla güç kazandılar. Ama bununla ilgili olarak ulusal güvenlik yasası var. Bunun kısaca NSL-National Security Law diyorlar. Asya'da bu böyle, Filipinler'de, Bangladeş'te, hepsinde benzer yasalar var, antikomünist yasalar!
Bunlardan hiç bahsetmedik. Bunlar tamamen keyfi yasalar. Bunlar Japon iktidarı döneminden hemen sonra kondu ve o zamandan beri hep yeniden isimleri değişti, giderek daha da kötüleşti.
Başlangıçta sadece 11 maddesi vardı ve şimdi 40 maddesi var.
(...)
Cevap: İsterseniz, burada Ulusal Güvenlik Yasalarıyla ilgili küçük bir broşür var. Bununla 1993'te Viyana'daki insan hakları konferansına büyük bir grup oluşturmuş ve katılmıştık. Malzemeler daha evimde, isterseniz size gönderebilirim.