Kediler, Marx ve günümüzün büyük
filozofu Cengiz Gündoğdu üzerine...
Günümüz literatürünün tipik görüntülerinden birisi, belli bir siyasi
doğrultusu olmayan, daha doğrusu belkemiği olmayan, deyim yerindeyse
her düğünde oynayan, herkesin faydalanabileceği yazarların (ve kendini
öyle görenlerin) sayısının gittikçe artmasıdır. Sorunun bir yanı
bu. Daha önemli olan, birçok kendine devrimci, hatta Marxist-Leninist
sıfatını takanların, bu tür yazarların ne yazdığına bakmaksızın,
ne söylediğine bakmaksızın (ya da bakaraktan), onların isminden
faydalanmak için, onları dergi sayfalarında veya kültür merkezlerinde
vs. kullanmalarıdır.
Faydacılık geçmişte olduğu gibi günümüzde de bazı devrimci çevreler
(ve bazı kendini öyle görenler) tarafından insan kazanmanın ucuz
ve hızlı yollarından birisi olarak görülmüş, yaygın olarak da kullanılmıştır,
kullanılıyor. Bunun geçmişteki sayısız örneklerini burada açmaya
gerek yoktur. Ancak günümüze ait bir örneğini önemli görüyoruz.
İşte kendisini büyük yazar, büyük yazar da neymiş, büyük düşünür,
hatta hatta büyük filozof, kendi alanında da otorite olarak görenlerden
birisi Cengiz Gündoğdu'dur.
Ne? Hiç duymadınız mı?! Ama, nasıl olur! Cengiz Gündoğdu'yu (uluslararası
planda çok iddialı olamayacağım ama) Türkiye'de tanımayan az insan
kaldı. Hiç ummadığınız bir taşı kaldırsanız altından o çıkar! "Özgür
Üniversite" de felsefe 'prof'luğu yapmış, BEKSAV'da zengin ve engin
bilgilerinden hala yararlanılmaktadır! Tabi ki bu kadarla sınırlı
değil Cengiz Gündoğdu'nun ünü. Bir de içinde değerli günlük anılarının
yer aldığı, genel yayın yönetmenliğini yaptığı "İnsancıl"isimli
bir dergi çıkarır Cengiz Gündoğdu hocamız. Büyük yenilik arayışları
içerinde bulunan "Uzun Yürüyüş" dergisi de fırsatı hiç kaçırır mı,
bu derginin FELSEFE başlıklı sayfalarını dolduran da yine Cengiz
Gündoğdu'dan başkası (aşağısı) değildir. 'Marxizm eskidi, yaşasın
yenilik arayışları' mantığına sahip olan bu dergi de Cengiz Gündoğdu'nun
yeteneklerinden yararlanan diğer dergi ve kurumlar gibi, en kaba
idealizmin Marxizm adına savunulmasında bir gariplik görmüyor, tam
tersine sahip çıkıyor.
*
Bu derginin Şubat '98 sayısında yer alan araştırmasında "Soyutlama"
konusunu ele almış Cengiz Gündoğdu. Böylesine soyut bir konu için
üç dergi sayfasının az geleceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz,
Cengiz Gündoğdu felsefi yoğunlaştırma yöntemiyle bunu ustaca başarmış!
Üç dergi sayfasına sığdırdığı bilimsel araştırmasında Prof.Dr.Bedia
Akarsu'nun "Felsefe Terimleri Sözlüğü"nden; Doç.Dr.Mehmet Çelik
tarafından çevrilen Karl Marx'ın "Kapital"inden; Fuat Ercan'ın "Para
ve Kapitalizm"inden; Gülten Kazgan'ın "İktisadi Düşünce Veya Politik
İktisadın Evrimi" adlı eserinden toplam 17 tane(!) alıntı yapmış
hocamız. Cengiz Gündoğdu bu makalesinde, kendisinden önce çok az
filozofun sormaya cüret edebildiği o büyük felsefi soruyu ortaya
atar: "KEDİ MİYAVLAR MI?" Bir çırpıda bu soruyu ortaya atar ve lafı
uzatmadan da serinkanlıca cevaplandırıverir: "Soru şu. Kedi miyavlar
mı? Hayır, miyavlamaz. İnsanın kedi kavramında topladığı o varlık
miyavlar." (Uzun Yürüyüş, sayı 23, sayfa 39, hayır, hayır, MİZAH
bölümü değil, FELSEFE bölümü!) Önemsiz gibi görünen bu sorunun tartışılıp,
çözüme kavuşturulmasının önemi nedir diye soranlar çıkabilir. Bunu
öngören hocamız, "Peki, bunun önemi ne?" diye sorar, ve şu uzun
ve de derin araştırmalara dayalı felsefi açıklamayı getirerek bizi
felaketlere yol açabilecek yanlış anlayışlardan kurtarır: "Uzun
yüzyıllar insanlar kedinin miyavladığını sandı. Bu yüzden insanlar
kedi kavramına nesnel gerçeklik yükledi. Ordan da tanrının nesnel
gerçekliğine gitti. Bugün bile birçok insan, kedinin miyavladığını
sanır, elma yediğini sanır. Oysa kedi dediğim o miyavlar. Biz, elma
dediğimiz bir nesneyi yeriz. Bunu bilinçte ayıramazsak kavramlara
olmadık işlevler yükleriz.".
Cengiz Gündoğdu'nun burada önemle dikkat çektiği şeyin çok basit
bir gerçek olmasına rağmen, insanlar bunu bir türlü anlamıyorlar,
günümüzde bile hala kedinin miyavladığını ve elma yediklerini sanan
insan sayısı az değil!
Yazar az yukarıda da şunu söyler: "İnsan uzun yüzyıllar soyutlama
yapmadan yaşadı."(a.g.y.). Burada söylenenlerin bırakalım Marxizmi
bir tarafa, herhangi bir bilimsel yaklaşımla uzaktan yakından ilgisi
yoktur. Gerçek şu ki, insan düşünmeye başladığından beri soyutlama
yapmaya gitmiş, kavramlar oluşturmuş, bu kavramlar aracılığıyla
düşünmüş ve anlaşmıştır. İnsan objektif gerçekliği tanımlamak için
soyutlamaya ve kavramlara başvurmuştur, yani kavramlar objektif
gerçeklikten çıkmıştır, insan düşüncesi objektif maddi gerçekliği
kavramlarla yansıtır. Bunları Cengiz Gündoğdu ve ondan yararlananlar
bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Ama sorun bilip bilmeme sorunu değil,
sorun dünyaya ve görüngülerine yaklaşım sorunudur. Doyayısıyla filozofumuz
idealist felsefesine sadık kalarak, kavramları objektif maddi gerçekliğin
türevi olarak değil, bilakis gerçeklikten bağımsız kendinde şeyler
olarak görüyor. Bu yüzden hocamızın kavramlar dünyasındaki kedi
bizim bildiğimiz kedilere benzemiyor, onun kedisi miyavlayamıyor!
Peki hocamız sözü nereye bağlamak istiyor, bundan (kendi deyimi
ile) hangi 'çıkarsamaları' yapmak istiyor? Bunu asıl olarak makalenin
sonunda göreceğiz, çünkü hocamız aşağıda göreceğimiz gibi, Marx'ta
keşfettiği ve geliştirdiği "soyutlama zinciri yöntemi"ni uyguluyor,
ama bir örneğini şimdiden görebiliriz: " Geçenlerde biri televizyonda
komünizm öldü diyordu. Güldüm. Komünizm ölmez. Çünkü komünizm bir
kavram." (a.g.y.)
Burada söylenenlere göre komünizm, birilerinin sandığı gibi hayat
bulabilecek, hatta hayat bulmuş bir şey değildir, uğruna mücadele
edilecek gerçekçi bir ideal da değildir, o sadece ve sadece, bazı
düşünürlerin kafalarında tasarladıkları bir kavramdır, bir soyutlamadır,
böyle bir şey ne yaşar ne de ölür.
*
Cengiz Gündoğdu bu makalesinde soruna sözümona felsefi açıdan yaklaşarak,
büyük tekellerin, emperyalist burjuvazinin ve onun tüm kurumlarının,
dünyanın parasını harcayarak, ellerindeki tüm olanakları seferber
ederek, kendi ücretli işçileri durumunda olan, tüm burjuva bilimcilerinin,
sanatçılarının ve bilumum medyatörlerinin aracılığıyla, emekçi insanları
kömünizmin öldüğüne inandırmaya çalışmalarının aslında zavallı boş
bir uğraş olduğunu gözler önüne seriyor. Komünizmin, sosyalizmin,
birer kavram olduğunu henüz keşfetmemiş olan, bir kısım Marxist-Leninist
de, emperyalist burjuvazinin ideologlarının düştüğü aynı hataya
düşüyorlar, komünizmin ve sosyalizmin ölmediğini, komünizmin ilk
evresi olan sosyalizmin, bir zamanlar, Lenin ve Stalin döneminde,
50'li yıllara kadar, Sovyetler Birliği'nde hayata geçirildiğini
ve yaşandığını, Kruşçef modern reviz-yonizminin iktidarı ele geçirmesiyle,
sosyalizmin geçici bir yenilgi aldığını, ideal olarak hala yaşadığını
ve gelecekte mutlaka yaşanacağını hala savunaduruyorlar. Cengiz
Gündoğdu komünizmin sadece bir kavram olduğunu keşfederek, işçi
sınıfının, emekçilerin eline çok güçlü bir silah vermiş oldu burjuvazinin
ideolojik saldırılarına karşı!
Büyük filozofumuz üç sayfalık makalesinin iki sütununu hiç acımadan
bizi kavramlar ve soyutlamalar konusunda aydınlatmak için harcadıktan
sonra, esas meseleye geçer, büyük BİLMECE'ye. "Bilmece Nasıl Çözüldü?"
bölümünün başında hocamız şu açıklamayı yapar:"Marx '2000 yıldır
çözülemeyen bir bilmeceyi' nasıl çözdü?" -Bre hocam bu ne bilmecesidir
böyle ki, ikibin yıldır çözülememiş?- "Bilmece şu. Ben, şimdi bu
yazıyı Rotting marka, 07 nolu kalemle yazıyorum. Ben bu kalemi alırken
bir para ödedim. Ya da ben bu kalemi, bir tane değil, on tane tükenmez
kalemle değiş-tokuş ederek alabilirdim." -Hocam bilmeceyi biraz
disipline edermisiniz pek anlaşılmadı.- "Bilmeceyi disipline edersem
şunu sormam gerekir: Bizim değer dediğimiz nedir, bu değer nerden
çıkar?" (a.g.y.)
Böylece Cengiz Gündoğdu 'zincirleme soyutlamayla' kediden, Rotting
marka 07 nolu kalemine, oradan da Karl Marx'ın değer teorisine geçer,
ama amacı "Kapital'ı incelemek değil, Marks'ın düşünce yöntemini
incelemektir", Marx'ın inceleme yöntemini ise hemen tespit eder:
soyutlama. Marx soyutlama yöntemiyle soyut emeği bulur, paranın
ne olduğu bilmecesini çözer, ve onun arkasında soyut emeğin yattığını
keşfeder. Marx soyutlamasını nasıl mı yapar? "Marks, bu noktadan
sonra soyutlamaya başlıyor. Metanın kullanım değerini... 'malın,geometrik,fiziksel,kimyasal'
özelliklerini çıkarıyor,ayırıyor. Böylece kullanım değeri bir yana
bırakılıyor, metanın tek bir özelliği kalıyor, bu metaların emek
ürünü olmaları. ... Burada soyut insan emeği ortaya çıkar...Para
işte bunu saklar." (a.g.d.,s.40)
Peki, ne alaka?! Cengiz Gündoğdu ne yapmak istiyor? Kedinin, parayla,
soyut emekle, Marx'la ne alakası var, diye haklı olarak sorabilirsiniz,
bunu sezen üstadımız hemen konuyu bağlar ve çember kapanır: "Paranın
gizledikleri bununla bitmez. Para, kapitalizmi, kapitalizmin sömürgen
yapısını gizler. Bundan ötürü kapitalist toplumda insanın düşünce
yapısı bozulur. O insan, kedinin miyavladığını sanır. Ondan sonra
düşüncesini bir daha toparlayamaz." (abç.,a.g.y.)
Soyutlama! Büyük sihirli sözcük işte bu!
Cengiz Gündoğdu buna "zincirleme soyutlama" veya "soyutlamalar zinciri"
adını verir! Marx'tan önceki filozoflar, araştırmacılar çok uğraşmışlar
ama bir türlü bilmecenin sırrını çözememişler, çünkü yanlış veya
eksik soyutlamalara gitmişler. Eğer Karl Marx gibi, 'zincirleme
soyutlama' yöntemini uygulasalardı, bilmeceyi 2000 yıl önce çözerlerdi.
"Marks, zincirleme soyutlamayla kapitalizmi gün gibi gösterir insana."
(agd s.40)
Yazara göre yanlış ve eksik soyutlama yöntemini kullananlardan biri
Aristoteles'dir. "Aristoteles'in göremediği" başlığı altındaki bölümde,
Aristoteles'in kullanım değeriyle değişim değerini bulduğunu, ancak
"bu noktadan sonra bir soyutlamaya gidip, metalarda ortak olan soyut
emeği göremediği"ni söyler filozofumuz."Peki, neden Aristoteles
üst bir noktaya çıkamıyor? Aristoteles olgucu bilincini kırıp, köleci
toplumda eşitlik kavramına ulaşamıyor. Bütün insanların eşit olduğu
soyutlamasına gidebilseydi, metalarda değişimi sağlayan eşit olanı
görebilirdi. Burada duralım. Metaların cinsinden, niteliğinden,
insan emeğini soyutlayabilmek için bir başka soyutlama gerekiyor.
Bundan şu çıkıyor. Nesneyi, olguyu doğru çözümleyebilmek için soyutlamalar
zinciriyle gidilmeli." (a.y.)
Yani Aristoteles'in soyut emeği bulamamasının nedeni 'soyutlama
zinciri' yöntemini uygulamamış olmasıdır. Ama bir dakka! Marx, Aristoteles'in
soyut emeği keşfedememesini değişik açıklamıyormuydu, tarihi şartlarla
açıklamıyormuydu?! Yazarın da alıntı yaptığı yerde şöyle demiyor
mu Karl Marx:"Aristo'nun dehası, malların değer ifadesinde bir eşitlik
olduğunu görmesindedir. Yalnız ne var ki, içinde yaşadığı toplumun
tarihi şartları onun bu eşitlik ilişkisinin 'gerçekte' nerede olduğunu
bulmasına engel olmuştur.". Yani içinde yaşadığı tarihi koşullar,
Aristoteles'in soyut emeği bulabilmesi için elverişli değildi, yoksa
kusur soyutlamayı eksik yapmasında değildi! Burada Cengiz Gündoğdu
Karl Marx'la içinden çıkılmaz bir çelişkiye düşmüyor mu? Apaçık
ki düşüyor. Marx tek bilimsel felsefe olan diyalektik materyalizmi
temel alarak, sorunlara tarihsel akışları ve tarihsel koşulları
içerisinde yaklaşırken ve soyutlama yöntemini bu temelde uygularken,
Cengiz Gündoğdu, Marxist felsefe'nin zıddı olan idealist felsefi
yöntemle sorunları açıklamaya çalışıyor. Ama bakın üstadımız bu
çelişkinin içinden nasıl sıyrılıp çıkmasını başarıyor. Marx'ın Aristoteles'i
değerlendirmesini aktardıktan sonra, bunu şöyle yorumluyor filozof:"Doğru
soyutlama için ilk adım, 'tarihi şartların' üstüne çıkabilmek."
(s.40-41). Yazarımıza göre tarihi şartların üzerine çıkmak sadece
olanaklı değil, zorunlu da, eğer ki doğru soyutlama yapmak isteniyorsa,
yeter ki istek olsun!
Yanlış veya eksik soyutlama yapan sadece Aristoteles değildi, Adam
Smith, J.B.Say, Ricardo, hepsi yanlış soyutlama yaptılar, ve böylece
insanın başına çorap ördüler. Cengiz Gündoğdu "ÇORAP NASIL ÖRÜLDÜ"
başlıklı bölümün başında şöyle yazıyor: "Burjuva ideologlarına insanın
başına çorap ördü diyorum. Ama özellikle Adam Smith'in...J.B.Say'ın...Ricorda'nın
bunu bilerek yaptıklarını sanmıyorum. Şunu söylüyorum. Samimiyetle
insanın mutluluğunu düşündüler. İnsan mutlu olsun dediler. Keşke
samimi olmasalardı, azıcık kuşkucu olsalardı." (s.41)
Cengiz Gündoğdu'ya göre, "Adam Smith, insan,özel,kişisel çıkarını
düşünür dedi" , Say ise paranın işlevsiz olduğunu söyledi, Ricardo
ise "olgusal bilinci kıramadığı için soyutlamayı üst noktaya çıkaramadı".
Bu bilim insanlarının hatalarının nasıl insanı felaketlere götürdüğüne
birlikte bakalım: "Peki bu düşünürler kavramlarının hayatla bağlantısını
hiç kurmadılar mı? Hiç kurmuyorlar. Bu düşünürler bir iki gözlemle
soyutlama yaptılar. Ama bu soyutlamayı somutla denemediler. ...
Eksik soyutlamacı, yanlış tümdengelim yöntemin, toplumu, hayatı
doğru göstermeyeceğini belkide bilmiyordu bu düşünürler. Böylece
Adam Smith'in, yalnızca çıkarlarına göre hareket eden insan anlamına
gelen homOĞeconomicus kavramıyla, insanın başına çorap örüldü, kapitalizm
dünyayı kanla,ateşle sömürdü." (abç.,s.41) Yaa, "altı üstü bir kavramı
yanlış kullanmış, bunda büyütülecek ne var" demeyin, kapitalizmin
dünyayı kanla, ateşle sömürmesinde, 'homOĞeconomicus' kavramının
payı az değildi! Bu düşünürlerin yanlış soyutlamayla, yanlış kavramlarla
sebep oldukları felaket keşke bununla sınırlı kalsaydı: "Bu düşünürler,
paranın, kapitalist sistemde hiçbir işlevi olmadığını söyledi. Bırakınız
yapsınlar, bırakınız eylesinler 1929'da patladı. Kapitalizmi, yıkıntıdan
Keynes kurtardı. ... Böylece Adam Smith'in uyduruk kavramı yerlebir
edildi. ... Keynes, kapitalist ekonomiyi kurtarmak için devletin
ekonomiye karışmasını, kamu harcamalarının genişletilmesini söylüyor.
Ama kapitalistin alanına girilmeyecek. Peki nereye harcama yapılacak?"
Orduya, askeriyeye, kısacası savaşa. 1950'lere kadar Sovyetler Birliği
bunu görmüyor, farketmiyor, fakat birden gözü açılıyor (birisi sızdırmış
olması gerekir), "1950'lerde Sovyetler Birliği bunu gördü. Bunu
gördüğü için bütün dünyada barış mücadelesi başlattı. Ama başarılı
olamadı." (s.41)
Nasıl başarılı olunabileceğini Cengiz Gündoğdu, sağlıklı soyutlama
zincirinin sonucunda somut olarak gösteriyor. "İKİ YANLIŞ" başlıklı
son bölümün girişinde şöyle yazıyor: "Şimdi burada duralım. Kapitalist
sistemin yumuşak karnı belli. İnsan savaşmak için silah almazsa
emperyalizmin can damarı kesilir. Sağlıklı bir zincirlemeden sonra
varılan bir dizi soyutlamanın gösterdiği somut durum bu. Böylesi
bir bilgi zenginliğinden sonra 'haklı savaşların' haklılığının sonucu,
emperyalizmi ayakta tutan tam istihdama destek vermek oluyor." (s.41)
Cengiz Gündoğdu bu makalesinde sağlıklı zincirleme soyutlama yöntemini
ortaya koyarken ve aynı zamanda da mükemmel bir şekilde toplumsal
hayata uygularken, sessiz sedasız, belki kendisi de farkında olmadan,
yepyeni bir teori yaratıyor: Kapitalizmin yumuşak karnı silah üretimi
ve silah ticaretidir, eğer kimse savaşmak için silah satın almazsa
emperyalizmin can damarı kesilir, yani kapitalizm çöker, biter.
Tersine birileri (mesela bunlar 'haklı savaşları' savunan devrimciler
veya komünistler olabilir), kalkıp da Cengiz Gündoğdu'nun ortaya
koyduğu bilgi zenginliğine rağmen hala devrimci savaşları, haklı
savaşları savunmaya devam ederlerse (ki hiç de vazgeçeceğe benzemiyorlar
), emperyalizmin ekmeğine yağ sürmüş olurlar, onun ayakta kalmasına
tam destek vermiş olurlar. Cengiz Gündoğdu bu makalesinde aslında
baştan beri bunu anlatmak istiyordu, ama bunu tepeden inme bir yöntemle
anlatmak yerine, herkesin anlayabileceği bir dille anlatmayı yeğ
tuttu ki, işçiler, emekçiler de sorunu anlayabilsinler. Ve işçiler,
emekçiler şimdi silaha sarılmanın ne kadar yanlış olduğunu daha
iyi görebiliyorlar, daha iyi anlıyorlar, mesela Meksika'da Çiapas'ta
yerlilerin silaha sarılıp özgürlükleri için mücadele vermeleri,
Kürdistan'da bütün bir halkın zulme başkaldırısı, dünyanın çeşitli
yerlerinde zülme, baskıya, sömürüye karşı silahlı direnişler, başkaldırılar,
bunların hepsi aslında emperyalizmi ayakta tutmaktan başka bir işe
yaramıyor! Doğru olan, yapılması gereken silah almamak!
Cengiz Gündoğdu bu araştırmasını bahsettiği iki yanlışı somut olarak
göstererek bitiriyor: "Evinde yurdunda çoluk çocuğuyla esenlik içinde
yaşaması gereken insan, emperyalizm bunalıma girmesin diye yanlış
savaşlarda savaştırılıyor. Savaşmayanlarda evlerinde bitmez tükenmez
televizyon dizilerinde yanlış hüzünleniyor. Bu iki yanlış, emperyalizmin
yüreğine bol oksijenli kan pompalıyor." (a.g.y., s.41)
Ama sen rahat ol, Cengiz Gündoğdu. Biz şimdiye kadar insan'ın savaştığını
sanardık, insan savaşmaz, çünkü o bir kavram.
*
Kedinin miyavlamasından, Rotting marka kaleminden, Marx'ın değer
teorisinden, Aristoteles'ten ve savaşların nedenlerinden bahseden
bu makalesinde Cengiz Gündoğdu neyi anlatmak istiyor acaba?
Yukardaki değerlendirmemizden çıkardığımız sonuç şu: Cengiz Gündoğdu
soyutlamanın ve kavramların önemini anlatmak istiyor bizlere. Cengiz
Gündoğdu'ya göre soyutlama ve kavramlar o kadar önemli ki, örneğin
insanın başına ne gelmişse (insan düşüncesinin bozulması, ekonomik
krizler, savaşlar vb.) eksik soyutlamadan ve yanlış kavramlardan
gelmiştir! Yazar bütün makalede bunu anlatmaya çalışıyor, bu ise
su katılmamış kaba idealizmden başka bir şey değil. Aristoteles'in
neden 'soyut emek'i göremediğine ve Marx'ın bu 'bilmece'yi 2000
yıl sonra nasıl çözebildiğine, filozofumuz şu cevabı veriyor: Aristoteles
'tarihi şartların üzerine çıkmadı', oysa doğru soyutlama için ilk
adım 'tarihi şartların üzerine çıkmaktı' ! Peki bu mümkünmüydü ?
Yazara göre sadece mümkün değil zorunluydu da. Ama biz gerçeği söyleyelim:
Hayır, mümkün değildi. Çünkü bir şey tam olgunlaşmadan, onun tam
olarak çözümlenmesi de mümkün değildir. Marx, Aristoteles'in içinde
yaşadığı tarihi koşulların onun soyut emek'i bulmasına elverişli
olmadığını söylerken, anlatmak istediği tam da budur, yani o dönemde
organizma tam olgunlaşmamıştı, kısacası kapitalizm henüz yoktu!
Filozofumuz ise Marx'ı kendi idealist tezine şahit göstermeye çalışıyor.
Yazarımızın idealizmi bu kadarla sınırlı değil, yukarıda da belirttiğimiz
gibi, o tüm felaketlerin nedenini de eksik veya yanlış kavramlarda
görüyor ("Çorap Nasıl Örüldü?").
Kısacası Marxist görünüm altında Marxizm düşmanı idealist görüşler
yeni ve orjinal görüşlermiş gibi pazarlanmaya çalışılıyor. Bu görüşlere
bazı kendine ML veya devrimci diyen çevreler sahip çıkıyor. Ne diyelim
tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş.
Mart 1998
MARX'IN KAPİTAL'DE KULANDIĞISOYUTLAMA YÖNTEMİ ÜZERİNE
Materyalist tarih anlayışı marksist analizin felsefi-teorik temelini
oluşturmaktadır. Bu demektir ki, insan toplumunun tarihi gelişiminin
temelleri, öncelikle onun madde varlığında, onun altyapısını oluşturan
maddi üretim sürecinde aranmalı ve bulunmalıdır. Fakat çıkış noktasının
böyle doğru bir biçimde ortaya konması otomatik olarak doğru bir
gözlem ve araştırma yöntemini beraberinde getirmemektedir. Materyalist
tarih anlayışı, doğru, bilimsel bir yöntemin önşartıdır. Ekonomik
alanın belirleyiciliği konusunda da bir parantez açılması gereklidir.
Marksist materyalist tarih anlayışı idealist tarih anlayışından
temelden ayrıldığı gibi, kaba materyalist tarih anlayışından da
temelden ayrılmaktadır. Marksist tarih anlayışı, toplumsal üretimin
ve yeniden üretimin belirleyiciliğinin altını çizerken, bu olguyu
diğer toplumsal olgulardan bağımsız, izole edilmiş bir biçimde ele
almaz. Üretim ve yeniden üretim her zaman toplumsaldır ve her üretim
ve yeniden üretimin toplumsal yanı vardır. Bu nedenle marksizm ekonomiyi,
maddi üretimi öncelerken sürekli olarak onu toplumsal yanı ile birlikte
ele alır, ekonomiyi politik süreç içinde analiz eder.Bu nedenle
marksist ekonomik analizin merkezinde duran politik ekonomidir.
İşte bu yüzden materyalist tarih anlayışındaki maddi üretim sürecinin
ve yeniden üretimin belirleyiciliği tezini, yalnızca bu alanın tek
başına belirleyici olduğu gibi yanlış anlayan ve anlatanlara karşı
F. Engels şu ikazı yapar: "Materyalist tarih anlayışına göre
son noktada tarihte belirleyici olgu, gerçek yaşamın üretimi ve
yeniden üretimidir. Ama şimdi birisi bunu, ekonomik olgunun tek
başına belirleyici olduğu biçiminde çarpıtırsa, o bu cümleyi, hiçbir
şey ifade etmeyen, saçma bir boş lafa dönüştürür..." (F. Engels,
Block'a mektup, ME TE, C. 37, s. 463, Almanca)
Marksist yönetimin bir başka önemli özelliği, onun diyalektik- materyalist
yönteme sahip olmasıdır. Diyalektik yöntemin ilk esaslı geliştiricisi
Hegel'dir. Fakat bir idealist olarak Hegel'in diyalektiği ile Marx'ın
diyalektiği arasında özsel ayrılık vardır. Kendi diyalektik yöntemi
ile Hegel diyalektiği arasındaki ilişkiye ve ayrılığa değinen Marx
şunları yazar: "Benim diyalektik yöntemim, hegelci yöntemden
yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan
beyninin yaşam süreci -Hegel bunu "fikir" ("idea")
adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı
ve mimarı olup, gerçek dünya yalnızca "fikir"in dışsal
ve görüngüsel biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın
insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden
başka bir şey değildir.
Hegel'in elinde diyalektiğin mistisizmle bozulması, ayrıntılı ve
bilinçli bir biçimde diyalektiğin genel işleyiş biçimini, ilk kez
onun sunmuş olduğu gerçeğini örtmez. Hegel'de diyalektik başaşağı
duruyor. Mistik kabuk içerisindeki usa uygun özü bulmak istiyorsanız,
onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir." (Kapital
C, I, s. 27-28, "Almanca İkinci Baskıya Sonsöz") Marksizm,
Hegel diyalektiğinde olumlu olanı alarak, onu geliştirerek ve materyalist
tarih anlayışı ile kaynaştırarak diyalektiği, olaylara, şeylere
yaklaşım yöntemini ayakları üzerine dikmişlerdir. Kipatal'de uygulanan
sunuş, açıklama yöntemini kavramak da önemlidir. Daha Kapital'in
ilk basımında Marx'ın uyguladığı sunuş yöntemi önemli olduğu için
hem Marx ilk baskıya önsözde bu noktaya dikkat çekmiş hem de rakipleri
bu alanda Kapital'e eleştiriler yöneltmişlerdir. Marx'ın Kapital'de
seçtiği sunuş yöntemi soyutlama yöntemidir. Almanca Birinci Baskıya
Önsözde Marx, "ekonomi biçimlerinin tahlilinde, ne mikroskoptan
yararlanılabilir ne de kimyasal ayrıçlardan. Her ikisinin de yerini,
soyutlama gücü almalıdır" (Kapital, s. 16) diyerek neden bu
yöntemi seçtiğine dikkat çekmektedir. Buna rağmen Marx'ın yöntemini
anlamayanlar ya da bilinçli olarak anlamak istemeyenler Kapital'in
yöntemini "Hegelci-metafizik", "yaşamdan kopuk",
"soyut" diye eleştirmişlerdir. Almanca İkinci baskıya
Sonsöz'de Marx Kapital'de uygulanan sunuş yöntemine bir kez daha
değinir: "Kuşkusuz, sunuş yöntemini, biçim bakımından, araştırma
yönteminden farklı olması gerekir. (abç.) Araştırma yöntemi, işlenecek
malzemeyi ayrıntılarıyla ele almalı, onun gelişmesinin farklı biçimlerini
tahlil etmeli, içbağıntılarının esasını bulmalıdır. Ancak bu yapıldıktan
sonra, gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla
yapılırsa, eğer ele alınan konunun yaşamı tıpkı bir aynada olduğu
gibi ideal bir biçimde yansıtılırsa, karşımızda salt a priori (önsel)
bir yapı varmış gibi gelebilir. (Kapital, s. 27) Kapital de başarıyla
uygulanan sunuş yöntemi olan soyutlama yöntemi, onun eleştirmenlerinin
aksine Kapital'in içeriğini özsel olarak zenginleştirmiştir. Kapitalist
üretim biçiminin özü, onun yüzeydeki olgularını inceleyenler tarafından
tespit edilememiştir, edilememektedir. Kapitalizme özgü tipik meta
fetişizmi sonucunda önemli toplumsal ilişkiler, şeylerin doğa üstü
özellikleri olarak görünmektedir. Bu yüzden bilimsel düşünce, kapitalist
üretime özgü olan genel özellikleri, tüm diğer ikincil öneme sahip,
tesadüfi, değişken olgulardan soyutlamayarak analiz etmelidir. Burada
söz konusu olan "genel özellikler" herhangi genel özellikler
değil, kapitalist üretimin özünü oluşturan, onun içbağıntısını tanımayı
mümkün kılan genel özelliklerdir. Özsel, genel kapitalist ilişkiler
kavramlar, katagoriler ve yasalar olarak yeniden üretilirler. Bu
şekildeki bilimsel soyutlama yöntemi ile gerçekten, gerçek maddi
yaşamdan uzaklaşılmaz, tersine ona en yakın bağı kurmanın bilimsel
yolu açılır.
Kapital'de Marx, soyutlama gücünün yardımı ile, kapitalist üretimin
hakim olduğu her yerde derinden etkili olan hareket ettirici güçleri
ortaya çıkarmıştır. Soyutlama yöntemi Kapital'in yapısını ve bölümlere
ayrılışını kavramak için önemlidir dedik. Yani araştırma süreci
içerisinde, kapitalist üretim ilişkilerinin tek tek genel yönlerini,
kavramlar, katagoriler, yasalar olarak soyutlama gücünün yardımı
ile özsel olarak kavramak gereklidir. Fakat soyutlama yönteminin
yararı yalnızca bununla kalmaz. Kapitalist üretim ilişkisi, bilimsel
kuramında da bir bütün oluşturmalıdır. Üretim ilişkilerin tek tek
genel yanları arasında içsel bir bağ vardır. Tam da bu içsel bağı
Marx uzun bilimsel araştırmaları sonucunda ortaya koymuştur. Bu
da soyuttan somuta gitmedir: Somut ekonomik katagoriler içerisinde,
karmaşık, özsel içilişkiler bulunmaktadır. Bu içilişkiler çeşitliliğin
birliğini oluşturur. İç ilişkiler kavranılmak isteniyorsa, önce,
daha basit, daha soyut kavramlar anlaşılmalıdır. Araştırılmak istenen
olgunun en basit, yani en soyut kavramlarından yola çıkılırak, daha
karışık, daha somut yönlere, ekonomik katagorilere adım adım ilerlenir.
Kapital'de Marx tamda bunu yapmakta, kapitalist toplumsal organizmanın
en küçük yapısı olan ama en yaygın unsuru olarak metayı inceleyerek
işe başlar. Bu en basit, en yaygın unsuru daha küçük parçalarına
ayırarak, tüm kapitalist ekonominin en temel çelişkilerinin bu en
basit, en yaygın hücre içerisinde rüşeym halinde var olduğunu ispat
eder.
