Doğal çevreyi koruma mücadelesinin
sınıfsal sınırları...
Varlık temellerini "doğal çevrenin korunması" davası üzerine oturtan
hareketlerin, kitleselleşerek toplumsal gelişmede hesaba katılması
gereken bir rol oynar hale gelmeleri, emperyalist ülkelerde yetmişli
yıllarda gerçekleşti...
Emperyalist ülkelerde, yetmişli yılların başında atom santrallerine
ve çevrenin kirlenmesine karşı başlatılan bu mücadele; işyeri, konut,
sosyal güvence, sağlık gibi sorunlarla boğuşan geniş kesimler tarafından
ilk başlarda "lüks" bir sorun olarak algılanmış ve "başka dertleri
olmayan birkaç entellektüelin veya hippinin yel değirmenlerine karşı
savaşı" olarak değerlendirildiğinden pek benimsenmemişti. Diğer yandan,
o zamanlar her muhalif hareketin ve taşın altında komünistleri arayan
hakim sınıf sözcüleri, "yeşil hareket"in Moskova'nın yeni bir oyunu
olduğunu iddia edip, "Zayıf olduğu için «yeşil» maskesi takan bu hareketin
zamanı gelip olgunlaştığında «kızıl»laşacağını" (Franz Josef Strauss,
Alman politikacısı) söylüyorlardı.
Çevre konusunda duyarlı ve bu sorunun uzun sürede insanlığın başına
öreceği felaketin farkında olan insanlar tarafından oluşturulan "yeşil
hareket", ilk başlarda belli bir süre gerçekten de küçük burjuva aydınların
marjinal bir hareketi olarak kaldı. Fakat bu gruplar, gerçekleştirdikleri
oldukça renkli ve dikkat çekici kampanyalarla gittikçe daha fazla
insanın dikkatini çevre sorunlarına çekmeyi başardılar.
Fabrikaların bacalarından, otomobillerin egsozlarından çıkan zehirli
gazların asitli yağmurlar olarak yere düşmesi sonucu ormanların ölmesi,
ozon deliğinin büyümesi, fabrikalarda ve evlerde kullanılan kimyevi
madde atıklarının su kaynaklarına ulaşması sonucu derelerde, nehirlerde
hayat kalmaması, gittikçe yükselen çöp dağlarının depolanmasının bile
büyük sorun olması, şehirlerin artan trafik ve gürültü yüzünden yaşanmaz
hale gelmesi, gittikçe daha fazla insanın çevre sorunlarına ilgi göstermesine
ve bu konuda daha duyarlı davranmasına yolaçtı.
En büyüğü Çernobil'de olmak üzere bir dizi nükleer santral kazası,
petrol tankerleri kazaları sonucu binlerce ton petrolün denize akması,
ozon deliği yüzünden havaların "bir acayip"leşmesi, tüm planlamanın
otomobile endekslenmesi sonucu şehirlerin yaşanmaz hale gelmesi, sel
ve çığ felaketlerinin artması, eskiden yüzyılda bir taşan nehirlerin
artık her yıl taşar hale gelmesi ve bu gibi felaketlerin görüntülerinin
herkes tarafından televizyon ekranlarından izlenmesi, bu felaketlere
karşı mücadele eden "yeşil hareket"in geniş kitleler tarafından da
benimsenmesine yolaçtı.
Çevre kirlenmesinin, sıradan insanları da harekete geçiren boyutlara
varması karşısında, bu konuyu o zamana kadar görmezden gelen veya
"hafife alan" kesimler de, bu alanda oluşan kitle potansiyelini kendi
potalarında eritmek için çevre korunması sorunlarını ele almaya başladılar.
Uzun süre, ardında komünistleri arayarak "kızıl"laşacağını bekledikleri
"yeşil hareket"i tecrit etmeye çalışan hakim sınıflar, bu gelişme
karşısında taktik değiştirerek "yeşil hareket"in bir dizi sloganını
bizzat sahiplenip en büyük "çevre dostu"nun kendileri olduğu palavrasını
işlemeye başladılar.
Azami kâr dürtüsüyle gerçekleşen sanayileşme ve yerleşim politikalarının
sonucu olarak hemen her gün yeni bir doğa felaketiyle karşımıza çıkan
çevre kirlenmesinin doksanlı yıllara gelindiğinde vardığı boyut; bu
alandaki mücadeleyi sınıf mücadelesinin en önemli sorunlarından biri
haline getirmiştir. Doğal çevrenin korunması konusunda doğru bir siyasi
hatta sahip olmadan ve bu doğru siyasi hat üzerinde militan bir mücadele
yürütmeden gerçek anlamda devrimci bir hareket olmak artık mümkün
değildir.
Çevre sorunlarının bu kadar önemli bir hale gelmesi ve çevre katliamının
gerçek sorumlusu hakim sınıfların bile halkın karşısına "çevre koruyucusu"
maskeyle çıkmak zorunda kalması, ne yazık ki hakim sınıfların iddia
ettiği gibi arkasında komünistlerin yeraldığı bir hareketin marifeti
değildir. "Yeşil hareket", çevre konusunda duyarlı olan ve bu sorunun
uzun sürede insanlığın başına öreceği felaketin farkında olan bir
dizi küçük burjuva grup tarafından oluşturulmuştur. Aslında her türlü
toplumsal ilerlemenin bayrağı olması gereken komünistler, bu alandaki
mücadelenin bayrağını küçük burjuva gruplara kaptırmışlar ve uzun
süre bu konuda sessiz kalmışlardır.
Komünistler ve bazı devrimci gruplar, çevre korunması konusunda mücadele
ancak gözle görülür bir boyuta ulaştıktan sonra bu mücadeleyi sahiplenmişlerdir.
Bir dizi devrimci grup, bu alandaki mücadeleyi halen küçümsemekte,
birkaç entelin boş zaman uğraşı ve gündem saptırma olarak görmekte
ve "hafif"e almaktadır.
Çevre sorunları, sadece emperyalist ülkelerde değil, ülkemizde de
halkın günlük hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Orman
yangınları, sel ve çığ felaketleri, nehirlerin, derelerin, denizlerin
zehirlenmesi, sanayi atıkları, fabrika bacalarından ve otomobil egsozlarından
çıkan zehirli gazlar, çarpık sanayileşme ve yerleşim günlük hayatın
parçası haline gelmişlerdir.
Çevre korunması konusundaki mücadele, çoktan "birkaç entelin boş zaman
uğraşı" olmaktan çıkmıştır. Bergama'da, Adana'da, Muğla'da, Artvin'de,
Zonguldak'ta, İstanbul'da halk, üzerinde sağlıklı bir şekilde yaşanabilir
bir çevre için mücadele etmektedir. Bunlar içinde özellikle Bergamalı
köylülerin siyanürle altın çıkarmaya karşı verdikleri mücadele, cumhuriyet
tarihinin en büyük kendiliğinden köylü hareketi olma özelliğini taşımaktadır.
Bu ve bir dizi mücadelede halkın çevre sorunları karşısında gösterdiği
duyarlılık, halka önderlik yapma iddiası taşıyan, fakat çevre korunması
konusunda genelde sessiz kalan bir dizi devrimci örgütün tavrından
daha ileridedir.
Çevre korunması konusunda mücadelede bayrak, bugün de esas olarak
hem dünyada hem ülkemizde burjuva partilerin ve grupların elindedir.
Almanya'da esas çalışma alanı çevre korunması olan "Yeşiller" adlı
parti, ülkenin üçüncü büyük partisi haline gelmiştir. Bu partinin
başarısı, diğer ülkelerde de benzer partilerin ve hareketlerin oluşmasına
yolaçmıştır. Uluslararası alanda çevre korunması alanında en öne çıkan
grup "Greenpeace"dir. Greenpeace, ülkemizde de kimyevi atıklar, boğazlardan
geçiş ve Diyarbakır içme suyuna zehirli atıkların karışması gibi bir
dizi olayda adını duyurmuş, kampanyalar düzenlemiştir.
Çernobil nükleer santralindeki kazanın etkilerinin ülkemize de ulaşması,
Gökova'ya termik santral kurulması ve bir dizi çevre felaketi neticesinde,
seksenli yılların ortasından itibaren, bu gelişmeye karşı mücadele
etmek için biraraya gelen insanlar tarafından "Çevre ve Kültür Değerlerini
Tanıtma ve Koruma Vakfı" (Çekül), "Doğal Hayatı Koruma Derneği" ve
"Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma
Vakfı" (TEMA) gibi bir dizi hareket ve grup oluşturulmuştur. Bu gruplar
arasında faaliyetleri ve etkisiyle en öne çıkanı TEMA'dır. Çevre korunması
alanında, ya bu grupların sesi olarak, ya da onlardan bağımsız kendi
çizgisi üzerinde yayın faaliyeti yapan bir dizi çevre vardır.
Sınıf konumları itibariyle burjuva karaktere sahip olsalar da bu örgütler,
toplumsal gelişme açısından hayati önemde olan çevrenin korunması
konusunda oldukça renkli ve gürültülü bir mücadele yürüterek bu sorunların
bilince çıkmasında, toplum tarafından kavranmasında ve sahiplenilmesinde
önemli ve tarihsel bir rol oynamışlardır. "Yeşil hareket"in en önemli
kazanımı burada yatmaktadır.
Diğer yandan, ister yurtdışında olsun ister yurtiçinde tüm bu çevre
örgütlerinin ortak özelliği; çevrenin korunması için mücadeleyi düzen
sınırları içinde yürütmeleridir. Bu örgütler çevrenin kirlenmesine
karşı mücadele ederken sadece sonuçlarla uğraşmakta, bu kirlenmenin
asıl sebebi olan temeldeki üretim ilişkilerine ve bu üretim ilişkileri
üzerinde yükselen siyasi yapıya karşı mücadele etmemektedirler. "Yeşil
hareket"in en büyük hatası burada yatmaktadır.
Bu türden örgütlerin düzenle uzlaşan bu karakterleri Dersim, Diyarbakır
ve daha bir dizi yerde, "eşkiya kovalama" gerekçesiyle ormanların
bizzat devlet tarafından yakılarak çevrenin katledilmesine sessiz
kalmalarında oldukça kaba bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çevre katliamının
ülkemizdeki en barbar biçimi olan ormanların devlet eliyle yakılmasına
sessiz kalmak, bu tür örgütlerin çevre koruması alanında bile ne kadar
tutarsız bir mücadele yürüttüklerini göstermektedir.
Çevrenin korunması alanında mücadele ederken bu grup ve çevrelerin
sahip oldukları bu karakteristik özellikler daima gözönünde bulundurulmak
zorundadır. Bu grup ve çevrelerin, doğanın korunması konusunda verdikleri
mücadele desteklenmeli, sadece sonuçlarla uğraşıp temele dokunmamaları
eleştirilmeli, düzenle uzlaşan yanları ve devletin yaptığı çevre katliamlarına
karşı sessiz kalmaları teşhir edilmelidir.
Bu grup ve çevrelerle somut bir eylemde yanyana yürümek mümkün ve
hatta bazı durumlarda gereklidir. Fakat her durumda taraflara düşüncelerini
serbestçe dile getirme ve eleştiri imkanı tanınmalıdır. Bu tür eylemlerde
bizim temel amacımız, bu grupların çevresinde yeralan ve doğanın korunması
konusunda gerçekten duyarlı olan insanlara, bu sistem değişmeden çevrenin
korunması konusunda kalıcı önlemlerin alınmasının mümkün olmadığını
göstermek, onları bu temelde kazanmaya yönelik olmalıdır. Burada,
devlet tarafından doğrudan kurulan veya desteklenen, bu anlamda kesinlikle
yanyana gelmeyip teşhir etmemiz gereken "çevre dostu" maskeli grupları
ele almıyoruz.
Doğal çevrenin korunması için mücadele, bir dizi makalemizde belirttiğimiz
gibi, sınıf mücadelesinin en önemli alanlarından biridir. Geleceğin
toplumunu kuracak olan işçi sınıfı, bu mücadelenin başarısından en
fazla çıkarı olan sınıftır. Gelecek kuşaklara, üzerinde yaşanabilir
sağlıklı bir çevre devretmenin yolu, bu hedefe varmanın önündeki en
büyük engel olan sömürü sisteminin yıkılmasından geçmektedir. Bu mücadelenin
başarısında en büyük menfaati olan işçi sınıfı, doğal çevrenin korunması
alanındaki mücadelenin bayrağını kendi eline almalıdır.
10.9.1997
Boğaz'a üçüncü köprü yapma tartışmaları yeniden alevlendi!
SORUN KÖPRÜLERİN SAYISINDA DEĞİL,
SİSTEMİN KENDİSİNDE!
Karayollarında meydana gelen kazalarda hemen her gün onlarca insan
hayatını kaybetmektedir. Trafik kazaları artık halkımızın günlük yaşantısının
vazgeçilmez parçalarından biri haline geldiğinden, kazalar ancak toplu
katliam boyutlarına ulaştığı zaman medya tarafından yansıtılmaktadır:
Son olarak Bolu'da meydana gelen ve 33 kişinin hayatını kaybettiği
kazada olduğu gibi...
Her kazadan sonra, devlet büyükleri tarafından, "suçluların cezalandırılacağı
ve gereken önlemlerin alınacağı" yönlü bir dizi vaat verilmesine rağmen,
bu vaatler kısa zaman sonra "trafik canavarı" tarafından gerçekleştirilecek
yeni bir toplu katliam sonrasında tekrarlanmak üzere rafa kaldırılmaktadır.
Türkiye'de on yılda 120 bin insan trafik kazalarında hayatını kaybetmiştir
(26.1.1996, Cumhuriyet). Devletin verdiği rakamlara göre, PKK'ya karşı
verilen savaşta, OHAL'in uygulanmaya başlandığı 1987 yılından buyana
sadece OHAL bölgesinde hayatını kaybedenlerin toplam sayısı, 18 bin
19'u PKK'lı, 4 bin 209'u asker, 4 bin 245'i sivil olamak üzere toplam;
26 bin 473'tür. (19.7.1997, Cumhuriyet) Yani aynı süre içinde trafik
kazalarında hayatını kaybedenlerin sayısı, OHAL bölgesinde ölenlerin
sayısından yaklaşık 5 kat daha fazladır!
Ülkemizde her yıl artarak ilerleyen trafik kazaları, 1997 yılının
ilk 7 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre %19'luk bir artış göstermiştir.
Bu 7 ay içinde meydana gelen 220 bin 798 trafik kazasında 62 bin 539
kişi yaralanırken 2 bin 713 kişi yaşamını yitirmiştir. (4.5.1997,
Cumhuriyet)
Son on yılda ülke nüfusu %24 artarken araç sayısı %146 artmıştır.
Aynı süre içinde bu araçların hareket ettiği fiziki mekanda ise sadece
%3,6'lık bir artış kaydedilmiştir. (5.9.1997, Cumhuriyet)
Ülkemizdeki hakim olan sömürü sistemi o kadar çarpık ve sakattır ki,
hakim sınıflar sadece aracın üretilmesi ve satılmasıyla ilgilenmekte,
bu araçların nerede ve hangi şartlarda sürüleceğine bile pek kafa
yormamaktadırlar. Uluslararası birkaç yol dışındaki yolların durumu
içler acısıdır. Çukurlar ve tümsekler yüzünden bu yollarda ilerleyebilmek
olağanüstü beceri gerektirmektedir. Arabalar şehir ortasında çukurlara
düşüp, bu arabalardaki insanlar boğularak hayatını kaybetmektedirler.
Araç sayısı fazla, yollar yetersiz ve bozuk, şöförler eğitimsiz, dikkatsiz
ve vurdumduymaz olduğundan, Türkiye trafikteki araç sayısına göre
ölüm oranınında uzun yıllardır ilk sıralardaki yerini korumaktadır.
Bu sistem değişmediği sürece daha çok uzun yıllar koruyacağa benzemektedir.
Sözkonusu olan halkın ulaşım ihtiyacını karşılamak değil de, geçişlerin
paralı olacağı otoyol veya köprü gibi projeler olduğunda, "büyüklerimiz"
birdenbire çok üretken olmaktadırlar. Çok daha ucuz bir taşımacılık
alternatifi olmasına rağmen, demiryollarına bırakalım yeni hatların
eklenmesini, eski hatlar bile doğru dürüst onarılmazken, üç tarafımız
denizlerle çevrili olmasına rağmen denizden hemen hemen hiç yararlanılmazken;
kasabaları, mahalleleri, köyleri birbirine bağlayan yollar delik teşik
veya tümseklerle doluyken, bu alanlara ilişkin çalışmaları ya rafa
kaldıran ya da sürüncemede bırakan devlet, sözkonusu olan paralı geçişler
olunca olağanüstü "üretken" olmaktadır!
Bu üretkenlik sayesinde, Boğaz'a iki köprü dikilmiş, yüzlerce kilometre
otoyol yapılmıştır. Bu köprüler ve otoyollar, iddia edildiği üzere
trafiği rahatlatmak bir yana daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına
yolaçmışlardır. Zaten asıl gaye; trafiği rahatlatmak falan değil,
halktan toplanan vergilerle yeni köprüler ve otoyollar inşa edip birilerinin
cebini doldurmaktır.
Bugünlerde üzerinde yeniden ateşli tartışmalar yürütülen Boğaz'a üçüncü
köprü önerisini de bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. İçinde
yaşadığımız bu sömürü sistemi kökten değişmediği sürece, İstanbul'daki
trafik sorununu değil üçüncü köprü, kırkıncı köprü de çözmeyecek,
her yeni yapılan köprü daha fazla sorun yaratacaktır.
Tartışmalara, "New York'ta 45 köprü var İstanbul'da 3 köprü olsa ne
çıkar" mantığıyla katılan, İstanbul'un eski Belediye Başkanlarından
Dalan, farketmeden bir gerçeği dile getirmektedir: 45 köprünün bulunduğu
New York'ta trafik sorununun çözülmesi bir yana, araçların çok yavaş
tempoda ilerlemesini zar zor sağlayan sinyalizasyon sisteminde meydana
gelebilecek bir hata neticesinde oluşacak kaosun bir haftada ancak
çözülebileceği iddia edilmektedir! 45 köprüden sonra New York'un geldiği
nokta budur.
İstanbul Boğazı'na yapılan köprüler, trafiği bir parça olsun rahatlatmadığı
gibi, halktan toplanan vergilerle birilerinin cebinin dolmasına ve
yeni yapılan yollar ve bu yolların çevresine yayılan yerleşim birimleriyle
ormanların yokolmasına, içme suyu havzalarının kirlenmesine, çevrenin
katledilmesine yolaçmıştır. Yeni yapılan köprü de esas olarak aynı
işlevi görecektir.
Kapitalist sömürü sisteminde ulaşım, halkın ihtiyaçlarına göre değil,
kapitalistlerin çıkarlarına göre düzenlenmektedir. Öncelik yayalarda,
toplu taşımacılıkta değil; daha fazla kâr getiren karayolları üzerinden
yapılan taşımacılıktadır. Türkiye gibi sistemin çarpık olarak geliştiği
ülkelerde, bu alanda bile gerekli yatırımlar gerçekleştirilmediğinden,
trafik canavarı hergün onlarca insanın hayatını kaybetmesine neden
olmaktadır. Bu anlamda yaşanan bu kazalar bir kader değil, canavarın
ta kendisi olan sömürü sisteminin doğrudan sonucudur.
"Trafik canavarı"nı yenmenin yolu, tüm ulaşım sistemini patronların
cebine göre değil, insanların ihtiyacına göre; özel araçlara, paralı
yollara ve karayollarına değil, insana ve toplu taşımaya öncelik vererek
çözecek olan; merkezinde daha fazla kâr dürtüsünün değil, insanların
maddi ve manevi ihtiyaçlarının doğa ile uyum içinde en yüksek seviyede
karşılanması duran bir sistemin yaratılmasından geçmektedir. Bu sistem
için mücadele, "trafik canavarı"nı yoketmek için mücadeledir. düt
düt!
10.9.1997
