Yılmaz Güney'in, karşıdevrimci Aydınlık için söyledikleri, bugün de güncel...
27 Temmuz 1997 tarihli Aydınlık dergisi Hasan Yalçın imzasıyla
12 sayfalık bir ek dergi yayınladı. Bu ek, burjuva kliklerarası
dalaşın basın cephesinde devamı açısından ibretlik haberlerden kesitler
sunan bir belge niteliğinde...
Aslında, daha çok da Aydınlıkçıların ne yaman reziller olduklarını
gösteren kesitler sunuyor. Bu belgede Aydınlıkçılar geçmişlerinden
beri ne kadar kemalist olduklarını, devleti ne kadar savunduklarını,
Türk burjuvazisinin ne kadar sadık adamları olduklarını tekrar tekrar
anlatmaya çalışıyorlar.
Hasan Yalçın, "GÜLÜNÇ İFTİRA: ATATÜRK DÜŞMANLIĞI" alt başlığı altında
şöyle diyor:
"Çiller cephesi öylesine bir bozgun içinde ki, ne söylediğini bilmiyor,
desteksiz atıyorlar. İşçi Partisi ve Doğu Perinçek'in Atatürk düşmanı
olduğunu" bile söyleyebiliyorlar. ... Yalan söyleyecekleri alanı
çok yanlış seçmişler. (Gerçekten de öyle. Bu, İP ve Doğu Perinçek'e
yapılan büyük bir iftiradır. BN) İşçi Partisi'nin ve Doğu Perinçek'in
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi konusundaki
30 küsur yıllık tutumu, tereddüde ve iftiraya yer bırakmayacak kadar
net ve belgelidir.
İşçi Partisi'nin dayandığı Aydınlık hareketi, 30 yıllık tarihinde,
sadece bir kere ve üstelik tam da Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı
ve Cumhuriyet Devrimi konusundaki değerlendirme ve tutum nedeniyle
bölündü. ...
İşçi Partisinin bu konuda başından beri izlediği tutarlı çizgiyi
ortaya koyacak belgelerin sadece isimleri alt alta yazılsa bir kitap
ortaya çıkabilir."
Burada söylenenler doğrudur. Gerçekten de Aydınlık-İP kemalisttir
ve onlar bu devletin sadık bekçileridir.
İbrahim Kaypakkaya, daha 1970'li yılların başında, Kemalizmin karşıdevrimcilik
olduğunu, işçi sınıfı ve ezilenler üzerinde bir diktatörlük olduğunu;
Aydınlık ve şürekasının işçi sınıfının çıkarlarını değil, burjuvazinin
çıkarlarını savunduğunu; bunların Sosyalizmden yana değil, Sosyalizme
düşman olduklarını ortaya koymuştur. Aydınlık, Kemalizmi savunarak
karşıdevrim cephesinde yerini sağlamlaştırırken, İbrahim Kaypakkaya
Marksizm-Leninizmi savunmuş, Şafak revizyonizmiyle tüm bağlarını
koparmış, proletaryanın partisini kurmuş, yaşamını proletaryanın
kurtuluşu davasına; devrime, sosyalizme, komünizme adamıştır (kapsamlı
bilgi için YDİ'nin, İbrahim Kaypakkaya özel sayısına bakılmasını
öneririz). Aydınlık hareketinin 30 yıllık tarihindeki bölünme, böyle
bir bölünmedir. Aydınlıkçı karşıdevrimciler "Kemalizme karşı tutum
alanlarla yollarını ayırmalarını" şimdi de ne kadar kemalist olduklarına
kanıt gösteriyorlar.
Kendilerinin ne kadar kemalist olduklarını gösterme çerçevesinde
dursalar söyleyecek bir sözümüz olmazdı, çünkü, bu doğrudur. Ancak
burada durmuyorlar. Sahtekarlık yapmaya kalkışıyorlar. Bir sayfada
ne kadar kemalist olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar, bir sayfa
sonra da " İşçi Partisi, Bilimsel Sosyalizmi eylem klavuzu kabul
etmiştir. ... İşçi Partisi, emekçi halkın devrimci partisi olduğu
için Atatürk'ü derinden anlamakta ve ona eşsiz bir saygı ve sevgi
duymaktadır." demekte, bir alt paragrafta da "Marks, Lenin, Mao
Zedung'un geliştirdiği teorik birikimi savun"duklarını söylemekteler.
İşte burada yapılan büyük bir sahtekarlıktır.
"Atatürk'ü derinden anlamak ve ona eşsiz bir saygı ve sevgi duymak"
Aydınlık-İP tayfasının en tabii hakkıdır. Çünkü; Aydınlık-İP tayfasının
dayandığı, üzerinde yükseldiği ideolojik-siyasi temel Kemalizmdir.
Ancak; aynı zamanda "Bilimsel Sosyalizmi eylem kılavuzu kabul ettiğini;
emekçi halkın devrimci partisi olduğunu; Marks, Lenin, Mao Zedung'un
geliştirdiği teorik birikimi savunduğunu"söylemek sahtekarlığın,
utanmazlığın, rezilliğin dikalasıdır.
Çok uzun anlatmaya gerek yok. En yalın gerçek şudur ki, Kemalizm
ile Marksizm-Leninizm iki ayrı dünya görüşüdür. Kemalizm burjuvazinin,
Marksizm-Leninizm proletaryanın çıkarlarını savunur.
Aydınlıkçılar döne döne devlet yıkıcısı olmadıklarını, cumhuriyetin
kararlı savunucuları olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Ama,
"Marks, Lenin, Mao Zedung'un geliştirdiği teorik birikim" Marks,
Lenin, Mao Zedung'un burjuva devlet yıkıcıları olduğunu göstermektedir.
Marksist-Leninistler, biçimi ne olursa olsun tüm sömürücü sınıfların
iktidarına son vermek, onun yerine proletaryanın iktidarını kurmak,
giderek sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratmak için savaşım yürütürler.
Aydınlık ne yapıyor? Onlar, burjuva cumhuriyeti savunuyorlar. İşçi
sınıfından yana olanlar burjuva cumhuriyetini değil, proletaryanın
iktidarını; proletarya diktatörlüğünü savunur. Bilimsel Sosyalizmin
gösterdiği yol budur. Gerisi, burjuvazinin çıkarları için işçi sınıfını
aldatmaktır.
Aydınlıkçılar için Yılmaz Güney'in söyledikleri de çok önemli; bugün
de güncel...
Yılmaz Güney, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbenin ardında, devrimci
hareketin geçici yenilgisinin nedenleri üzerine durur. "Faşizm neden
kazandı?" başlığı altında; 12 Eylül darbesiyle alınan yenilginin
Marksist-Leninist ideoloji ve siyasetin başarısız kalması ve yenilgisi
olarak görülemeyeceğine işaret eder; 12 Eylül yenilgisini revizyonizmin,
oportünizmin, küçük burjuva maceracılığının, dogmatizmin, siyasi
körlüklerin yenilgisi olarak değerlendirir. Yenilginin sorumlularının
halka hesap vermek zorunda olduklarını vurgular ve bu hesabı vermek
zorunda olanlardan karşıdevrimci Aydınlıkçılar için şunları söyler:
"Aydınlık-TİKP karşıdevrimcilerinin faşizme karşı olma, faşist diktatörlüğü
engelleme diye bir sorunları gerçekten yoktu. Ve hatta faşist diktatörlükten
yanaydılar. Siyasi hasımlarını gerici-faşist güçlerin yardımıyla
ezme planları vardı ve bu nedenle faşist diktatörlükten yanaydılar.
MHP'ye karşı yönelttikleri sözde mücadele, esas itibariyle faşist
diktatörlüğün asıl siyasi-toplumsal güçlerini gözardı etmeye, onları
gözlerden gizlemeye, ABD ile faşist diktatörlük arasındaki kopmaz
bağı karartmaya yönelikti. Dikkatleri, faşist diktatörlüğün esas
güçlerine değil, tali güçlerine çekmeye çalıştılar. Ayrıca, faşizme
karşı, tutarlı ya da tutarsız olsun, mücadele veren güçleri, burjuvaziye
karşı olan güçleri, karalamak için ellerinden gelenleri yaptılar...
ihbarcılık, polisle dolaylı işbirliği temel mücadele yöntemlerinden
biri haline geldi." (Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar II, sayfa 11)
12 Eylül'ün üzerinden 17 yıl geçti. Aydınlık, hâlâ kendi rolünü
aynı biçimde oynamaya devam ediyor. Bu alıntıda yapılan tespitlerin
bugün de Aydınlıkçıların temel karekteri olduğu görülmektedir. Dünden
günümüze bunların gelişimine ilişkin söylenebilecek en özlü anlatım
şudur: "Sıpa büyüdü ve eşek oldu!" Aydınlıkçılar açısından olan
değişiklik böyle bir değişikliktir. Bunlar dün de devrim düşmanıydılar,
bugün de.
Yılmaz Güney'in söylediği çerçevede Aydınlık karşıdevrimcilerin
dününden bugününe bir bakalım:
a) Aydınlık-TİKP karşıdevrimcilerinin faşizme karşı olma... diye
bir sorunları gerçekten yoktu. Ve hatta faşist diktatörlükten yanaydılar.
Burada söylenenlerden tek bir değişiklik var: TİKP ismi İP olmuştur.
Onun ötesinde herhangi bir değişiklik yok. Bugün de, Aydınlık ve
İP karşıdevrimcilerinin faşizme karşı olma diye bir sorunları yoktur.
Tersine, süreç Aydınlıkçıların sistemin parçası olduklarına ilişkin
yığınla veri biriktirmiş, pratikte de bunların, kemalist iktidarın
sıradan yandaşları değil, en kararlı savunucuları olduğunu belgelemiştir.
b) Siyasi hasımlarını gerici -faşist güçlerin yardımıyla ezme planları
vardı ...
Kemalistlerle dinciler arasındaki dalaşta askeri darbe diye diye
dillerinde tüy bitti. Burjuva demokrasisi kuralları içinde(!) bunların
işinin halledilebileceği düşüncesinde olan, bu durumda darbeyi gerekli
görmeyen; bu anlamda darbeye karşı çıkanlara da verip veriştiriyorlar.
Askeri darbenin olmasını zorlaştıracak bir demokrasiye "olmaz olsun"
diyorlar. Sağdan ve soldan tüm siyasi hasımlarını, kemalist iktidarla
çelişen tüm güçleri ezmek üzere, askeri darbenin gelmesi, tankların
alanlara çıkması için yanıp tutuşuyorlar.
c) MHP'ye karşı yönelttikleri sözde mücadele, esas itibariyle faşist
diktatörlüğün asıl siyasi-toplumsal güçlerini gözardı etmeye, onları
gözlerden gizlemeye, ABD ile faşist diktatörlük arasındaki kopmaz
bağı karartmaya yönelikti.
MHP'ye karşı yönelttikleri mücadelenin sözde mücadele olduğunu MHP'lilerin
bir bölümü de gördü. Bu "mücadele"de Aydınlıkçılar, kendilerinin
gerçek Türk milliyetçileri olduklarını kabul ettirdiler. Bu mücadelenin
ürünü olarak saflarına kazandıkları ülkücüler var, onlarla övünüyorlar.
Önümüzdeki süreçte saflarını daha da sıklaştıracaklarının epeyce
nedeni var. Türkeş öldü. Ülkücüler birbirleriyle dalaşıyor. Perinçek
kendini biraz daha kanıtlarsa uzun vadede ülkücülerin azımsanmayacak
bir bölümünü toparlamasının ideolojik zeminine sahiptir.
"ABD ile faşist diktatörlük arasındaki kopmaz bağı karartmaya yönelik"
mücadeleleri her dönemde değişik görüntüler altında sürüyor. Doğu
Perinçek, Türk ordusunun devrimci olduğunu, ABD'ye başkaldırdığını;
Irak-Barzani ittifakını destekleyerek ABD'yi Vietnam'dan sonra en
ağır yenilgiye uğrattığını savunmaktadır. Doğu Perinçek bu durumu
olgu olarak göstermektedir. Oysa olgu başkadır.
ABD'ye başkaldırdığı, ABD'yi Vietnam'dan sonra en ağır yenilgiye
uğrattığı söylenen ordu, ABD'nin bölgedeki hakimiyetini pekiştirmek
üzere İsrail ile ilişkilerini en üst düzeyde geliştirmiş, bölgede
birlikte hareket etmek için anlaşmalar yapmıştır. Olgu budur. Bunlar
Türk ordusuyla ABD arasındaki sıkı bağın göstergesidir. Bu basit
gerçeği bile atlamayı tercih eden Doğu Perinçek takımının ABD'ye
karşı mücadele adına "ABD ile faşist diktatörlük arasındaki kopmaz
bağı karartmaya yönelik" bir mücadele yürüttükleri gayet açıktır.
Emperyalizm yeni sömürgecilik ilişkileriyle girdiği alanı ekonomik,
siyasi, kültürel... olarak kendine bağımlı hale getirmiştir. Bu
nedenle, emperyalizme karşı mücadele, ülkede devrim için mücadele;
tüm sömürücü sınıfların iktidarını alt etme, proletaryanın iktidarını
kurmak için mücadele olmak zorundadır. Bunu yapmayanlar, emperyalizme
karşı mücadeleyi gazoz kapaklarına karşı mücadele derekesine düşürenler;
ya da örneğin ABD emperyalizminin rolünü Özal, Çiller, Erbakan gibileriyle
örtüştürmeye kalkanlar ezilen emekçi yığınları aldatanlardır. Öyle
ya, Çiller-Erbakan hükümeti gitti; bu durumda ABD emperyalizmi gitmiş
mi oldu?
İşte Doğu Perinçek gibileri geniş emekçi kitleleri böyle kandırıyorlar.
d) Dikkatleri, faşist diktatörlüğün esas güçlerine değil, tali güçlerine
çekmeye çalıştılar.
Yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi, işçi ve emekçileri kandırmak
için her sahtekarlığa başvurmaya; faşist diktatörlüğün asıl siyasi-toplumsal
güçlerini gözardı etmeye, onları gözlerden gizlemeye yönelik bir
mücadele sürdürmeye devam ediyorlar.
Susurluk olayı karşısında yürüttükleri mücadele böyle bir mücadeledir.
Bu sistemin kendisi suçtur. Bunlar kendisi suç olan sistemi temize
çıkarmak için "çete-tarikat ortaklığı"nı, bunlar içinde de sadece
birkaç kişiyi suçlu gösterdiler.
Bir bütün olarak sisteme karşı mücadele yerine, işçi sınıfının mücadelesini
şu ya da bu hükümetin, şu ya da bu uygulamasına karşı mücadeleye
dönüştürmek; böylece, işçi sınıfının mücadelesini düzen içi mücadelede
etkisizleştirmek için her yola başvuruyorlar. Sermaye iktidarı eskiyenin,
yıprananın yerine yenisini getirip koyuyor. Sermaye düzeninin çarkının
böylece sürüp gitmesine imkan yaratılıyor.
"Ülkeyi bu hale getirmenin tek suçlusu" olarak faşist Çiller-Erbakan
hükümeti gösterildi. İşçi sınıfının mücadelesini Erbakan-Çiller
hükümetine karşı mücadeleye indirgemek için ellerinden geleni yaptılar.
İşçilerin, sendikacıların orduyu destekleyerek darbe yapmasını savundular.
Kendi hakları için grev mücadelesi veren işçileri işinden atan,
joplatan, işçilerin polis sorgularına, işkencelere tabi tutulmalarını
sağlayan patronlar, bu hükümetin gitmesi için işçilerle birlikte
aynı saflarda mücadele yürüteceklerini, grev yapacaklarını kamuoyuna
açıkladılar...
Sonuçta Erbakan-Çiller hükümeti tıpış tıpış gitti. Gitti de, işçi
ve emekçiler açısından ne oldu, onların lehine hangi değişiklik
yapıldı? Bundan sonra ne olacak?
Çok doğal olarak, işçi ve emekçiler açısından değişen birşey olmayacaktır.
Sömürücü sınıfların kendi aralarındaki dalaşta birinin gitmesi,
yerine diğerinin gelmesiyle işçi sınıfı ve emekçiler için özsel
hiçbir değişiklik olmaz; sömürü, zam, zulüm, işkence varlığını sürdürür.
Olgu budur, ama işçi sınıfının mücadelesini burjuva klikler arasındaki
çatışmada çar çur etmeyi meslek edinen Doğu Perinçek gibi devrim
düşmanlarının burjuva klikler arasındaki dalaşta değişiklikler olduğunda
"yeni durum"la ilgili söylemek zorunda olduğu birşeyler vardır.
Çünkü, Doğu Perinçek gibileri sömürücü klikler arasındaki dalaşta
taraftır.
Faşist kliklerin kapışmasında birilerinin gidip, diğerlerinin gelmesindeki
farkın ne olduğunu Doğu Perinçek şöyle aktarıyor:
"Dün, Çillerlerin, Amerikancıların, Şeriatçıların günüydü; talih
CIA ajanlarına gülüyordu. Bugün Cumhuriyet Devrimcilerinin günüdür;
bizim irademiz yürürlüğe girmiştir." (Aydınlık, 20 Temmuz 1997,
sayfa 3)
Yiğidi öldür, hakkını yeme derler. Bugünün "Cumhuriyet Devrimcileri"nin
günü olduğu, onların iradelerinin yürürlükte olduğu doğrudur. Doğu
Perinçek "Bugün Cumhuriyet Devrimcilerinin günüdür; bizim irademiz
yürürlüğe girmiştir." diyerek kemalist devrimin, Cumhuriyet devriminin
ne menem şey olduğunu, bunların savunduğu Cumhuriyet devriminin
işçi ve emekçiler için neleri getirdiğini ortaya koymuş oluyor.
Bugünün nasıl bir gün olduğunu fazla tahlil etmeye gerek yok. Şimdi,
işçi ve emekçilere sormak gerek: Doğu Perinçek, "Bugün Cumhuriyet
Devrimcilerinin günüdür; bizim irademiz yürürlüğe girmiştir." diyor.
Sizin için değişen nedir? Dinci faşist Erbakan'dan tutun da tüm
cumhuriyet tarihi boyunca kurulan hangi hükümet özsel olarak birbirinden
farklıydı, işçi ve emekçilerin çıkarlarını savunan bir dönem oldu
mu? Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen halk yığınları açısından hangi
gün Doğu Perinçek'in bugününden farklıydı? Ve eklemek gerek; işte,
Doğu Perinçeklerin size reva gördüğü devrimci cumhuriyet budur diye.
Doğu Perinçek'in yürürlüğe giren iradesinin göstergelerinden biri
de Anasol-D hükümet protokolünde "bölge merkezli dış politika yeniden
yaşama geçirilecek" denmesidir. Bu, Doğu Perinçek'i mutlu etmektedir.
Çünkü "bölge merkezli dış politika" Kürtlerin ulusal demokratik
talepleri için verdikleri mücadelenin bölge devletleri tarafından
bastırılması, Kürtlerin sesinin kısılmasını istemektir. Bugünkü
somutta, bölge merkezli dış politikanın gerçek işlevi budur.
İşte Doğu Perinçek'in anladığı "bölge merkezli dış politika":
"Aslında bölge merkezli dış politika, Erbakan ve Çiller'e rağmen,
1996 yazından beri uygulanmaktadır. Irak yönetimi ile Barzani önderliğindeki
Irak Kürdistan Demokrat Partisi (IKDP) arasındaki ittifak, Türk
ordusu tarafından desteklendi. Hatta denebilir ki, bu ittifakın
mimarı, Türkiye Genelkurmayıdır." (Doğu Perinçek, Aydınlık, 6 Temmuz
1997, sayfa 3)
Bölge ülkelerinden hiçbiri bağımsız, demokratik vb. değildir. Hepsi
şu veya bu emperyalist güce bağımlıdır. Bölge devletlerinde yürüyen
mücadele, büyük emperyalist güçlerin hakimiyet dalaşının bir aracı,
bir parçası olarak yürüyen mücadeledir. Bu durumda "bölge merkezli
dış politika" laflarıyla sanki emperyalizme tavır almak sözkonusuymuş
havası yaratmak sahtekarlıktır. Bu siyasetin bir tek anlamı vardır:
"Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü sağlamak, misak-ı milli
sınırlarını korumak"tır. Bunu başarmak için her yol mübahtır. Bölge
merkezli dış politikanın TC açısından anlamı budur.
Doğu Perinçek kesinlikle sıradan bir burjuva demokrat bile değildir.
O, koyu bir Türk şovenistidir. Bölgede ezilen ulusların azgın bir
düşmanıdır.
Son olarak; Yılmaz Güney'in, karşıdevrimci Aydınlıkçılar için yaptığı
şu tespitler olgu tesbiti değil mi?
e) Ayrıca, faşizme karşı, tutarlı ya da tutarsız olsun, mücadele
veren güçleri, burjuvaziye karşı olan güçleri, karalamak için ellerinden
gelenleri yaptılar... ihbarcılık, polisle dolaylı işbirliği temel
mücadele yöntemlerinden biri haline geldi.
Bunlar olgu tespitidir. Çıkarılacak birşey yok, eklenecek tek cümle
şu: Onlar, bunu hep yapıyor!
9 Ağustos 1997
