Kediler, Marx ve günümüzün büyük
filozofu Cengiz Gündoğdu üzerine...

Günümüz literatürünün tipik görüntülerinden birisi, belli bir siyasi doğrultusu olmayan, daha doğrusu belkemiği olmayan, deyim yerindeyse her düğünde oynayan, herkesin faydalanabileceği yazarların (ve kendini öyle görenlerin) sayısının gittikçe artmasıdır. Sorunun bir yanı bu. Daha önemli olan, birçok kendine devrimci, hatta Marxist-Leninist sıfatını takanların, bu tür yazarların ne yazdığına bakmaksızın, ne söylediğine bakmaksızın (ya da bakaraktan), onların isminden faydalanmak için, onları dergi sayfalarında veya kültür merkezlerinde vs. kullanmalarıdır.
Faydacılık geçmişte olduğu gibi günümüzde de bazı devrimci çevreler (ve bazı kendini öyle görenler) tarafından insan kazanmanın ucuz ve hızlı yollarından birisi olarak görülmüş, yaygın olarak da kullanılmıştır, kullanılıyor. Bunun geçmişteki sayısız örneklerini burada açmaya gerek yoktur. Ancak günümüze ait bir örneğini önemli görüyoruz. İşte kendisini büyük yazar, büyük yazar da neymiş, büyük düşünür, hatta hatta büyük filozof, kendi alanında da otorite olarak görenlerden birisi Cengiz Gündoğdu'dur.
Ne? Hiç duymadınız mı?! Ama, nasıl olur! Cengiz Gündoğdu'yu (uluslararası planda çok iddialı olamayacağım ama) Türkiye'de tanımayan az insan kaldı. Hiç ummadığınız bir taşı kaldırsanız altından o çıkar! "Özgür Üniversite" de felsefe 'prof'luğu yapmış, BEKSAV'da zengin ve engin bilgilerinden hala yararlanılmaktadır! Tabi ki bu kadarla sınırlı değil Cengiz Gündoğdu'nun ünü. Bir de içinde değerli günlük anılarının yer aldığı, genel yayın yönetmenliğini yaptığı "İnsancıl"isimli bir dergi çıkarır Cengiz Gündoğdu hocamız. Büyük yenilik arayışları içerinde bulunan "Uzun Yürüyüş" dergisi de fırsatı hiç kaçırır mı, bu derginin FELSEFE başlıklı sayfalarını dolduran da yine Cengiz Gündoğdu'dan başkası (aşağısı) değildir. 'Marxizm eskidi, yaşasın yenilik arayışları' mantığına sahip olan bu dergi de Cengiz Gündoğdu'nun yeteneklerinden yararlanan diğer dergi ve kurumlar gibi, en kaba idealizmin Marxizm adına savunulmasında bir gariplik görmüyor, tam tersine sahip çıkıyor.

*


Bu derginin Şubat '98 sayısında yer alan araştırmasında "Soyutlama" konusunu ele almış Cengiz Gündoğdu. Böylesine soyut bir konu için üç dergi sayfasının az geleceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, Cengiz Gündoğdu felsefi yoğunlaştırma yöntemiyle bunu ustaca başarmış! Üç dergi sayfasına sığdırdığı bilimsel araştırmasında Prof.Dr.Bedia Akarsu'nun "Felsefe Terimleri Sözlüğü"nden; Doç.Dr.Mehmet Çelik tarafından çevrilen Karl Marx'ın "Kapital"inden; Fuat Ercan'ın "Para ve Kapitalizm"inden; Gülten Kazgan'ın "İktisadi Düşünce Veya Politik İktisadın Evrimi" adlı eserinden toplam 17 tane(!) alıntı yapmış hocamız. Cengiz Gündoğdu bu makalesinde, kendisinden önce çok az filozofun sormaya cüret edebildiği o büyük felsefi soruyu ortaya atar: "KEDİ MİYAVLAR MI?" Bir çırpıda bu soruyu ortaya atar ve lafı uzatmadan da serinkanlıca cevaplandırıverir: "Soru şu. Kedi miyavlar mı? Hayır, miyavlamaz. İnsanın kedi kavramında topladığı o varlık miyavlar." (Uzun Yürüyüş, sayı 23, sayfa 39, hayır, hayır, MİZAH bölümü değil, FELSEFE bölümü!) Önemsiz gibi görünen bu sorunun tartışılıp, çözüme kavuşturulmasının önemi nedir diye soranlar çıkabilir. Bunu öngören hocamız, "Peki, bunun önemi ne?" diye sorar, ve şu uzun ve de derin araştırmalara dayalı felsefi açıklamayı getirerek bizi felaketlere yol açabilecek yanlış anlayışlardan kurtarır: "Uzun yüzyıllar insanlar kedinin miyavladığını sandı. Bu yüzden insanlar kedi kavramına nesnel gerçeklik yükledi. Ordan da tanrının nesnel gerçekliğine gitti. Bugün bile birçok insan, kedinin miyavladığını sanır, elma yediğini sanır. Oysa kedi dediğim o miyavlar. Biz, elma dediğimiz bir nesneyi yeriz. Bunu bilinçte ayıramazsak kavramlara olmadık işlevler yükleriz.".
Cengiz Gündoğdu'nun burada önemle dikkat çektiği şeyin çok basit bir gerçek olmasına rağmen, insanlar bunu bir türlü anlamıyorlar, günümüzde bile hala kedinin miyavladığını ve elma yediklerini sanan insan sayısı az değil!
Yazar az yukarıda da şunu söyler: "İnsan uzun yüzyıllar soyutlama yapmadan yaşadı."(a.g.y.). Burada söylenenlerin bırakalım Marxizmi bir tarafa, herhangi bir bilimsel yaklaşımla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Gerçek şu ki, insan düşünmeye başladığından beri soyutlama yapmaya gitmiş, kavramlar oluşturmuş, bu kavramlar aracılığıyla düşünmüş ve anlaşmıştır. İnsan objektif gerçekliği tanımlamak için soyutlamaya ve kavramlara başvurmuştur, yani kavramlar objektif gerçeklikten çıkmıştır, insan düşüncesi objektif maddi gerçekliği kavramlarla yansıtır. Bunları Cengiz Gündoğdu ve ondan yararlananlar bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Ama sorun bilip bilmeme sorunu değil, sorun dünyaya ve görüngülerine yaklaşım sorunudur. Doyayısıyla filozofumuz idealist felsefesine sadık kalarak, kavramları objektif maddi gerçekliğin türevi olarak değil, bilakis gerçeklikten bağımsız kendinde şeyler olarak görüyor. Bu yüzden hocamızın kavramlar dünyasındaki kedi bizim bildiğimiz kedilere benzemiyor, onun kedisi miyavlayamıyor!
Peki hocamız sözü nereye bağlamak istiyor, bundan (kendi deyimi ile) hangi 'çıkarsamaları' yapmak istiyor? Bunu asıl olarak makalenin sonunda göreceğiz, çünkü hocamız aşağıda göreceğimiz gibi, Marx'ta keşfettiği ve geliştirdiği "soyutlama zinciri yöntemi"ni uyguluyor, ama bir örneğini şimdiden görebiliriz: " Geçenlerde biri televizyonda komünizm öldü diyordu. Güldüm. Komünizm ölmez. Çünkü komünizm bir kavram." (a.g.y.)
Burada söylenenlere göre komünizm, birilerinin sandığı gibi hayat bulabilecek, hatta hayat bulmuş bir şey değildir, uğruna mücadele edilecek gerçekçi bir ideal da değildir, o sadece ve sadece, bazı düşünürlerin kafalarında tasarladıkları bir kavramdır, bir soyutlamadır, böyle bir şey ne yaşar ne de ölür.

*


Cengiz Gündoğdu bu makalesinde soruna sözümona felsefi açıdan yaklaşarak, büyük tekellerin, emperyalist burjuvazinin ve onun tüm kurumlarının, dünyanın parasını harcayarak, ellerindeki tüm olanakları seferber ederek, kendi ücretli işçileri durumunda olan, tüm burjuva bilimcilerinin, sanatçılarının ve bilumum medyatörlerinin aracılığıyla, emekçi insanları kömünizmin öldüğüne inandırmaya çalışmalarının aslında zavallı boş bir uğraş olduğunu gözler önüne seriyor. Komünizmin, sosyalizmin, birer kavram olduğunu henüz keşfetmemiş olan, bir kısım Marxist-Leninist de, emperyalist burjuvazinin ideologlarının düştüğü aynı hataya düşüyorlar, komünizmin ve sosyalizmin ölmediğini, komünizmin ilk evresi olan sosyalizmin, bir zamanlar, Lenin ve Stalin döneminde, 50'li yıllara kadar, Sovyetler Birliği'nde hayata geçirildiğini ve yaşandığını, Kruşçef modern reviz-yonizminin iktidarı ele geçirmesiyle, sosyalizmin geçici bir yenilgi aldığını, ideal olarak hala yaşadığını ve gelecekte mutlaka yaşanacağını hala savunaduruyorlar. Cengiz Gündoğdu komünizmin sadece bir kavram olduğunu keşfederek, işçi sınıfının, emekçilerin eline çok güçlü bir silah vermiş oldu burjuvazinin ideolojik saldırılarına karşı!
Büyük filozofumuz üç sayfalık makalesinin iki sütununu hiç acımadan bizi kavramlar ve soyutlamalar konusunda aydınlatmak için harcadıktan sonra, esas meseleye geçer, büyük BİLMECE'ye. "Bilmece Nasıl Çözüldü?" bölümünün başında hocamız şu açıklamayı yapar:"Marx '2000 yıldır çözülemeyen bir bilmeceyi' nasıl çözdü?" -Bre hocam bu ne bilmecesidir böyle ki, ikibin yıldır çözülememiş?- "Bilmece şu. Ben, şimdi bu yazıyı Rotting marka, 07 nolu kalemle yazıyorum. Ben bu kalemi alırken bir para ödedim. Ya da ben bu kalemi, bir tane değil, on tane tükenmez kalemle değiş-tokuş ederek alabilirdim." -Hocam bilmeceyi biraz disipline edermisiniz pek anlaşılmadı.- "Bilmeceyi disipline edersem şunu sormam gerekir: Bizim değer dediğimiz nedir, bu değer nerden çıkar?" (a.g.y.)
Böylece Cengiz Gündoğdu 'zincirleme soyutlamayla' kediden, Rotting marka 07 nolu kalemine, oradan da Karl Marx'ın değer teorisine geçer, ama amacı "Kapital'ı incelemek değil, Marks'ın düşünce yöntemini incelemektir", Marx'ın inceleme yöntemini ise hemen tespit eder: soyutlama. Marx soyutlama yöntemiyle soyut emeği bulur, paranın ne olduğu bilmecesini çözer, ve onun arkasında soyut emeğin yattığını keşfeder. Marx soyutlamasını nasıl mı yapar? "Marks, bu noktadan sonra soyutlamaya başlıyor. Metanın kullanım değerini... 'malın,geometrik,fiziksel,kimyasal' özelliklerini çıkarıyor,ayırıyor. Böylece kullanım değeri bir yana bırakılıyor, metanın tek bir özelliği kalıyor, bu metaların emek ürünü olmaları. ... Burada soyut insan emeği ortaya çıkar...Para işte bunu saklar." (a.g.d.,s.40)
Peki, ne alaka?! Cengiz Gündoğdu ne yapmak istiyor? Kedinin, parayla, soyut emekle, Marx'la ne alakası var, diye haklı olarak sorabilirsiniz, bunu sezen üstadımız hemen konuyu bağlar ve çember kapanır: "Paranın gizledikleri bununla bitmez. Para, kapitalizmi, kapitalizmin sömürgen yapısını gizler. Bundan ötürü kapitalist toplumda insanın düşünce yapısı bozulur. O insan, kedinin miyavladığını sanır. Ondan sonra düşüncesini bir daha toparlayamaz." (abç.,a.g.y.)
Soyutlama! Büyük sihirli sözcük işte bu!
Cengiz Gündoğdu buna "zincirleme soyutlama" veya "soyutlamalar zinciri" adını verir! Marx'tan önceki filozoflar, araştırmacılar çok uğraşmışlar ama bir türlü bilmecenin sırrını çözememişler, çünkü yanlış veya eksik soyutlamalara gitmişler. Eğer Karl Marx gibi, 'zincirleme soyutlama' yöntemini uygulasalardı, bilmeceyi 2000 yıl önce çözerlerdi. "Marks, zincirleme soyutlamayla kapitalizmi gün gibi gösterir insana." (agd s.40)
Yazara göre yanlış ve eksik soyutlama yöntemini kullananlardan biri Aristoteles'dir. "Aristoteles'in göremediği" başlığı altındaki bölümde, Aristoteles'in kullanım değeriyle değişim değerini bulduğunu, ancak "bu noktadan sonra bir soyutlamaya gidip, metalarda ortak olan soyut emeği göremediği"ni söyler filozofumuz."Peki, neden Aristoteles üst bir noktaya çıkamıyor? Aristoteles olgucu bilincini kırıp, köleci toplumda eşitlik kavramına ulaşamıyor. Bütün insanların eşit olduğu soyutlamasına gidebilseydi, metalarda değişimi sağlayan eşit olanı görebilirdi. Burada duralım. Metaların cinsinden, niteliğinden, insan emeğini soyutlayabilmek için bir başka soyutlama gerekiyor. Bundan şu çıkıyor. Nesneyi, olguyu doğru çözümleyebilmek için soyutlamalar zinciriyle gidilmeli." (a.y.)
Yani Aristoteles'in soyut emeği bulamamasının nedeni 'soyutlama zinciri' yöntemini uygulamamış olmasıdır. Ama bir dakka! Marx, Aristoteles'in soyut emeği keşfedememesini değişik açıklamıyormuydu, tarihi şartlarla açıklamıyormuydu?! Yazarın da alıntı yaptığı yerde şöyle demiyor mu Karl Marx:"Aristo'nun dehası, malların değer ifadesinde bir eşitlik olduğunu görmesindedir. Yalnız ne var ki, içinde yaşadığı toplumun tarihi şartları onun bu eşitlik ilişkisinin 'gerçekte' nerede olduğunu bulmasına engel olmuştur.". Yani içinde yaşadığı tarihi koşullar, Aristoteles'in soyut emeği bulabilmesi için elverişli değildi, yoksa kusur soyutlamayı eksik yapmasında değildi! Burada Cengiz Gündoğdu Karl Marx'la içinden çıkılmaz bir çelişkiye düşmüyor mu? Apaçık ki düşüyor. Marx tek bilimsel felsefe olan diyalektik materyalizmi temel alarak, sorunlara tarihsel akışları ve tarihsel koşulları içerisinde yaklaşırken ve soyutlama yöntemini bu temelde uygularken, Cengiz Gündoğdu, Marxist felsefe'nin zıddı olan idealist felsefi yöntemle sorunları açıklamaya çalışıyor. Ama bakın üstadımız bu çelişkinin içinden nasıl sıyrılıp çıkmasını başarıyor. Marx'ın Aristoteles'i değerlendirmesini aktardıktan sonra, bunu şöyle yorumluyor filozof:"Doğru soyutlama için ilk adım, 'tarihi şartların' üstüne çıkabilmek." (s.40-41). Yazarımıza göre tarihi şartların üzerine çıkmak sadece olanaklı değil, zorunlu da, eğer ki doğru soyutlama yapmak isteniyorsa, yeter ki istek olsun!
Yanlış veya eksik soyutlama yapan sadece Aristoteles değildi, Adam Smith, J.B.Say, Ricardo, hepsi yanlış soyutlama yaptılar, ve böylece insanın başına çorap ördüler. Cengiz Gündoğdu "ÇORAP NASIL ÖRÜLDÜ" başlıklı bölümün başında şöyle yazıyor: "Burjuva ideologlarına insanın başına çorap ördü diyorum. Ama özellikle Adam Smith'in...J.B.Say'ın...Ricorda'nın bunu bilerek yaptıklarını sanmıyorum. Şunu söylüyorum. Samimiyetle insanın mutluluğunu düşündüler. İnsan mutlu olsun dediler. Keşke samimi olmasalardı, azıcık kuşkucu olsalardı." (s.41)
Cengiz Gündoğdu'ya göre, "Adam Smith, insan,özel,kişisel çıkarını düşünür dedi" , Say ise paranın işlevsiz olduğunu söyledi, Ricardo ise "olgusal bilinci kıramadığı için soyutlamayı üst noktaya çıkaramadı". Bu bilim insanlarının hatalarının nasıl insanı felaketlere götürdüğüne birlikte bakalım: "Peki bu düşünürler kavramlarının hayatla bağlantısını hiç kurmadılar mı? Hiç kurmuyorlar. Bu düşünürler bir iki gözlemle soyutlama yaptılar. Ama bu soyutlamayı somutla denemediler. ... Eksik soyutlamacı, yanlış tümdengelim yöntemin, toplumu, hayatı doğru göstermeyeceğini belkide bilmiyordu bu düşünürler. Böylece Adam Smith'in, yalnızca çıkarlarına göre hareket eden insan anlamına gelen homOĞeconomicus kavramıyla, insanın başına çorap örüldü, kapitalizm dünyayı kanla,ateşle sömürdü." (abç.,s.41) Yaa, "altı üstü bir kavramı yanlış kullanmış, bunda büyütülecek ne var" demeyin, kapitalizmin dünyayı kanla, ateşle sömürmesinde, 'homOĞeconomicus' kavramının payı az değildi! Bu düşünürlerin yanlış soyutlamayla, yanlış kavramlarla sebep oldukları felaket keşke bununla sınırlı kalsaydı: "Bu düşünürler, paranın, kapitalist sistemde hiçbir işlevi olmadığını söyledi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız eylesinler 1929'da patladı. Kapitalizmi, yıkıntıdan Keynes kurtardı. ... Böylece Adam Smith'in uyduruk kavramı yerlebir edildi. ... Keynes, kapitalist ekonomiyi kurtarmak için devletin ekonomiye karışmasını, kamu harcamalarının genişletilmesini söylüyor. Ama kapitalistin alanına girilmeyecek. Peki nereye harcama yapılacak?" Orduya, askeriyeye, kısacası savaşa. 1950'lere kadar Sovyetler Birliği bunu görmüyor, farketmiyor, fakat birden gözü açılıyor (birisi sızdırmış olması gerekir), "1950'lerde Sovyetler Birliği bunu gördü. Bunu gördüğü için bütün dünyada barış mücadelesi başlattı. Ama başarılı olamadı." (s.41)
Nasıl başarılı olunabileceğini Cengiz Gündoğdu, sağlıklı soyutlama zincirinin sonucunda somut olarak gösteriyor. "İKİ YANLIŞ" başlıklı son bölümün girişinde şöyle yazıyor: "Şimdi burada duralım. Kapitalist sistemin yumuşak karnı belli. İnsan savaşmak için silah almazsa emperyalizmin can damarı kesilir. Sağlıklı bir zincirlemeden sonra varılan bir dizi soyutlamanın gösterdiği somut durum bu. Böylesi bir bilgi zenginliğinden sonra 'haklı savaşların' haklılığının sonucu, emperyalizmi ayakta tutan tam istihdama destek vermek oluyor." (s.41)
Cengiz Gündoğdu bu makalesinde sağlıklı zincirleme soyutlama yöntemini ortaya koyarken ve aynı zamanda da mükemmel bir şekilde toplumsal hayata uygularken, sessiz sedasız, belki kendisi de farkında olmadan, yepyeni bir teori yaratıyor: Kapitalizmin yumuşak karnı silah üretimi ve silah ticaretidir, eğer kimse savaşmak için silah satın almazsa emperyalizmin can damarı kesilir, yani kapitalizm çöker, biter. Tersine birileri (mesela bunlar 'haklı savaşları' savunan devrimciler veya komünistler olabilir), kalkıp da Cengiz Gündoğdu'nun ortaya koyduğu bilgi zenginliğine rağmen hala devrimci savaşları, haklı savaşları savunmaya devam ederlerse (ki hiç de vazgeçeceğe benzemiyorlar ), emperyalizmin ekmeğine yağ sürmüş olurlar, onun ayakta kalmasına tam destek vermiş olurlar. Cengiz Gündoğdu bu makalesinde aslında baştan beri bunu anlatmak istiyordu, ama bunu tepeden inme bir yöntemle anlatmak yerine, herkesin anlayabileceği bir dille anlatmayı yeğ tuttu ki, işçiler, emekçiler de sorunu anlayabilsinler. Ve işçiler, emekçiler şimdi silaha sarılmanın ne kadar yanlış olduğunu daha iyi görebiliyorlar, daha iyi anlıyorlar, mesela Meksika'da Çiapas'ta yerlilerin silaha sarılıp özgürlükleri için mücadele vermeleri, Kürdistan'da bütün bir halkın zulme başkaldırısı, dünyanın çeşitli yerlerinde zülme, baskıya, sömürüye karşı silahlı direnişler, başkaldırılar, bunların hepsi aslında emperyalizmi ayakta tutmaktan başka bir işe yaramıyor! Doğru olan, yapılması gereken silah almamak!
Cengiz Gündoğdu bu araştırmasını bahsettiği iki yanlışı somut olarak göstererek bitiriyor: "Evinde yurdunda çoluk çocuğuyla esenlik içinde yaşaması gereken insan, emperyalizm bunalıma girmesin diye yanlış savaşlarda savaştırılıyor. Savaşmayanlarda evlerinde bitmez tükenmez televizyon dizilerinde yanlış hüzünleniyor. Bu iki yanlış, emperyalizmin yüreğine bol oksijenli kan pompalıyor." (a.g.y., s.41)
Ama sen rahat ol, Cengiz Gündoğdu. Biz şimdiye kadar insan'ın savaştığını sanardık, insan savaşmaz, çünkü o bir kavram.

*


Kedinin miyavlamasından, Rotting marka kaleminden, Marx'ın değer teorisinden, Aristoteles'ten ve savaşların nedenlerinden bahseden bu makalesinde Cengiz Gündoğdu neyi anlatmak istiyor acaba?
Yukardaki değerlendirmemizden çıkardığımız sonuç şu: Cengiz Gündoğdu soyutlamanın ve kavramların önemini anlatmak istiyor bizlere. Cengiz Gündoğdu'ya göre soyutlama ve kavramlar o kadar önemli ki, örneğin insanın başına ne gelmişse (insan düşüncesinin bozulması, ekonomik krizler, savaşlar vb.) eksik soyutlamadan ve yanlış kavramlardan gelmiştir! Yazar bütün makalede bunu anlatmaya çalışıyor, bu ise su katılmamış kaba idealizmden başka bir şey değil. Aristoteles'in neden 'soyut emek'i göremediğine ve Marx'ın bu 'bilmece'yi 2000 yıl sonra nasıl çözebildiğine, filozofumuz şu cevabı veriyor: Aristoteles 'tarihi şartların üzerine çıkmadı', oysa doğru soyutlama için ilk adım 'tarihi şartların üzerine çıkmaktı' ! Peki bu mümkünmüydü ? Yazara göre sadece mümkün değil zorunluydu da. Ama biz gerçeği söyleyelim: Hayır, mümkün değildi. Çünkü bir şey tam olgunlaşmadan, onun tam olarak çözümlenmesi de mümkün değildir. Marx, Aristoteles'in içinde yaşadığı tarihi koşulların onun soyut emek'i bulmasına elverişli olmadığını söylerken, anlatmak istediği tam da budur, yani o dönemde organizma tam olgunlaşmamıştı, kısacası kapitalizm henüz yoktu! Filozofumuz ise Marx'ı kendi idealist tezine şahit göstermeye çalışıyor. Yazarımızın idealizmi bu kadarla sınırlı değil, yukarıda da belirttiğimiz gibi, o tüm felaketlerin nedenini de eksik veya yanlış kavramlarda görüyor ("Çorap Nasıl Örüldü?").
Kısacası Marxist görünüm altında Marxizm düşmanı idealist görüşler yeni ve orjinal görüşlermiş gibi pazarlanmaya çalışılıyor. Bu görüşlere bazı kendine ML veya devrimci diyen çevreler sahip çıkıyor. Ne diyelim tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş.

Mart 1998



MARX'IN KAPİTAL'DE KULANDIĞISOYUTLAMA YÖNTEMİ ÜZERİNE

Materyalist tarih anlayışı marksist analizin felsefi-teorik temelini oluşturmaktadır. Bu demektir ki, insan toplumunun tarihi gelişiminin temelleri, öncelikle onun madde varlığında, onun altyapısını oluşturan maddi üretim sürecinde aranmalı ve bulunmalıdır. Fakat çıkış noktasının böyle doğru bir biçimde ortaya konması otomatik olarak doğru bir gözlem ve araştırma yöntemini beraberinde getirmemektedir. Materyalist tarih anlayışı, doğru, bilimsel bir yöntemin önşartıdır. Ekonomik alanın belirleyiciliği konusunda da bir parantez açılması gereklidir. Marksist materyalist tarih anlayışı idealist tarih anlayışından temelden ayrıldığı gibi, kaba materyalist tarih anlayışından da temelden ayrılmaktadır. Marksist tarih anlayışı, toplumsal üretimin ve yeniden üretimin belirleyiciliğinin altını çizerken, bu olguyu diğer toplumsal olgulardan bağımsız, izole edilmiş bir biçimde ele almaz. Üretim ve yeniden üretim her zaman toplumsaldır ve her üretim ve yeniden üretimin toplumsal yanı vardır. Bu nedenle marksizm ekonomiyi, maddi üretimi öncelerken sürekli olarak onu toplumsal yanı ile birlikte ele alır, ekonomiyi politik süreç içinde analiz eder.Bu nedenle marksist ekonomik analizin merkezinde duran politik ekonomidir. İşte bu yüzden materyalist tarih anlayışındaki maddi üretim sürecinin ve yeniden üretimin belirleyiciliği tezini, yalnızca bu alanın tek başına belirleyici olduğu gibi yanlış anlayan ve anlatanlara karşı F. Engels şu ikazı yapar: "Materyalist tarih anlayışına göre son noktada tarihte belirleyici olgu, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ama şimdi birisi bunu, ekonomik olgunun tek başına belirleyici olduğu biçiminde çarpıtırsa, o bu cümleyi, hiçbir şey ifade etmeyen, saçma bir boş lafa dönüştürür..." (F. Engels, Block'a mektup, ME TE, C. 37, s. 463, Almanca)
Marksist yönetimin bir başka önemli özelliği, onun diyalektik- materyalist yönteme sahip olmasıdır. Diyalektik yöntemin ilk esaslı geliştiricisi Hegel'dir. Fakat bir idealist olarak Hegel'in diyalektiği ile Marx'ın diyalektiği arasında özsel ayrılık vardır. Kendi diyalektik yöntemi ile Hegel diyalektiği arasındaki ilişkiye ve ayrılığa değinen Marx şunları yazar: "Benim diyalektik yöntemim, hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam süreci -Hegel bunu "fikir" ("idea") adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya yalnızca "fikir"in dışsal ve görüngüsel biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.
Hegel'in elinde diyalektiğin mistisizmle bozulması, ayrıntılı ve bilinçli bir biçimde diyalektiğin genel işleyiş biçimini, ilk kez onun sunmuş olduğu gerçeğini örtmez. Hegel'de diyalektik başaşağı duruyor. Mistik kabuk içerisindeki usa uygun özü bulmak istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir." (Kapital C, I, s. 27-28, "Almanca İkinci Baskıya Sonsöz") Marksizm, Hegel diyalektiğinde olumlu olanı alarak, onu geliştirerek ve materyalist tarih anlayışı ile kaynaştırarak diyalektiği, olaylara, şeylere yaklaşım yöntemini ayakları üzerine dikmişlerdir. Kipatal'de uygulanan sunuş, açıklama yöntemini kavramak da önemlidir. Daha Kapital'in ilk basımında Marx'ın uyguladığı sunuş yöntemi önemli olduğu için hem Marx ilk baskıya önsözde bu noktaya dikkat çekmiş hem de rakipleri bu alanda Kapital'e eleştiriler yöneltmişlerdir. Marx'ın Kapital'de seçtiği sunuş yöntemi soyutlama yöntemidir. Almanca Birinci Baskıya Önsözde Marx, "ekonomi biçimlerinin tahlilinde, ne mikroskoptan yararlanılabilir ne de kimyasal ayrıçlardan. Her ikisinin de yerini, soyutlama gücü almalıdır" (Kapital, s. 16) diyerek neden bu yöntemi seçtiğine dikkat çekmektedir. Buna rağmen Marx'ın yöntemini anlamayanlar ya da bilinçli olarak anlamak istemeyenler Kapital'in yöntemini "Hegelci-metafizik", "yaşamdan kopuk", "soyut" diye eleştirmişlerdir. Almanca İkinci baskıya Sonsöz'de Marx Kapital'de uygulanan sunuş yöntemine bir kez daha değinir: "Kuşkusuz, sunuş yöntemini, biçim bakımından, araştırma yönteminden farklı olması gerekir. (abç.) Araştırma yöntemi, işlenecek malzemeyi ayrıntılarıyla ele almalı, onun gelişmesinin farklı biçimlerini tahlil etmeli, içbağıntılarının esasını bulmalıdır. Ancak bu yapıldıktan sonra, gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla yapılırsa, eğer ele alınan konunun yaşamı tıpkı bir aynada olduğu gibi ideal bir biçimde yansıtılırsa, karşımızda salt a priori (önsel) bir yapı varmış gibi gelebilir. (Kapital, s. 27) Kapital de başarıyla uygulanan sunuş yöntemi olan soyutlama yöntemi, onun eleştirmenlerinin aksine Kapital'in içeriğini özsel olarak zenginleştirmiştir. Kapitalist üretim biçiminin özü, onun yüzeydeki olgularını inceleyenler tarafından tespit edilememiştir, edilememektedir. Kapitalizme özgü tipik meta fetişizmi sonucunda önemli toplumsal ilişkiler, şeylerin doğa üstü özellikleri olarak görünmektedir. Bu yüzden bilimsel düşünce, kapitalist üretime özgü olan genel özellikleri, tüm diğer ikincil öneme sahip, tesadüfi, değişken olgulardan soyutlamayarak analiz etmelidir. Burada söz konusu olan "genel özellikler" herhangi genel özellikler değil, kapitalist üretimin özünü oluşturan, onun içbağıntısını tanımayı mümkün kılan genel özelliklerdir. Özsel, genel kapitalist ilişkiler kavramlar, katagoriler ve yasalar olarak yeniden üretilirler. Bu şekildeki bilimsel soyutlama yöntemi ile gerçekten, gerçek maddi yaşamdan uzaklaşılmaz, tersine ona en yakın bağı kurmanın bilimsel yolu açılır.
Kapital'de Marx, soyutlama gücünün yardımı ile, kapitalist üretimin hakim olduğu her yerde derinden etkili olan hareket ettirici güçleri ortaya çıkarmıştır. Soyutlama yöntemi Kapital'in yapısını ve bölümlere ayrılışını kavramak için önemlidir dedik. Yani araştırma süreci içerisinde, kapitalist üretim ilişkilerinin tek tek genel yönlerini, kavramlar, katagoriler, yasalar olarak soyutlama gücünün yardımı ile özsel olarak kavramak gereklidir. Fakat soyutlama yönteminin yararı yalnızca bununla kalmaz. Kapitalist üretim ilişkisi, bilimsel kuramında da bir bütün oluşturmalıdır. Üretim ilişkilerin tek tek genel yanları arasında içsel bir bağ vardır. Tam da bu içsel bağı Marx uzun bilimsel araştırmaları sonucunda ortaya koymuştur. Bu da soyuttan somuta gitmedir: Somut ekonomik katagoriler içerisinde, karmaşık, özsel içilişkiler bulunmaktadır. Bu içilişkiler çeşitliliğin birliğini oluşturur. İç ilişkiler kavranılmak isteniyorsa, önce, daha basit, daha soyut kavramlar anlaşılmalıdır. Araştırılmak istenen olgunun en basit, yani en soyut kavramlarından yola çıkılırak, daha karışık, daha somut yönlere, ekonomik katagorilere adım adım ilerlenir. Kapital'de Marx tamda bunu yapmakta, kapitalist toplumsal organizmanın en küçük yapısı olan ama en yaygın unsuru olarak metayı inceleyerek işe başlar. Bu en basit, en yaygın unsuru daha küçük parçalarına ayırarak, tüm kapitalist ekonominin en temel çelişkilerinin bu en basit, en yaygın hücre içerisinde rüşeym halinde var olduğunu ispat eder.