150 yıl
"KOMÜNİST PARTİSİ MANİFESTOSU"
Şimdiye kadar Komünist Manifesto'nun tarihsel önemi üzerine söylenmiş
veya söylenecek olan birçok önemli ve doğru şeylere, dikkat çekmeye
değer gördüğüm birkaç noktayı eklemek istiyorum.
Baştan: Komünist Manifesto, sadece bilimsel temele dayalı ilk proleter
devrimci program olarak öne çıkmakla kalmamakta; aynı zamanda o,
kendisinden önceki bütün ve kendisinden sonraki hemen hemen bütün
devrimci programlardan bir noktada ayrılmaktadır, o talepler öne
sürmekle ve hedefler koymakla yetinmeyip aynı zamanda bu talep ve
hedeflerin neden ve niçin er geç gerçekleşeceğini ikna edici mantıkla
ortaya koymaktadır. O, komünistlerin ne istediklerini söyleyip kalmamakta;
aynı zamanda ulaşmak istedikleri şeyin tarihsel bir zorunlulukla
neden gerçekleşeceğini, gerçekleşmesi gerektiğini de söylemektedir.
Böylece komünistlerin talepleri Manifesto'da hiç de en ön sırada
durmamakta; bilakis onun merkezinde sınıf tahlili ve proletarya
ve burjuvazinin iki ana sınıf olarak karşı karşıya durdukları modern
çağda toplumsal gelişme yasalarının açıklığa kavuşturulması durmaktadır.
Bu ise belirleyici yeni bir şeydir. Bilindiği gibi Marx ve Engels'den
çok önceleri Sosyalizm ve Komünizm hakkında düşünceler vardı. Fakat
bunlar sadece istekler, özlemler, umutlar, düşlerdi. Onların en
meşhur temsilcilerinden biri, ütopik sosyalist Saint-Simon, bütün
yaşamı boyunca, sosyalist bir toplumun gerçekleştirilmesi için kendisine
para verecek, toplumsal sorumluluk duygusuna sahip ve fakir emekçi
halka samimi olarak acıyan zengin bir burjuvayı bekledi. Bu, bütün
ütopik sosyalistler için tipikti ve onun böylesi bir burjuvayı bulamaması
da doğal olarak tipikti.
Marx ve Engels, bununla zıtlık içinde, Manifesto'da ilk kez önceleri
daha eskice bir dizi yazıda incelenen ve ortaya konan gerçekleri,
yani toplumsal gelişmenin yasaları bulunduğunu, karşı konulmaz bir
şekilde tarihsel zorunluluğun gerçekleştiğini ve sosyalizmin belirleyici
gücünün proletarya olduğunu, onun sınıf mücadelesinin kaçınılmaz
bir sonucu olduğunu veciz ve belirgin bir biçimde toparladılar.
Doğa yasalarıyla toplumsal gelişme yasaları arasında önemli bir
farkın olduğu elbette eklenmelidir. Bunu Marx ve Engels sürekli
olarak yaptılar. Bir kuleden bir taş atıldığında bu taşın ne zaman
yere çarpacağı, hangi hızla düşeceği vs. tam olarak hesaplanabilir.
Buna karşılık toplumsal gelişmedEĞEvet burda sınıf mücadelesi söz
konusu olduğu için- böylesine mekanik, tam olarak hesaplanabilir
bir gidişat yoktur. Bütün gücüyle ve büyük zor araçlarıyla toplumsal
gelişimin kapışan sınıfları bu mücadelede doğal olarak çok önemli
kısmi başarılar da elde edebilirler. Bu nedenle Marx, toplumsal
gelişmenin belirleyici yasalarını, kendilerini tarihsel zorunluluk
olarak kabul ettiren EĞİLİMLER olarak da ortaya koydu. Süreç içinde
bunlar kendilerini kabul ettirirler; süreç içinde "tarihin
tunç yasası" etkin olur; fakat bunun ne kadar hızlı olacağı,
nasıl gerilemelere ve dolambaçlara bağlı olduğu, birçok koşula,
ama herşeyden önce mücadele eden sınıfların güç dengesine bağlıdır.
Böylece Marksizm bize bir yandan kesin bir zafer güvencesi vermekte;
ama aynı zamanda bize toplumsal gelişmenin somut olarak nasıl olacağı
üzerine de muazzam sorumluluk yüklemektedir.
Biz, Komünist Manifesto tarafından mükemmel şekilde açıklanan toplumsal
gelişmenin tam içinde bulunmaktayız. Bu nedenle, Manifesto'nun bugün
de çok güncel, daha doğrusu, hatta her zamankinden daha güncel olduğu
hiç de şaşırtıcı değil; bilakis mantıksaldır.
Benim çok önemli gördüğüm ikinci bir mesele şudur: Kendilerini marksist
olarak adlandıran kimileri tarafından, Marx ve Engels'in, Alman
felsefesi, İngiliz politik ekonomisi ve Fransız sosyalizminin öne
çıkardığı özsel düşüncelerin hepsini inceleyen; ve bunlardan da
Komünist Manifesto içinde ilk kez devrimci bir program metni haline
getirilen bilimsel sosyalizmin teorisini oluşturan üstün yetenekli
iki aydın, iki dahiyane "bilgin" , iki çok mükemmel "teorisyen"
oldukları düşüncesi yayılmaktadır. Böylece kolayca, Komünist Manifesto
sanki iki dahinin en yüksek bilgeliklerinin sonucuymuş; çalışma
yerleri kütüphaneler, öğrenimhaneler ve büyük yazı masaları olan
teorik dehaların güya bir ürünüymüş gibi bir izlenim çıkmaktadır.
Komünist Manifesto'nun gelişme tarihi hakkında böyle bir düşüncenin
bütünüyle yanlış, "hirnsauer"("beyni sulanmış/ekşimiş")
dememek için, "kopfschwer" ("kalınkafalı") olduğu
açıktır. Şu anda Bertelsmann yayınevi tarafından yayımlanan bir
kitapta, Manifesto'da yer alan bazı şeylerin başka yazarların daha
önce yayınlanan yazılarında da zaten bulunduğundan, Komünist Manifesto'yu,
"aşırmacılık" olarak, "fikirsel hırsızlık" olarak
göstermeleri de bir o kadar beyni sulanmışlıktır.
Bu bayları böylesi "ifşaatlar"a iten şey, tam da Komünist
Manifesto'nun bir masabaşı ürünü olmaması, tam da bir öğrenimhane
mahsulü olmaması; bilakis onun direkt olarak proteryanın devrimci
partisinin, ilk kez bilimsel zemine konan ortaya çıkış sürecinden
doğması veya, başka bir deyişle, işçi hareketinin ilk olarak bilimsel
sosyalizmle kaynaşma sürecinin olgusu olduğu gerçekleridir.
Evet, Marx ve Engels doğal olarak mükemmel bilim adamları, dahiyane
teorisyenlerdi; kütüphanelerde ve masabaşında da çokça zaman geçirdiler;
ama her kez "da" sözcüğünü eklemek gerekir; çünkü bu onların
belirleyici özelliği değildi. Onlar esas olarak sadece bilim adamı,
hele hele "teorisyen" değillerdi; bilakis kendileri için
devrimci teori ve devrimci pratiğin ayrılmaz bir şekilde sürekli
bağ içinde bulunduğu komünist devrimciler, meslekten devrimcilerdi.
Bilindiği gibi, Marx veya Engels'in "esas iş, teori" kavramıyla
uğraştıklarına dair tek bir kitap, tek bir makale, dahası herhangi
bir yerde tek bir pasaj bile yoktur. Onlar muazzam kapsamlı teorik
bir çalışma yaptılar. Devrimci pratiğe dair dar, kısıtlı bir anlayışa
sahip olmamalarına karşın; pratik devrimci çalışmaya sürekli olarak
berrak bir bakışla yaklaştılar ; aynı zamanda bunun belirleyici
biçimini devrimci propagandada gördüler. Onlar nezdinde "esas
iş"in daima devrimci teoriyi baz alan devrimci pratik olduğu
da söylenebilir. Bu, Komünist Manifesto'nun hazırlanması ve kabul
ettirilmesi örneğinde apaçık kendini göstermektedir.
Marx ve Engels'in bilimsel komünizmin temel anlayışlarını hazırladıkları
zamanda, yalnızca Fransa'da değil, bir dizi devrimci gizli birlikler
vardı. Bu birliklerde, özellikle zanaatkârlar ve ileri işçilerin
de artarak katıldıkları komünist düşünceler önemli rol oynuyordu.
1815 Viyana Kongresi'nden ve karşıdevrimin bunu izleyen azgın saldırılarından
sonra, özellikle de Almanca konuşulan bölgelerden birçok devrimci
görüşlü insan Fransa'ya, İngiltere'ye ve diğer ülkelere göçtü. Bunların
içindeki en ileriler, Londra'da, Fransız gizli devrimci birliklerini
örnek alarak, başlarda küçükburjuva devrimci niteliğe sahip olan
ve yaklaşık 500 üyeye ulaşan "Lanetliler Birliği" denileni
kurdular. Bunun içinde artan bir şekilde, çıkarları burjuvAĞDevrimci
düşüncelerle yetinmeyen zanaat ve proleter mesleklere mensup Alman
göçmenler de toplandığından, bu birlik 1836'da bölündü.
Üyelerinin yaklaşık 400'ü, bileşimi ve görevlerini koyuşu açısından
zaten proleter-devrimci olan ve doğrudan komünist düşünceleri savunan
"Haklılar Birliği"nde örgütlendiler.
Bu görüşler esas olarak bütünüyle proleter sınıf içgüdülü, çok yetenekli,
ama komünist kanılarının henüz hiçbir bilimsel temeline sahip olmayan
bir terzi kalfası olan Wilhelm Weitling'e aitti.
Marx ve Engels, onun çok olumlu gelişmesine rağmen, uzunca bir süre
boyunca bu birliğe girmeyi uygun bulmadılar. Onlar sağlam bir ideolojik
temel ortaya koyulmadan kendilerini sosyalist veya komünist olarak
adlandıran bütün grup ve yönelimleri mümkün olan en kısa süre içinde
biçimsel olarak birleştirmeye, o zamanlar sıkça propaganda edilen
planlara hiç mi hiç rağbet etmediler. Fakat onlar en azından bu
grupların en ileri ve en ufku geniş güçleriyle bağ kurmaya ve tartışmaya
çalıştılar. Bu amaçla 1846 yılında Brüksel'de görüşlerini mevcut
gruplar içinde ve bunların içindeki ve dışındaki en ileri şahsiyetler
nezdinde yaymak için örgütsel ve ideolojik merkez olarak bir "Haberleşme
Komitesi" kurdular. Brüksel "Haberleşme Komitesi",
herşeyden önce Fransa ve İngiltere'de, diğer Avrupa ülkelerinde
de, kısmen de denizaşırı ülkelere yollanan devrimci siyasetin temel
sorunları üzerine "sirküler" mektuplar çıkardı. "Haberleşme
Komitesi" ve onun "sirkülerleri" gittikçe artarak
kabul görmeyi ve nüfuz kazanmayı ve özellikle "Haklılar Birliği"
içinde bilimsel komünizme sağlam konumlar sağlamayı gerçekten başardı.
Bu gelişimin sonucunda 20 Ocak 1847'de "Haklılar Birliği"nin
yönetiminde, Birliğin "Merkezinde", onlara onların görüşleriyle
büyük oranda uyum içinde olduklarını bildirmek ve onları işbirliğine
davet etmek için saatçi Josef Moll'u Brüksel'e Marx ve Engels'in
yanına yollama kararı çıktı.
Bu Birliğin bazı önderleri Marx ve Engels'e hâlâ belirli bir güvensizlik
duyduklarından (çünkü onlar bizzat işçi değillerdi) ve tersine Marx
ve Engels de bu Birliğin bazı görüş ve yöntemlerini "rezil"
olarak değerlendirdiklerinden (örneğin Heine'nin bir defa alay ettiği
gibi, İncil'e bir Jakoben beresi giydirme eğilimi); Marx ve Engels
hemen kabul etmediler; bilakis bir kongrenin toplanmasını, yani
bundan sonraki gidişat üzerine görüşmesi ve karar alması gereken
bir Birlik Kongresi önerdiler.
Sonra Haziran 1847 başında Londra'da "Haklılar Birliği'nin
Birinci Birlik Kongresi" gerçekten toplantıya çağrıldı. Karl
Marx, Friedrich Engels ve onların yakın dostu ve mücadele arkadaşı
Wilhelm Wolff buna katılmaya davet edildiler. Marx'ın, salt Londra'ya
gitme parasını çıkaramadığından, bu kongreye gidememesi; ama hiç
kimseden zamanında gerekli parayı istememesi, Marx'ın durumunu göstermeye
örnektir. Kongre buna karşın, çok verimli bir çalışma yaptı ve kendisini
pratikte marksizmin zeminine oturttu. Aslında sonuçlandırılmış,
dörtdörtlük kararlar almadı; bilakis önce yalnızca Birliğin tek
tek taban örgütlerinde yürütülecek tartışmalardan sonra, başka bir
kongre tarafından sonal olarak karara bağlanacak önerge ve tavsiyeleri
karara bağladı. Bu önergelerden biri, Birliğin adının "Komünistler
Birliği" olarak değiştirilmesiydi; diğerleri hiyerarşik örgüt
yapısı yerine demokratik-merkeziyetçi bir yapının konması, darbeciliğin
reddi, Birliğin evet gizli çalışan, ama kitlelerin kazanılmasını
hedefleyen propaganda topluluğuna dönüştürülmesi ve buna uygun yeni
bir tüzük taslağına ilişkindi. Bütün Birlik içinde bu önergeler
üç aydan fazla bir süre esaslı bir şekilde tartışıldı; bunun üzerine
aynı yıl, yine Londra'da Kasım sonundan Aralık 1847 başına kadar
yapılan "İkinci Birlik Kongresi"nde kesin karar alma gerçekleşti;
ve Marx ile Engels, Birliğin bundan sonraki çalışmasının onun temelinde
yapılacak "Komünist Partisi Manifestosu"nu yazmakla görevlendirildiler.
Bu kongreye katılan Marx, hemen Brüksel'e döndü ve Engels tarafından
hazırlanan taslağa kesin, toparlanmış biçimini verdi ve metni Londra'ya
yolladı. Muazzam titizce yapılan hazırlıktan sonra bu metin orda
tamı tamamına kabul gördü ve Fransa, Avusturya ve Almanya'da devrimin
patlak vermesinden hemen önce Şubat 1848'de Londra'da "Komünist
İşçi Eğitim Derneği"nin matbaasında broşür olarak basıldı.
Toparlanarak şu söylenebilir: Bilimsel komünizmin iki kurucusu,
Karls Marx ve Friedrich Engels olmadan, Komünist Manifesto ne kadar
az düşünülebilir ve mümkün olabilirdi ise; gelişen işçi sınıfının
en ileri temsilcilerinin, özellikle "Komünistler Birliği"nde
ve bu birliğin çevresinde gerçekleşen ve tarihsel olarak ilk kez
proletaryanın bilimsel komünizm temelinde duran devrimci partisinin
yaratılmasıyla zirveye ulaşan devrimci berraklık uğruna yıllarca
süren özveri dolu mücadelesi olmaksızın da bir o kadar az mümkün
ve düşünülebilir olurdu.
* * *
Marx ve Engels'in "Haklılar Birliği"nden bir "Komünistler
Birliği" çıkarmak, aslında bir Komünist Partisi yapmak için
gerçekleştirdiği en önemli değişiklik (Marx ve Engels'in çoğu kez
"Komünist Manifesto"dan söz etmelerine karşın "Komünist
Partisi Manifestosu" adını seçmeleri hiç de rastlantı değildir),
Birliğin merkezi şiarında yapılan değişiklik idi.
"Haklılar Birliği"nin temel sloganı şöyleydi: "Bütün
insanlar kardeştir!" Marx ve Engels, bu bulanık cümlenin yerine
"Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" şiarından yana tavır
takındılar. Bu öneri, oybirliğiyle kabul edildi ve bilindiği üzere
bu şiar Komünist Manifesto'nun son tümcesini oluşturmaktadır.
Tek başına böyle bir değişiklik bile, Marx ve Engels'in "Haklılar
Birliği" üyeleri ve sempatizanları nezdinde yaptıkları siyasi
aydınlatma çalışmasının nasıl temelli değişime ve nasıl gerçekten
devrimci dönüşüme yolaçtığını göstermektedir. "Bütün insanlar
kardeştir" -bu, sınıf mücadelesinin ve proletaryanın rolünün
her türlü anlayışından yoksun, sınıflar üstü, aslında sınıf uzlaşmacı
bir şiardı; devrimci bir slogan değildi; bilakis dini tonlu küçükburjuvAĞInsancıl
bir şiardı. Buna tıpatıp zıt komünist slogan "Bütün ülkelerin
işçileri, birleşin!", çok az sözcükle Marksizmin en temel üç
anlayışını doğrudan merkeze koymaktadır:
Birincisi; çağdaş toplumun biricik tutarlı devrimci sınıfı, sosyalist
devrimin belirleyici gücü olarak proletaryaya yönelme;
İkincisi; komplocu küçük bir azınlığın kapitalizmi yıkacağı şeklindeki
bütün düşünceleri mahkûm etmek için, bütün bu sınıfı birleştirmek,
örgütlemek ve mücadeleye sevketmek;
Üçüncüsü; bütün ulusal farklılıklardan bağımsız olarak ve bütün
ülke sınırlarını aşarak, proleter dünya devrimi düşüncesini de belgeleyerek,
onun ortak, dayanışmacı devrimci mücadelesinin, proletaryanın enternasyonal
çapta birleşmesinin gerekliliği.
Marx ve Engels, bütün yaşamlarında bu şiarı uluslararası işçi hareketi
içinde yerleştirmekten başka birşey becermeselerdi, tek başına bu
bile genel olarak insanlık, özel olarak bütün ezilenler ve sömürülenlerin
tarihinde onlara mükemmel bir yer sağlardı.
Elbette burjuvazi ve bütün dünya gericiliği de, "Bütün ülkelerin
işçileri, birleşin!" sloganının ne anlama geldiğini ve onun
kendileri için nasıl bir tehlike oluşturduğunu kavramaktadır. Ve
bu da tek tek bu her üç cephede direniş göstermek ve karşı saldırı
yürütmek için onların olağanüstü çabalara niçin giriştiklerinin
nedenidir.
Hangi toplumsal kesimler ve gruplar harekete geçerse geçsin; bu,
egemen sınıfı ciddi olarak sarsmamaktadır. Proletaryanın harekete
geçtiğine dair belirtiler varsa, ancak o zaman sinirleri bozulmaktadır.
Bu, onun için esas tehlikedir; bu, onun esas derdidir. O bu halde,
bundan, kendisi için ölümcül olabilecek bir çığ oluşabileceğini
bilmektedir. Ve bu nedenle geçen birbuçuk yüzyılda proletaryanın
özel olarak "uslu durması" için muazzam dal budak salmış
bir aygıt kurdu; bütün işi ciddi her mücadele hareketini baştan
boğmak, sakinleştirmek, avutmak, engellemek ve sabote etmek olan
uşaklar yetiştirmek için muazzam paralar harcamaktadır. Bundan dolayı
bir yandan akla gelen her türden rüşvet kullanılmakta; diğer yandan
gözdağı verme; yani hem elma şekeri, hem de kamçı, burjuvaziye hizmet
eden it sürüsü kadar profesörler ve din adamları, işçi sınıfının
devrimci rolünü çoktan yitirdiğine; hatta artık çözülme halinde
bulunduğuna, günümüzde diğer toplumsal güçlerin ileriye götüren
unsurlar oldukları ve bu nedenle onlara güvenilmesi gerektiğine
dair "kanıtlar"larla uğraşmaktadır.
Proletaryanın ve hem de emekçi halkın gerçekten hiçbir alanı dışta
bırakmayacak bir şekilde sistematik olarak bölünmesi siyaseti bununla
en sıkı bağ içindedir. Bir mesleki grubu diğerine karşı, hizmetlileri
işçilere karşı, gençleri yaşlılara karşı, erkekleri kadınlara karşı;
ve bütün bunların tersi de. Burjuvazi, çok fazla sayıda işçinin
işletmede aynı anda bulunmasından bile dehşete kapılmakta; onları
çok çeşitli çalışma gruplarına, bölümlere, alt bölümlere ayırmakla
kalmamakta; aynı zamanda çalışma zamanlarını da bölüp bölüştürmekte;
hatta bir kısmını ev işçileri haline getirmek istemektedir vs. vb.
Burjuvazinin sömürülenleri bölme politikasının özellikle öne çıkan,
proletarya için çok tehlikeli bir türü, çeşitli diller ve milliyetlerden
proleterlerin birbirlerine karşı kışkırtılması ve kullanılması;
yerlilerin yabancı işçilere karşı, güya buralıların işlerini ellerinden
alan sözümona "yabancı işçiler"e karşı, olası bütün cürümlerin
esas sorumlusu yapılan; güya "bizim vergi paralarımızdan yaşayan"
bütün "göçmenlere" karşı kışkırtma vs. vb.
Bu, bizim burda karşı karşıya bulunduğumuz ve bunların yozlaştırıcı
etkisini günbegün yaşadığımız, korkunç derecede çok yönlü, istisnasız
bütün yaşam alanlarına sızan bir bölme ve kışkırtma politikasıdır.
Ve kavranması aslında zor değildir. Bu bölme ve kışkırtmaya etkin
bir şekilde karşı çıkmazsak, bunların üstesinden gelmezsek, bu halde
ülkemizde sosyalizme giden yolda esasında hiçbir ilerleme olmayacaktır.
Başka bir deyişle: Basit dört sözcükle Komünist Manifesto'nun sonunda
yazılmış bulunan görevleri, varolma sorunları olarak kavramalı ve
bunları bütün çalışmamızda temel almalıyız. Her fırsatta Komünist
Manifesto'nun büyük şiarını alıntılamak yeterli değildir; bu şiar,
aynı zamanda yaptığımız her işte canlı tutulmalıdır; onu yaşamla
birleştirmeliyiz. Onu yaşamalıyız!
Bütün faaliyetimizde işçi sınıfı üzerine yoğunlaşma, her sorunda
proleter sınıf bakış açısını ortaya koyma, devrimci birlik ve ilkeli
örgütlenme uğruna mücadele, günlük pratiğimizde canlı proleter enternasyonalizmi
- bizi ileriye götürebilecek tek yol işte budur.
