"Savaş çıkabilir!"

11 Ağustos 1998 tarihli Hürriyet gazetesinin 7. sayfasındaki başlık buydu...
Hürriyet gazetesi, "Defence" (Savunma) dergisine açıklamalarda bulunan Genelkurmay Başkanı Karadayı'nın söylediklerini bu başlık altında aktardı. Bu açıklamanın bir bölümü şöyle:
"Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ni de kullanarak bölgede suni gerginlik yarattığını belirten Karadayı, «Yunanistan'da bazı etkili çevreler, Türkiye'deki siyasi istikrarsızlığı abartarak, kısa süreli bölgesel ve kontrollü bir çatışma ile bir takım avantajlar elde etmeyi planlamaktadır» dedi."
*
"Yunanistan, şu son girişimlerini kendi başına yapamaz.
(...)
Yunanistan'ı Türkiye ile gerginliğe kışkırtanların ABD ve Avrupa olduğunu en başta Türkiye'yi yönetenler biliyorlar. Ancak bu tehdidi hep sineye çekerler.
...
Yunanistan'ı Türkiye'nin üzerine kışkırtma çabalarının 30 Ağustos öncesine denk düşmesi, (...) değerlendirilmelidir."
Okuyucu, bu bölümlerin tümünü Karadayı'nın açıklamalarından alıntıladığımızı düşünecektir. Bu çok normaldir de! Çünkü, her iki alıntı da aynı bütünün birer parçası ve birbirinin tamamlayıcısı durumundadır...
Ama hayır, burada söylenenler iki ayrı kişiye aittir: Biri Genelkurmay Başkanı'na, diğeri ise "İşçi Partisi"(!) Başkanı'na. Bu alıntının birincisi Karadayı'nın açıklamalarındandır; ikincisi Doğu Perinçek'in 21 Haziran 1998 tarihli Aydınlık'taki yazısında söyledikleridir. Ama her ikisi de gayet özdeştir...
Bu durumda iki türlü davranılabilir. Eğer isterseniz Karadayı'nın açıklamalarının ne anlama geldiğini ele alır, tavır takınırsınız. Bu durumda takınılacak tavır, Doğu Perinçek'e de takınılmış olur. Bunun tersini de yapabilirsiniz. Doğu Perinçek'e takınacağınız tavır, Türk ordusuna takındığınız tavırdır aynı zamanda. Bunlar etle tırnak gibidir. Birbirinden ayıramazsınız.
Yalnız şöyle bir fark var: Genelkurmay Başkanı kendisinin toplumun, diğer siyasetçilerin önünde olduğunu; ilerici, devrimci olduğunu iddia etmez. O, devleti ve cumhuriyeti her türlü tehlikeye karşı koruma görevine sahip olduğunu açıklar. Doğu Perinçek ise, ordunun devrimci ordu olduğunu, halkın ordusu olduğunu açıklar, bunun propagandasını yapar. Yani Doğu Perinçek kraldan daha kralcıdır.
Doğu Perinçek'in ordudan daha orducu olduğunu artık herkes biliyor. Biz onun ve Karadayı'nın bu açıklamalarının ne anlama geldiğine bakalım.
Türk medyasının savaş çığırtkanlığı ve Karadayı'nın takındığı tavır, Yunanistan ile Türkiye arasında savaş ortamının gelişmekte olduğunu ve bugünkü koşullarda böyle bir savaşın Türk hakim sınıflarının işine yarayacağını göstermektedir.
Karadayı, Yunanistan'ın planından söz ederken aslında Türk hakim sınıflarının ne düşündüğünü ortaya koymakta ve çıkarılmak istenen bu savaşın çerçevesini de çizmektedir: "... kısa süreli bölgesel ve kontrollü bir çatışma ile bir takım avantajlar elde etmeyi planlamak".
Peki gerçekte böyle bir planlama, Yunanistan'ın lehine olabilir mi?
Olamaz. Çünkü, Yunanistan bu bağlamda Türkiye karşısında dezavantajlı bir konumdadır. Uluslararası konjonktür Türk hakim sınıflarının lehinedir. Şöyle ki; büyük emperyalist güçler anda Kıbrısta bir savaş çıkmasını istememektedir. Kıbrıs'a S 300 füzelerinin yerleştirilmesi bağlamında Yunanistan, Rusya dışında herhangi bir emperyalist güç tarafından açıkça desteklenmemektedir. Batılı emperyalist güçler Kıbrıs'ta bir çatışmanın yaşanmasını engellemek için Yunanistan'ın geri adım atmasını istemekte, bu bağlamda Yunanistan'a diplomatik baskı yapmaktadır. Bu noktada ortam Türk hakim sınıflarının lehinedir.
Bunun yanısıra, Türk hakim sınıfları Yunanistan'a karşı askeri olarak oldukça üstün durumdadır. Savaş araç gereçlerinin yanısıra sayısal anlamda da Yunan ordusundan kat kat fazla askere ve savaşa hazırlıklı bir askeri güce, silaha sahiptir. Askeri güçler ve savaşa hazırlık durumu gözönüne alındığında da, birbirinden toprak koparma bağlamında da, TC üstün bir durumdadır. Ancak bu noktada; yani TC'nin Yunanistan'dan toprak koparma bağlamında tüm üstünlüğüne rağmen, uluslararası konjonktür buna izin vermemektedir. Durum bu olunca, Ege'de TC ile Yunanistan arasında çıkacak bir savaşın kapsamı geniş olmayacak, Karadayı'nın belirttiği gibi, "kısa süreli bölgesel ve kontrollü bir çatışmayla bir takım avantajlar elde" edilecektir.
Peki nedir bu?
Kıbrıs, fiilen Kuzey ve Güney olarak bölünmüş durumdadır. Etnik bakımdan da temizlik yapılmıştır. Fiili iki ayrı yönetim vardır. Ancak bu fiili durum, uluslararası alanda kabul görmemektedir. Uluslararası görüşmelerle sorunun TC'nin istediği yönde çözüme kavuşturulması durumu da yoktur. TC, Kıbrıs'ta varolan bu fiili durumu uluslararası alanda hukuken de kesinleştirmek istemektedir. TC, "kısa süreli bölgesel ve kontrollü bir çatışma ile" adanın bölünmüşlüğüne son noktayı koymayı planlamaktadır.
Nereden bakılırsa bakılsın böyle bir savaş, TC'nin işine yaramaktadır. Türk medyasının savaş çığırtkanlığı yapmasının nedeni de budur...
Yunan hakim sınıfları, savaş çıksa da, engellense de -ki bu, ancak Yunanistan'ın geri adım atmasıyla mümkündür- her iki durumda da zararlı çıkmaktadır. Yunan hakim sınıfları, S 300 füzeleriyle başına dert almıştır. Şimdi bu işten nasıl sıyrılabileceklerinin hesabını yapmaktadırlar. Ancak işleri oldukça zor. Savaş çıkması durumunda avantajlı çıkmayacakları ortada. S 300'leri Kıbrıs'a konuşlandırmaktan vazgeçmeleri halinde de işleri zor. Geri adım atma yönünde karar almak, bu kararı alacak olan siyasi otoritenin sonu anlamına gelir. Hükümeti oluşturan güçlerin kendi sonlarını hazırlayacak bir karar almaları kolay bir iş değil. Yunan hakim sınıfları bu tür seçeneklerle karşı karşıyadır.
Bütün bu gelişmeler, Kıbrıs ve Ege'de savaş olasılığının yüksek olduğunu göstermektedir. Türk ve Yunan hakim sınıfları arasındaki bu dalaşın ardındaki hesap, Türk ve Yunan hakim sınıflarının çıkarları üzerine kuruludur. Bu dalaşın ardında, çıkacak olan bir savaşın her iki ülkenin işçi ve emekçilerinin savaşı olmadığı açıktır.
Her iki ülkenin hakim sınıfları kendi dalaşlarında işçi ve emekçilerin çocuklarını cepheye sürecek, halkları birbirlerine boğazlatacaklar. Savaşın faturasını işçi ve emekçilere ödetecek, kendileri kârlarına kâr katarak saltanatlarını sürdüreceklerdir.
Her iki ülkenin halklarının önündeki görev, kendi hakim sınıflarının kuyruğuna takılmak değil, halkların kardeşliği için mücadeleyi yükseltmektir. Halkların kardeşliği için devrim mücadelesini yükseltmeli, hakim sınıfların dalaşının bir aracı değil, kendi savaşının, devrim savaşının birer neferi olarak mücadeleye atılmalıdır. İşçi ve emekçinin savaşı devrimci savaştır. Bu savaşı yükseltmektir görev!
Her kim ki, işçi ve emekçileri bu görevden alıkoymaya, onları hakim sınıfların kuyruğuna takmaya çalışıyorsa, o proletaryanın düşmanıdır. O, halkların kardeşleşmesinin düşmanıdır. O devrimin düşmanıdır. O ezilenlerin değil, ezenlerin safındadır.

* * *


Şimdi, Doğu Perinçek'in söylediklerine bakalım...
Doğu Perinçek, yalnızca Yunanistan'ı gerginlik yaratmakla suçlamaktadır. O, Türk hakim sınıflarının tavrına toz kondurmamaktadır. Doğu Perinçek'in anlayışına göre, Türkiye'yi taciz eden taraf Yunanistan'dır, Türkiye'nin hiç suçu yok! Yunanistan ABD ve AB'li emperyalistlere güvenerek Türkiye'nin üzerine gelmektedir.
Perinçek, Türkiye'nin haklı olduğu propagandasını merkeze koymakta, işçi ve emekçileri Türk hakim sınıflarının kuyruğuna takarak savaşa sürüklemeye çalışmaktadır.
Türk ve Yunan hakim sınıfları arasındaki sürtüşmede Doğu Perinçek'in tavrı, Türk ordusunun tavrıyla birebir örtüşmektedir. Hatta öyle ki, ordu devrimci ordu olduğu için, Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'ına kadar hemen herkes orduya karşı tertip içindedir. Bakın bu konuda neler söylüyor bay Perinçek:
"Yunanistan'ı Türkiye'nin üzerine kışkırtma çabalarının 30 Ağustos öncesine denk düşmesi (...) değerlendirilmelidir.
Mart ayında Deniz Baykal'ın «ara rejim tartışması» açması ve Mesut Yılmaz'ın gazetelere el işaretiyle verdiği çok önemli beyanat, arkasından Akın Birdal'a suikast ve şimdi de Yunanistan jetlerinin Kıbrıs'a üslenmesi, birbirleriyle bağıntılı görülüyor. Bu eylemler bir eksende birleşiyor: Türkiye'de istikrarsızlık yaratmak!
İstikrarsızlık tertiplerinin arkasındaki Batı'nın Türkiye'yi tehdidin ötesinde, 30 Ağustos'u etkilemeye yönelik özel bir amacı olduğu üzerinde durulmaktadır."
Bilindiği üzere, 30 Ağustos'ta Türk ordusunda terfi ve atamalar yapılmaktadır. Ordunun kendine özgü bir olağan terfi sistemi var. Doğu Perinçek'e göre, Mesut Yılmaz, Çevik Bir'in Karadayı'nın görev süresinin bir yıl uzatmak istediğini gazetelere yansıtarak orduyu birbirine düşürmeye çalışmıştır. Doğu Perinçek, yalnız Mesut Yılmaz'ın bu tavrını değil, Mart ayında ara rejim tartışmasını yapan Deniz Baykal'ı da orduya karşı tertip içinde olmakla değerlendiriyor. Dahası var:
"Ordunun olağan terfi sistemine müdahaleye yönelik çabalar, böylece yüksek komuta kademesince saptanmıştı. Bu oyunda, Deniz Baykal, Mesut Yılmaz, arkalarında Demirel, ilginçtir Tansu Çiller ve Fazilet Partisi'yle yanyana geldiler. Onları birleştiren kuvvetin Batı olduğu ortadadır."
Yunan jetleri, 30 Ağustos'u etkilemek amacındadır.
Demirel, Yılmaz, Baykal 30 Ağustos'u etkileme oyunu içindedir. Bunlar bu amaçları için, Çiller ve Fazilet'le yanyana gelmişlerdir. Yani, orduya karşı tertip için bunların tümü buluşuyor.
Neden?
Perinçek'e göre ordu devrimcidir de ondan!
Tabii ki bunların tümü, işçi sınıfına ihanetin, onlara düşmanlığın ifadeleridir. Bunu çeşitli yazılarımızda ortaya koyduk. Bir kez daha öz olarak söyleyelim: Ordu, Türk hakim sınıflarının ordusudur. Onların devletinin en sadık bekçisidir. Bu devlete elini uzatan herkesin kafasını uçurma görevine sahiptir ve bunu layıkıyla yerine getirmektedir.
Ordu, mevcut sistemi korumaktadır...
Bu sistem, işçi ve emekçilerin sömürülmesi üzerine kuruludur!

16.08.1998