EYLÜL DÜNYA "BARIŞ" GÜNÜ:
Gerçek barış devrimle kazanılacaktır!
EMPERYALİST, GERİCİ, KARŞIDEVRİMCİ SAVAŞLARA KARŞI; DEVRİMCİ SAVAŞ!
Bir "1 Eylül Dünya Barış Günü" daha geliyor. Bir kez daha
emperyalistler ve onların işbirlikçileri, "barış"tan dem
vuracaklar... Bir kez daha nedeni oldukları savaşlara "lanetler
yağdırıp" savaşsız bir dünya isteklerini haykıracaklar sahtekarca!
Hep yapageldikleri üzere binbir yalan söyleyecekler barış üzerine:
Kenara çıkıp savaşların nedenlerini kendilerinden bağımsız gösterecekler;
50 yılı aşkın süredir yeni bir dünya savaşı yaşanmaması olgusunu kendilerini
barış yanlısı göstermek için kullanacaklar; kimi yerel savaşları,
ya kimi grupların "teröristliğine" bağlayacak, ya psikopat
liderlerin aşırılıkları sonucu olarak adlandıracaklar, ya da başka
bir yalanla kendi sorumluluklarının üzerini kapatmaya çalışacaklar...
Bu "1 Eylül Dünya Barış Günü"'nde de emperyalistler ve onların
işbirlikçileri; bir yandan "barış" üzerine ahkam keserken,
diğer yandan sömürü sistemlerinin devamı için halkları, ulusları çok
çeşitli yollarla birbirine karşı kışkırtmaya devam edecekler... Bu
1 Eylül'de de, "barış" sözcüğü dünyanın çeşitli bölgelerinde
süren savaşlarda, katledilen insanların televizyonda yayınlanan kanlı
canlı görüntüleri eşliğinde hiç de layık olmayan ağızlarda sakız edilecek!
Utanmazca!
KALICI BARIŞ İÇİN EMPERYALİZME VE İŞBİRLİKÇİLERİNE
KARŞI SAVAŞ!
İkinci Dünya Savaşı'nı başlatan Hitler faşizminin Polonya'ya saldırdığı
tarih olan 1 Eylül (1939), 60 milyondan fazla insanın yaşamını yitirdiği
bu tür savaşların bir kez daha yaşanmaması "dileğiyle"
savaştan sonra Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından "Dünya
Barış Günü" olarak kabul edilmiştir.
1 Eylül'ün "Dünya Barış Günü" ilan edilmesinden sonra
emperyalistler arasında bir üçüncü dünya savaşı yaşanmamıştır. Buradan
hareketle emperyalistler, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemi "barış
dönemi" olarak adlandırırlar. Yine emperyalistler, Doğu Bloku'nun
çökmesinin ardından; sistemlerarası çatışmaların ortadan kaldırıldığı
gerekçesiyle "barış döneminin" "kalıcılaştığını"
propaganda ediyor; "kalıcı ve sürekli barış" döneminin
yaşandığını; savaşların yerini barışa bıraktığı "Yeni Dünya
Düzeni"ne geçildiği yalanını, yığınların beynine işliyorlar...
Emperyalistlerin bu propagandası gerçeği yansıtmıyor. 1945 sonrası
yaşanan tarihi gerçeklik bunun tam tersini söylüyor!
Evet, üçüncü bir dünya savaşı yaşanmamıştır; ama savaşsız da bir
yıl geçmemiştir! Yerel savaşlarda ölen insan sayısı, son dünya savaşında
ölenlerin kat kat üstündedir! Bugün dünyanın hemen her kıtasında
yürüyen yerel savaşlar vardır... Özellikle Doğu Bloku'nun çökmesiyle
"kalıcı barış çağına" girildiği yönünde emperyalistlerin
propagandalarının yükseldiği 90'lı yıllarda arka arkaya başlayan
kanlı savaşlar, emperyalistlerin ağızlarında sakız ettikleri "kalıcı
barış çağı" söyleminin bir palavradan ibaret olduğunu göstermektedir.
"Savaş" ve "barış" konusunda emperyalistlerin
söylediği yalanlar, salt "kalıcı barış çağına" girildiği
noktasında değildir.
Onlar, "kalıcı barış çağına" girildiğini söylediklerinde
anladıkları, emperyalist ülkelerdeki "barış"tır! Öyle
ya, emperyalist güçler son 52 yıldır kendi aralarında dolaysız bir
şekilde savaşmamışlardır! Öyleyse "dünyada"(!) "kalıcı
barış çağı" hüküm sürmektedir! Peki emperyalist güçlerin kışkırttığı,
dolaylı veya dolaysız içinde yeraldığı bölgesel savaşlara ne demeli?!
Emperyalistlerarası çıkar dalaşı nedeniyle başlayan, onların temsilcileri
ya da bazen kendilerinin dolaysız katıldıkları savaşlar, savaş değil
midir?!! Sadece son yedi yıllık süreçte eski Yugoslavya toprakları
üzerinde yaşanan savaş bile emperyalistleri yalanlıyor!
Emperyalistler, barış konusunda yığınları aldatıyorlar! Onlar, neden
oldukları, temsilcileri aracılığıyla ya da yer yer açıktan katıldıkları
savaşlar ertesinde; kitlelerin savaş karşıtı duygularını kendi potalarında
eritebilmek amacıyla, sahte barış havariliğine soyunuyorlar. Onlar;
insanlara, niteliğini sorgulamadan ayrımsızca savaşa karşı çıkmalarını,
nasılına bakmadan barışı savunmalarını salık veriyorlar. Emperyalistler,
barış mücadelesini burjuva pasifist bir çizgide hapsetmeye çalışıyorlar.
Böylece ezilenlerin, bir yandan emperyalistlerin savaşlardaki rollerini
görme ve anlamalarının önü kapatılırken, diğer yandan haklı savaşlara
doğru yaklaşımda bulunmaları ve tavır takınmaları engellenmeye çalışılıyor.
Bugün emperyalistler; "Yeni Dünya Düzeni"nde savaşlara
yer olmayacağını söylerken, diğer yandan da dün kışkırtıp başlattıkları
savaşı sona erdirip "tarafları" kendi denetimlerinde barış
masasına oturtuyorlar! Şüphesiz akan kan bir süre için duruyor,
ya da geçici bir süre ateşkes sağlanıp boğazlaşmaya mola veriliyor!
Ama gerçek barış bir türlü sağlanamıyor, sağlanamaz da! Bunun en
açık örneği bugün Filistin'de yaşanıyor... Beyaz Saray'ın bahçesinde
Clinton'un önünde atılan ve Ortadoğu'ya "kalıcı ve adil barış"
getireceği söylenen imzaların da bir işe yaramadığı görülmüştür!
Yine emperyalistlerin "barıştırdığı" eski Yugoslavya cumhuriyetleri
yeni dalaşlar için fırsat kolluyor... Somali ve Çeçenistan da özde
diğer "barış" getirilmiş ülkelerden/bölgelerden farklı
değil!
Şüphesiz gerici, haksız bir temelde yürüyen savaşlara, burjuva pasifist
temelde de olsa karşı çıkmak, pratikte sözkonusu haksız savaşın
yanında yeralmaktan daha yeğdir. Ama böylesi bir tercih, emperyalist
savaş karşısında, emperyalist barıştan yana olmak demektir ve sınıf
bilinçli işçiler böylesi bir tercihte bulunmaz, bulunmamalıdır.
Onlar, kötülerin arasında daha az kötüye razı olamazlar...
Emperyalistlerin sahte barış havariliği yığınları aldatmaktan öte
bir şey değildir. Onların barıştan anladığı; sorunların, çelişkilerin
bir bütün olarak silahların dışında bir yolla çözülmesi, savaşların
tümüyle ortadan kaldırılması, silahsız, savaşsız bir dünyanın yaratılması
değildir. Tam tersine onların barışı, barışın iki savaş arasında
bir soluklanma, yeni savaşlar, çatışmalar için güç biriktirme dönemidir.
Emperyalizm varolduğu sürece, sömürü ve soygun düzeni varolduğu
sürece, ırkçılık-şovenizm, dincilik, gericilik varolduğu sürece,
gerici haksız savaşlar da, onların devamı olan emperyalist barış
da olacaktır. Ama gerçek barış emperyalizmin olduğu koşullarda gerçekleşmeyecektir.
Görev, emperyalist savaşa da, emperyalist barışa da karşı çıkmaktır.
Görev, haksız, gerici savaşların nedeni olan emperyalizmi yerle
bir etmektir! Görev, gerçek barışı kurmak için devrim görevine sıkı
sıkıya sarılmaktır!
Yeni bir dünya için yola çıkanlar, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın
çağrısını yapanlar; savaş/barış konusunda, öncelikle haklı/haksız
savaş ayrımını siyasetlerinin merkezine koyarlar. Onlar, savaşın
siyasetin devamı olduğunun bilinciyle hareket eder ve emperyalistlerin
ve onların işbirlikçilerinin çıkarları doğrultusunda, yürüyen savaşı
emperyalist siyasetin devamı olan, haksız, gerici savaşlar olarak
değerlendirir, karşı çıkarlar. Onlar, haksız savaşlara karşı çıkarken
bu tür haksız savaşları, o savaşı yürüten hakim sınıflara karşı
savaşa dönüştürme politikasını hayata geçirmeye çalışırlar. Yeni,
sınıfsız, sömürüsüz dünyayı yaratma görevini önüne koyanlar, emperyalizme,
faşizme ve her türlü gericiliğe karşı, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi
ve sosyalizm mücadelesi için yürüyen savaşları haklı savaş olarak
görürler. Sınıf bilinçli işçiler, böyle savaşları örgütler ve bu
savaşın en ön saflarında yeralırlar...
Sınıf bilinçli işçiler açısından emperyalizme karşı savaş, gerçek
bir barışın önkoşuludur. Gerçek barış mücadelesi, sınıfsız-sömürüsüz
bir dünya mücadelesinden bağımsız değil, doğrudan ona bağlıdır.
Gerçek barış, halkların eşit ve kardeş olduğu, sınıfların ve sömürünün
ortadan kalktığı bir düzende gerçekleşebilir. Bu düzen ise haklı
bir savaşımla, sınıf savaşımıyla gerçekleşecektir!
İKTİDAR DALAŞIYLA BİRLİKTE YÜRÜYEN
"TOPLUMSAL BARIŞ" YALANI...
Yeni hükümet "uzlaşma hükümetiyiz", "barış"tan
yanayız laflarıyla icraya başladı. Ancak gerçekte, bırakalım toplumun
tüm kesimlerini, hakim sınıflar arasında bile uzlaşma mümkün değil...
Türkiye'de bizzat hakim sınıfların çeşitli kanatları kendi aralarında
açık çatışmaya gidiyorlar! Bunun temeli de var: İktidar dalaşı!
Dini siyasetinin merkezine koyan ve kitlelerin düzene karşı olan
tepkilerini oya dönüştürerek seçimlerden birinci parti olarak çıkan
dinci faşist Refah Partisi'nin, hükümete geldikten sonra kimi söylem
ve edimleriyle kendi "özgün" politikasını yürütmeye çalışması
karşısında, Kemalistler bunun olmazlığını bu partiye, darbe tehditleri
de dahil olmak üzere çeşitli yollarla anlatmaya çalışmış, hükümetten
uzaklaştırmanın yollarına bakmışlardı. Nitekim bu istek sonunda
gerçekleşti ve Refahyol hükümeti yerini Anasol-D hükümetine bıraktı.
Bu değişim, çeşitli hakim sınıf sözcüleri tarafından "toplumsal
tansiyonun" düşüşü olarak gösterilmeye çalışılsa da, gerçek
anlamda, hakim sınıfların değişik kanatları arasında kavga derinleşerek
sürüyor.
Tüm bu gerçeklerden hareketle, "toplumsal uzlaşma", "toplumsal
barış" en başta hakim sınıflar açısından geçerli değil! Ve
iktidar dalaşı ortadan kalkmadığı, kalkmayacağı sürece de, söylenildiği
gibi bir "barış"ın, "uzlaşma"nın sağlanması
mümkün değil!
TOPLUMSAL HAKSIZLIKLARLA BİRARADA
YÜRÜYEN "TOPLUMSAL BARIŞ" YALANI...
Hakim sınıflar arasındaki iktidar dalaşı ve bu dalaşın gittikçe bir
çatışmaya dönüşmesi yanında, "toplumsal barış"ın önünde
çok daha önemli olan bir faktör daha vardır: Toplumsal haksızlıkların
sürüyor olması!
Bugün, toplum, tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi ezen-ezilen,
sömüren-sömürülen çelişkisini çok acı sonuçlarıyla yaşamaktadır.
İşçilerin, emekçilerin gittikçe artan yoksulluğu, işsizlik, hayat
pahalılığı, enflasyon, gelir dağılımındaki adaletsizlik, fırsat
eşitsizliği, sağlık, eğitim, ulaşımdaki sorunlar, vs. ile ulusal
sorun, toplumun çözülmesi gereken sorunlarıdır.
Toplumun gerçek bir barışa ulaşabilmesi için, haksızlıkların ortadan
kaldırılması gereklidir. Yüzde 100 civarında enflasyonun olduğu
bir ülkede toplumsal barış gerçekleşebilir mi? Resmi rakamlara göre
6,6 milyon olan gerçekte ise 10 milyonun çok üzerinde işsizin olduğu
bir ülkede "toplumsal barış" sağlanabilir mi? İnsanlar
çöplüklerde karnını doyururken, trilyonluk yolsuzlukların olduğu,
rüşvetsiz bir işin yapılamadığı, bürokrasinin insanı canından bezdirdiği;
eğitim yerine polis dayağının öğrencilere reva görüldüğü bir ülkede
"toplumsal barış"tan sözedilebilir mi?!! vb. vb.
"Toplumsal barış", kapitalist düzenin varlığı şartlarında
olanaksızdır. Bu olanaksızlığa rağmen, hakim sınıfların "toplumsal
barış"tan sözetmeleri, gerçekte kitlelerin gözünü boyamaya
ve kitlelerin tepkilerini kendi aralarındaki dalaşta birer atlama
tahtası olarak kullanmaya yaramaktadır. Bugün işçiler-emekçiler,
bu sorunların kaynağı olarak sistemi görmek ve sistemi değiştirmek
yerine, hakim sınıflar arasındaki dalaşta taraf olmak zorunda bırakılmışlardır;
hakim sınıfların şu ya da bu kanadının siyasetinin kuyruğuna takılmış
durumdadırlar.
Örneğin, işçi sendika ve konfederasyonlarıyla işveren sendikalarının
"toplumsal uzlaşmayı sağlamak", "toplumsal barışı
tesis etmek" adına birlikte kolkola girerek iktidar dalaşı
yürüten hakim sınıfların şu ya da bu hükümeti yerine bir diğerini
getirmek için grev de dahil çeşitli eylemlere kalkışmasında işçilerin
ve ezilenlerin bir çıkarı yoktur.
Burjuvazinin, "toplumsal barış" sahtekarlığını görmek
için, fazla bir çabaya da gerek yok: Bugünkü suskun emekçi kitlesi
karşısında memnuniyetini "toplumsal barış" olarak ifade
eden hakim sınıfların, "toplumsal barışın" bir ayağını
oluşturan emekçilerin hak arama mücadelelerini hangi faşist baskılarla
ezmeye çalıştıkları hatırlandığında, sahtekarlık çok daha iyi bir
şekilde görülecektir...
Sınıf çıkarlarına uygun, burjuvaziden bağımsız bir siyasi hareket
geliştirilememesi, sorunların gerçek kaynağı olarak kapitalist sistemin
görülmemesi, çözümün düzen içinde aranması, hakim sınıfların dile
getirdiği "toplumsal barış"a uygundur. Ezilenlerin uyanıp
ezenlerin düzenine yönelmemesi anlamında bir toplumsal barış bugün
hüküm sürmektedir. Dikensiz gül bahçesidir onların "toplumsal
barış"tan anladığı... Bu "toplumsal barış" ama, ezilenlerin
zararına olan ve modern köleliğin devamına yarayan bir "toplumsal
barış"tır.
Ülkemizde, ezilenler ve sömürülenler için gerçek barış; sömürücü
sınıfların iktidarına son verip, işçilerin-köylülerin devrimci-demokratik
diktatörlüğü kurulduğunda gerçekleşecektir! Bu, işçilerin-köylülerin,
emekçilerin, ezilen sınıf ve tabakaların ezenlere karşı yürütecekleri
sınıf savaşımıyla, devrimle gerçekleşecektir. Ezilenler için toplumsal
barış, sınıf savaşımının başarıya ulaşmasıyla kazanılacaktır.
YÜRÜYEN SAVAŞ VE "BARIŞ" İSTEMİ...
"Toplumsal barış"tan, "toplumsal uzlaşmadan"
bahsedildiği bir ortamda; hakim sınıfların kendi aralarındaki çatışma,
bu sınıfların diktatörlüğüyle emekçi sınıflar arasında geri seviyede
de olsa yürüyen sınıfsal savaşım dışında bugün, "toplumsal
barış"ın önemli bir engeli daha var: 1984'ten bu yana bir savaş
yürüyor TC sınırları içinde... Bu savaş bile başlı başına hakim
sınıfların dile getirdikleri "toplumsal barış"ın ne denli
büyük bir yalan olduğunu gösteriyor. Yine, savaşın nedenleri incelendiğinde
haksızlığın, baskı ve zulmün olduğu her yerde "toplumsal barış"
ve "toplumsal uzlaşma"dan bahsedilemeyeceği gerçeğini
de bu savaş üzerinden görmek mümkün...
Türkiye'de bugün yürüyen adı konmamış savaşın nedeni, milli meselede
haksızlığın olmasıdır. Yürüyen savaşta taraflardan birisi, açıkça
haksız, sömürgeci, ulusal baskıcı, ırkçı bir siyaseti sürdürmekte,
haksız bir savaş yürütmektedir.
Bunun karşısında ise ulusal baskıya karşı çıkma, onu reddetme noktasında
bir haklılık var. Bu kesim, bugün savaşı, "muhatap alınmak"
ve "barış masasına oturmak", sorunu "siyasi yoldan
çözmek" için yürütüyor. Bunun için "barış" talebini
ileri sürüyor, akan kanın durması için barış hareketini geliştirmeye
çalışıyor... Sorunun salt askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini gören
hakim sınıflar içerisinden bir kesim de "siyasi çözüm"
talebini dile getiriyor. Açıktır ki, bugün "barış" isteyenler,
düzeniçi bir çözümü savunmaktadırlar; varolan düzeni, devlet çatısı
altında çözümü arayan bir hatta yürümektedirler. Bu hareket düzeniçi
bir harekettir!
Açıktır ki, bunların istediği "barış" ya da "siyasi
çözüm" devlet tarafından kabul edilip uygulandığı koşullarda
akan kan duracaktır. Ve bu, bugünkü döneme göre savaşta zarar görenler
açısından iyidir. Ancak böylesi bir çözüm, kötüler arasında daha
az kötü olan bir çözümdür. Bu, sınıf bilinçli işçilerin istediği,
arzuladığı bir çözüm değildir! Ulusal baskıyı uygulayan gücün varlığı
koşullarında, onunla yapılan bir "barış", sorunu çözemeyecektir.
Böylesi bir barış daha sonraki savaşlar için hakim sınıflar açısından
bir soluklanma, hazırlık dönemi olacaktır, başka birşey değil! Böylesi
"soluklanma döneminin" örneğini Filistin'de gördük, görüyoruz!
"Sermaye egemen olduğu sürece, üretim araçlarındeki özel mülkiyet
sürdükçe ve sınıflar varoldukça, ulusların eşitliği güvencelenemez;
sermayenin iktidarı sürdükçe ve üretim araçlarına sahip olmak için
savaşıldıkça, ulusların eşitliği ve ulusların emekçilerinin eşitliği
sağlanamaz." (Stalin)
Ulusal sorunun kapitalizm şartlarında gerçek anlamda çözümü mümkün
değildir!
10 Ağustos 1997
