Turizm adına çevre katliamı ve avantacılık...
Turizm sektörü, Türkiye gibi güneşi denizi bol, onun yanında tarihi
zenginlikleri çok olan, aynı anda değişik bölgelerinde değişik mevsimleri
yaşayabilen ülkeler açısından ekonominin önemli bir sektörünü oluşturuyor.
Türk hakim sınıfları özellikle 70'li yıllardan sonra bu alana ağırlık
vermeye başladılar. Gelinen yerde, turizmden gelen dövizler, Türkiye'nin
önemli bir girdisini oluşturuyor. Ve turizm gelirleri giderek artıyor...
Turizm sektörü, kuşkusuz bu alanda iş yapan patronlara büyük kârlar
sağlıyor. Ve turizm mevsiminde, bölgedeki insanlara da istihdam imkanları
yaratıyor, ticareti canlandırıyor, değişik uluslardan, yörelerden
insanların birbirini, başka kültürleri tanımalarını sağlıyor ve benzeri...
Fakat bunun yanında turizmin getirdiği ve yanlış politikalarla da
boyutları büyüyen önemli olumsuzlukları da var:
Bunlardan birincisi, turizmin girdiği bölge ekonomisine etkileriyle
ilgili. Turizm sektörü, girdiği bölgelerde, var olan ekonomiyi bütünüyle
kendine tabi kılıyor. Bütün üretim ve ticaret, turizm sektörünün ihtiyaçlarına
göre şekilleniyor. Turizme bağımlı tek yanlı bir ekonomi oluşuyor.
Turizm mevsiminde çalışan, turist gelmediği dönemde boş yatan, bekleyen
bir ekonomik yapı çıkıyor ortaya.
Olumsuzlukların ikincisi, turizmin çevreye etkileriyle ilgili. Kitlesel
bir turizm akınına en kısa sürede cevap vererek, en kısa zamanda,
en fazla kâr elde etme dürtüsü temelinde örgütlenen turizm sektörü,
girdiği alanda doğal çevreyi kıyıma uğratıyor.
Bir yandan "temiz çevre", lafta, hakim sınıflar tarafından
da turizmin öncelikli bir koşulu olarak gösteriliyor. Ve fakat pratikte
turizm -ve bu yalnızca ülkemizde değil, dünyanın her yanında- çevrenin
katledilmesinin en önemli araçlarından biri oluyor.
Bu bağlamda geçenlerde Çevre Bakanlığı adına yaptırılan bir araştırma
yayınlandı. Bu araştırma, turizmin çevreye etkileri konusunda bazı
noktalara değiniyor...
Araştırmada, önce arazi kaybı üzerinde duruluyor. Turizm sektörünün
yatak ihtiyacını karşılamak için hızlı, plansız, talancı bir yapılaşma
gündeme geliyor. Kıyılar talan ediliyor. Bir dizi koruma altındaki
alan, "turizm alanı" ilanı edilerek yapılaşmaya açılıyor.
Doğal bitki örtüsü yok edildiği, betonlaşma alıp yürüdüğü gibi, çevrenin
kendine özgü mimarisi, yerini çok katlı blok yapılara bırakıyor.
Su kaynaklarının kurutulması, turizm sektörünün gelişmesinin çevreye
bir başka "katkısı" oluyor. Turizmin yoğunlaştığı bölgelerde,
özellikle sıcak "turist mevsimi"nde su talebi olağanüstü
ölçüde artıyor. Turizmin getirdiği ekonomik yapı değişikliğine bağlı
olarak, tarımsal alanların turizm lehine küçülmesi de beraberinde
geliyor. Tarımsal alanda kullanılan suyun önemli bir bölümü de turizme
aktarılıyor. Buna rağmen, artan talebin karşılanmasında zorluk çekiliyor.
Hızla artan su talebinin karşılanabilmesi için, yeraltı su kaynaklarından
aşırı ölçüde çekim yapılıyor. Kaynaklar giderek kuruyor.
Turizm sektörünün atık suları da büyük sorunlar yaratıyor. Tüm Akdeniz
ülkelerinde turizmden kaynaklanan atık su miktarı yılda 400 milyon
metreküp. Bu miktarın 2025 yılında 1.5 milyar metreküpe yükseleceği
hesaplanıyor. Bu atık sular, ülkemizde olduğu gibi, hemen hiç arıtılmadan,
olduğu gibi Akdeniz'e akıtılıyor. Bir içdeniz durumunda olan Akdeniz'in
ekolojik dengesi bozuluyor.
Türkiye'deki hızlı yapılaşma, ayrıca kanalizasyon sisteminin taşıma
kapasitesini aşan ölçüde bir atık üretimini birlikte getiriyor. Bunun
sonucu; taşmalar, patlamalar, sızmalar vb. yollarla toprakların ve
yeraltı su kaynaklarının da zehirlenmesi oluyor.
Katı atıklar konusunda sözkonusu araştırmada kabaca şunlar tespit
ediliyor: Akdeniz ve Ege kıyı şeridindeki turistik yörelerde katı
atıkların henüz toplanması aşamasında bile büyük aksaklıklar oluyor.
Belediyelerin elindeki çöp araçları ilkel ve yetersiz. Bu araçlarla
toplanan çöpler, yöreye en yakın döküm alanına düzensiz bir biçimde
-ve hiçbir biçimde ayrıştırılmadan- dökülüyor. Bu alanlar da her türlü
böcek ve haşerenin üremesi için uygun ortam oluşturuyor. Çöp yığınları,
toprağın ve yerüstü ve yeraltı sularının kirlenmesine neden oluyor...
Çöp depolama alanları, çevresel açıdan gözden çıkarılmış alanlar oldukları
için, bu alanlara foseptiklerden vidanjörlerle toplanan atık suların
da dökülmesi yaygın bir uygulama. Sonuç: Çevre kıyımı!
Turizm sektörü, gelişen bir sektör olarak "yatırımcılar"
ve spekülatörler için çekici bir sektör. Devletin doğrudan teşvik
verdiği bir alan olarak da, hem "yatırımcı-girişimci"ler,
hem de teşvikler konusunda karar alan bürokratlar açısından çok büyük
avantalar elde edilen bir alan!
Devlet, en başta şimdiye kadar yapılanma için yasak olan alanları
turizm alanı olarak ilan etme yetkisine sahip. Genellikle, kıyı bölgeleri
turizme uygun alanlar. Bir bölgenin turizm alanı ilan edilmesi, yapılaşmaya
açılması, o bölgede yer alan arazilerin fiyatını bir gecede 200-300
misli arttırıyor! Bunda hem arazi sahiplerinin ve hem de kararı alanların
ne büyük avantalar elde edebileceği ortadadır.
Bu, her gün yapılıyor! Her gün, karar alan bürokrat ve siyasetçilerin
ve kıyı bölgesinde arazi sahiplerinin cepleri parayla doluyor. Tabii
bu arada çevrenin ruhuna fatiha okunuyor. Ama ne gam! Her şey yasalara
uygun! Ve zenginleşme, ülke kalkınması, işyeri açılması vb. adına
yapılıyor. Arada bir, bu avantacılık çok açık ve çok utanmazca yapıldığı
zaman, medyanın da dikkatini çekiyor. Bir gürültü kopuyor. Belki birileri
kurban edilip geri bir adım atılıyor. Ve fakat sonra, yine günlük
"sessiz ve derinden" gelişmeler devam ediyor.
Avantacılığın çok açık ve utanmazca yapıldığı bir örnek, bundan kısa
bir süre önce İstanbul somutunda yaşandı. Burjuva medya tarafından
özellikle "namuslu" oldukları, "avantacı" olmadıkları
şişirmesiyle sunulan ANASOL hükümeti, 11 Ocak'ta, Resmi Gazete'de
yayınlanarak yürürlüğe giren bir kararnameyle 19 yeni bölgeyi Turizm
Bölgesi ilan etti...
Bu kararnamenin altında 38 Bakan'ın, Başbakan'ın ve Cumhurbaşkanı'nın
imzası var. Turizm bölgesi ilan edilen bölgelerde yer alan araziler
üzerinde otel, motel,turistik amaçlı alışveriş merkezleri, lokanta
vb. ne isterse yapılabiliyor!
Hükümet tarafından "turizm bölgesi" ilan edilen yerdeki
yapılaşmaya, bölge belediyelerinin karışma hakkı yok. Belediyeden,
Boğaziçi İmar Müdürlüğü'nden, Koruma Kurulu'ndan izin alınmadan turistik
amaçlı istenen yapı dikilebiliyor!
Bu kararın ilk somut sonucu, 12 Ocak'ta, turizm alanı içindeki arazilerin
değerinin 200'e katlanması oldu. Bir gecede, bir siyasi kararla, arazi
sahipleri akıl almaz bir kazanç elde ettiler. Turizm bölgesi ilan
edilen alanlar, İstanbul'da birazcık yeşilin kaldığı son alanlardı
ve önemli bir bölümü, gerek tarihi nedenlerle, gerekse çevresel nedenlerle
imara açık olmayan bölgelerdi, SİT alanlarıydı.
Var olan planlara ve SİT kararlarına göre, turizm alanı ilan edilen
bölgelerdeki arazilere, arazi sahipleri bir çivi bile çakma yetkisine
sahip değildi. "Turizm alanı" ilanı edilmesiyle, onların
önündeki engeller kaldırılmış oldu. Hesap, gerçekten kârlı bir hesaptı.
Kaşla göz arasında, turizm adına kimilerinin cebi daha da şişiriliyordu.
İstanbul'un soluğu biraz daha kesilebilirdi!
Bu avantanın, öncelikle kimlere sağlandığı da gün gibi açıktı. Bunu
bilmek için, turizm alanı ilan edilen alanlarda arazilerin sahiplerine
bir göz atmak yeter. Buna göz atıldığında karşımıza çıkan isimler
ilginç! Kimler yok ki?
Doğuş Holding, Tahsin Kaya, Mermerciler, Ömer Lütfi Topal, Sabancılar,
ANAP İl Başkanı Erdal Aksoy... vb. vb.
Hesap açıktı, o kadar açık ve yüzsüzceydi ki, bunu sessizlikle geçiştirmek
mümkün değildi. Önce, soruna İstanbul'un yağmalanması açısından bakan
kimi medya mensupları bu yüzsüzlüğün üzerine gittiler. Değişik çevre
kuruluşları, legal sol partiler protesto eylemleri yaptılar. Ardından,
bu işte devredışı bırakılan Refahlı Büyük Şehir Belediyesi işe el
attı.
6 Şubat'ta yaptığı bir basın toplantısıyla, RP'li Belediye Başkanı
Tayyip Erdoğan, İstanbul korumacısı pozlarda, talan kararını teşhir
ederek, "Tüm meslek kuruluşlarını ve sivil toplum örgütlerini
şehrin ve İstanbul'luların haklarını koruma yolunda duyarlılık göstermeye"
davet etti.
Ardından hem hükümette, hem muhalefette olan CHP kampanya yürüttü.
Ve hükümet, bir geri adım atmak zorunda kaldı. 17 Şubat günü, Turizm
Bakanı İbrahim Gürdal bir basın toplantısı düzenleyerek, Beşiktaş
Kuruçeşme, Serencebey Yokuşu, Sarıyer Mavramolos ve Sarıyer İstinye
alanlarının, yani turizm alanı ilan edilen 19 bölgeden, bu dördünün
turizm alanı olmaktan çıkarıldığını duyurdu.
Gerekçesi de şuydu: Kamuoyunda turizm alanı ilan edilen bölgelerde
tarih ve doğa katlaimı yapılacağı yönünde yanlış bir kanı oluşmuştu
ve bu kanıyı değiştirmek güçtü. Bu güçlük karşısında, 4 bölge turizm
merkezi dışına çıkarılmıştı. Ayrıca, Erdal ve Erol Aksoy isimleri
de siyasi olduğu için, onların arazileri de devredışı bırakılmıştı!
Yani, her şey "yanlış anlaşılma" idi!
Turizm Bakanı şöyle diyordu:
"Anlaşılamadık, belki de anlatamadık. Turizm bölgesi ilan edilen
yerde SİT bölgesi varsa muhafazasına, park bahçe varsa muhafazasına,
ekolojik dengenin korunmasına, imar hukukuna uyulmasına ve çevre düzenlemesine
dikkat edilecektir. Burada kural yanlış yapılaşmayı önlemektir. Bu
bakımdan da turizm merkez alanı ilan edilmektedir."
Yani, imar izni olmayan alanlarda -nasıl olacaksa artık?!- "çarpık
yapılaşmayı engellemek" amacıyla alınmıştı turizm merkezi kararı!!!
Burada özür, en az kabahat kadar büyüktür!
Turizm Bakanı, belki de Körfez krizi gürültüsü arasında sessizce geçiştirilmesi
planlanan bir büyük vurgunu, çıkan beklenmedik gürültü karşısında,
planlandığı gibi yürütememenin sıkıntısı içinde, açıkça yalan söylemektedir!
19 bölgeden 4'ünün kapsam dışına alınması, bir yandan bir geri adımdır;
fakat diğer yandan, vurgunun esasının da sürmesi demektir.
Gelişmeler, vurgunlara sessiz kalınmadığında, hakim sınıfların belirli
geri adımlar atabileceğini göstermektedir. Bunun yanında, hakim sınıfların
muhalif partilerinin iktidar dalaşında, yer yer "çevre dostu"(!)
pozlara bürünebileceğini de göstermektedir.
Turizm adına gerçekleştirilen çevre katliamlarına karşı mücadele edilmelidir.
Fakat bu mücadelede, sömürü düzeni ayakta kaldıkça elde edilen başarıların
sınırlı ve geçici olacağı bir an unutulmamalıdır.
Çevrenin gerçek düşmanı, sömürü düzeninin kendisidir. Bu düzen devrimle
yıkılmadıkça, çevre katliamı sürecektir...
20 Şubat 1998
