İşçinin dolar talebi ve "Kamu Görevlileri Sendikaları Yasa Tasarısı"
hakkında kısaca...
İşçinin ücreti dolar üzerinden ödensin!
Aşağıda yayınladığımız gazete kupüründen okuyacağınız gibi, İzmir
Büyükşehir Belediyesi'nde çalışan 4500 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi
görüşmeleri için yetki sahibi olan İzmir BelediyEĞİş sendikası, işçiler
arasında yürüttüğü "taban çalışması" sonrasında, zam taleplerinin
net 1000 dolar karşılığında ücret olduğunu açıkladı...
Ülkemizde enflasyon %90'larda seyretmektedir. Asgari ücretten vergi
kesintisine devam edilmektedir. Çalışma ve sendikalara ilişkin hükümler,
ILO ilkelerine bile uygun halde değildir. İşsizlik sigortası kurulmamış
ve tüm "dar gelirli" vatandaşlara sağlık sigortası sağlanmamıştır.
Sendikal örgütlenme çabalarına ve sendikal örgütlülüğe karşı hakim
sınıfların saldırıları ağır boyutlardadır. Kamu kesimi çalışanlarının
sendika hakkı hâlâ yasa tasarıları şeklinde gidip gelmektedir. Ortalıkta
dolaşan son yasa tasarısının hali, bugünkü uygulamaları aratacak niteliktedir...
Bu koşullarda, işçilerin toplu iş görüşmelerinde ücretlerini 1000
dolar karşılığında belirlemek istemeleri ve hatta ücretlerini dolar
olarak talep etmeleri gayet doğrudur!
BelediyEĞİş Şube Başkanı Talat Özdemir'in sözünü ettiği gibi, bu ülkede
"elektrik, su ve telefon gibi birçok tüketim malı dolara endeksli"dir!
Bu ülkede resmi dilin Türkçe olması gibi, resmi para birimi de lira(!)
olmasına karşın, birçok yerde evsahipleri kiraları mark ya da dolar
olarak almaktalar. Beyaz eşyalar, otomobil, mal-mülk ve dayanıklı
malların alışverişi yine mark ya da dolar karşılığında gerçekleşmektedir.
Bunlar bilinen gerçeklerdir!
İşçilerin de ücretlerini dolar olarak talep etmeleri doğrudur! Belki
sendikal mücadele tarihinde ilk olarak bizde gerçekleşebilme şansına
sahip olan bu durum, her halükarda işçi sınıfının mücadele koşullarını
iyileştireceğinden ötürü desteklenmeli ve tüm toplu iş sözleşmesi
görüşmelerine taşınmalıdır.
Şube Başkanı Özdemir'in, enflasyonun, en iyi zam oranlarını bile erittiğine
dikkat çekmesi ve toplu iş görüşmelerinin "fazla uzatmadan" kısa sürede
bağıtlanmasını beklediklerini açıklaması, tüm diğer toplu sözleşme
görüşmelerinde de gözönünde bulundurulması gerekli olan önemli maddelerdendir.
Aynı günlerde "Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı" bazı veriler
yayınladı. Bu verilere göre,
"1997 yılının 11 aylık döneminde 49'u kamu, 180'i de özel sektör işyerlerinde
olmak üzere toplam 229 grev kararı alınırken bu kararlardan 179'u
greve başlanılmadan kaldırıldı." (Sabah, 20.1.1998)
Yapılabilen grevlere ilişkin veriler ise şöyledir:
"... 11 ayda 3 bin 392'si kamu işçisi, 3 bin 336'sı da özel sektör
işçisi olmak üzere toplam 6 bin 730 işçinin katıldığı 37 grevde toplam
184 bin 823 işgünü yitirildi." (aynı yerde)
Daha nice grevlere!!!
"Kamu Görevlileri Sendikaları Yasa Tasarısı"
Memurların yıllardan beri uğrunda mücadele yürüttükleri "grevli,
toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme hakkı" talepleri, hakim sınıfların
siyasi istikrarsızlık koşullarında cankurtaran simidi mantığıyla oluşturdukları
koalisyon hükümetlerinin diğer "önemli"(!) işleri arasında hep kaynadı
gitti...
Son olarak kurulmuş olan ve pratiğiyle en sıkı MGK hükümeti olduğunu
gösteren Anasol-D'nin konuya ilişkin hazırladığı "Kamu Görevlileri
Sendikaları Yasa Tasarısı", "gelen gideni aratır" deyiminde olduğu
gibi, yürürlükte olan uygulamaları aratacak bir niteliktedir. Şu anda,
mecliste komisyondan komisyona dolaşmakta olan yasa tasarısını, mevcut
durumla kısaca karşılaştıralım:
- Bugün geçerli olan yasaya karşın, bazı belediyelerde toplu sözleşme
bile imzalanabildi. Yasa tasarısında ise, grev ve toplu sözleşme hakkı
kesinlikle yok!
- Mevcut yasada ve taslakta "toplu görüşme" hakkı olmasına karşın,
her iki durumda da son söz söyleme hakkı hükümetin! (Dikkat "sözleşme
hakkı" ve "toplu görüşme" çok farklı şeyler!)
- Bugün Milli Savunma Bakanlığı'nda çalışan sivil memurlarla ceza
infaz kurumlarındaki gardiyanlar örgütlü durumdalar. Yasa tasarısında
bu personelin örgütlenmesi açıkça yasaklanıyor!
- Memurların işyeri temsilcisi seçebilmeleri bakımından bugün herhangi
bir sınırlama sözkonusu değil. Fakat tasarı, 30'dan az memurun çalıştığı
işyerlerine temsilci seçilmesini engelliyor.
- Memur sendikalarının aidat kesebilmeleri için bugün herhangi bir
sınırlama yokken; yasa tasarısı, sendikaların bir işkolunda çalışan
memurların ancak yüzde 10'undan fazlasını örgütlemeleri durumunda
aidat kesebileceklerini öngörüyor!
- Bugün sendika kapatma, ancak mahkeme kararlarının kesinleşmesinden
sonra mümkün olurken; yasa tasarısına göre, Cumhuriyet Başsavcısının
istemi sendika kapatmak için yeterli olabilecek!
- Sendikaların uluslararası alanda sadece "kamu görevlileri" kuruluşlarına
üye olabilme hakları olacak!
Bu bilgilerin yer aldığı 19 Ocak 1998 tarihli Milliyet gazetesi, haberi
"Bu yasa çıkmasın, daha iyi!" başlığıyla vermiş. Aynen katılıyoruz!
Fakat bu tasarının yasalaşmaması, her şeyden önce memurların mücadelesine
bağlı. Ve onlar işçi sınıfından alacakları destekle bu taslağı bir
paçavraya çevirip ellerinin tersiyle iteceklerdir...
Sınıf bilinçli işçiler, memurların "grevli, toplu sözleşmeli sendikal
örgütlenme hakkı" mücadelesinde yanıbaşlarındadır!
25 Ocak 1998
35 saat çözüm mü?!
Uluslararası alanda emperyalist ülkelerde sendika bürokrasisinin
işsizliğin engellenmesi için umudunu haftalık çalışma sürelerinin
35 saate indirilmesine bağladığını biliyoruz.
Son dönemlerde Batı Avrupa'nın değişik devletlerinde bu yönde bir
hareketlenme görüyoruz. Buna örnek olarak:
* Fransa'da "kızıl"/yeşil koalisyon hükümeti, 2000 yılında -ufak işletmeler
için 2002 yılı- ücretlerin denkleştirilmesi şartıyla, haftada 39 saat
olan çalışma saatlerinin 35 saate indirilmesi için bir yasa taslağını
öneri olarak meclise sunmaktadır. Devlet iş saatlerinin düşürülmesi
durumunda patronlara maddi olarak destek sunacak.
* İtalya hükümet başkanı Romano Prodi de, hükümet ortağı Rifandazione
Communista'ya söz vererek, Ocak ayında meclise sunacakları bir yasa
taslağında, 35 saatlik çalışma haftasını 2001 yılında yasalaştırmak
istemektedirler.
* Yunanistan'da 23 Ekim 1997 tarihinde hayatı felç eden genel grevde
de ana talep, haftalık çalışma saatlerinin 35 saate indirilmesiydi.
* Hollanda'daki "İndustriebond" Sendikası da, gelecek toplu iş sözleşmesinde,
şu anda 38-38.5 arasında olan çalışma saatlerini haftada 36 saate
indirmek için yoğun mücadele edeceklerini açıkladı.
* Almanya'da, haftada 40 saat olan çalışma saatleri, IG-Metal Sendikasının
gerçekleştirdiği 7 haftalık bir grev sonucu 1984 yılından itibaren
kademeli olarak 35 saate indirilmişti. Aynı sendika, şimdi de haftalık
çalışma saatlerinin 32 saate indirilmesi için mücadele etmeye hazırlanmaktadır...
Gerek yasal çerçevede ve gerekse sendikaların toplu iş sözleşmelerine
bu yönde hükümler koyarak çalışma yaşamının üretenler için daha insancıl
hale getirilmeye çalışılmasının yadırganacak bir yanı yoktur ve bu
işçi sınıfı açısından çok önemli bir haktır da!
Ayrıca teknolojik gelişmenin boyutları da gözönünde bulundurulduğunda,
bugün haftada 35 saat çalışmanın bile fazla olduğunu söylemek için
kâhin olmaya gerek yoktur.
Kuşkusuz, Almanya'da IG-Metal'in, kısa çalışma süreleriyle işsizliği
gidereceğiz şeklindeki görüşlerinin ne kadar hayalci olduğunu gelişmeler
ortaya koydu. Almanya'da, 1982 yılında yaklaşık 1.2 milyon olan işsiz
sayısı, 1987'lerde 3 milyon civarındaydı ve şimdi, iki Almanya'nın
birleşmesi sonrasında, yaklaşık olarak 6-7 milyona ulaşmış durumdadır.
Kısa çalışma saatleri işsizliği ortadan kaldıramadı ama, daha fazla
işsizin sokaklarda gezmesini kısmen engelledi. Ayrıca sermayenin akarbantlarında
çalışan işçilerin daha az çalışarak, artan zamanlarını aileleriyle
geçirmelerine, kültürel zenginlik edinmek için serbest zaman olanağı
bulmalarına yardımcı oldu.
Ülkemizde haftalık çalışma saatleri, toplu iş sözleşmelerinde 40-48
saat arasındadır! Fakat günlük çalışma saatleri esas itibariyle bu
anlaşmaları aşmakta ve günde 10-16 saate kadar çıkmaktadır...
DİSK, son kongresinde haftalık çalışma saatlerinin 35 saate indirilmesini
bir talep olarak onayladı. Fakat bu, patronlardan dilenme şeklinde
bir onaylamadır. DİSK'in en güçlü olduğu söylenen sendikalarından
birisi olan Tekstil Sendikası'nın ÇUKOĞBİRLİK'te yaptığı ve halen
geçerli olan toplu iş sözleşmesinde haftalık çalışma saatleri 45 saat
olarak kabul edilmiştir. En güçlü olduğu yerde bile 45 saati onaylayanların
35 saatten yana tavır takınmaları iki yüzlülük değilse nedir?
Almanya'da reformist bir sendika olan IG-Metal bile, haftalık çalışma
saatlerini 35'e indirmek için 7 haftalık bir grev mücadelesini ve
yüzbinleri mücadeleye sokmayı göze almıştır... ya DİSK'li reformistler?
Eğer bu konuda ciddi bir çalışma yapılmak isteniyorsa, sendikaların
örgütlü oldukları alanlarda işçileri ciddi bir şekilde mücadeleye
çekmesi gerekmektedir. Bu mücadele, sadece toplu iş sözleşmelerinde
yazılı olan bir hak biçiminde değil, yasaya yazdırma hedefi gözetilerek
yürütülmelidir. İşçi sınıfının öncü unsurları bunu bir an bile unutmamalıdırlar.
Çalışma saatlerinin kısaltılması, hiçbir şekilde işçilerin bugünkü
ücretlerinde kısıntılara yol açmamalı, tam tersine gerçek ücretlerin
korunması için ücretlerin denkleştirilmesi, tam ücret karşılığında
çalışma saatlerinin kısaltılması gerekmektedir.
Zaten işçi ücretleri, enflasyon karşısında çok yetersiz kalmakta,
işçinin ailesiyle birlikte insani bir yaşam sürdürmesine olanak bırakmamaktadır.
Ücretli emek sömürüsünün sürdüğü bu düzende, işçilerin insani çalışma
koşullarında çalışarak insanca bir yaşam sürdürmesi çok zordur.
Almanya'da işçiler, haftalık iş saatlerinin kısaltılması karşılığında
"kaydırmalı çalışma saatleri" adı verilen "yeni"(!) bir vardiya düzeninde
çalışmak zorunda bırakılmışlar ve parası ödenen mola zamanları esasta
ellerinden alınmıştır. Patronların bu önlemleri almaları sonucu, daha
fazla çalışmak zorunda bırakılarak üretimin verimliliği daha da arttırılmıştır.
Ekip çalışması, kalite çemberleri, sıfır hata gibi "esnek çalışma
biçimleri"yle çalışma yaşamı daha da zehirlenmiştir. Kısa çalışmayla
elde edilen serbest zamanlar, ancak bu zararları telafi edebilmektedir.
Kapitalist-emperyalist ülkelerde bu durum böyledir! Ancak sömürünün
temelinin ortadan kaldırıldığı, üretim araçlarının esasta toplumsallaştırıldığı,
teknolojik gelişmelerin bugünkü düzeyde olmadığı bir dönemde, yani
1940'ların sonunda, işçi sınıfının iktidar olduğu Sovyetler Birliği'nde,
Stalin, komünist topluma geçmek için muazzam ilerlemelerin olması
gerektiğini somut olarak tartıştığı bölümde şöyle demektedir:
"... toplumun tüm üyelerinin, toplumsal gelişmeye aktif katılabilmeleri
için yeterli eğitim olanağı elde edebilmeleri amacıyla, dönemin mevcut
işbölümü sonucunda yaşamları boyunca herhangi bir mesleğe bağlanıp
kalmamaları, mesleklerini özgürce seçebilme olanağını elde edebilmeleri
amacıyla, toplumun tüm üyelerine, bedensel ve düşünsel yeteneklerinin
çok yönlü gelişimini garantileyen, toplumun kültürel gelişimine ulaşmak
zorunludur.
Bunun için ne gereklidir?
... Bunun için öncelikle işgününü en azından altı ve daha sonra beş
saate kadar kısaltmak gereklidir." (Stalin, Eserler cilt 16, "SSCB'de
Sosyalizmin Ekonomik Problemleri", İnter Yayınları, sayfa 340)
Bu yazıyı yorumlamaya gerek yok. Sanırız çok açık.
Emperyalist barbarlığın sürdüğü ülkelerde, işçi sınıfının, bırakın
toplumda belirleyici bir rol oynamasını, toplumsal gelişmeye etkin
müdahalede bulunmasını, bunu yapmak isteyen aydınlar, işçiler, öğrenciler
işkencelere çekilmekte, zindanlara atılmakta ve her türden zulüm onlara
reva görülmektedir.
Haftada 35 saatlik çalışma, sonuçta çözüm değildir. Almanya'da 35
saate rağmen 6-7 milyon insan işsizdir, üretime katılamamaktadır.
İşsizliği doğuran ücretli kölelik düzenidir ve işsizlik, kapitalistler
tarafından, işçiler arasında rekabet yaratarak sınıfsal birliğin parçalanması,
çalışanların daha ucuza kapatılması ve bir dizi başka neden için kullanılmaktadır.
Gerçek çözüm, işçilerin, müttefikleriyle birlikte kendi iktidarını
kurarak Sosyalizm'e doğru ilerlemesiyle elde edilecektir. İşçiler,
ancak o zaman insanca yaşam koşullarını kendileri yaratabilir ve özgürlük
içinde yaşayabilirler. Bu gerçek çözüme, bugünkü kurulu düzenin yasaları
içinde kalarak varılamayacağı da bir başka gerçektir.
