Avusturya'nın Viyana kentinde, 18 Nisan 1998'de, Komünist Manifesto'nun çıkışının 150. yıldönümü nedeniyle bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda "Avusturya Marksist-Leninist Partisi" adına yapılan konuşma metnini aşağıda yayınlıyoruz.

150 yıl
"KOMÜNİST PARTİSİ MANİFESTOSU"

Şimdiye kadar Komünist Manifesto'nun tarihsel önemi üzerine söylenmiş veya söylenecek olan birçok önemli ve doğru şeylere, dikkat çekmeye değer gördüğüm birkaç noktayı eklemek istiyorum.
Baştan: Komünist Manifesto, sadece bilimsel temele dayalı ilk proleter devrimci program olarak öne çıkmakla kalmamakta; aynı zamanda o, kendisinden önceki bütün ve kendisinden sonraki hemen hemen bütün devrimci programlardan bir noktada ayrılmaktadır, o talepler öne sürmekle ve hedefler koymakla yetinmeyip aynı zamanda bu talep ve hedeflerin neden ve niçin er geç gerçekleşeceğini ikna edici mantıkla ortaya koymaktadır. O, komünistlerin ne istediklerini söyleyip kalmamakta; aynı zamanda ulaşmak istedikleri şeyin tarihsel bir zorunlulukla neden gerçekleşeceğini, gerçekleşmesi gerektiğini de söylemektedir. Böylece komünistlerin talepleri Manifesto'da hiç de en ön sırada durmamakta; bilakis onun merkezinde sınıf tahlili ve proletarya ve burjuvazinin iki ana sınıf olarak karşı karşıya durdukları modern çağda toplumsal gelişme yasalarının açıklığa kavuşturulması durmaktadır.
Bu ise belirleyici yeni bir şeydir. Bilindiği gibi Marx ve Engels'den çok önceleri Sosyalizm ve Komünizm hakkında düşünceler vardı. Fakat bunlar sadece istekler, özlemler, umutlar, düşlerdi. Onların en meşhur temsilcilerinden biri, ütopik sosyalist Saint-Simon, bütün yaşamı boyunca, sosyalist bir toplumun gerçekleştirilmesi için kendisine para verecek, toplumsal sorumluluk duygusuna sahip ve fakir emekçi halka samimi olarak acıyan zengin bir burjuvayı bekledi. Bu, bütün ütopik sosyalistler için tipikti ve onun böylesi bir burjuvayı bulamaması da doğal olarak tipikti.
Marx ve Engels, bununla zıtlık içinde, Manifesto'da ilk kez önceleri daha eskice bir dizi yazıda incelenen ve ortaya konan gerçekleri, yani toplumsal gelişmenin yasaları bulunduğunu, karşı konulmaz bir şekilde tarihsel zorunluluğun gerçekleştiğini ve sosyalizmin belirleyici gücünün proletarya olduğunu, onun sınıf mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu veciz ve belirgin bir biçimde toparladılar.
Doğa yasalarıyla toplumsal gelişme yasaları arasında önemli bir farkın olduğu elbette eklenmelidir. Bunu Marx ve Engels sürekli olarak yaptılar. Bir kuleden bir taş atıldığında bu taşın ne zaman yere çarpacağı, hangi hızla düşeceği vs. tam olarak hesaplanabilir. Buna karşılık toplumsal gelişmedEĞEvet burda sınıf mücadelesi söz konusu olduğu için- böylesine mekanik, tam olarak hesaplanabilir bir gidişat yoktur. Bütün gücüyle ve büyük zor araçlarıyla toplumsal gelişimin kapışan sınıfları bu mücadelede doğal olarak çok önemli kısmi başarılar da elde edebilirler. Bu nedenle Marx, toplumsal gelişmenin belirleyici yasalarını, kendilerini tarihsel zorunluluk olarak kabul ettiren EĞİLİMLER olarak da ortaya koydu. Süreç içinde bunlar kendilerini kabul ettirirler; süreç içinde "tarihin tunç yasası" etkin olur; fakat bunun ne kadar hızlı olacağı, nasıl gerilemelere ve dolambaçlara bağlı olduğu, birçok koşula, ama herşeyden önce mücadele eden sınıfların güç dengesine bağlıdır. Böylece Marksizm bize bir yandan kesin bir zafer güvencesi vermekte; ama aynı zamanda bize toplumsal gelişmenin somut olarak nasıl olacağı üzerine de muazzam sorumluluk yüklemektedir.
Biz, Komünist Manifesto tarafından mükemmel şekilde açıklanan toplumsal gelişmenin tam içinde bulunmaktayız. Bu nedenle, Manifesto'nun bugün de çok güncel, daha doğrusu, hatta her zamankinden daha güncel olduğu hiç de şaşırtıcı değil; bilakis mantıksaldır.
Benim çok önemli gördüğüm ikinci bir mesele şudur: Kendilerini marksist olarak adlandıran kimileri tarafından, Marx ve Engels'in, Alman felsefesi, İngiliz politik ekonomisi ve Fransız sosyalizminin öne çıkardığı özsel düşüncelerin hepsini inceleyen; ve bunlardan da Komünist Manifesto içinde ilk kez devrimci bir program metni haline getirilen bilimsel sosyalizmin teorisini oluşturan üstün yetenekli iki aydın, iki dahiyane "bilgin" , iki çok mükemmel "teorisyen" oldukları düşüncesi yayılmaktadır. Böylece kolayca, Komünist Manifesto sanki iki dahinin en yüksek bilgeliklerinin sonucuymuş; çalışma yerleri kütüphaneler, öğrenimhaneler ve büyük yazı masaları olan teorik dehaların güya bir ürünüymüş gibi bir izlenim çıkmaktadır.
Komünist Manifesto'nun gelişme tarihi hakkında böyle bir düşüncenin bütünüyle yanlış, "hirnsauer"("beyni sulanmış/ekşimiş") dememek için, "kopfschwer" ("kalınkafalı") olduğu açıktır. Şu anda Bertelsmann yayınevi tarafından yayımlanan bir kitapta, Manifesto'da yer alan bazı şeylerin başka yazarların daha önce yayınlanan yazılarında da zaten bulunduğundan, Komünist Manifesto'yu, "aşırmacılık" olarak, "fikirsel hırsızlık" olarak göstermeleri de bir o kadar beyni sulanmışlıktır.
Bu bayları böylesi "ifşaatlar"a iten şey, tam da Komünist Manifesto'nun bir masabaşı ürünü olmaması, tam da bir öğrenimhane mahsulü olmaması; bilakis onun direkt olarak proteryanın devrimci partisinin, ilk kez bilimsel zemine konan ortaya çıkış sürecinden doğması veya, başka bir deyişle, işçi hareketinin ilk olarak bilimsel sosyalizmle kaynaşma sürecinin olgusu olduğu gerçekleridir.
Evet, Marx ve Engels doğal olarak mükemmel bilim adamları, dahiyane teorisyenlerdi; kütüphanelerde ve masabaşında da çokça zaman geçirdiler; ama her kez "da" sözcüğünü eklemek gerekir; çünkü bu onların belirleyici özelliği değildi. Onlar esas olarak sadece bilim adamı, hele hele "teorisyen" değillerdi; bilakis kendileri için devrimci teori ve devrimci pratiğin ayrılmaz bir şekilde sürekli bağ içinde bulunduğu komünist devrimciler, meslekten devrimcilerdi. Bilindiği gibi, Marx veya Engels'in "esas iş, teori" kavramıyla uğraştıklarına dair tek bir kitap, tek bir makale, dahası herhangi bir yerde tek bir pasaj bile yoktur. Onlar muazzam kapsamlı teorik bir çalışma yaptılar. Devrimci pratiğe dair dar, kısıtlı bir anlayışa sahip olmamalarına karşın; pratik devrimci çalışmaya sürekli olarak berrak bir bakışla yaklaştılar ; aynı zamanda bunun belirleyici biçimini devrimci propagandada gördüler. Onlar nezdinde "esas iş"in daima devrimci teoriyi baz alan devrimci pratik olduğu da söylenebilir. Bu, Komünist Manifesto'nun hazırlanması ve kabul ettirilmesi örneğinde apaçık kendini göstermektedir.
Marx ve Engels'in bilimsel komünizmin temel anlayışlarını hazırladıkları zamanda, yalnızca Fransa'da değil, bir dizi devrimci gizli birlikler vardı. Bu birliklerde, özellikle zanaatkârlar ve ileri işçilerin de artarak katıldıkları komünist düşünceler önemli rol oynuyordu. 1815 Viyana Kongresi'nden ve karşıdevrimin bunu izleyen azgın saldırılarından sonra, özellikle de Almanca konuşulan bölgelerden birçok devrimci görüşlü insan Fransa'ya, İngiltere'ye ve diğer ülkelere göçtü. Bunların içindeki en ileriler, Londra'da, Fransız gizli devrimci birliklerini örnek alarak, başlarda küçükburjuva devrimci niteliğe sahip olan ve yaklaşık 500 üyeye ulaşan "Lanetliler Birliği" denileni kurdular. Bunun içinde artan bir şekilde, çıkarları burjuvAĞDevrimci düşüncelerle yetinmeyen zanaat ve proleter mesleklere mensup Alman göçmenler de toplandığından, bu birlik 1836'da bölündü.
Üyelerinin yaklaşık 400'ü, bileşimi ve görevlerini koyuşu açısından zaten proleter-devrimci olan ve doğrudan komünist düşünceleri savunan "Haklılar Birliği"nde örgütlendiler.
Bu görüşler esas olarak bütünüyle proleter sınıf içgüdülü, çok yetenekli, ama komünist kanılarının henüz hiçbir bilimsel temeline sahip olmayan bir terzi kalfası olan Wilhelm Weitling'e aitti.
Marx ve Engels, onun çok olumlu gelişmesine rağmen, uzunca bir süre boyunca bu birliğe girmeyi uygun bulmadılar. Onlar sağlam bir ideolojik temel ortaya koyulmadan kendilerini sosyalist veya komünist olarak adlandıran bütün grup ve yönelimleri mümkün olan en kısa süre içinde biçimsel olarak birleştirmeye, o zamanlar sıkça propaganda edilen planlara hiç mi hiç rağbet etmediler. Fakat onlar en azından bu grupların en ileri ve en ufku geniş güçleriyle bağ kurmaya ve tartışmaya çalıştılar. Bu amaçla 1846 yılında Brüksel'de görüşlerini mevcut gruplar içinde ve bunların içindeki ve dışındaki en ileri şahsiyetler nezdinde yaymak için örgütsel ve ideolojik merkez olarak bir "Haberleşme Komitesi" kurdular. Brüksel "Haberleşme Komitesi", herşeyden önce Fransa ve İngiltere'de, diğer Avrupa ülkelerinde de, kısmen de denizaşırı ülkelere yollanan devrimci siyasetin temel sorunları üzerine "sirküler" mektuplar çıkardı. "Haberleşme Komitesi" ve onun "sirkülerleri" gittikçe artarak kabul görmeyi ve nüfuz kazanmayı ve özellikle "Haklılar Birliği" içinde bilimsel komünizme sağlam konumlar sağlamayı gerçekten başardı.
Bu gelişimin sonucunda 20 Ocak 1847'de "Haklılar Birliği"nin yönetiminde, Birliğin "Merkezinde", onlara onların görüşleriyle büyük oranda uyum içinde olduklarını bildirmek ve onları işbirliğine davet etmek için saatçi Josef Moll'u Brüksel'e Marx ve Engels'in yanına yollama kararı çıktı.
Bu Birliğin bazı önderleri Marx ve Engels'e hâlâ belirli bir güvensizlik duyduklarından (çünkü onlar bizzat işçi değillerdi) ve tersine Marx ve Engels de bu Birliğin bazı görüş ve yöntemlerini "rezil" olarak değerlendirdiklerinden (örneğin Heine'nin bir defa alay ettiği gibi, İncil'e bir Jakoben beresi giydirme eğilimi); Marx ve Engels hemen kabul etmediler; bilakis bir kongrenin toplanmasını, yani bundan sonraki gidişat üzerine görüşmesi ve karar alması gereken bir Birlik Kongresi önerdiler.
Sonra Haziran 1847 başında Londra'da "Haklılar Birliği'nin Birinci Birlik Kongresi" gerçekten toplantıya çağrıldı. Karl Marx, Friedrich Engels ve onların yakın dostu ve mücadele arkadaşı Wilhelm Wolff buna katılmaya davet edildiler. Marx'ın, salt Londra'ya gitme parasını çıkaramadığından, bu kongreye gidememesi; ama hiç kimseden zamanında gerekli parayı istememesi, Marx'ın durumunu göstermeye örnektir. Kongre buna karşın, çok verimli bir çalışma yaptı ve kendisini pratikte marksizmin zeminine oturttu. Aslında sonuçlandırılmış, dörtdörtlük kararlar almadı; bilakis önce yalnızca Birliğin tek tek taban örgütlerinde yürütülecek tartışmalardan sonra, başka bir kongre tarafından sonal olarak karara bağlanacak önerge ve tavsiyeleri karara bağladı. Bu önergelerden biri, Birliğin adının "Komünistler Birliği" olarak değiştirilmesiydi; diğerleri hiyerarşik örgüt yapısı yerine demokratik-merkeziyetçi bir yapının konması, darbeciliğin reddi, Birliğin evet gizli çalışan, ama kitlelerin kazanılmasını hedefleyen propaganda topluluğuna dönüştürülmesi ve buna uygun yeni bir tüzük taslağına ilişkindi. Bütün Birlik içinde bu önergeler üç aydan fazla bir süre esaslı bir şekilde tartışıldı; bunun üzerine aynı yıl, yine Londra'da Kasım sonundan Aralık 1847 başına kadar yapılan "İkinci Birlik Kongresi"nde kesin karar alma gerçekleşti; ve Marx ile Engels, Birliğin bundan sonraki çalışmasının onun temelinde yapılacak "Komünist Partisi Manifestosu"nu yazmakla görevlendirildiler.
Bu kongreye katılan Marx, hemen Brüksel'e döndü ve Engels tarafından hazırlanan taslağa kesin, toparlanmış biçimini verdi ve metni Londra'ya yolladı. Muazzam titizce yapılan hazırlıktan sonra bu metin orda tamı tamamına kabul gördü ve Fransa, Avusturya ve Almanya'da devrimin patlak vermesinden hemen önce Şubat 1848'de Londra'da "Komünist İşçi Eğitim Derneği"nin matbaasında broşür olarak basıldı.
Toparlanarak şu söylenebilir: Bilimsel komünizmin iki kurucusu, Karls Marx ve Friedrich Engels olmadan, Komünist Manifesto ne kadar az düşünülebilir ve mümkün olabilirdi ise; gelişen işçi sınıfının en ileri temsilcilerinin, özellikle "Komünistler Birliği"nde ve bu birliğin çevresinde gerçekleşen ve tarihsel olarak ilk kez proletaryanın bilimsel komünizm temelinde duran devrimci partisinin yaratılmasıyla zirveye ulaşan devrimci berraklık uğruna yıllarca süren özveri dolu mücadelesi olmaksızın da bir o kadar az mümkün ve düşünülebilir olurdu.
* * *
Marx ve Engels'in "Haklılar Birliği"nden bir "Komünistler Birliği" çıkarmak, aslında bir Komünist Partisi yapmak için gerçekleştirdiği en önemli değişiklik (Marx ve Engels'in çoğu kez "Komünist Manifesto"dan söz etmelerine karşın "Komünist Partisi Manifestosu" adını seçmeleri hiç de rastlantı değildir), Birliğin merkezi şiarında yapılan değişiklik idi.
"Haklılar Birliği"nin temel sloganı şöyleydi: "Bütün insanlar kardeştir!" Marx ve Engels, bu bulanık cümlenin yerine "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" şiarından yana tavır takındılar. Bu öneri, oybirliğiyle kabul edildi ve bilindiği üzere bu şiar Komünist Manifesto'nun son tümcesini oluşturmaktadır.
Tek başına böyle bir değişiklik bile, Marx ve Engels'in "Haklılar Birliği" üyeleri ve sempatizanları nezdinde yaptıkları siyasi aydınlatma çalışmasının nasıl temelli değişime ve nasıl gerçekten devrimci dönüşüme yolaçtığını göstermektedir. "Bütün insanlar kardeştir" -bu, sınıf mücadelesinin ve proletaryanın rolünün her türlü anlayışından yoksun, sınıflar üstü, aslında sınıf uzlaşmacı bir şiardı; devrimci bir slogan değildi; bilakis dini tonlu küçükburjuvAĞInsancıl bir şiardı. Buna tıpatıp zıt komünist slogan "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!", çok az sözcükle Marksizmin en temel üç anlayışını doğrudan merkeze koymaktadır:
Birincisi; çağdaş toplumun biricik tutarlı devrimci sınıfı, sosyalist devrimin belirleyici gücü olarak proletaryaya yönelme;
İkincisi; komplocu küçük bir azınlığın kapitalizmi yıkacağı şeklindeki bütün düşünceleri mahkûm etmek için, bütün bu sınıfı birleştirmek, örgütlemek ve mücadeleye sevketmek;
Üçüncüsü; bütün ulusal farklılıklardan bağımsız olarak ve bütün ülke sınırlarını aşarak, proleter dünya devrimi düşüncesini de belgeleyerek, onun ortak, dayanışmacı devrimci mücadelesinin, proletaryanın enternasyonal çapta birleşmesinin gerekliliği.
Marx ve Engels, bütün yaşamlarında bu şiarı uluslararası işçi hareketi içinde yerleştirmekten başka birşey becermeselerdi, tek başına bu bile genel olarak insanlık, özel olarak bütün ezilenler ve sömürülenlerin tarihinde onlara mükemmel bir yer sağlardı.
Elbette burjuvazi ve bütün dünya gericiliği de, "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" sloganının ne anlama geldiğini ve onun kendileri için nasıl bir tehlike oluşturduğunu kavramaktadır. Ve bu da tek tek bu her üç cephede direniş göstermek ve karşı saldırı yürütmek için onların olağanüstü çabalara niçin giriştiklerinin nedenidir.
Hangi toplumsal kesimler ve gruplar harekete geçerse geçsin; bu, egemen sınıfı ciddi olarak sarsmamaktadır. Proletaryanın harekete geçtiğine dair belirtiler varsa, ancak o zaman sinirleri bozulmaktadır. Bu, onun için esas tehlikedir; bu, onun esas derdidir. O bu halde, bundan, kendisi için ölümcül olabilecek bir çığ oluşabileceğini bilmektedir. Ve bu nedenle geçen birbuçuk yüzyılda proletaryanın özel olarak "uslu durması" için muazzam dal budak salmış bir aygıt kurdu; bütün işi ciddi her mücadele hareketini baştan boğmak, sakinleştirmek, avutmak, engellemek ve sabote etmek olan uşaklar yetiştirmek için muazzam paralar harcamaktadır. Bundan dolayı bir yandan akla gelen her türden rüşvet kullanılmakta; diğer yandan gözdağı verme; yani hem elma şekeri, hem de kamçı, burjuvaziye hizmet eden it sürüsü kadar profesörler ve din adamları, işçi sınıfının devrimci rolünü çoktan yitirdiğine; hatta artık çözülme halinde bulunduğuna, günümüzde diğer toplumsal güçlerin ileriye götüren unsurlar oldukları ve bu nedenle onlara güvenilmesi gerektiğine dair "kanıtlar"larla uğraşmaktadır.
Proletaryanın ve hem de emekçi halkın gerçekten hiçbir alanı dışta bırakmayacak bir şekilde sistematik olarak bölünmesi siyaseti bununla en sıkı bağ içindedir. Bir mesleki grubu diğerine karşı, hizmetlileri işçilere karşı, gençleri yaşlılara karşı, erkekleri kadınlara karşı; ve bütün bunların tersi de. Burjuvazi, çok fazla sayıda işçinin işletmede aynı anda bulunmasından bile dehşete kapılmakta; onları çok çeşitli çalışma gruplarına, bölümlere, alt bölümlere ayırmakla kalmamakta; aynı zamanda çalışma zamanlarını da bölüp bölüştürmekte; hatta bir kısmını ev işçileri haline getirmek istemektedir vs. vb.
Burjuvazinin sömürülenleri bölme politikasının özellikle öne çıkan, proletarya için çok tehlikeli bir türü, çeşitli diller ve milliyetlerden proleterlerin birbirlerine karşı kışkırtılması ve kullanılması; yerlilerin yabancı işçilere karşı, güya buralıların işlerini ellerinden alan sözümona "yabancı işçiler"e karşı, olası bütün cürümlerin esas sorumlusu yapılan; güya "bizim vergi paralarımızdan yaşayan" bütün "göçmenlere" karşı kışkırtma vs. vb.
Bu, bizim burda karşı karşıya bulunduğumuz ve bunların yozlaştırıcı etkisini günbegün yaşadığımız, korkunç derecede çok yönlü, istisnasız bütün yaşam alanlarına sızan bir bölme ve kışkırtma politikasıdır. Ve kavranması aslında zor değildir. Bu bölme ve kışkırtmaya etkin bir şekilde karşı çıkmazsak, bunların üstesinden gelmezsek, bu halde ülkemizde sosyalizme giden yolda esasında hiçbir ilerleme olmayacaktır.
Başka bir deyişle: Basit dört sözcükle Komünist Manifesto'nun sonunda yazılmış bulunan görevleri, varolma sorunları olarak kavramalı ve bunları bütün çalışmamızda temel almalıyız. Her fırsatta Komünist Manifesto'nun büyük şiarını alıntılamak yeterli değildir; bu şiar, aynı zamanda yaptığımız her işte canlı tutulmalıdır; onu yaşamla birleştirmeliyiz. Onu yaşamalıyız!
Bütün faaliyetimizde işçi sınıfı üzerine yoğunlaşma, her sorunda proleter sınıf bakış açısını ortaya koyma, devrimci birlik ve ilkeli örgütlenme uğruna mücadele, günlük pratiğimizde canlı proleter enternasyonalizmi - bizi ileriye götürebilecek tek yol işte budur.