BERGAMA HALKININ MÜCADELESİ SÜRÜYOR!

Bergamalı köylüler, üzerinde yaşadıkları toprakların zehirlenmesine karşı 7 yıldır mücadele etmektedirler…

Siyanürle altın çıkarmanın çevreye verdiği doğrudan ve dolaylı zararları üzerine, uygulandığı ülkelerde meydana gelen kazalar ve bu kazalarda doğanın nasıl bir tahribata uğradığı üzerine geçen sayılarımızda detaylı olarak bilgi verdik.

Yörede siyanür kullanarak altın çıkarmak isteyen Eurogold Şirketi, geçmişi karanlık, bir dizi ülkede çeşitli entrikalara karışmış olan, daha fazla kâr uğruna her türlü yolsuzluğu, tehditi, rüşveti, göze alan bir şirkettir. Başları üzerinde dolanan felaketin farkında olan Bergamalı köylülerin mücadelesi, işte bu yüzden tamamen haklı ve meşru bir mücadeledir.

Fakat verilen mücadeleyi kazanabilmek için sadece haklı olmak yetmiyor! Çevrenin korunması konusunda duyarlı olan insanlar, tutarlı demokratlar, devrimciler bu haklı mücadelelerinde Bergamalı köylülerin yanında saf tutarlar ve onlara destek verirlerken, çevrenin korunması konusunda imzalanan bir dizi anlaşma çiğnenerek devlet tarafından Eurogold Şirketine siyanürle altın çıkarmak için izin verilmiş, Eurogold Şirketi, siyanürle altın arama lobisinin bilinçli veya bilinçsiz destekleyicileri ve dini imanı para olan sömürücüler tarafından desteklenmiştir.

Bergamalı köylülerin mücadelesine uzun süre sessiz kalan medya, mücadelenin boyutları genişleyip oldukça militan bir biçime büründükten sonra bu mücadeleden bahsetmeye başlamıştır. Bergamalı köylüler, yerel mahkemelerde kaybettikleri çeşitli davalar sonucunda yılmamışlar, mücadelelerini akla gelebilecek her yöntemi deneyerek çeşitlendirmişler ve haklı seslerini tüm ülkeye duyurmayı başarmışlar, gittikçe daha geniş kesimlerin desteğini ve sempatisini kazanmışlardır. Bu şartlar altında toplanan Danıştay 6. Dairesi, Bergamalı köylülere hak vererek yürütmeyi durdurma kararı almıştır.

Danıştay'ın verdiği bu kararın devletin yürütmeyle ilgili kurumları açısından pek bir bağlayıcılığı olmadığı kısa zamanda görülmüş; zamanın Çevre Bakanı Tokar, "madenlerin fakir bekçisi olamayız" diyerek, siyanürle altın çıkarma girişimine destek vermiş, bu davranışıyla bir Çevre Bakanı gibi değil, Eurogold Şirketinin avukatı gibi davranarak gerçek karakterini göstermişti!

Danıştay'dan yürütmeyi durdurma kararı çıkartarak büyük bir hukuk zaferi elde etseler de, Bergamalı köylüler, asıl zaferi Eurogold Şirketi topraklarından defolduğu an kazanacaklarının bilincinde olarak mücadeleye ara vermeden devam ettiler.

Gelişmeler, köylülerin haklı olduğunu gösterdi. Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen Eurogold Şirketi çalışmalarına devam etti. Çevre Bakanlığı ve İzmir Valiliği tarafından danıştay tarafından alınan kararın uygulanması yönünde bir girişim olmayınca köylüler, Haziran ayı sonunda Ovacık Altın Madeni'ni kuşattılar. Kuşatma sürerken siyanür tanklarının maden alanına getirilmek istenmesi üzerine köylüler madeni işgal ettiler. İşgal sırasında bazı iş makinaları ve büro araçları tahrip edildi. Jandarma ve polisin müdahalesi sonucu çıkan çatışmalarda 37 Bergamalı göz altına alındı. Böylece devlet, Danıştay kararı olmasına rağmen madendeki faaliyetleri durdurmayıp, tam tersine haklı davaları Danıştay tarafından da onaylanmış olan köylülere saldırarak kimin çıkarlarının bekçiliğini yaptığını bir kez daha çok açık olarak gösterdi.

Bu olaylar, hükümet boşluğunun olduğu bir dönemde gerçekleşiyordu. Yeni kurulan, fakat daha güvenoyu almamış olan hükümetin Çevre Bakanı İmren Aykut, konuyla ilgili verdiği ilk demeçlerinde, "Çevreye zarar verecek bir işletmeyi gözümü kırpmadan kapatırım. Halkı rahatlatacak bir çözüm için 3-4 gün daha süre istiyorum" (Cumhuriyet, 13.7.1997) diyordu. Hükümet güvenoyu aldıktan sonra toplanan bir Bakanlar Kurulu'nun, "Danıştay kararı yerel bir mahkemede kesinleşinceye kadar Eurogold altın madenini kapatma kararı" aldığı haberi gelmesi üzerine yeni bir zafer kazandıkları hissine kapılan Bergamalı köylülerin sevinci, Çevre Bakanı İmren Aykut'un "Hükümetimiz böyle bir karar almadı!" demeci üzerine kursaklarında kaldı.

Hükümetin sorunu sürüncemede bırakarak oyalama taktiğine başvurması, köylüler arasında yöneticilere karşı varolan güvensizliği daha da pekiştirdi. Bu gelişmelerin ardından Çevre Bakanı'nın "Eurogold Şirketini kapatmanın kolay olmadığı, Danıştay kararının bu anlama gelmediği ve bu işlerin artık kabak tadı verdiği" şeklindeki demeçleri, köylülerin sahip oldukları güvensizliğin ne kadar haklı olduğunu gösterdi.

Dini imanı para olan sömürücüler, siyanürle altın çıkarılması konusunda ellerinde varolan tüm olanakları deneyeceklerdir. Asıl amacı onların çıkarlarını korumak ve kollamak olan devlet, bu mücadelede sömürücülerin yanındadır. Oyalama, sindirme ve bastırma taktikleri ve tehdit, terör, rüşvetle köylülere geri adım attırılmak istenmektedir. Bergamalı köylüler, 7 yıldır verdikleri mücadele sonucunda haklı seslerini geniş kitlelere duyurabilmişler, geniş kesimlerin destek ve sempatisini kazanmışlar, hukuksal başarılar elde etmişlerdir. Başarının tam olabilmesi için daha fazla mücadeleden başka yol yoktur!

Üzerinde sağlıklı bir şekilde yaşanabilir ve sağlıklı bir şekilde gelecek kuşaklara devredilebilir bir çevreden yana gönlü olan bütün insanlar, Bergamalı köylülerin mücadelesini desteklemelidir. Bergamalı köylüler bu mücadelenin sonucunda zafer kazansalar da, içinde yaşadığımız sömürü sistemi devam ettiği sürece kazanılan zaferlerin kalıcı olması bir yana, zaferler yerel mücadelelerin boyutunu bile aşmayacaktır. Kazanılan zaferlerin sürekli ve kalıcı olabilmesi için, bütün dikkati özel mülkiyeti ve sömürüyü korumak olan bu sistemin yerlebir edilmesi gerekmektedir. Bu anlamda mücadele, sömürü sistemine karşı değil, onun şu veya bu bazı olumsuz görüntülerine karşı yöneldiği sürece güdük kalacaktır!

Bu anlamda, sadece gönlü sağlıklı bir çevreden yana olanlar değil, gönlü sömürüsüz, savaşsız, sınırsız bir dünyadan yana olanlar da Bergamalı köylülerin mücadelesine destek vermelidir.

6.8.1997

 

 

DOĞAL ORTAMIN KORUNMASI İÇİN VERİLEN MÜCADELE YÜKSELİYOR!

Bergamalı köylülerin yıllardan beri verdikleri mücadele birçok yönüyle çok önemli dersler içermektedir…

Bu mücadelenin sahip olduğu en önemli özelliklerden biri, köylülerin haklı bir dava uğruna kendiliğinden oldukça militan bir mücadele geliştirmeleri ve haklı davalarının sesini geniş kesimlere duyurup onların destek ve sempatisini kazanmalarıdır! Bergamalı köylülerin verdiği mücadele, bu çapta ve bu militanlıkta en önsırada yeralmaktadır. Bergamalı köylülerin verdikleri mücadelenin boyutuna ve militanlığına ulaşmasalar da, yurdun daha bir dizi yerinde benzer direnişler vardır.

Zonguldak'ın Aydınyayla köyünde yaşayan insanlar, yıllardan beri insan hayatını ve doğayı tehdit ederek maden işleten Erpet AŞ'ne ve bu şirketin faaliyetlerine izin veren devlete karşı mücadele etmektedirler.

Ormanlık alan olmasına, uzmanlar tarafından oldukça tehlikeli sayılmasına ve kuvvetli heyelan tehlikesi bulunmasına rağmen, bu şirkete maden çıkarma ruhsatının nasıl verildiği ve ruhsatın nasıl yenilendiği soru işaretidir. Fakat paranın her kapıyı açtığı ülkemizde, bu durum pek de anormal değildir. Köylerinin her an yerlebir olma tehlikesi karşısında isyan eden, madeni basan, makineleri durduran köylüler jandarma tarafından tutuklanmışlardır. Muhtarın Ankara'ya kadar giderek, derdini anlatmak için gösterdiği tüm çabalar sonuçsuz kalmıştır.

Diğer bir yerel mücadele de, Adana'nın bütün çöplerinin döküldüğü Sofulu'da verilmektedir. Her seçimden önce söz verilmesine rağmen, bir türlü binlerce insanın yaşadığı, çocukların sürekli hastalanmasına neden olan içme suyunu tehdit eden çöplük kaldırılmamakta, çöplüğün kaldırılması için eylem yapan halk, Anakent Belediyesi tarafından "şov yapmak"la suçlanmakta, üzerlerine asker gönderilmektedir. Kendilerini "şov yapmak"la suçlayan Anakent Belediye Başkanını, gelip Sofulu'da bir müddet yaşamaya davet eden beldedeki insanlar, çöplük kaldırılıncaya kadar mücadelede kararlıdırlar!

Bergama köylerinde, Aydınyayla'da, Sofulu'da yürüyen mücadeleler, çok değişik nedenler yüzünden çıkmış olsalar ve değişik biçimlerde gelişseler de herbirinin birleştiği ortak bir nokta vardır: Hakları kazanmanın ve korumanın mücadeleden başka yolu yoktur!

6.8.1997

 

 

 

HER YAZ TEKRARLANAN FELAKET:
ORMAN YANGINLARI

Sanki kaçınılmaz bir "kader"miş gibi, her yaz sıcakların artmasıyla birlikte, ardı ardına orman yangını haberleri gelmeye başlar. Sonradan anlaşılır ki, çıkan yangınların hemen hemen hepsinde insan parmağı vardır, yangına zamanında müdahale edilmediği ve yapılan müdahale yetersiz olduğu için büyük oranda orman alanı yok olmuştur.

Her yaz görmeye alıştığımız bu filmi, eğer köklü tedbirler alınıp, bu tedbirler ciddi bir şekilde uygulanmazsa daha çok göreceğiz demektir.

Bu yaz da benzer bir gelişmeyle karşı karşıya kaldık. Sıcakların artmasıyla birlikte, Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinden ardı ardına yangın haberleri gelmeye başladı. Temmuz ayı başında Mersin, İzmir, Bursa, Çanakkale, Hatay, Antalya ve Muğla'da çıkan yangınlarda 1300 hektar ormanlık alan kül oldu.

Temmuz ayı sonuna doğru asıl felaket Antalya'da yaşandı. En büyüğü Düzlerçamı Milli Parkı'nda olmak üzere dört gün içinde 14 ayrı yerde orman yangını çıktı. Sadece Düzlerçamı'nda kül olan ormanlık alan 1715 hektar büyüklüğünde! Bu yangınların 12'sinin çıkış nedenin sabotaj olduğu tespit edildi.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, yangınların çıkış nedeni hemen hemen her zaman tabii değil sunidir. Ülkenin gelişen turizm potansiyeliyle yangın çıkış yerleri arasında doğrudan bir paralellik vardır. Ormandan arsa, tarla kazanmak için bilinçli olarak ormanlar yakılmaktadır. Çıkan yangına zamanında ve yeterli bir biçimde müdahale edilemediğinden Önceki yıllarda Gelibolu'da, geçen yıl Marmaris'te ve bu yaz Antalya'da olduğu gibi yangın büyümekte tam bir felakete dönüşmektedir. Bu anlamda orman yangınları kader değil, gözünü talan hırsı bürümüş insanların ve gerekli önlemleri almayan devletin eseridir!

Büyük orman yangınları sırasında ve sonrasında "devlet büyükleri"nin verdikleri sözler ve alınacağını ilan ettikleri önlemler, daha yangının yaraları sarılmadan unutulup gitmektedir. Geçen yıl Marmaris yangınından sonra alınmasına karar verilen 346.5 milyon dolarlık uçak, helikopter, arazöz ve telsiz, "ödenek olmadığı" gerekçesiyle alınmamıştır. Halbuki sadece çetelere aktarılan kaynakların küçük bir bölümü buraya aktarılsa ödenek "sağlanırdı"!

Bunun yanında yurtdışından satın alınan uçakların ve diğer araçların önemli bir bölümü bozuk veya işe yaramaz olduklarından yangın anında kullanılamamışlardır. Bu gerçek, bu aletler alınırken yangın söndürülmesinden daha çok, aracı firma ve kişilerin cebine özen gösterildiğinin işaretidir. Orman yangınları için Kanada'dan kiralanan ve Kurtboğazı Barajında bir gösteriyle gazetecilere tanıtılan iki söndürme uçağının marifetleri bu gösteriyle sınırlı kaldı. Çünkü bu uçaklar bozuk çıktıklarından Antalya yangını sırasında bir işe yaramadılar. Daha sonra bu uçakların 28 yıllık olduğu ve 25 bin kilometre yol katederek Avustralya'dan getirildikleri, fakat gerekli bakımların yapılmaması sonucu kullanılamadıkları, yeni tipte uçakların ise pahalı olmaları yüzünden alınamadığı ortaya çıktı!

Bu gelişme karşısında Orman Bakanı Taranoğlu'nun "söndürme uçakları bozuk ama tazminat alıyoruz" şeklinde yaptığı açıklama, ülkenin nasıl sorumsuz bir zihniyet tarafından yönetildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Bakanın aklı, yok olan ve yenilenmesi onlarca yıl sürecek olan binlerce hektarlık ormanlık alanlarda değil, uçakların sahibi firmanın ödeyeceği birkaç bin dolarlık tazminatta!!!

Bu yangın sırası ve sonrasında edilen sözler, verilen vaatler de kısa zaman sonra unutulacak, ormanları her yaz sıcakların artmaya başlamasıyla birlikte aynı felaket bekleyecektir.

Ormanlar, çevreye olan yararları saymakla bitmeyecek olan doğal alanlardır. Ormanlar, doğal ortamın sağlıklı bir şekilde işlemesinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ormanları yokedilmiş bir kara parçası çölleşmeye mahkumdur!

Ufku daha fazla kârla sınırlı olan bir sistemde ormanların gerçek anlamda korunması mümkün değildir. Sömürü sisteminde ormanlar daha fazla kâr için talan edilmekte, ormanların korunması için ciddi önlemler alınmamaktadır.

Gözlerini kâr hırsı bürümüş olan sömürücüleri, şimdiki ve gelecek kuşakların üzerinde yaşayacakları doğal ortamı yok ettikleri gerçeği, bugün elde edecekleri kârlar kadar ilgilendirmemektedir.

Bu anlamda ormanları, doğal ortamı gerçekten korumanın, şimdiki ve gelecek kuşaklara üzerinde yaşanabilir bir doğal ortam devretmenin yolu; sömürü sistemini ortadan kaldırmaktan, merkezinde azami kâr değil, insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarının doğayla uyum içinde sağlanması duran, üzerinde sömürünün, sınırların olmadığı bir sistemin kurulmasından geçmektedir.

 

6.8.1997

 

 

YAĞMUR YAĞDI BÖYLE Mİ OLDU?

Orman yangınları ve trafik canavarı kadar olmasa da, ülkemizde, son yıllarda artan bir biçimde sel felaketleri yaşanmaktadır…

Geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen ve yüzün üzerinde insanın hayatını kaybettiği Senirkent ve İzmir faciaları hâlâ belleklerdedir. Temmuz ayı başında yağan şiddetli yağmurlar sonucu, Hakkari'de 5 kişi yaşamını yitirmiş, binlerce hayvan telef olmuş, binlerce dönüm ekili arazi sular altında kalmıştır.

Sel felaketlerinin asıl sorumlusu şiddetli yağmurlar değil, düşen yağmurun sağlıklı bir şekilde emilmesini, akmasını ve buharlaşmasını sağlayan doğal ortamı bozan insanlardır. Doğal ortamın sağlıklı olduğu yerlerde, yağmur ne kadar şiddetli düşerse düşsün, belli bir kısmı ağaç yapraklarında kalmakta, belli bir kısmı yeşil örtü tarafından, belli bir kısmı toprak tarafından emilmekte, yeraltı kanallarına karışmakta, bu kanallar vasıtasıyla derelere, ırmaklara, göllere, denizlere akmakta, buharlaşarak yeniden yağmur olarak toprağa düşmektedir. Bu doğal dönüşüm sırasında emilemeyecek derecede şiddetli yağan yağmur suları, derelerin, ırmakların kenarlarındaki doğal taşma ortamlarının sular altında kalmasına yol açmaktadır.

Fakat insan tarafından bu doğal ortama müdahale edilip ormanlar ve yeşil örtü ortadan kaldırıldığında, şiddetli yağmurlar sonucunda yere düşen sular emilemediğinden, önüne çıkan ne varsa alıp sürükleyerek bir felaket halinde aşağılara doğru akmaktadırlar. Geçtiğimiz yıllarda Senirkent'te, İzmir'de ve bu yaz Hakkari'de yaşanan felaketin kaynağında bu gerçek yatmaktadır. Doğal ortamın sağlıklı olduğu durumlarda bu tür felaketlerin yaşanması mümkün değildir.

Sel felaketleri, sadece ülkemizde değil diğer bölgelerde de yaşanmaktadır. Hindistan, Pakistan, Bangaldeş gibi ülkelerden her yaz şiddetli yağışlar sonucu, yüzlerce insanın hayatını kaybettiği sel felaketi haberleri gelmektedir. Bu yaz Orta Avrupa'da da oldukça büyük boyutta bir sel felaketi yaşandı. Temmuz ayı boyunca yağan şiddetli yağmurlar, Çek Cumhuriyeti'nin üçte birinin, Polonya'nın güneyinin ve Almanya'nın doğu sınırının sular altında kalmasına neden oldu. Bu felaket neticesinde 105 insan hayatını kaybetti, yüzbinlerce kişi tahliye edildi.

İnsanın aklına hemen; doğal ortamın bizim gibi ülkelere nazaran daha sağlıklı olduğu ve daha iyi korunduğu varsayılan Orta Avrupa'da bu felaketin nasıl ortaya çıktığı sorusu geliyor! Burada yaşanan felaketin de asıl sorumlusu insanlardır.

En başta sanayileşmenin, trafiğin yol açtığı sera efekti neticesinde yeryüzünün ortalama sıcaklığı artmaktadır. Bu durum çölleşmenin ilerlemesine, iklim felaketlerinin artmasına, Alplere kar yağmazken, Florida'ya kar yağmasına, kuraklık ve sel felaketlerinin çoğalmasına neden olmaktadır. Bu durum neticesinde Orta Avrupa'da yazlar yaz olmaktan, kışlar kış olmaktan çıkmıştır. Diğer yandan bu bölgede bulunan doğal ortam ve ormanlar, sanayileşme ve asitli yağmurlar neticesinde çok önemli şekilde tahrip olmuştur. Şehirleşme, yerleşme, tarım doğal ortama uygun olarak değil, doğal ortama hükmedilerek gerçekleştirilmiştir. Nehirlerin yatakları değiştirilmiş, kenarları betonlanmıştır.

Doğal ortam ve ormanlar tahrip edildiği için, çok şiddetli biçimde yağan yağmurlar, yeşil örtü ve toprak tarafından o hızlılıkta emilememekte, emilemeyen sular taşarak aşağılara doğru akmakta, doğal taşma alanları yok edildiğinden, nehir yolları değiştirilip kenarları betonlandığından, normal akış hızı ve yüksekliği için düşünülen tüm önlemler yetersiz kalmakta, su setleri de aşarak felaket getirmektedir!

Eskiden yüzyılda bir iki defa gerçekleşen sel felaketleri, son yıllarda neredeyse her yıl gerçekleşmektedir! Bu, doğa daha fazla kâr uğruna talan edildikçe, yaşadıklarımızdan çok daha büyük felaketlerin kapıda olduğunun işaretidir.

Alınan önlemler, sorunu gerçekten ve kalıcı olarak çözmeye yönelik değil durumu kurtarmaya yöneliktir.

Sorunun gerçek ve kalıcı çözümü, merkezinde daha fazla kâr olan bu sömürü sisteminin yerlebir edilip; merkezinde insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını doğayla uyum içinde karşılamak duran, üzerinde sömürüye, sınırlara yer olmayan bir sistemin yaratılmasından geçmektedir.

6.8.1997