15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin
28. yılında da işçi sınıfının başbelaları:

SENDİKA AĞALARI...

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin üzerinden 28 yıl geçti.
28 yıl önce; 1970 yılında, işçi sınıfının kendiliğinden gelişen mücadelesinin bir ürünü olan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi tarihi öneme sahip bir direniştir. Bu tarihi direniş, gerek işçi sınıfı açısından, gerek devrimciler açısından önemli bir mücadele okulu oldu. Bu mücadelenin sonucunda önemli dersler çıkarıldı.
Biz, bu makalemizde 15-16 Haziran'ı kapsamlı ele alıp irdelemeyeceğiz. (Geniş kapsamlı değerlendirmemiz için bkz. "İşçi Sınıfı Üzerine Yazılar", H.Yeşil) Ağırlıklı olarak 15-16 Haziran gibi büyük bir direniş hareketini yaşamış olan; bu büyük direnişle sermaye sınıfına korkulu rüyalar yaşatan Türkiye işçi sınıfı hareketinin, 28 yıl sonrasında bile bu tarihsel direnişi aşamamış olmasında sendika ağalarının oynadığı rolu irdelemeye çalışacağız.

15-16 Haziran Direnişinasıl gelişti?


15-16 Haziran direnişinin gelişimini anımsatalım...
1963 yılında çıkarılan bir kanunla işçi sınıfı yasal olarak "grev hakkı"nı elde etti. İşçiler bu hakkı kendi yaşam şartlarını düzeltme mücadelesinde kullanmaya başladılar. Birçok grev mücadelesi yaşandı. Bu mücadelede birçok ileri işçi Türk-İş'in işçi sendikası adını kullanan, ancak, patronların çıkarlarını savunan bir sermaye örgütü olduğunu gördü. Bu dönemde Türk-İş'e alternatif olarak kurulan DİSK, işçilerin haklarını savunur görünümündeydi. Bu sendika Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu olarak kendini adlandırıyordu. Türk-İş'in yüzünü gören işçiler ondan kopuyor ve DİSK'e katılıyorlardı. DİSK giderek önemli bir güç haline gelmeye başladı. DİSK'in başındaki reformist, revizyonist sendika şeflerine rağmen DİSK'in tabanında, işçiler arasında devrimci düşünceler gelişmeye, devrime sempati duyulmaya başladı. Bu durum hakim sınıfları huzursuz etti. Onların istediği Türk-İş'e duyulan antipatinin bir başka potada eritilmesiydi. Bu anlamda, DİSK'in söylem farklılıklarına ilk başlarda izin verdiler. Ancak durum tam olarak istedikleri gibi gelişmeyince, yaratılan ortamda işçilerin deneyim kazanması ve giderek devletçi olduğu açığa çıkan bir örgütten, devrimci adlandırmasını kullanan bir örgüte kaymanın çok hızlı olması hakim sınıfları tedirgin etti. Bunun üzerine hakim sınıflar, Türk-İş'in sendika tekelini yasallaştırmak için önlemler almaya başladılar. Bunun için; 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu'nda değişiklikler yapılmasını planladılar. Hazırlanan kanun tasarısına göre; herhangi bir işyerinde toplu sözleşme yapma hakkı, işyerinin dahil olduğu iş kolunda en çok üyeye sahip olan ve o iş kolunda sigortalı işçilerin 1/3'ünün üye olduğu işçi federasyonu ya da ülke çapında faaliyet gösteren işçi sendikasına ait olacaktı. Böyle bir tasarı, bazı işyerlerinde örgütlenen küçük sendikaların ve DİSK'in tasfiyesi, Türk-İş'in sendikal alanda kesin tekelini kurmak anlamına geliyordu.
Türk-İş yöneticileri kendilerinin de hazırlanmasında katkıları bulunan bu tasarının olumlu olduğu propagandasını yapıyorlardı. DİSK ise, kendi tasfiyesi anlamına gelen bu tasarıya karşı çıkıyordu. DİSK bu tasarının kanunlaşmasını engellemek için işçileri "yasal çerçeve içinde mücadeleye" çağırdı.
15 Haziran'da İstanbul ve İzmit'te işçiler, kanunlarda yapılmak istenen değişiklikleri protesto için büyük bir yürüyüş düzenlediler. Türk-İş ve patronların tehditlerine rağmen yalnızca DİSK'li işçiler değil, Türk-İş'e bağlı sendikalı işçiler de kitleler halinde bu direnişe katıldılar. O gün İstanbul ve İzmit'te hemen hemen bütün fabrikalarda üretim durdu.
15 Haziran'daki yürüyüşe 70 bin civarında işçi katıldı. İşçiler, gözaltına alınan arkadaşlarını karakollara teslim etmediler. Karakollar önüne kitlesel olarak birikip gözaltına alınanları polisin elinden aldılar.
16 Haziran'daki yürüyüşe katılım 150 bin civarında oldu . Hakim sınıflar gelişmelerden paniğe kapıldı ve orduyu devreye soktu.
Askeri birlikler, polis birliklerinin hemen arkasından işçilere karşı barikatlar kurdular. İşçiler silahsız ve örgütsüz olmalarına rağmen bu barikatların çoğunu yiğitçe aştılar. Levent'te, Topkapı'da, Kadıköy yakasında faşist devlet güçleriyle işçiler yer yer çatıştılar. Polis silah da kullandı.
En büyük çatışmanın yaşandığı Kadıkö, Yoğurtçu Parkı çevresinde yüzlerce işçi yaralandı ve bir toplum polisi öldü. Faşist kolluk güçlerinin Kadıköy iskelesinde toplanan işçilere sıktığı kurşunlarla Mustafa Baylam, Abdurrahman Bozkurt ve Yaşar Yıldırım adlı işçiler katledildiler.
16 Haziran akşamı saat 21'de İstanbul ve Gebze'de sıkıyönetim ilan edildi. Hakim sınıflar, işçi hareketinin bu büyük direnişi karşısında yüzlerindeki demokrasi maskesini bir kenara bırakmak, faşist yüzlerini göstermek zorunda kalmışlardı.
Bu büyük direniş yalnızca hakim sınıfların değil, DİSK'in başındaki sendika ağalarının yüzündeki maskeyi de çekip aldı. Büyük işçi direnişinin kendilerini de aştığını gören DİSK'in başındaki dönemin sendika ağaları, 15-16 Haziran direnişinin doruğunda, devlet radyosu üzerinden işçilere şöyle sesleniyordu:
"İşçi kardeşlerim, işçi sınıfının bilinçli temsilcileri, sizlere sesleniyorum. Beni iyi dinleyiniz. Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler Anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için, hiçbir hareketimiz Anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatlı taş atabilirler. Tahrikler yapabilirler. DİSK Genel Başkanı olarak sizleri uyarıyorum." (Kemal Türkler'in 16 Haziran 1970'teki radyo konuşmasından).
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi; reformist, revizyonist sendika ağalarının yüzündeki "işçi dostu" maskesini indiriyor; onların, sermaye sınıfının çıkarlarını koruyan anayasa ve devletin savunucuları olduğunu ortaya koyuyordu.15-16 Haziran sonrası
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi 274. ve 275. maddelerde yapılmak istenen değişiklikleri engelleme hedefine ulaştı. Hakim sınıflar yapmak istedikleri değişiklikleri ertelemek zorunda kaldılar, bu değişiklikleri ancak 12 Eylül sonrasında gerçekleştirebildiler.
Türkiye işçi sınıfı, 15-16 Haziran 1970'te sendika ağaları ve devletin tüm çabalarına karşın böylesine şanlı, büyük bir direnişi yarattılar. Herkes bu direnişten sözetti, kendine göre dersler çıkardı. Tabi ki, işçi sınıfının ileri unsurlarının, devrimcilerin bu direnişten çeşitli dersler çıkarmasının yanısıra egemenler de bu hareketten kendileri için dersler çıkardılar.
Hakim sınıflar 12 Mart 1971'de demokrasi maskesini tümüyle bir kenara atarak dönemin komünist, devrimci hareketini, işçi sınıfının doğal önderlerini ezmek üzere ordusunu işbaşına getirdi. THKP-C, THKO gibi devrimci örgütlerin, TKP/ML gibi genç komünist bir örgütün önder kadroları katledildi, bu örgütlere ağır darbeler vuruldu.
Yine; birçok doğal işçi önderi, işçi sınıfının sevilen, sayılan ileri unsurları işkencelerden geçirildi, zindanlara atıldı. Hakim sınıflar, henüz yeni filizlenen genç, deneyimsiz komünist ve devrimci harekete ağır darbeler vurarak, onların işçi sınıfı hareketiyle buluşmasını, işçi sınıfı içinde örgütlenmesini, sınıf içinde yuvalanan reformistleri tasfiye etmesini ve hareketin 15-16 Haziranları aşmasını engellemeyi başardılar.
Komünist ve devrimcilerin çok ağır darbeler almasının ardından hakim sınıflar yeniden demokrasicilik oyununu oynamaya başladılar. Dönemin AP, MC hükümetlerinin yüzü iyice açığa çıktı. Bu partilerin kitle tabanı erimeye başladı. Kitleler giderek yeni arayışlara yöneldiler. Kitleler içinde katledilen komünist, devrimci önderlere içten içe bir sempati ve onları sahiplenme bilinci gelişmeye başladı. Komünist, devrimci örgütler yeniden toparlanma sürecine girdi. Kitlelerde "bu düzen bozuk" söylemleri gittikçe arttı. Bunun üzerine hakim sınıflar Ecevit'in önderliğindeki dönemin CHP'sini sol söylemlerle; "Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen!" gibi sloganlarla piyasaya sürdü. Bu taktikle CHP, tek partili dönem dışta tutulursa tarihinin en büyük kitle desteğini elde etti. Bu yolla kitlelerin gelişen mücadelesi düzenin potasında eritiliyordu. Bu süreçte sendika ağaları, özellikle DİSK ağaları CHP'nin yardakçılığını yapıyor, CHP hükümetinin koltuk değneği fonksiyonunu üstleniyorlardı. CHP'nin hükümetler kurmasının ardından "ne ezen, ne ezilen, insanca hakça bir düzen" sloganının sadece ezilenleri aldatmak için kullanıldığı yavaş yavaş görülmeye ve düzenden olan hoşnutsuzluklar yeniden artmaya başladı. Buna paralel olarak da devrimci hareket yükseliyordu.
Devrimci mücadelenin yükseldiği süreç boyunca devrimci görünümlü DİSK'in başındaki sendika ağaları bir yandan sol söylemler yükseltiyor; diğer yandan DİSK tabanından yükselen mücadeleyi törpülüyor, kendilerine yönelik muhalefeti tasfiye ediyor, kontrolleri dışındaki ilerici, devrimci gelişmelere izin vermek istemiyordu. Radikal devrimci harekete karşı tavır takınıyor, devrimcilerin işçi sınıfı içinde örgütlenmesini engellemek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı. Herşeye rağmen devrimci mücadele giderek yükseliyordu. 1980'li yıllara gelindiğinde hakim sınıflar gelişmelerden iyice tedirgin olmuş ve yönetemez duruma gelmişlerdi.
Bunun üzerine birkez daha yüzlerindeki demokrasi maskesini bir kenara koymak zorunda kaldılar. 12 Eylül 1980'de askeri faşist cunta işbaşına geldi. Faşist cunta komünist ve devrimcileri katliamdan geçirmeye, komünist devrimci hareketi bastırmaya ve tasfiyeye başladığında sendika ağaları rollerini yine oynadılar; işçi ve emekçileri mücadeleye değil, sakin olmaya çağırdılar; işçileri kendi başına bırakarak tıpış tıpış gidip Selimiye Kışlası'nın kapısında sıraya girerek teslim olmaya başladılar. Hakim sınıflar komünist ve devrimcileri katliamlardan geçirdi, zindanlara doldurdu. Sendika ağaları tıpış tıpış teslim olmakla fazla zarar görmeyeceklerini düşünüyorlardı; ancak süreç öyle bir süreçti ki, "kurunun yanında yaş da yanmak" zorundaydı. Grev mücadelelerine önderlik eden, işçiler tarafından sevilen, sayılan birçok devrimci ileri işçinin yanısıra, sendika ağaları da uzun süren hapis cezalarına çarpırıldı, DİSK kapatıldı ve mücadeleyle elde edilmiş olan işçi hakları birer birer budandı.

İşçi sınıfının önündeki büyük engel:
Sendika ağaları

Hakim sınıflar işlerini sağlama aldıktan sonra DİSK'in açılmasına yeniden izin verdiler. Sendika ağaları işçi sınıfının başına yeniden çöreklendi. Bu kez düzen savunuculuğundan kusur etmeden işi götürüyorlar. Artık açıkça sistem savunuculuğunda sendika ağaları birbirleriyle yarışıyorlar. Sistemi temize çıkarmak için el ele veriyor çareler üretiyor, öneriler ortaya atıyorlar.
Bakınız kimler elele duruyor ve neler savunuyorlar: Türk-İş, DİSK, TİSK, TESK ve TOBB. Patronlar ve sendika ağaları "Sivil İnisiyatif" adıyla biraraya geliyor, işçi ve emekçileri "irtica-laiklik", "darbe-demokrasi" cenderesinde sıkıştırıyorlar. Bu sendika ağaları sermaye kliklerinin dalaşında kemalist diktatörlüğün emrinde olduklarını ortaya koyuyorlar. İşçi ve emekçileri de bu dalaşta kullanmak istiyorlar. Bunlar, irticaya karşı olma adına, düpedüz ordunun destekçileri olduklarını ilan ediyorlar. Türk-İş Başkanı Bayram Meral şöyle diyor:
"Cumhuriyeti kuran da, Kurtuluş Savaşı'na öncülük eden de, çok partili siyasi yaşama geçişi sağlayan da askerdir. Siyasiler işini tam olarak yapsalar, askere iş kalmaz. Başbakan da irtica tehlikesinin varlığını onaylıyor. Varsa, bunun gereğini yap. Yapamıyorsan veya yapmakta gecikiyorsan, Cumhuriyeti korumakla görevli birisi 'bunu yap' diyecek. Sen de bu uyarıdan rahatsız olmayacaksın." (Hürriyet, 24 Mart 1998)
Aynı konuya ilişkin olarak DİSK Genel Başkanı Rıdvan Budak da şunları söylüyor:
"İrticai ve bölücü hareketlere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yanı sıra halkın büyük çoğunluğu da hassasiyet gösteriyor. Türk ordusunun geleneğinde, kendisine yapılan eleştiriye cevap verme yöntemi hep bulundu." (Milliyet, 22 Mart 1998)
Sendika ağaları bu açıklamalarla destekçisi oldukları burjuva ordusuna tek laf bile ettirmek niyetinde olmadıklarını ortaya koymaktadırlar. Pratikte de işçi sınıfının ekonomik, demokratik hakları için mücadele edilmedi, edilmiyor. Bunun yerine işçileri, emekçileri kırk katır mı, kırk satır mı tercihleriyle karşı karşıya bırakan eylemlilikler gerçekleştirildi. Kısacası, bunlar her zaman düzenin sadık bekçileri oldular. İşsizlik, yoksulluk, sefalet, açlık, zam, zulüm... işçilerin ve emekçilerin yaşamının bir parçası durumundadır. Emekçileri, her geçen gün daha da çekilmez hale gelen bu yaşama mahkum eden sermayenin iktidarıdır. Bu yüzden esas sorun ücretli kölelik düzenini ortadan kaldırmaktır. Burjuva klikler arasındaki dalaşın bir yanında saf tutmakla ezilenlerin köleliğine son verilemez. Demokrasi, barış, özgürlük vb. bu şekilde kazanılamaz. Bunların tümü ancak devrimin ürünleri olarak kavrandığında gerçekte anlamlı olabilir. Durumun böyle olduğunu Bayram Meral da biliyor, Rıdvan Budak da... Ama onlar işçi sınıfının mücadelesini kurtuluş yoluna kanalize etmek için değil, sınıfı ücretli kölelik sistemi içinde tutmak için çalışıyorlar. Şimdilik işçi temsilcisi sıfatını kullansalar da sermaye sınıfının işçi sınıfı içindeki temsilcileridir. Bu olgu, geçmişten beri süregelmektedir. Birçok toplu sözleşmede, grev mücadelelerinde, işçi direnişlerinde sendika ağaları yüzlerini gizleyemedikleri halde; bir çok mücadeleyi sattıkları halde bunlar hala işçi sınıfının mesleki örgütlerinin başında durabiliyorlar.
15-16 Haziran Direnişi'nin öğrettiği en önemli derslerden biri de şudur: İşçi sınıfı reformist, revizyonist, oportünist önderliklerden kurtulmadıkça; Marksizm-Leninizm, BOLŞEVİZM bayrağı altında birleşip örgütlenmedikçe işçi sınıfının mücadelesi düzen sınırlarını aşamaz. 15-16 Haziran Direnişi'nin üzerinden geçen 28 yıl da bu gerçeği gösterdi. Bu 28 yıl içinde 15-16 Haziran direnişi aşılamadı. İşçi sınıfı bu tarihsel deneyimden doğru dersler çıkaramadı. Saflarındaki reformist, revizyonist, oportünist unsurlardan arınamadı. Mücadeleyi kendi ellerine alarak sendika ağalarını kovup gerçek devrimci sendikaları kuramadı. Hâlâ Türk-İş , DİSK, Hak-İş ve benzerleri işçi sınıfının başının belaları olarak varlıklarını sürdürüyor; işçi sendikaları olarak yerlerini koruyor, durmadan işçi sınıfı hareketini törpüleyip düzene uydurmaya çalışıyorlar. İşçi sınıfı kendi mesleki örgütlerinin başına çöreklenen bu başbelelarını söküp atmadıkça, 15-16 Haziran direnişlerini aşabilecek bir mücadele eksenine oturamaz.
İşçi sınıfı hareketi; patron uşaklarını, sermaye devletinin savunucularını kendi saflarında tuttukça; düzenin sınırlarına darbeler indirebilecek sınıf örgütlerini yaratmadıkça, saflarındaki oportünist ve reformist, revizyonist unsurları temizlemedikçe bırakalım kendi kurtuluş yolunda ilerlemesi bir yana, ekonomik, demokratik kazanımlarını da adım adım yitirecektir.
Geçmişte kazanılmış olan hakların korunması ve yeni hakların elde edilmesi işçi sınıfının mücadelesiyle mümkündür. Sınıfın doğru bir hatta mücadele edebilmesi için de reformist, revizyonist, oportünist önderliklere değil, ML bir önderliğe sahip olması lazım. Bu olmaksızın kurtuluş yolunda ilerlemek mümkün değildir.
15-16 Haziran şanlı işçi direnişini yaratan işçi sınıfı, saflarındaki yaban otlarını da mutlaka ayıklayacak; devrim ve sosyalizm bayrağını göndere çekecektir!

13 Mayıs 1998