İngiliz bilim adamları, genetik müdahaleyle başı olmayan bir kurbağa embriyonu geliştirdi!

"YEDEK ORGAN ÜRETİMİ" VEYA "BAŞSIZ
İNSAN" NEYİN NESİ VE KİME YARAYACAK?

Geçtiğimiz haftalarda, medyayı en fazla ilgilendiren konulardan biri de, İngiltere'deki Bath Üniversitesi araştırmacılarından Profesör Jonathan Slack tarafından, genetik müdahaleyle yeniden programlanarak başı olmayan bir kurbağa embriyonunun geliştirilmesi oldu...
Bu olayın duyulmasının ardından medya üzerinden, aklın sınırlarını zorlayarak mümkün ihtimaller üzerine ateşli tartışmalar yürütüldü. Bazı bilim adamları tarafından getirilen, bu gelişmenin "bilimsel faşizme" yolaçacağı yönlü çekincelerin üzerinde fazla durulmayarak, tartışmalar esasta "yedek organ üretimi" ve "başsız insan"(!) noktalarında odaklaştı.
İnsanlar nihayet(!) kendi dokularından alınarak üretilerek depolanacak organlar sayesinde, olası hastalıklar, yaşlanma veya kazalar neticesinde ihtiyaç duyacakları organlara anında sahip olacaklar ve bu organlar bizzat kendi dokularından üretildiği için vücuda uyum gösterme diye bir sorun da kalmayacaktı! Hastalanan, arızalanan, bozulan, eskiyen, tipi beğenilmeyen organların sürekli değiştirilerek yenilenmesi sayesinde mükemmel bir görünüşe ve ölümsüzlüğe bile erişilecekti! İnsanlığın varolduğundan bu yana en büyük hayali bu değil miydi?
Medya üzerinden bu başarılı deneyin mümkün kıldığı olanaklar ve açılan yeni ufuklar üzerine, konuyu bilen bilmeyen bir dizi kişi tarafından yürütülen tartışmalarda, bu gelişmenin taşıdığı siyasi anlam ve sonuçlar üzerinde değil, esas olarak sansasyon ve magazin yönü üzerinde duruldu.
İngiliz profesörün gerçekleştirdiği deney doğrultusundaki çalışmalar, yüzyılın başından beri yapılmaktadır. Bu alanda en büyük başarı klonlama yoluyla "Dolly" adlı bir koyunun kopyalanmasında elde edildi. Sadece belli organların üretilmesi için de uzun yıllardan beri çalışmalar yürütülmektedir. İki yıl önce ABD'nin Teksas eyaletinde, bilim adamları tarafından binlerce kafasız fare embriyonu geliştirildi. Çoğu daha ana rahminde ölen bu embriyonların ameliyatla alınanları da ölü doğdular. Başka deneylerde canlılar üzerinde aşılanarak, bu organların belli bir süre yaşama ve gelişmeleri sağlandı.
Bu alandaki çalışmalar hem yeni değildir, hem de elde edilen başarılar o kadar büyük değildir. Fakat yine de bu alandaki gelişmeler; bu gelişmelere ve olası imkanlara, sonuçlara oldukça olumlu bakan bazı insanların ve çevrelerin iştahını kabartacak, fantazilerini zorlayacak kadar önemlidir.
Bu tür gelişmeler bilimsel açıdan belli bir ilerlemeyi ifade etse de, sömürücülerin egemenliği devam ettiği sürece bu başarılardan yararlanan insanlık değil, insanlığın küçük bir bölümünü oluşturan sömürücüler olacaktır. Bu alandaki ilerlemeler, sömürücüler tarafından esasta kendi egemenliklerini sağlamlaştırmak ve daha fazla kâr amacıyla kullanılacaktır.
Sömürücülerin laboratuvarlarında, bir yandan hayvanlar klonlanır, başsız embriyonlar üretilirken ve bilimde ilerlemenin boyutları üzerine ahkam kesilirken, diğer yandan hâlâ milyonlarca çocuk açlıktan, basit hastalıklardan ölmektedir; hâlâ kanser, AIDS gibi bir dizi hastalığa çare bulunamamış olup şeker hastaları ömür boyu ilaç firmalarına mahkum edilmektedir. Belli hastalıklara çare olan ilaçları da ancak bu ilacı alabilecek maddi güce sahip olanlar kullanabilmektedir.
Maddi gücü yeterli olmayanların hastane kapısından içeri girmeleri bile mümkün değildir, şans eseri girip tedavi görenlerin ise çıkmaları mümkün olmamakta, hastanede rehin tutulmaktadırlar. Kapitalizmde sağlık hizmetleri, parası olanlar için vardır.
Kapitalist sömürü sisteminde bilimsel araştırmalar, sömürücülerin çıkarları doğrultusunda ve esasta kâr amaçlı yürütülmekte, bu gelişmelerin sonuçlarından esasta sömürücüler yararlanmaktadır.
Sosyalizmde ise bilimsel araştırmalar, insanların daha iyi, sağlıklı, mutlu bir yaşam sürmeleri için yürütülür. Bu gelişmelerin sonuçlarından devlet güvencesi altında tüm insanlar parasız olarak yararlanır. Sosyalizmde eğitim, barınma, beslenme, dinlenme gibi sağlık hizmetleri de sadece soyut "hak" olarak değil, devlet güvencesi altında herkesin yararlanabileceği "somut" hizmet olarak sunulur. Düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen ve egemenlerin çıkarlarına bir robot gibi uyan insanlar yaratmaya çalışan, sahip olduğu eğitim, basın yayın ve iletişim araçları sayesinde bu amacına ulaşmada oldukça yol kateden kapitalist sömürü sisteminin tersine, Sosyalizm'de düşünen, sorgulayan, eleştiren, ülkenin her alandaki gelişmesine aktif katılan insanlar yaratılmaya çalışılır. Ülkenin eğitim ve basın yayın kurumları bu amaca uygun olarak düzenlenir. Bugüne dek yaşanan Sosyalizm deneyimlerinde bu böyle olmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır.
Bilimin, bir avuç sömürücünün hizmetinden çıkarılıp tüm insanların mutluluğu, sağlığı ve çıkarları amacıyla kullanılabilmesi için, sömürü sisteminin yıkılması temel şarttır!

17.11.1997


1997 yılının ilk 8 ayında meydana gelen 254 bin 789 kazada 3 bin 326 kişi öldü!

ASIL SUÇLU KAMYONLAR VE
OTOBÜSLER Mİ YOKSA SİSTEM Mİ?


Bir dizi yazımızda belirttiğimiz gibi, ülkemizde hergün yaşanan onlarca kaza arasından, ancak katliam boyutlarına varanlar medya tarafından haber verilmeye değer görülmektedir...
Bu tür kazalardan biri, Ekim ayının sonuna doğru Konya-Adana karayolunda yaşandı. Bir tankerle bir yolcu otobüsünün çarpışması sonucu meydana gelen kazada, 46'sı otobüste, 2'si de tankerde bulunan 48 kişi yanarak yaşamını yitirdi. Kazada 5 kişi de ağır yaralandı. Medya üzerinden günlerce bu kazanın görüntüleri yayılarak, insanlara bu tür kazaların sorumlusu olarak "eğitimsiz kamyon ve otobüs sürücüleri" gösterildi.
Her seferinde, bu büyüklükte bir katliam boyutuna varmasa da kazalar ülke gündeminden hiçbir zaman düşmemektedir. Çok ender de olsa trafik kazaları sonucu ölüm haberinin gelmediği günler, tarihe büyük bir olay olarak geçmektedir.
Devletin istatistiklerine göre; 1997 yılının ilk 8 ayında meydana gelen 254 bin 789 kazada, 3 bin 326 kişi hayatını kaybetmiş, 75 bin 467 kişi de yaralanmıştır. Kazaların yolaçtığı 8 aylık maddi hasar 27 trilyon 58 milyar lira olarak tespit edilmiştir (26.10.97 Cumhuriyet). Yani ülkemizde ortalama olarak, günde 1048 trafik kazası olmakta, bu kazalarda 13 kişi hayatını kaybetmekte, 310 kişi de yaralanmakta ve 111 milyar lira maddi hasar meydana gelmektedir. Bu istatistikler sadece doğrudan kaza mahallinde ölenleri kapsamaktadır. Hastaneye kaldırıldıktan sonra bu kazada aldığı yaraların etkisiyle daha sonra hayatını kaybedenleri kapsamamaktadır.
Türkiye'de son on yılda 120 bin insan trafik kazalarında hayatını kaybetmiştir (Cumhuriyet, 26.1.1996). Devletin verdiği rakamlara göre PKK'ya karşı yürüyen savaşta, OHAL'in uygulanmaya başlandığı 1987 yılından buyana sadece OHAL bölgesinde hayatını kaybedenlerin toplam sayısı; 18 bin 19'u PKK'lı, 4 bin 209'u asker, 4 bin 245'i sivil olmak üzere toplam 26 bin 473'tür. (Cumhuriyet, 19.7.1997) Yani aynı süre içinde trafik kazalarında hayatını kaybedenlerin sayısı, OHAL bölgesinde ölenlerin sayısından yaklaşık 5 kat daha fazladır!
Son on yıl içinde ülke nüfusu %24 artarken araç sayısı %146 artmıştır. Aynı süreçte bu araçların hareket ettiği fiziki mekanda ise sadece %3.6'lık bir artış kaydedilmiştir. (Cumhuriyet, 5.9.1997)
Ülkemizdeki hakim olan sömürü sistemi o kadar çarpık ve sakattır ki, hakim sınıflar sadece aracın üretilmesi ve satılmasıyla ilgilenmekte, bu araçların nerede ve hangi şartlarda sürüleceğine bile pek kafa yormamaktadırlar. Uluslararası birkaç yol dışındaki yolların durumu içler acısıdır. Çukurlar ve tümsekler yüzünden bu yollarda ilerleyebilmek olağanüstü beceri gerektirmektedir.
Arabalar yer yer şehir ortasında çukurlara düşüp, bu arabaların içindeki insanlar boğularak hayatını kaybetmektedirler.
Cumhuriyet bayramı veya fetih törenlerine oluk gibi para harcayan devlet veya belediyeler, yapıların veya yolların sadece dış görünüşüyle ilgilenmekte, altyapıya değer vermemektedirler. Çürük olan bir yerleşim alanının bir yağmur sonucunda felç olması anormal değildir. Öyle ki, Ekim ayının ortalarında yağan şiddetli yağmur sonucunda İstanbul'da 6 kişi öldü, 3 binden fazla ev ve işyeri sular altında kaldı, 500'ün üzerinde trafik kazası meydana geldi, on binlerce araç yollarda mahsur kaldı. Sadece bu durum bile ülkemizdeki yapılaşmanın ne kadar çarpık geliştiğini göstermeye yeterlidir. Ülkenin can damarının attığı şehir bir yağmur neticesinde felç olmakta, altı kişi hayatını kaybetmektedir.
Ülkemizde ulaşım başından beri sömürücülerin çıkarlarına göre düzenlenmiş, özellikle 50'li yıllardan sonra ağırlık bütünüyle karayollarına verilmiştir. Bu politika sonucunda karayollarının 1950 yılında yolcu taşımacılığında %73, yük taşımacılığında %34 olan payı, 1993 yılında yolcu taşımacılığında %94.4'e, yük taşımacılığında %91.1'e tırmanmıştır.
Üç tarafı denizlerle çevrili olan, yüzyılın başında 15 kıyı şehri deniz yoluyla birbirine bağlı olan ülkemizde, bugün deniz yoluyla bağlantısı olan şehir sayısı 5'e düşmüştür. Oysa deniz yoluyla ulaşım en ucuz ulaşımdır. Yük taşımacılığında denizyoluyla yapılan taşıma maliyetinden demiryolu 2,5 kat, karayolu 4 kat, havayolu 12 kat daha pahalıdır. Karayoluna göre çok daha ucuz ve avantajlı olmasına rağmen demiryolu ağının bırakalım genişletilmesini, varolanlar bile doğru dürüst korunmamaktadır.
Düz bir arazide bir kilometre demiryolu 100 milyar liraya malolurken bir kilometre otoyol 1 trilyona malolmaktadır. Buna rağmen 1980'den bu yana hemen hemen hiç demiryolu döşenmezken, bin kilometrenin üzerinde otoyol yapılmıştır. (Hürriyet Joker, 18.9.1997) Şehir içinde toplu taşımacılığın üstünlüğü tartışma götürmezken, şehiriçi ulaşımda toplu taşıma araçlarının oynadığı rol ve bunlara verilen önem incir yaprağı misalidir.
Bu duruma varılmasının nedeni kader değil, siyasi tercihlerdir. Ülkemizde başından beri, insanların oturdukları, çalıştıkları, dinlendikleri, alışveriş yaptıkları yerler ve bu yerler arasındaki ulaşım sömürücülerin çıkarlarına göre düzenlenmiş ve bu gelişme gelinen yerde hakim sınıfların medyasında "trafik canavarı" olarak adlandırılan durumu yaratarak içinden çıkılmaz bir hal almıştır.
Aslında "trafik" canavarı, "enflasyon" canavarı gibi adlandırmalar, gerçek canavarları gizleyen adlandırmalardır. Trafik, enflasyon vb. kendi başlarına ortaya çıkıp gelişmezler. Onları yaratan, bulundukları hale getiren insanlardır, toplumdur. Kapitalist düzende trafiği canavarlaştıran bizzat düzenin kendisidir.
Gerçekten de bu sistem devam ettiği sürece bu durumun içinden çıkmak mümkün değildir. Bu durumdan kurtulmanın yolu, kapitalist sömürü sisteminden kurtulmaktan geçmektedir. Ulaşım, ancak o zaman, bir avuç sömürücünün çıkarlarına göre değil, insanların ezici çoğunluğunun çıkarlarına göre düzenlenecek ve "trafik canavarı" da mezara gömülecektir!

17.11.1997