1-10 Aralık tarihleri arasında Japonya'nın Kyoto kentinde
"Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Konferansı" gerçekleştirildi.

ÇEVREYİ KORUMANIN DEĞİL,
DİPLOMATİK AYAK OYUNLARININ ZİRVESİ!

Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen ilk çevre zirvesi, 1992 yılında Rio'da gerçekleştirildi. Bu zirvenin ardından Birleşmiş Milletler tarafından 1995 yılında, Berlin'de bir çevre zirvesi daha gerçekleştirildi...
"İnsanlığı bekleyen felaket ve çevrenin korunması" üzerine bir dizi iyi niyet konuşmasının gerçekleştirildiği bu iki zirvede de, getirilen öneriler, tavsiye çerçevesini aşmadı ve katılan devletleri bağlayıcı kararlar alınmadı. Gerçekleştirilen zirvelerde, aslında "insanlığı bekleyen felaket"in gerçek yaratıcıları olan bu sistemin sorumluları timsah gözyaşı dökerlerken; "felaket"in kendisi ağır, fakat emin adımlarla, gittikçe daha fazla hissedilir bir şekilde yaklaşıyordu.
"Yüzyıl soğukları" ve "yüzyıl sıcakları"nın artık neredeyse her yıl gerçekleşmesi, nehirlerin oldukça sık taşması, geçtiğimiz yaz aylarında Çek, Polonya, Almanya topraklarının bir bölümünün sular altında kalması, Güney Kutbu üzerinde açılan ozon deliğinin gittikçe büyümesi, sadece Afrika'da değil Avrupa, Asya ve Amerika'da da kuraklık ve çölleşmenin ilerlemesi, büyük metropollerin üzerinden smog bulutlarının eksik olmaması, su kaynaklarının gittikçe daha fazla önem kazanması, Pasifik Okyanusu'nda gerçekleşen El Nin' sıcak su akıntısının olumsuz etkilerinin kendini dünyanın değişik bölgelerinde hissettiren büyük çaplı bir felakete dönüşmesi ve benzeri gibi gelişmeler, emperyalistleri, kendilerini de tehdit eden "felaketin" gelişini engellemek için sadece "tavsiye" niteliğinde konuşmalar yapmaya değil bağlayıcı nitelikte kararlar almaya zorladı!
İşte bu noktada, 1-10 Aralık tarihleri arasında Japonya'nın Kyoto kentinde düzenlenen bu yeni Birleşmiş Milletler Çevre Zirvesi diğerlerinden farklı olacak, katılan devletler için bağlayıcı kararlar alınacaktı...
Yaşanan bu olumsuz gelişmelerin temel nedeni olarak, başta karbondioksit (CO2) olmak üzere sanayi tesislerinden, araba egsozlarından vb. atmosfere yayılan ve sera etkisine yol açan gazlar gösterilmektedir. Atmosfere karışan bu gazlar, bir yandan dünyayı güneşten gelen mor ötesi ve kızıl ötesi ışınlardan koruyan ozon tabakasının delinmesine, diğer yandan güneşten gelen ısının bir kısımının uzaya geri dönmesini engellemesine yol açmaktadır.
Bu gelişme sayesinde dünya, bir yandan delinen ozon deliği yüzünden daha fazla mor ve kızıl ötesi ışınlara maruz kalır, bunun sonucunda özellikle ozon deliğinin büyük olduğu Güney Kutbu yakınında yaşayan insanlarda cilt kanseri vb. hastalıklar normalin çok üzerinde görülürken, diğer yandan güneşten gelen ısının bir kısmının uzaya geri dönüşünün engellenmesi nedeniyle oluşan sera etkisi yüzünden, yerküre üzerinde hüküm süren ortalama sıcaklık gittikçe artmaktadır. Yerküre üzerinde hüküm süren ortalama sıcaklığın birkaç derece bile artması bir dizi felaketi beraberinde getirecektir. Buzulların erimesi, El Nin', nehirlerin oldukça sık taşması, sel ve tayfun felaketleri, vb. gelişmeler, bu sıcaklık artışının sebep olacağı gerçek felaketin önhabercileri olarak görülmektedir.
Sera etkisine yolaçan bu gazların üretilmesi, sadece dünyanın ısısının artmasına ve ozon deliğinin büyümesine neden olmamaktadır. Atmosfere karışan bu gazlar nedeniyle smog büyük şehirlerin üzerinden eksilmez olmuş, yaşam özellikle kışın çekilmez hale gelmiştir. Atmosfere karışan bu zehirli gazlar, yağan yağmurlarla birlikte yine yere düşerek toprağa ve suya karışmakta, su ve tarım ürünleri vasıtasıyla tekrar insanlara ulaşmakta, farketmeden onların zehirlenmesine yol açmaktadır. Dolaylı yollardan alınan bu zehirin yanısıra, insanlar, soludukları hava vasıtasıyla da doğrudan zehirlenmektedirler. Bir dizi hastalığın, özellikle kanserin, yoğun bir sanayileşmenin olduğu bölgelerde daha sık görülmesi bir tesadüf değildir.
Sera etkisine yolaçan gazların kaynağı, petrol, gaz ve kömür gibi fosil enerji kaynaklarının kullanımıdır. Fosil enerji kaynaklarının yakılması sırasında ortaya çıkan karbondioksit, sera etkisini oluşturan gazların başında gelmektedir. Makalemizde "gazların üretimi" denilen yerlerde anlaşılması gereken, bir sanayi dalı olarak üretim değil, fosil enerji kaynakları yakılırken ortaya çıkıp atmosfere karışma anlamında üretimdir!
Dünyada her yıl, 23 milyar ton sera etkisine yolaçan gaz atmosfere karışmaktadır. Sera etkisine yol açan gazların, şu an gerçekleştiği oranda üretilmesi engellenmezse, "felaketin" kaçınılmaz olduğu konusunda bilim adamları hemfikirdir. Bilim adamları arasında, gerekli adımlar atılmazsa ortaya çıkacak felaketin boyutu konusunda görüş farklılıkları olsa da, şu an yaşanan iklim felaketlerinde "insan faktörü"nün önemli bir rol oynadığı konusunda fikir birliği vardır.
Bilimsel hesaplamalara göre, dünya ikliminin tekrar "normal" seyredebilmesi için gelecek yüzyılın ortasına kadar %80 oranında daha az karbondioksit üretilmesi sağlanmalıdır. Kyoto'daki Çevre Zirvesi, sera efektine yolaçan zehirli gazların üretilmesinin sınırlanması ve giderek düşürülmesi hakkında bağlayıcı kararlar almak için gerçekleştirilmiştir. 1992 yılında gerçekleştirilen Rio zirvesinde, endüstri ülkelerinin sera etkisine yolaçan gazların üretimini 2000 yılına kadar 1990 yılı seviyesine düşürmeleri öngörülmüştü. 1995 yılında düzenlenen Berlin zirvesinde bağlayıcı kararlar alınması öngörülmüş, fakat başta ABD olmak üzere bazı emperyalist devletlerin ve tekellerin direnişi karşısında herhangi bir bağlayıcı karar alınamamış, yine içeriği boş bir "çerçeve sözleşme" imzalanmıştı.
Kyoto Konferansı öncesinde, 2010 yılına kadar sera efektine yolaçan zehirli gazların üretilmesi konusunda Avrupa Birliği %15 oranında indirim önerirken, ev sahibi Japonya %5'i yeter görmekteydi. ABD ise herhangi bir indirimi kabul etmeyip, 1990 yılı oranında bir üretim seviyesi önermekte ve gelişmekte olan ülkelerin de bu oranlara dahil edilmesini savunmaktaydı.
Bunun yanında başta ABD olmak üzere bazı emperyalist devletler, karbondioksit üretim sınırına ulaşamayan ülkelerin sahip oldukları kontenjanın diğer ülkeler tarafından satın alınıp kullanılabilmesini de önermekteydiler. Bu ilginç(!) öneri şöyle işleyecekti: Örneğin karbondioksit üretimi konusunda 2010 yılına kadar 1990 yılı üretiminin %5 altına düşmesi karara bağlanan ABD, karbondioksit üretimi konusunda sınır getirilmeyen geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin bu haklarını satın alarak kendisi daha fazla karbondioksit üretebilecekti. Benzer bir öneri de başka emperyalist devletlerden geldi. Bu öneriye göre de her ülkenin bir karbondioksit kontosu bulunacaktı. Bu konto, o ülke için tespit edilen karbondioksit üretimi sınırından oluşacaktı. Kontosundaki sınırı aşan ülkelerle hâlâ rezervi olan ülkeler arasında, karbondioksit üretimi haklarını satışı veya değiş tokuşu olabileceği gibi, belli bir süre, sınırın altında üretim yapan ülkeler, bu süreçte gerçekleşen eksik üretimi, daha sonra gerçekleştirecekleri fazla üretimle dengeleyebileceklerdi. Yani ülkeler arasında karbondioksit üretimi konusunda, geleceğe veya geçmişe dönük borçlanma ve kredi sistemi işleyecekti.
Çevre "korunması"(!) etrafında dönen bu üçkağıtlar bilindiğinde, yazının başlığının neden "çevreyi korumanın değil, diplomatik ayak oyunlarının zirvesi" olarak seçildiği daha iyi anlaşılır zannederiz. Bu yaklaşımların, çevre korunmasıyla uzaktan yakından bir ilişkisi olmayıp tam bir sahtekarlıktır!
Atmosfere karışan karbondioksit gazı, esas olarak sanayileşmiş ülkeler tarafından üretilmektedir. Dünyadaki toplam karbondioksit gazının %23.7'si tek başına ABD tarafından üretilmektedir. ABD'de yılda kişi başına 19.88 ton karbondioksit gazı üretilmektedir, kişi başına düşen karbondioksit gazı üretim miktarı diğer bazı ülkelerde şöyledir: Rusya 10.4 ton, Almanya 10.8 ton, Çin 2.5 ton, Hindistan 0.8 ton, Türkiye 2.6 ton. Görüldüğü gibi nüfus olarak ABD'den 4.5 kat daha büyük olan Çin, ABD'den 8 kat daha az karbondioksit üretmektedir. Karbondioksit gazı üretiminde kıtalararası karşılaştırmada Afrika'nın payı %3.2, Latin Amerika'nın payı ise %5.3'tür.
Fosil enerji tüketimi konusunda ABD, diğer emperyalist ülkelerle karşılaştırıldığında bile daha savungandır. ABD'de enerji ürünleri, diğer emperyalist ülkelere göre oldukça ucuzdur. Bir litre benzin Almanya'da ortalama 175 bin lirayken, ABD'de 60 bin liradır; kişi başına yıllık benzin tüketimi Almanya'da 496 litreyken, ABD'de 1705 litredir! Sadece benzin değil, fosil enerji kaynaklarından elde edilen diğer enerji türleri de ABD'de diğer emperyalist ülkelere göre daha ucuzdur. Bu yüzden, ABD ve özellikle de enerjinin bu kadar geniş çaplı kullanılmasında çıkarı olan enerji ve otomobil tekelleri, karbondioksit gazı üretiminin sınırlanmasına karşı çıkmaktadırlar!
Kyoto'da 10 gün süren konferans sonucunda kararlaştırılan bağlayıcı hükümler, sadece çevre koruma örgütlerini değil, bazı emperyalist ülkeleri bile tatmin etmemiştir.
2010 yılına kadar öngörülen sera gazı emisyonunun 1990 yılı seviyesinin %15 altına çekilmesi hedefi kabul edilmemiş, ortalama hedef olarak %5.2 kabul edilmiştir. Buna göre, atmosfere atılan sera gazlarını Avrupa Birliği %8, ABD %7, Japonya %6 oranında azaltacaktır. Rusya, Ukrayna, yeni Zelanda gibi bir dizi ülkeye atmosfere atılan sera gazlarını azaltma zorunluluğu bile getirilmezken, Avustralya'ya %8, İzlanda'ya %10 artırma hakkı verilmiştir.
Bu zirvede imzalanan bu kararların yürürlüğe girmesi için, tek tek ülkelerin parlamentoları tarafından da onaylanması gerekmektedir. ABD temsilcisi, "kendi ülkesinde bu kararları halka ve parlamentoya kabul ettirmede çok zorlanacağını" belirtmiştir! Parlamentolar tarafından onaylandıktan sonra, anlaşma 16 Mart'ta törenle New York'ta imzalanacaktır.
Bizim bu makaledeki yaklaşımımızdan, sadece gelişmiş emperyalist ülkelerdeki karbondioksit üretimine karşı çıktığımız anlaşılmamalıdır. Biz sanayileşme seviyesi ister ileri olsun, ister geri, bütün ülkelerde esas olarak, "temiz enerji" diye adlandırılan su, rüzgar, güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmesini, fosil enerji kaynaklarının kullanımında mümkün olduğu oranda azami bir şekilde tasarrufa gidilmesini savunuyoruz.
İktisadi ve sosyal toplumsal yaşamın radikal bir şekilde yeniden örgütlenmesi gerçekleştirilmeden, enerji kaynaklarının tekellerin değil insanların gerçek ihtiyaçlarına göre, doğayla uyum ve içinde kullanılması mümkün değildir.
Bunun gerçekleşmesi için; ulaşımdan üretime, yerleşimden eğitime kadar, tüm toplumsal yapı, sömürücülerin değil, insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarının en yüksek bir düzeyde karşılanması hedefiyle yeniden örgütlenmelidir. Bu anlamda, "temiz enerji" için mücadele, aynı zamanda sömürüyü tamamen ortadan kaldırarak yaratılacak olan gerçekten "temiz toplum" için, devrim için, Sosyalizm için mücadeledir!

13.12.1997