Sendika ağaları işçilerin düşmanı...

Son günlerde yeniden seçim havasına sokulan Türkiye'de, işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarının sorunları her zaman olduğu gibi, ya araya sıkıştırılıp unutturulmaya, ya da kaba bir şekilde yürütülen saldırılarla bastırılmaya çalışılıyor...
Hakim sınıfların, 75. yıldönümünü kutlamaya hazırlandıkları cumhuriyet, onlarca yıldan beri siyasal istikrarsızlıklar içinde çırpınıp durmaktadır. Bu siyasal istikrarsızlıktan çıkışın bir yolu olarak işbaşı yapmış olan MGK güdümlü Anasol-D hükümeti, esas görevi olarak gösterilen "laik cumhuriyeti, irtica tehlikesine karşı koruma"nın yanısıra, işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarına karşı saldırılarında da elinden geleni ardına koymamaktadır!
Bizzat bu hükümetin Çalışma Bakanlığı'nın açıkladığı sayılara göre, 1997 yılı içinde işten çıkarılan işçilerin sayısı 502 bin 257'dir. Yine işten çıkarma sayılarına ilişkin olarak Petrol-İş'in yaptığı bir araştırmaya göre, salt sendikalaşma nedeniyle işten atılan işçilerin oranı %25.5'tir. Bu, her dört işçiden birinin sendikalaşma nedeniyle işten atıldığı anlamına gelmektedir! (Bkz. Milliyet, 18.05.1998)
TC devleti, ILO'nun "iş güvencesi"ne ilişkin 158 sayılı sözleşmesini 1994 yılında, kendi parlamentosunda onaylamıştır. Bu tarihten bu yana işbaşı yapan hükümetlerin hiçbiri ve şimdiki "demokratik solcu" Ecevit'li, CHP destekli Anasol-D hükümeti de, iş güvencesine ilişkin bir yasayı; ya da daha açık formüle edelim, tüm yükünü devletin ve patronların karşıladığı bir işsizlik sigortası yasasını parlamentoya sunmamıştır bile! Daha önceki yıllarda olduğu gibi, bir dizi yasa taslağı kağıt üstünde kalmıştır...
Kağıt üstünde kalan diğer yasa taslaklarından bir diğeri de, yine "yılan hikayesi"ne dönmüş olan "Herkese sağlık güvencesi!" olarak formüle edilen sağlık sigortasıdır. Anasol-D hükümetinin Sağlık Bakanı Halil İbrahim Özsoy'un "KSS 55. hükümetin cumhuriyetin 75. yılında Türk halkına armağanıdır." (Milliyet, 21.06.1998) sözleriyle müjdelediği "Kişisel Sağlık Sigortası" da, halihazırda 4 yasa tasarısından oluşmakta olup, yasalaşması için bakanca uygun görülen tarih, Ocak 1999'dur!
Sağlık Bakanı bu "müjde"yi verirken, herhangi yeni bir şey söylememiştir. Türkiye'de "yeşil kart" da dahil hiçbir sosyal güvencesi olmayan insanların sayısı olarak belirtilen 21 milyon 400 bin sayısı, en azından beş yıldan(!!!) beri yinelenmektedir. Demek ki, ülke nüfusunun artışı durmuş olmalıdır. Ya da trafik, iş kazaları ve çocuk ölümleri sonucu olsa gerek, sağlık güvencesi bulunmayan 21 milyon, hep 21 milyon olarak kalmaktadır?!!
Sağlık Bakanı'nın bu açıklamasından tam 3 gün sonra, Bodrum'da ortaya çıkan bir gelişme, bu ülkede işlerin nasıl yürüdüğüne ilişkin "evladiyelik" bir örnek daha sunmuştur. Rıza Doğan adlı bir cam işçisinin eli çalışırken kesilir. En yakında bulunan hastane Özel Yücelen Hastanesi'dir. İşçinin elindeki 5 cm uzunluğunda kesiğe atılan 3 dikiş için 46 milyon TL fatura çıkarılır! Bu parayı ödeyemeyeceğini belirten işçinin elindeki kesikte bulunan 3 dikiş, bizzat bu dikişleri atmış olan "doktor" tarafından sökülür!!! Cam işçisi daha uzakta bulunan devlet hastanesine gider ve yine para karşılığında -2,5 milyona- elindeki kesiği diktirir...
21 milyon insana sağlık sigortası da yapılsa, benzeri rezaletler bu ülkede yaşanacaktır! TC, 1997 yılında sağlık hizmetleri için genel bütçesinden yüzde 2.5-3 oranında bir pay ayırmıştır. Türkiye, bu konumuyla emperyalizme göbekten bağımlı Gine, Mali, Etyopya, Nijerya, Zaire, Uganda, Pakistan ve Hindistan gibi geri bıraktırılmış ülkelerle aynı sıraları paylaşmaktadır. Eldeki verilere göre, bir dizi Afrika, Latin Amerika ve Uzakdoğu ülkesinin sağlık hizmetlerine ayırdığı pay, herhalükarda TC'ninkinden fazladır...
Ülkemiz emekçilerine reva görülen bu ilkellikler son bulmak zorundadır. Bunun bir ilk adımı olarak yapılması gereken, tüm yükünü devletin ve patronların karşıladığı ve en azından Avrupa ortalamasını tutturan bir sağlık sigortası talebiyle sokaklara dökülmektir.
İşsizlik sigortası ve sağlık sigortası, ülkemiz işçi sınıfı ve emekçilerinin de hakkıdır, onlar -tüm dünya işçileri ve emekçilerinin olduğu gibi- daha iyisine de layıklar. Fakat bunları hakim sınıflar vermezler. İşçi sınıfı, bu haklar için de mücadelenin ön saflarında yerini alarak bir halk hareketini ayakları üzerine dikebilir, dikmelidir...
İşçi sınıfı ve emekçi yığınları ilgilendiren en önemli konulardan bir diğeri de, yılda bir kez yeniden belirlenen asgari ücretin durumudur. Bilineceği üzere, asgari ücret 1997 yılında net 22.9 milyon lira olarak tespit edilmişti. Asgari ücretin 22.9 milyon olarak tespitinden kısa bir müddet sonra, 4 kişilik bir ailenin salt aylık yiyecek masraflarının 70 milyon lirayı bulduğu da tespit edilmişti.
Enflasyon oranlarının yüzde 100'lerden zar zor yüzde 80'lere çekilebildiği 1998'in yaz ayları koşullarında, yaklaşık olarak 4.5 milyon işçiyi, emekçiyi ilgilendiren asgari ücret, sadece yüzde 35 oranında artırılarak net 32 milyon liraya "yükseltilmiş" oldu! (Bkz. 1 Ağustos 1998 tarihli Milliyet)
Devlet, üstüne üstlük bu 32 milyon lirayı bir de çeşitli şekillerde vergilendirmektedir...
Haberi veren boyalı basın mensubu gazetelerin yaptıkları karşılaştırmalardan bazılarını aynen aktaralım:
"32 milyon liraya gelde geçin!"
"32 milyon liraya çıkarılan asgari ücret, lüks bir restoranda akşam yemeği parasına eşit!"
"Kimi bu parayı bir gecede harcarken, kimi de 4 milyon asgari ücretli gibi bununla bir ay gıda, barınma, giyinme, sağlık, eğitim, ulaşım harcamalarını karşılıyor."
"Asgari ücretli bir kilo et alabilmek için 1 gün 6 saat çalışmak zorunda!"
"Asgari ücretli bir kilo beyaz peynir alabilmek için 1 gün 1 saat 12 dakika çalışmak zorunda!"
"Asgari ücretli bir kilo ayçiçeği yağı alabilmek için 6 saat 54 dakika çalışmak zorunda!"
"Asgari ücretli bir kiloluk bir ekmek alabilmek için 1 saat 23 dakika çalışmak zorunda!"
ve benzeri...
Durum, işçi sınıfı ve emekçi halk yığınları açısından, burada sıraladığımız "işsizlik sigortası", "sağlık sigortası" ve "asgari ücret" örnekleri bağlamında gerçekten de berbattır. Bunlara sürmekte olan savaş ve getirdiği felaketli sonuçları katmıyoruz. Asgari ücretten onca farkı olmayan ücretli emek sömürüsü cenderesindeki diğer emekçileri şu anda anlatmıyoruz...
Durumun berbat olduğundan, Genelkurmay da haberdar! "75 Yılda Türkiye Ekonomisi ve TSK" başlıklı bir çalışmanın varlığına işaret eden bir makale yayınlandı. 17 Ağustos 1998 tarihli Milliyet'te, Zülfikar Doğan imzalı makalede şunlara da yer veriliyor:
"... Özellikle 1980 sonrası dönemde geçilen serbest piyasa ekonomisinin bir yandan ülke ekonomisinin uluslararası entegrasyonunun önünü açtığı, bir taraftan da piyasa ekonomisi kural ve kurumlarının tam olarak oluşturulmaması, gerekli altyapının yasal olarak kurulamaması nedeniyle kara ve kayıt dışı ekonominin büyümesini, gelir dağılımı adaletsizliğinin derinleşmesini beraberinde getirdiği görüşünün de çalışmada işlendiği, bölgeler arası eşitsizlik ve dengesizliğin olası sosyal risklerinin bertaraf edilebilmesi için devletin ülkenin bazı bölgelerinde öncü ve yönlendirici ekonomik görevlerinin ihmal edilemeyeceği üzerinde durulduğu öğrenildi." (aynı yerde)
Ekonomik durumun çalışan yığınlar açısından kötülüğü ortada. Bunu TC'nin esas yöneticisi olan ordu da, hakim sınıfların bizzat kendileri de teslim etmek zorunda kalıyorlar. Bunlara karşı örgütlenmiş olmaları gereken(!), hakları savunma ve yeni haklar elde etme misyonuna sahip olmaları gereken(!) sendika konfederasyonları ne yapıyorlar?!! Kocaman bir hiç!
DİSK'in Başkanı CHP Kurultaylarından eksik kalmıyor, Divan Başkanlığını kapmak için dehşetengiz bir mücadele(!) veriyor. Milletvekilliğini garanti altına almak için büyük uğraşlara giriyor!
Türk-İş, kuruluşunun 46. yıldönümünü Ankara'da Dedeman Oteli'nde kutluyor. Devlet erkanının en gözde örnekleri bu kutlamada yerlerini alıyorlar. Cumhurbaşkanı Demirel, Türk-İş'in cumhuriyetin eseri olduğu tespitini yapıyor ve davetlilerin hepsi basıyorlar alkışı! Türk-İş Başkanı kalkıyor bir konuşma çekiyor ve şöyle diyor:
"Devletimizin başı olarak ülkemizin tüm kurum ve kuruluşlarının zat-ı alinize duyduğu büyük saygı ve sevgiye aynen karşılık verdiğinizi ve herkese eşit davrandığınızı gayet iyi biliyoruz."
Tabii ki ona da alkışlar!
Yaşa ve yaşat! Al gülüm, ver gülüm!...
Burada aynı sömürücü sınıfların iki uşağından biri, sendika ağası; bir diğerini, cumbaba Demirel'i övüyor. O Demirel ki, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin bastırılmasının baş siyasi sorumlusudur!
"Herkese eşit davrandığı" söylenen Demirel, Türkiye'nin tanıdığı en ünlü işçi düşmanlarından biridir. Onu öven, güya işçi temsilcisi, onu överek kendisinin ne olduğunu gösteriyor: İşçi düşmanı!
Hakim sınıflar, işte bu sendika ağaları üzerinden, gelişen emekçi hareketini hep kontrolleri altında tutabilmektedirler.
İşçi sınıfı hareketinin bu cendereden çıkması için gerekli olan her şey yapılmak zorundadır...
Umut isyanda, kurtuluş devrimdedir; ve bu tarihi görev, örgütlü işçi sınıfının omuzlarındadır!

23 Ağustos 1998