"Yeni"(!) hükümet ve işçinin,
emekçinin değişmez sorunları...

Geride sıcak bir yaz bırakıyoruz...
Kimileri, Temmuz'un sıcağında güneşte yanarak bronzlaşırken, kimileri de işyeri denilen viranelerde ekmek paralarını kazanma savaşında yanarak can verdiler!
Kimileri TEM otoyolunda son model arabalarıyla hızın verdiği serinliğe saçlarını bırakırken, kimileri de ekmek parası kazanmak için işe giderlerken kamyon üzerlerinde yapılan "toplu taşımacılığın" kurbanları olarak yollarda canlarını bıraktılar!!!
MGK kararları uyarınca alaşağı edilen Refahyol hükümeti yerine oluşturulan Anasol-D (Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti ve Demokrat Türkiye Partisi) hükümeti Temmuz başında işbaşı yaptı...
Yeni hükümetin programında işçiler ve emekçi halk yığınlarının somut gereksinimlerine ilişkin olarak genel laftan başka bir şey yok!
"Sosyal Güvenlik ve Sağlık" başlığı altında yeralan "Sosyal güvenlik sistemimiz ile sosyal güvenlik kuruluşlarının içinde bulunduğu durum, ülkemizin ivedilikle çözüm gerektiren en önemli sorunudur." formülasyonuyla, işçi sınıfı ve geniş emekçi halk yığınlarının bu en önemli sorunlarından birine değinir gibi yapanlar, çözümü gerçekte "Uluslararası Para Fonu"nun (IMF) belirlemelerinde görmektedirler. Çünkü aşağıdaki şu formülasyon, IMF'in daha önceki hükümetlerden de talep ettiklerine cevap niteliğindedir:
"Açıkları katrilyon seviyesine ulaşarak iflas düzeyine sürüklenmiş ve hizmet veremez hale gelmiş bulunan sosyal güvenlik kuruluşları sağlıklı bir yapıya kavuşturulacak, bu kurumların kamu kesimi borçlanma gereği içerisindeki payları tedricen azaltılacaktır."
Burada söylenenler çok açıktır: Devletin halka "sosyal hizmet" verdiğini iddia ettiği bu kurumların özelleştirilmesi gündemdedir. Gerçekte ne sosyal, ne de sigorta olan SSK ve benzeri kurumlar aracılığıyla sunulan kırık dökük sosyal hizmetlerin bütün finans yükü de işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarının sırtına yıkılmak istenmektedir. Bu, "yeni dünya düzeni"nde, devletin büründürülmek istenen "yeni yüzü"ne uygun bir düşüncedir de aynı zamanda! Devletin küçültülmesi ve devleti "sosyal hizmetler" gibi yüklerden kurtarmak...
"Sağlık sistemi; ... yeniden düzenlenecek, özel sektör ve yerel yönetimlerin sağlık sektörüne yatırımları teşvik edilecektir."
Açıkça söylenen işte budur.
Bu söylenenler, halk yığınlarının sosyal gereksinmelerine yanıt değildir.
"... tüm yurttaşlarımızın sağlık sigortasına kavuşturulması ile işsizlik sigortasının bir program dahilinde gerçekleştirilmesine bu bağlamda çaba gösterilecektir."
TC'nin 55'inci hükümetinin programında açıkça teslim ettiği şey, daha bu ülkenin tüm yurttaşlarının sağlık sigortasının bile olmadığıdır! Bu ülkenin işçilerinin daha işsizlik sigortaları bile yoktur! Bu ülkenin emekçilerinin sosyal hakları sadece kağıt üzerindedir! Gerçekler korkunçtur...
Bu ülkede insanın değeri yoktur!
İnsanın değeri cebindeki parası, omuzundaki kalabalıklar ve makamıyla ölçülmektedir.
Temmuz ayı ve sonraki günler, bu gerçeklerin daha iyi görülmesine olanak tanıyan ibretlik bazı gelişmelere tanık oldu.
Bunlardan biri, Ankara'da, 20 Temmuz Pazar günü, bir yemek fabrikasındaki tüpgaz patlaması sonucu olarak 6 işçinin yanarak ölmesiydi...
"Antepli Self Servis Yemek Fabrikası" adlı işyerindeki facianın ortaya koyduğu gerçeklerin en önemlileri şunlar:
-İşyeri güvenliğine ilişkin uyulan hiçbir kural ve alınan hiçbir tedbir yoktu!
-İşçiler kayıtsız çalışmaktaydılar ve hiçbir sigortaları yoktu!
-İşyerinin patlama sonucu çalışılamaz hale gelmesinden ötürü, -sağ kaldıklarını varsaydığımızda!- diğer işçilerin herhangi bir tazminat hakkı ya da işsizlik sigortası hakları yoktur!
Bunların dışında faciaya ilişkin yanıt bekleyen sorulardan biri de, işçilerin facia gününden ölmelerine dek uzanan süreçteki bakım masraflarının kimler tarafından ödeneceğidir. Şayet bu fatura ölen işçilerin ailelerine çıkarılırsa hiç şaşılmasın. Çünkü ülkemiz gerçeklerine ters düşen bir şey yapılmış olmayacaktır...
Bu yılın Şubat'ında, Tuzla Tersanesi'nde tamirde olan bir tankerdeki patlama ve çıkan yangını söndürme çalışmaları sırasında alev alev yanan itfaiye erlerinin TV'lerdeki görüntüleri, sanki daha dünmüş gibi hâlâ birçok emekçinin bilinçlerindedir. Burada ölen ve yaralanan itfaiyecilere ve ailelerine şimdiye dek herhangi bir tazminat ödenmiş değildir. Ağır yanıklarla hastane hastane dolaştırılan itfaiyecilerden 16'sı hâlâ hastanede tutulmakta olmalarına rağmen, gerekli olan tedavileri yapılmamaktadır. Ağır yanıklar nedeniyle çoğunluğu ellerini kullanamaz durumdalar ve birçok operasyona gereksinimleri var. Ancak bu operasyonların maliyeti milyarları bulduğundan, itfayicilerin tedavisi yapılmamaktadır!
Kapitalizmin vahşi gelişmesinin Türkçesi de işte böyle olmaktadır...
Diğer ibretlik olay, Şanlıurfa'da tarım işçisi olarak çalışmak için taa Ankara-Şereflikoçhisar ve Yozgat'tan yola çıkan emekçilerin başına gelen trafik kazasıdır. Ağustos'un ilk günlerinde, gecenin 2.30'u gösterdiği bir sırada, pirinç yüklü bir kamyonla, işçi yüklü(!) bir kamyonun çarpışması sonucu, işçi yüklü kamyondaki işçiler yola savrulurlar. Kazayı çok geç farkeden bir tanker ise, kaza yapmış olan araçlara çarpmamak için direksiyonunu kırmasıyla birlikte otoyola savrulmuş olan yaralı işçilerin üzerinden geçer. Kaza yerinde 10, hastanede 6 olmak üzere toplam 16 işçi ölmüştür ve 29 işçi de çeşitli şekillerde yaralanmışlardır.
Bu kaza, Amerikalıların Mars'a ulaştıkları bir dönemde, medyanın Mars gezegenindeki bazı tepeciklere ve taşlara Türkçe adlar verilmesiyle övündüğü bir ülkede olabilmektedir. Bu kaza, birçok "söz sahibi" vatandaşının Avrupa Birliği'ne tam hak sahibi üye olabilmek için engellendiklerinden ötürü şikayetçi oldukları bir ülkede olabilmektedir.
Bu kaza, Yılmaz Güney'in 70'li yıllarda çevirdiği filmlerden bazı kareler değildir; hayır, 1997 TC'sinin şu andaki güncel gerçeklerinden biridir!
Bu facianın ortaya koyduğu gerçeklerin en önemlileri de şunlardır:
-İşçilerin herhangi bir ticari mal gibi kamyonlarla taşınmasının, işgüvenliği kural ve önlemleriyle hiçbir ilişkisi yoktur!
-İşçiler kayıtsızdılar ve dolayısıyla herhangi bir sigortalılık durumları yoktu!
-Bu faciada ölen veya yaralı kurtulan işçilerin ve ailelerinin herhangi bir tazminat hakkı, ya da işsizlik sigortası hakları yoktur!
Yeni hükümetin programında, -gerçekte devletin cinayetine kurban giden- bu tarım işçileri statüsündeki tüm mevsimlik geçici işçiler için arta kalan "başta sosyal güvenlik hakları olmak üzere sorunları çözüme kavuşturulacak" satırlarıdır.
Bu satırların yer aldığı hükümet programındaki "Çalışma Yaşamı" başlığı altında diğer söylenenler de şöyledir:
"Hükümetimiz çalışma barışının sağlanması, ekonomik ve sosyal yaşamın sağlıklı ve dengeli sürdürülmesi, işçi ve işveren ilişkilerinde tutarlı ve katılımcı bir diyaloğun oluşturulmasını temel görevi saymaktadır.
Kamu çalışanları arasında ücret dengesinin kurulması amacıyla «eşit işe eşit ücret ilkesi» gözetilerek kamu personelinin hukuki statüsü ile mali ve sosyal haklarına ilişkin gerekli düzenlemelere başlanılacaktır.
İşçi sağlığı ve işyeri güvenliği üzerinde önemle durulacak, işçilerin daha sağlıklı koşullarda çalışmaları için gerekli önlemler alınacaktır."
Anasol-D'nin "çalışma barışı" olarak adlandırdığı ortam, bugün zaten vardır! İşçi sınıfı ve geniş emekçi halk yığınlarının kemer sıkarak ve diş gıcırdatarak bekledikleri bir "barış" ortamı sözkonusu. Bunda işçi sendikalarının tepesine çöreklenmiş olan sendika ağalarının rolü çok büyük!
Fakat ekonomik ve sosyal yaşam sağlıklı değil! Aynı şekilde, ekonomik ve sosyal yaşam dengeli de değil! Bu o denli belirgin ki, bizim fazla söz etmemize gerek kalmıyor. Bu bağlamda, "Gelir Dağılımı" başlığı altında hükümet programında yazılı olan satırları okuyoruz:
"1994 DİE Gelir Dağılımı anketine göre nüfusun en fakir yüzde 20'si milli gelirden yüzde 5 pay alırken, en zengin yüzde 20'sinin gelirden aldığı pay yüzde 55'tir.
Diğer taraftan yine DİE'nin 1995 yılı için yaptığı ankete göre fert başına en yüksek gelir elde eden il ile en düşük gelir elde eden il arasında 10 katın üzerinde fark vardır.
Bu veriler, gerek kişiler gerek bölgeler arası gelir dağılımının son derece bozuk ve dengesiz olduğunu göstermektedir.
Bu durum ülkemizdeki birçok sorunun da kaynağını teşkil etmektedir.
Bu çerçevede ekonomik ve sosyal politikaların uygulanmasında yoksulluğun azaltılmasına, sabit gelirlilerin, emekli, dul, yetim, küçük esnaf ve çiftçilerin fakirleşmesinin önlenmesine, işsizimize iş bulmaya önem verilecektir."
Anasol-D'nin hükümet programında değindiği dengesiz, sağlıksız ekonomik ve sosyal yaşama ilişkin gerçekler, 15 Temmuz 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesinde de şöyle dile geliyordu:
"Toplumsal patlama uyarısı
Ankara Ticaret Borsası (ATB) tarafından hazırlanan Ekonomik Değerlendirme Raporu'nda, Türkiye'deki gelir dağılımının toplumsal barışı tehdit eder hale geldiğine dikkat çekilerek, bu ortamın önemli toplumsal patlamalara yol açmasının kaçınılmaz hale geldiği vurgulandı."
Gerçekte ülke koşulları, egemen sınıfların korkmakta haklı oldukları bir toplumsal patlama sınırına çoktan gelip dayanmış durumdadır. Açlık, sosyal haklardan yoksunluk, sefalet... ülke nüfusunun çoğunluğunun boğuşmak zorunda kaldığı cenderelerdir.
Bu durum karşısında işçi sınıfının; ezilen, sömürülen emekçi yığınların bilinç ve örgütlenme düzeyleri çok düşük. Bundan ötürü, son dönemlerde kendilerini "sivil toplum örgütü" olarak görüp göstermeden yana olan DİSK, Türk-İş gibi işçi sendikaları konfederasyonları da gerçek yüzlerini açıkça ortaya koymada sakınca görmemektedirler. Onlar TC'nin korunması ve kollanması görevlerini canla başla yerine getirirken, esas dertlerinin işçiler, onların ekonomik, demokratik ve sosyal hakları olmadığını gösterdiler. Bu yapılanmaların TC'den bağımsız olmayan, kemalist devlet örgütleri oldukları çok açık bir şekilde ortaya çıktı...
Ne yaptılar? Kendileri gibi "sivil toplum örgütü" olan TESK, TOBB ve TİSK'le birlikte laik cumhuriyeti koruma ve kollama görevine sarıldılar. Hakim sınıfların kendi aralarındaki iktidar dalaşına işçileri payanda etme görevini üstlendiler. Patronlarla işçileri aynı safta birleştirmeye soyundular. Oysa işçilerin toplu sözleşme görüşmeleri vardı ve çalışanların hakkı yeniyordu. İşçileri sattılar! İşçilerin sosyal güvenlik haklarına saldırılar sürüyor. IMF direktiflerine patronlardan önce uymaya hazır olan bunlar! (Hani Rıdvan Budak Avrupa'daki sosyal sigortaları iyi tanırdı?! N'oldu şimdi?!!) Yeni asgari ücret tespit edildi. Çıt çıkardılar mı?
Hayır, onlar ücret köleliği düzeniyle barışıklar. Sınıfın derdi onların derdi değil! Ama MGK'nın 28 Şubat kararları onların derdi. Bu yüzden patronlarla, bankerlerle, kalantor esnaf ve tefeci tüccar takımıyla omuz omuza vererek "laik cumhuriyet" savunusuna geçebildiler. Onlarca yıldır işçilere kan ağlatanlarla birlikte, gerekirse şalterleri indireceklerini açıkladılar. Önemli olan TC'nin bekasıydı...
Sonra n'oldu? MGK'nın istediği gibi Refahyol gitti, geçici bir çözüm olarak Anasol-D geldi. Patronlar, bankerler, büyük esnaf ve tüccarların çıkarlarını temsil eden bu yeni hükümeti, şimdi en azından onlar kadar içten destekleyen iki "sivil toplum örgütü" daha var: DİSK ve Türk-İş...
Sınıf bilinçli işçilere ve yeni bir dünya için çağrısı olanlara önemli görevler düşüyor. İşçi sınıfının, yoksul köylülüğün, emekçi halk yığınlarının, çeşitli hakim sınıf kanatları arasında süren çıkar savaşlarında taraf olmaktan kurtulması gerekmektedir. Sarı, gerici, faşist sendikalardaki örgütlenme sınıfın andaki çıkarlarına cevap verir hale getirilmelidir. Toplu sözleşme dönemlerinde, sosyal haklar için mücadelelerinde sınıfın tavırsız kalmaması için her yol denenmelidir. Grev ve mücadele komiteleri bu sorunlara en uygun örgütlenmelerdir.
İşçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyini yükseltmek için yapılacak her şey yapılmalıdır. Bu becerildiği ve sürekliliği sağlandığı ölçüde, işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarının tüm toplumsal gelişmelerde söz hakkı olacak, böylelikle işçi sınıfı ve emekçilerin sürece bağımsız, bilinçli, devrimci müdahalesi elle tutulur bir gerçeğe dönüşecektir!
Bu; işçinin, emekçinin değişmez gibi görünen sorunlarının ortadan kalkmasının başlangıcı da olabilir...

11 Ağustos 1997