İşçi sınıfı hareketinin gereksinimleri,
Türk-İş Başkanlar Kurulu Toplantısı ve DİSK Genel Kurulu'na dair...

55. hükümetin işbaşı yapışından buyana sergilediği pratik, onun işçi düşmanı, emekçi düşmanı olduğunu göstermeye yeter de artar...
Asgari ücreti net 22 milyon 943 bin liraya çıkardılar. Anasol-D, 1974'ten buyana yapılana en büyük zam oranı diye övünürken; dört kişilik bir ailenin asgari gıda masrafı 36 milyon lirayı gerektiriyor. Ve yoksulluk sınırı, Ağustos ayı itibariyle 97 milyon civarında seyrediyor!
Akaryakıta ve gıda maddelerine yapılan zamlar, açlık sınırında yaşamak zorunda olan milyonlarca emekçi insanın belini daha da büktü. Bu zamlar da enflasyonun yükselmesine neden oldu:
"DİE tarafından hafta içinde açıklanan fiyat artışları rakamında tüketici fiyatlarının yıllık bazda yüzde 87.8 düzeyinde yükseldiği belirtildi." (Cumhuriyet, 7 Eylül 1997)
Hükümet programında üzerine genel laf edilen sağlık sigortası ve işsizlik sigortasının nasıl uygulanacağına ilişkin muamma(!) giderek açıklık kazanıyor. Örneğin işsizlik sigortasının yükü, işçi ve emekçilerin kesintileri biraz daha -sanki kesintiler azmış gibi!!!- artırılarak finanse edilecek. Yeni Çalışma Bakanı'nın tasarısına göre de, işçi ve emekçilerin "Zorunlu Tasarruf Fonu"nda biriken paraları, bu işe siftah etmede kullanılacak!
Sosyal sigortaları yola koymanın bir çaresi olarak da değerlendirilen ve adı uzunca bir süredir "mezarda emeklilik" olarak bilinen uygulama, Anasol-D tarafından da sahiplenilmekte fazla gecikmedi. Onlar şimdi, emeklilik yaşını erkeklerde 60'a, kadınlar da ise 55'e çekmenin uğraşı içindeler.
Anasol-D hükümetinin Başbakanı Mesut Yılmaz, bir zamanlar muhalefette olmanın verdiği hızla, Refahyol hükümetinin sonucu KİT toplu iş sözleşmelerinde uygulamaya konan "Eşel-Mobil" sistemine ateş püskürüyor, kendilerinin hükümet olmaları halinde bunu iptal edeceklerini söylüyordu. Şimdi o, yeni hükümetin reisidir! Anasol-D'nin kuruluşunun ilk haftalarında yeniden gündeme gelen bu konu, yeni hükümeti tebriğe giden "patron ve işçilerin" temsilcisi olan "sivil toplum kuruluşları"yla da (yani bilineceği üzere, bunlara Türk-İş ve DİSK de dahil!) görüşülmüş ve gazetelere şu türden haberler de yansımıştı:
"Eşel-Mobil sistemi kalkıyor
Hükümet ve Türk-İş, 1997 yılı kamu sözleşmelerinde uygulanan Eşel-Mobil sisteminin (enflasyon oranında zam) kaldırılması konusunda anlaştı. Eşel-Mobil, Türk-İş ile hükümet arasında yapılacak bir ek protokol ile geçersiz sayılacak ve kamu sözleşmeleri yenilecek." (Hürriyet, 20 Temmuz 1997)
Eşel-Mobil'in kaldırılmasına ilişkin gelişme, bu satırlarda yazıldığı gibi değil de, şöyle olmuştur:
"Yılmaz, dün Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i Macaristan'a uğurlarken, Esenboğa Havalimanı'nda Hürriyet'e, "Ben toplu sözleşmelere saygılıyım. Kaldıracağım sözü vermedim. Aksi halde Eşel-Mobil'i sözleşme dönemi bitmeden kaldırırsak, toplu sözleşme dönemine müdahale etmiş oluruz. Bu yanlış olur" dedi. (Hürriyet, 4 Eylül 1997)
Gelişmenin Eylül ortasında aldığı kesin şekil şöyledir:
"Başbakan Mesut Yılmaz ve Kamu Toplu İş Sözleşmelerinden sorumlu Devlet Bakanı Burhan Kara'nın iktidara gelmezden önce kaldıracakları sözü verdikleri Eşel-Mobil sistemi bu toplu sözleşme dönemi sonuna kadar yürürlükte kalacak. DPT'nin Eşel-Mobilin kaldırılma maliyetini 346 trilyon olarak hesaplaması üzerine Eşel-Mobile devam kararı alındı." (Hürriyet, 15 Eylül 1997)
Anasol-D, Eşel-Mobili kaldıracaktı ama, sistemin getireceği yük DPT ("Devlet Planlama Teşkilatı") tarafından 346 trilyon lira olarak hesaplandığından Eşel-Mobile devam kararı almıştır. Başbakan Mesut Yılmaz'ın sözleriyle söyleyecek olursak, 55. hükümetin işçilerin, emekçilerin hakkına değil, fakat onları açlık sınırında yaşamaya mahkûm eden toplu sözleşmelere "saygı"sı vardır. "Minareyi çalan kılıfını hazırlar" deyimi bunlara uygundur!
Refahyol'un düşürülmesi ve Anasol-D'nin kurulmasında hiç de küçümsenmeyecek bir rol oynayan "sivil toplum örgütleri"nden Türk-İş ve DİSK ise, açık çek verdikleri Anasol-D hükümetinin uygulamalarını tabana ve üye sendikalarına anlatamaz hale geldiler...
Bu noktadan itibaren sendika ağalarına az da olsa(!) hareket geldi. Ancak onların bu hareketlenmelerinde rol oynayan, tek başına, Anasol-D hükümetinin uygulamalarını tabana ve üye sendikalarına anlatamamaları faktörü olmadı. Anasol-D'nin devreye sokmaya çalıştığı "Ekonomik ve Sosyal Konsey"deki (ESK) rezil tutumları da hareketlenmelerindeki esas neden değildi. Onlar bu gelişmeleri kendi planlarına, iç hesaplarına da alet ettiler.
Bu dönemde, Türk-İş Başkanlar Kurulu Toplantısı ve DİSK Genel Kurulu yapıldı!
Türk-İş Başkanlar Kurulu Toplantısı, 11 Eylül günü İstanbul'da yapıldı. Bu toplantının, esasen 6-10 Ekim tarihlerinde Özbekistan'da yapılması tasarlanmıştı. Türk-İş başkanları kendilerine 4 günlük bir turistik seyahati uygun görmüşlerdi ya, sınıf mücadelesi(!) onları rahat bırakmadı. Sendika tabanının ve bazı üye sendikaların tepkileri sonucu olarak turistik seferi iptal etmek zorunda kalan Türk-İş'li sendika ağaları tarihi de öne alarak İstanbul'da toplandılar!
Türk-İş, Başkanlar Kurulu Toplantısı'nda, "her geçen gün ağırlaşan istihdam ve işsizlik" sorunlarıyla ülkenin "ekonomik ve sosyal yapısındaki dengesizlikler" üzerinde yoğunlaşılacağını açıklamıştı. Toplantı için hazırlanan çalışma raporunda, "işgücü piyasasının işsizlik sigortası çerçevesinde örgütlenmesinin sosyal devlet anlayışının bir gereği" olduğu vurgulanıyordu filan...
Bunların hep laf ü güzaf olduğu, Türk-İş Başkanı Bayram Meral'in toplantı sonrası yaptığı çeşitli açıklamalarda ortaya çıktı. İşçileri ve emekçi yığınları doğrudan ilgilendiren işsizlik ve işsizlik sigortasıyla, genel olarak ülkenin ekonomik ve sosyal yapısındaki dengesizlikleri ele alacağını gündemine koyan bir sendika, sonuçta ancak şunları söyleyebiliyor:
"Hükümet böyle giderse düşer. Biz desteğimizi çekeriz. CHP de desteğini çekerse hükümet gider."
Mübarek, sanki mecliste çoğunluğu elinde tutan herhangi bir burjuva partisinin başkanı! Ülkenin ekonomik ve sosyal yapısındaki dengesizliklere ve işçilerin, emekçilerin sorunlarına böyle çözüm gelmeyeceği çok açık. Bu açıklık, Bayram Meral'in somuta ilişkin laf ettiği yerlerde çok daha iyi görülmektedir. Eşel-Mobile ilişkin şunları söylüyor Başkan Meral:
"Eşel-Mobil, ESK'nın gündem maddesiydi. Şimdiden ESK'nın üzerine ölü toprağı serptiler. Artık ESK'nın hiçbir işlevi olamaz. Sivil toplum örgütleri olarak düş kırıklığı yaşıyoruz. Bize de kendilerine de yazık ettiler." (Hürriyet, 15 Eylül 1997)
Ne güzel tatil yapacaktık Özbekistan'da. Nerden çıktı bu Mesut?! gibi duyulmaktadır Bayram Meral'in lafları...
Türk-İş içinde ESK'den çıkılması gerektiği, daha tutarlı bir çizgi izlenmesi gerektiği yönünde sesler yükselmektedir. Ama kimin umurunda? Özbekistan tatilinin kaçışına hayıflanma daha ağır basmaktadır.
Bu aralarda, DİSK de bir eylemle kendini gösteriverdi. 9 Eylül'de Başkan Rıdvan Budak'ın İstanbul'da düzenlediği basın açıklaması, sayısı 500'ü bulan bir topluluk tarafından izlendi. Budak, basın açıklamasında şunları söylüyordu:
"Eğer bu hükümet sosyal adaleti sağlamazsa Refah Partisi yine gelir. Bu hükümete desteğimiz de kösteğimiz de sözkonusu değil. Başarılı olurlarsa kendileri için olurlar. İyi şeyler yapmazlarsa sandıkta gerekli cevabı alırlar." (Milliyet, 10 Eylül 1997)
DİSK Başkanı, bu hükümetten "sosyal adalet" beklemektedir. Bunda bir terslik yoktur! Bu beklentilere sahip olduklarından, patronların "sivil toplum teşkilatları"yla yanyana işler yapmaktadırlar. Bunun için "Ekonomik ve Sosyal Konsey"de boy göstermekte, birçok üye sendikanın ve tabanın muhalefetine rağmen, konseyin esasında yararlı bir kurum olduğunu savunabilmektedirler.
Bu basın toplantılı eylem, Rıdvan Budak açısından DİSK 10. Genel Kurulu'na bir yatırımdı. Lafta "sol" gösterip sağdan darbe indirmeyi beceren Rıdvan Budak, 12-14 Eylül'de İstanbul'da yapılan genel kurulda yeniden DİSK Başkanlığına seçilebildi.
Hemen belirtelim: Bu dönem, Rıdvan Budak'ın son Başkanlık dönemi. 2000 yılında sendikacılığı bırakacak olan Budak, siyasete atılacağını açıklamış durumda! (Bkz. Nokta sayı 36, sayfa 38-40) Şu anda CHP üyesi olduğunu belirten DİSK Başkanı, sendikacılığı bıraktıktan sonra hangi partide çalışacağını devlet sırrı(!) gibi saklamaktadır.
Eylül'deki eylem, Rıdvan Budak için nasıl ki genel kurul için bir yatırım idiyse; onun bu dönemki DİSK Başkanlığı da milletvekili olmanın yatırımı olacaktır. Budak, daha şimdiden uygun laflar etmeye başlamıştır:
"Türkiye kendi iç demokrasisini ve barışını sağlasa, inanıyorum ki, 10 yıl sonra dünyanın gelişmiş onbeş yirmi devleti arasında yerini alacaktır." (Nokta sayı 36)
Ülkede barışı sağlamak, işçiler ve emekçi halk için gerçek demokrasiyi kurmak, sosyal adaleti gerçekleştirmek mutlaka mümkündür! Fakat bu, Meral gibi, Budak gibi sendika ağalarıyla olmaz. Bunun için sınıf mücadelesinin devrimci tarzda yürütülmesi gerekmektedir. Bunun yolu sarı, gerici sendikalarda örgütlenmekden, devrimci sendika fraksiyonları oluşturmakdan geçmektedir. Bunun yolu, işçi sınıfının sürece bağımsız, bilinçli, devrimci müdahalesinden geçmektedir. Bunun yolu mücadeleden, mücadeleden ve mücadeleden geçmektedir. Tüm gayretlerin bu yola seferber edilmesi.
Çağrımız böyledir...

17 Eylül 1997