Kyoto Zırvası'ndan...

Geçen sayımızda 1-10 Aralık 1997 tarihlerinde Japonya'nın Kyoto kentinde yapılan "Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Konferansı" hakkında tavır takınmış, sözkonusu konferansın, "çevreyi korumanın değil, diplomatik ayak oyunlarının zirvesi" olduğu değerlendirmesini yapmıştık...
Emperyalistlerin çevre koruma adına yaptıkları ve zirve adını verdikleri zırvalardan bu en sonuncusuna, TC hakim sınıfları "Çevre Bakanı" İmren Aykut başkanlığında bir heyetle katıldı. 9 Ocak'ta Hürriyet gazetesinde İmren Aykut'la Kyoto zırvası hakkında yapılmış bir söyleşi yayınlandı. Bu söyleşi, hem TC hakim sınıflarının soruna yaklaşımını, hem de Kyoto'da dönen dolapları ortaya koyan ilginç bir belge.
Sözkonusu söyleşide, TC'nin andaki bakanı İmren Aykut, önce bu sorunlara uluslararası alanda verilen önem konusunda duyduğu hayreti dile getiriyor. Şöyle diyor:
"Bu toplantıya çoğu çevreyle ilgili 106 bakan katıldı. Onlarla birlikte gelen heyet mensuplarının sayısı dört bini buldu. İki bin gazeteci ve televizyoncu vardı. 17 yıldır politikanın içindeyim, böyle bir şey görmedim. İnanılmaz bir ilgi vardı. Toplantılar sabahlara kadar sürdü, bazı bakanlar oteline gitmeyerek kanapeler üzerinde uyudu." (abç)
Bir Çevre Bakanı düşünün! Bu Çevre Bakanı, dünyanın, tüm insanlığın geleceğini ilgilendiren bir uluslararası konferansa gidiyor! Ve bu toplantıya gösterilen ilgi onu hayrete düşürüyor. O, gösterilen ilgiyi inanılmaz buluyor. Bu Çevre Bakanı'nın, yanlış bir görevde olduğu ortadadır! Bu Çevre Bakanı, henüz çevre sorunlarının gelecek açısından belirleyici önemde sorunlar olduğunu, bu konuda yapılacak bir konferansın insanlığı, örneğin bir Leydi Di'nin ölümünden daha fazla ilgilendirmesi gerektiğini kavramamıştır henüz!
Ama Çevre Bakanı'na fazla "haksızlık" etmeyelim. O, gösterilen ilgi karşısında, biraz da "özeleştirici" bir tarzda şu tespitleri de yapıyor:
"... Ekolojik yapı bozuluyor. Doğa sistemini bozarsanız, doğa kanununu işletir. Dünya bununla meşgul. Bizim toplumumuzun uğraşları ise ortada. Biz çok fazla içe kapanmışız." (abç)
Doğa yasaları, sistemi bozsanız da bozmasanız da işler. Doğanın bilinçli bir intikam eylemi vb. yoktur. Ama olsun! Çevre Bakanı'ndan bilimsel açıklık vb. beklemek abesle iştigaldir. Fakat "toplumun uğraşları" diyerek sorumluluk toplumun geneline atılıp; bu toplumun durumu ve gidişini belirleyen egemen sınıfların, onların siyasetçilerinin vb. suçu hafifletiliyor. O kadar olacak, tabii ki bu Çevre Bakanı'nda!
Kuşkusuz, bu tespitler bütün yanlışlarına rağmen, çevre konusunda ülkemizdeki duyarsızlığa dikkat çektiği noktada belli bir olumluluğa da sahiptir. Fakat bu bağlamda şu kesinlikle bilince çıkartılmalıdır: Yarın ekmeğini nereden bulacağını, yarın nerede sabahlayacağını bilemeyen bir insanın temel sorunu hayatını sürdürmektir. Açlıkla karşı karşıya, yoksulluk içinde yaşamaya çalışan bir insan için çevre sorununun sorunlar sıralamasında çok sonralarda gelmesi gayet anlaşılırdır.
Bu yüzden, "toplumumuzda" çevre sorunları konusunda duyarsızlıktan söz edilecekse, işçiler, köylüler, yoksullar açısından bu duyarsızlığın maddi temellerinin sömürücü hakim sınıflar tarafından yaratıldığı da söylenmek zorundadır.
Eğer bugün çevre bilinci öncelikle, emperyalist, "zengin" ülkelerde gelişiyorsa, bunun nedeni bu ülkelerin relatif zenginliğidir. Bu bağlamda, bu zenginliğin bir bölümünün, insanların büyük çoğunluğunun hâlâ açlıkla boğuşmak zorunda olduğu ülkelerin emekçilerinin ve zenginliklerinin emperyalist talanı sonucunda oluştuğu da bilinmeli, söylenmelidir. Bunun dışındaki her "çevre bilinci eksikliği" yakınması tek yanlıdır, gerçek sorumluları ve suçluları gözlerden gizlemeye yarar.
İmren Aykut da, ülkemizde çevre bilinci bağlamında eksikliğe dikkat çekerken -bu olgudur-, bunun gerçek neden ve sorumlularını gözlerden gizleyerek sömürü sisteminin bir siyasetçisi olarak görevini yerine getiriyor yalnızca. Soruna böyle yaklaşıldığında, çevre konusundaki felaketli gelişmenin gerçek suçluları ve sorumluları gözlerden gizlendiğinde, çözümün de bizzat bu suçlu ve sorumlulardan beklenmesi kaçınılmaz olur.
Bugün çevre konusunda yarınki felaketli sonuçların ilk belirtilerinin bugünden yaşandığı ortamın bir esas suçlusu ve sorumlusu vardır: en fazla kârı çıkış noktası alan emperyalist sistem! Bu yüzden gerçek anlamda bir çevreyi koruma mücadelesi, emperyalist sistemi yıkma mücadelesi olarak yürütülmek zorundadır. Emperyalist "çevre dostları" ise, çevre koruma mücadelesinden, kendi koydukları ve kârlarına, sistemin özüne dokunmayan kurallara uyulmasını anlıyorlar. TC Çevre Bakanı İmren Aykut, bu bağlamda da üzerine düşeni yapıp andaki durum ve çözüm konusunda şunları söylüyor:
"BM bünyesindeki kurumların ortaya koyduğu kurallara uyulmazsa, önümüzdeki dönemde dünyada vahim bir durum ortaya çıkacak."
Burada önce "vahim" durum, geleceğin bir sorunu olarak konarak andaki durumun vehameti gözlerden gizlenmektedir. Gerçekte, ekolojik dengenin bozulması konusunda andaki durum vahimdir. Yarının daha felaketli olma olasılığı, bugünkü durumun vahim olmadığı anlamına gelmiyor. Bir "Çevre Bakanı"nın bugünkü durumun vehametini görmemesi, onun yerinin yanlış olduğunu bir kez daha gösteriyor. Herhalde onun Kyoto'daki ilgi konusunda duyduğu şaşkınlığın nedeni de bu yanlış değerlendirme olsa gerekir.
İkincisi, TC Çevre Bakanı çevre konusunda çözümü "BM bünyesindeki kurumların koyduğu kurallara uyulması"nda görüyor! Kim bu BM? Burada kimin sözü geçiyor? Kimin kurumu bu?
Birleşmiş Milletler Örgütü gerçekte, emperyalist büyük güçler başta olmak üzere, emperyalizmin uluslararası örgütü. Bu örgütün temel işlevi, emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişmelerde pazarlık yapıp çözümler üretmek ve ürettiği -şu veya bu emperyalist büyük gücün çıkarlarının ifadesi olan- çözümleri de "insanlığın çıkarlarına uygun" çözümler olarak tanıtmaktır! Her konuda olduğu gibi, çevre konusunda da bu örgütün aldığı kararlar, emperyalist büyük güçlerin üzerinde anlaştıkları konularda alınan ve onların özsel çıkarlarına ilişmeyen kararlardır. Aksi takdirde bu kararlar zaten alınamaz. Bu yüzden, çevre sorunlarının çözümünün "BM bünyesindeki kurumların koyduğu kurallar"dan beklenmesi, bağı keçiye teslim etmeye benzer.
TC hakim sınıflarının da bu "kurallar" konusunda belirli çekinceleri var. Kuşkusuz bu çekinceler ve bunların çıkış noktası, bizim bu kurallar hakkındaki çekincelerimizden özde değişik. Yine de bu çekinceler, İmren Aykut'un savunmaya çalıştığı BM "kuralları"nın gerçekte emperyalist ülkeler tarafından, onların kendi durumlarından yola çıkılarak diğerlerine dayatılan kurallar olduğunu gösteriyor!
Bu bağlamda, İmren Aykut'un anlattıklarını bütünlüğü içinde aynen aktarıyoruz:
"Biz, Rio'da 168 ülke adına imzalanan İklim Değişikliği Sözleşmesi'ni imzalamadık. Parlamentodan da geçirtmedik. (Sözkonusu sözleşme, belirli noktalarda "ulusal egemenlik" sınırlarını zorladığından, geçerli olması için ülke parlamentoları tarafından onaylanması gerekiyor. /BN) Bizim imzalamamamızın nedeni, biz OECD üyesi olduğumuz için gelişmiş ülkeler kapsamında sayılıyoruz. Yani ABD, Almanya, İngiltere ile aynı statüde bulunuyorsunuz. Bu listede yer aldığınızda ağır sorumluluklar taşıyacaksınız. Sera etkisini 1990 seviyesinin altına indireceksiniz. Ayrıca gelişmekte olan ülkelere destek ve oluşacak fonlara para vereceksiniz. Ayrıca küresel ısınmaya yol açan sera gazını azaltmayı taahhüt edeceksiniz. Ama gelişmekte olan ülkelerle; Bulgaristan, Azerbaycan, Ukrayna gibi pazar ekonomisine yeni geçen ülkelere bazı istisnalar tanınıyor, ama biz OECD üyesi olduğumuzdan böyle bir istisnai durumumuz olmuyor.

...

Türkiye için Sera gazını azaltmak, sanayimizin, enerji yatırımlarımızın engellenmesi demek. Ancak, bizim kalkınma planlarımıza göre sanayi, enerji, ulaştırma yatırımlarımızı 2010 yılına kadar üçe katlamak zorundayız. Gelişmiş ülkelerde ise, kalkınma hızı doygunluk noktasında, onlarda bir artış talebi olmuyor. Bizim yeni yatırımlara, enerjilere ihtiyacımız var. Kişi başına karbondioksit miktarına baktığımızda dünyada sekseninci sıradayız. OECD ortalamasının da dörtte biriyiz. Dünyadaki toplam emisyon içindeki payımız binde yedi. Yüzde bir bile değil. Atmosferi kirletme düzeyi olarak bakarsak çok aşağıda bir durumumuz var. Dolayısıyla ne gelir düzeyinde ne de emisyon bakımından gelişmiş ülkeler düzeyinde değiliz. Ama OECD üyesi olduğunuzdan listeye giriyorsunuz."
İmren Aykut'un burada söyledikleri, Türkiye'nin ABD, Almanya, İngiltere gibi emperyalist büyük güçlerle aynı kategoride ele alınıp aynı yükümlülükler altına sokulmak istendiğinin haklı olmadığını ortaya koyduğu noktada doğru tespitlerdir...
Buradaki sorun şudur: Kirletenler kim olursa olsun, esas sorumlular kim olursa olsun, kirletilmiş olan, bütün dünyanın/insanlığın ortak atmosferidir. Ve eşit olunmadığı, kalkınma hakkı olduğu vb. adına, ortak atmosfere diğerlerinden daha fazla zehir saçma özgürlüğü ve hakkını savunmak, olacak iş değildir. Kuşkusuz emperyalist büyük güçlerin hiç kimseye kendi pislettiklerini, daha fazla pisletmeme veya onlarla bugünden itibaren eşit ölçüde kirletme talep etme hakkı yoktur. Bunu dikte etme hakları hiç yoktur! Bunlar çevre korunması noktasında en son söz söyleme hakkına sahip olan güçlerdir. Ve fakat bu emperyalist sistemin parçaları olan, sömürü sistemine ilkede karşı çıkmayanların da, aynı konuda söyleyecek çok sözü olmasa gerekir. Söyledikleri de, aynı İmren Aykut'un ifade ettiği gibi, siz yeter kirlettiniz, siz biraz daha az kirletin, bizim sizden fazla kirletme hakkımız var, biçiminde, çevreye kısa süreli sömürü aracı olarak bakan bir anlayışın ifadesi olacaktır.
Anlayışta emperyalist güçlerle, geri bağımlı ülkelerin hakim sınıfları arasında bir fark yoktur. Hal böyle olduğu için de çevre konusunda yürüyen pazarlıklar, kimin kime neyi dikte edebileceği noktasında yoğunlaşmaktadır. Kyoto'da da üzerinde yoğunlaşılan konu budur.Yine İmren Aykut'a dönelim. Ne yapacağız sorusuna verdiği cevap şöyle:
"İklim Değişikliği Sözleşmesi'ne imza atarsak çok ağır yükümlülükler altına giriyoruz. Henüz gelişmesini tamamlamamış bir ülke olarak gelişmiş ülkelere kaynak aktaramayız, ayrıca enerji yatırımlarını yapmazsak sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştiremeyiz. Türkiye bunun ikisini de yapamayacak durumda. Çünkü benim de o gelişmişler gibi kalkınma, halkımı belli bir refah düzeyine yükseltme hakkım var. İtirazımız bu. Kyoto'da iklim sözleşmesi listesinden çıkabilmek için yoğun çaba harcadık, kulisler yaptık. Ama Avrupa Birliği son anda engelledi. Yani bizi de sorumluluk noktasında tutmak istiyorlar.

...

Türkiye'yi çıkartırsak örnek olur dediler. İtiraz edilmeseydi, bu yükümlülükten kurtulacaktık. Eldeki veriler ortada, atmosferin ısınmasına yol açan metan ve azotoksitler (yani seragazı) çıkaran ülkelerin üretimlerinin çok gerisindeyiz. Çok yoğun tartışmalar oldu. Anlaşma sağlanamayınca Clinton, Asya ve Afrika'dan altı yedi ülkenin başkanına, «Aman heyetinizi ikna edin, imzalayın» diye telefon açtı. Bu protokolün çıkmaması karşısında Japonya telaşa düştü. Japon Başbakanı da Yeltsin'den ricacı oldu. Toplantı üç günün sonunda resmen bitti, ama fiilen bitmedi. Sonunda az gelişmiş ülkeler de gelişmişlerin baskısına boyun eğmek zorunda kaldılar."
Sonuç olarak, TC heyeti, Rio'da imzalamayı reddettiği anlaşmaya, Kyoto'da imzayı basmak zorunda kaldı. İmren Aykut'un deyimiyle "gelişmişlerin baskısına boyun eğmek zorunda kaldı". Ve fakat bu imza, tehditle atılan ve haksız bulunan bir imzadır. İmzanın geçerliliği, ülke parlamentosunun onayına bağlıdır. Gerçek imzalar, Mart ayında yapılacak bir toplantıda atılacaktır. O zamana kadar da, ondan sonra da pazarlıklar yürüyecek ve bu konuda atılan imzalar, şu ya da bu ülkenin hakim sınıflarının andaki çıkarlarıyla çeliştiği noktada, üzerine atıldığı kağıt kadar değeri olmayacaktır.
İmren Aykut, "bu önemli toplantıyı özetlersek ne kavgası yaşandı" sorusuna şu cevabı veriyor:
"Zenginlerle fakirler arasında geçti. Zenginler «Sadece ben değil, fakirler de taahhütte bulunsun» istiyor. Fakirler «Ne taahhüdü? Atmosferi biz ısıtmadık. Kim ısıttıysa o azaltsın.» diyorlar. Çin delegesi feryat etti, «size üç tane no diyeceğim» dedi: «Böyle bir toplantıya no, böyle bir protokole no, bu gazları azaltmaya no. Bu haksızlık. Biz daha kalkınmadık, neyi azaltacağız? Gelişen sizsiniz, fedakarlığı isteyen sizsiniz. Siz yapın!» Hepimiz ciyak ciyak fırladık kürsüye... Ben de «Yahu karbon ve seragazı en az olan ülkeleriz» dedim."
Burada, İmren Aykut'un oldukça canlı bir şekilde aktardığı kavga, özünde emperyalist büyük güçlerin kendi kurallarını kendilerine bağımlı ülkelere dayatma, onların da buna direnme kavgasıdır. Sorun, bu dünyada kimin sözünün geçeceği kavgasıdır. Bu kavgada sermayesi güçlü olan yener. Kapitalist/emperyalist dünyanın kuralı budur. Burada kavga konusu, bütün insanlığın yaşam temelleridir. O yaşam temellerine en fazla zarar vermiş olanlar, şimdi diğerlerine kendileri kadar zarar verme hakkını yasaklamak istemektedir. Diğerleri de onlar kadar hakkı olduğunu savunmaktadır. Kavganın özü budur!
Bu kavganın her iki yanında da sömürücü sınıflar, onların temsilcileri, yani emekçilerin olduğu gibi çevrenin de düşmanları vardır. Her iki yan da kökten yanlış pozisyondadır, haksızdır. Birilerinin, diğerlerine göre daha haksız olması, özdeki birliği ortadan kaldırmıyor. Bunların tümüne hayır demek gerek!
Gerçek çevre dostluğu, emperyalizmi yıkma mücadelesine katılmakla olur. Emperyalist sistem savunucularının çevre dostluğu sahtedir. Kyoto zırvası bunu bir kez daha kanıtlamıştır...

25 Ocak 1998