Teslimiyet yok!
Direnişimizi pekiştirelim!
Aşağıda, İzmit SEKA'daki işçilere Yeni Dünya İçin ÇAĞRI adına dağıtılan
bir bildiri yayınlıyoruz...
Bu bildiride, işçilerin eylemlerine sahip çıkılırken; bu mücadelenin
reformistler tarafından özelleştirmeye karşı "devlet kapitalizmi"ni
savunma noktasına çekilmesine karşı çıkılıyor. Alternatif doğru olarak
konuyor:
"Alternatif, tüm işletmelerin olduğu gibi, SEKA'nın gerçekten
işçilerin, halkın eline geçmesidir."
Bunun yanında, bütün burjuva partilerinin ve genel olarak düşmanın,
sömürü sistemi olduğu doğru olarak konuyor. İşçilere doğru bilinç
taşınıyor.
Fakat bunun yanında belirli yanlışlar da var...
Bildiride, bizim savunduğumuz "Grev ve Mücadele Komiteleri"
şiarımız kullanılmıyor. Bunun yerine, Direniş Komitesi ve aynı anlamda
kullanılan Fabrika Komitesi şiarı ileri sürülüyor.
Biz kuşkusuz kavram fetişisti değiliz. Kuşkusuz, aynı içerik değişik
kavramlarla ifade edilebilir. Fakat, bizim Grev ve Mücadele Komiteleri
şiarında ısrar etmemizin, bu şiarı yerleştirmeye çalışmamızın bir
nedeni var! Biz bunu daha önce de açıkladık:
Grev ve Mücadele Komitesi, Dünya Komünist Hareketi'nin tarihinde,
ilke olarak bir işletmedeki tüm işçilerin (sendikalı, sendikasız,
şu veya bu siyasi örgütte örgütlü veya örgütsüz) kendi aralarından
seçtiği, bir somut mücadele için seçtiği, her an seçenlere karşı hesap
verme yükümlülüğünde olan ve seçenler tarafından geri çekilebilir
olan komitelere verilen isimdir. Bunlar, somut bir mücadele/grev döneminde
veya onun hazırlığı sırasında seçilir. Görevleri o somut mücadeleyle
biter!
Bu komitelerin amacı, her işletmede mümkün olan en çok sayıda işçinin
mücadeleye doğrudan katılmaları; mücadelenin sorumluluğunu taşımaları,
paylaşmaları, mücadeleyi kendi adına birilerinin yürüttüğü bir mücadele
olarak değil, kendi mücadeleleri olarak kavramalarıdır.
Bu komiteler, aynı zamanda, işletmede aslında işçilerin hakkını savunma
görevine sahip olması gereken sendika/işçi temsilcileri için de bir
kontrol ve baskı organıdır. İdeal durum; bu komitelerin işyeri düzeyinde
yapılacak anlaşmalar için doğrudan işçi temsilcisi olarak kabulüdür.
Bunun olmadığı yerde, bu komitelere ve tüm işçilere danışılmadan hiçbir
anlaşmaya imza atılmaması talebi gerçekleştirilmeye çalışılmalıdır...
Biz, bu içerikle Grev ve Mücadele Komiteleri şiarını yükseltiyoruz.
Türkiye'de bir de Direniş Komiteleri var. Birçok çevre "direniş
komitesi" şiarını atıyor. İçeriğini değişik biçimlerde dolduruyor.
Fakat hepsinin bir ortak özelliği var: Direniş Komitelerinden pratikte
anlaşılan, şu veya bu devrimci yapılanmanın temsilcilerinin kendi
aralarında toplanarak seçtikleri komiteler.
Bunlar, yetkisini doğrudan işçilerden veya direnişin konusu olan kitlelerden
değil, yalnızca ileri/örgütlü kesimden alıyor. Sonuçta ortaya bir
"temsilci" mücadelesi çıkıyor! Direnişçiler, esasta örgütlü
insanlar oluyor! Örgütsüzlerin katılımı gayet sınırlı oluyor...
Direniş Komitesi şiarı, şimdiye dek bu içeriğin ifadesi olduğu için,
biz bu şiarı bilinçli olarak kullanmayı reddettik. Bu konuda bundan
böyle daha dikkatli olunmalıdır.
İkincisi, mücadele taktiğiyle ilgilidir. Bildiride, olumlu eylem biçimi
olarak "Direniş Komitesi üretimi durdurmalıdır..." deniyor.
Önce; çağrının salt Direniş Komitesine yöneltilmesi yanlıştır. Çağrı
tüm işçilere yönelmeliydi!
İkincisi ve en önemlisi de şu: SEKA'daki somut durumda, içinde bulunulan
anda yürüyen eylemin biçimine tavır takınılmadan, olumlu olarak ondan
ayrı bir eylem biçiminin önerilmesi yanlıştır!
Somut durum nedir?
Patron (bu durumda devlet), SEKA işletmelerini kapatmak istemektedir.
Yani patronun isteği, "üretimi durdurmak, işçileri kapı önüne
koymak"tır. Buna karşı, işçiler bir eylem biçimi geliştirmişlerdir:
Fabrikayı terketmemekte, normal üretimi sürdürmektedirler. İşletme
bir "yarı işgal" altındadır. Patronu oldukça rahatsız etmekte
olan bu eylem biçimi, anda, işçilerin hemen tümünü de mücadeleye katabilmektedir.
Bu mücadele biçimi, andaki duruma uygun bir mücadele biçimidir!
Yapılması gereken, bu mücadele biçimiyle ilgili hiçbir şey söylenmeden,
bir başka mücadele biçiminin (üretimi durdurma...) olumlu olarak önerilmesi
değildi!
Yapılması gereken, bu mücadele biçiminin anda uygun olduğu, fakat
yeterli olmadığı, olmayacağının; işçilerin önümüzdeki dönemde üretimi
durdurma, yarı işgalden tam işgale geçiş vb. eylem biçimlerine de
hazır olmaları gerektiği yönünde tavır takınmaktı...
Bu bağlamda şunu da belirtmek istiyoruz: Anda "üretimi durdurma"
talebinin uygun olmadığı eleştirisi, doğrudan işletme içinden, mücadele
içinde olanlardan geldi.
Bu eleştiri doğru bir eleştiridir!
23 Ekim 1998
İşçi sınıfının deneyimlerinden öğrenelim...
Türkiye işçi sınıfı, hareketinin tarihi dönemeçlerinden birisini
yaşadı. Bursa'daki RENAULT ve TOFAŞ işçilerinin, 18 Eylül'de, Türk-İş'e
bağlı Türk-Metal Sendikası'ndan topyekün istifa etme eylemlerinin
ardından, neredeyse tüm metal işçilerini kapsayan bir hareketlilik
zinciri izlendi. Bursa, İzmir, İstanbul, Ankara, Adana gibi gelişmiş
sanayi bölgeleri, bu hareketliliğin tanığı oldu. Bu hareketlerden
öğrenilmesi gereken birçok yan vardır.
Her ne kadar ilk kıvılcımı, 15 Eylül'de, Türk-Metal şubesini basan,
"bizi satmanıza izin vermeyeceğiz" diyen ve yöneticileri
hedef alan Ankara Türk Traktör'den bin civarında işçi eylemleriyle
çaktıysa da, bu hareketin öncülüğünü RENAULT işçisi çekti.
RENAULT işçisi, bu öncülüğünü, patronların-sendika ağalarının ve güvenlik
güçlerinin tehditlerine rağmen, işyerinin önünü boşaltmayarak ve noterin
gelip yaklaşık 2290 işçinin istifasını almasına kadar, yani neredeyse
tam bir gün eylemini sürdürerek gösterdi. Bu, bir kararlılık örneğiydi!
Bu kararlılığı, diğer işyerleri gösteremediler ve hemen tüm diğer
işyerlerinde belli oranda geri adım atıldı. Yer yer noterlere giderek
istifalarını kendileri verdiler.
İşverene ve güvenlik güçlerine karşı atılan bu ilk geri adımları,
sonra birçok yerde başka geri adımlar takip etti ve MESS patronlarının
Türk-Metal ağalarını destekleyen açık tavırları, güvenlik güçlerinin
bazı yerlerdeki tehditleri karşısında Uzel'de, Profilo'da, TOFAŞ'ta,
DÖKTAŞ'ta olduğu gibi istifaların geri alınması, Türk-Metal'e yeniden
üye olma biçiminde, işçi sınıfı hareketinin gelişimi açısından bir
olumsuzlukla sonuçlandı.
RENAULT işçileri kararlılıklarını, patronların isteklerinin tersine,
örgütsüz kalmayarak yeniden bir sendikada örgütlenerek de gösterdiler.
Evet, RENAULT işçileri, istifalardan yaklaşık on gün sonra, fabrika
önüne gelen DİSK'e bağlı Birleşik Metal İş saflarında örgütlenmeye
başlayarak, adeta "örgütsüzlüğe hayır" diye haykırarak tavırlarını
net bir şekilde ortaya koydular.
Eylül ayının son günlerinde RENAULT tekeli önüne gelen Birleşik Metal-İş'e
üye olmak için kapılardan çıkan işçileri ilk önce karşılarında Türk-Metal
Sendikası'nın yamaklarından olan Bursa Şube Başkanını ve işyerindeki
bazı temsilcilerin yanısıra, polisi de gördüler. Her ne kadar polis,
güya olası çatışmaları önlemek için oraya gelmiş görünüyorduysa da,
yalnızca Birleşik Metal-İş'in olduğu yeri sağından, solundan çevirerek
işçilere gözdağı veriyordu.
Ama bunlar tutmadı! İlk gün atılan ileri adım devam etti ve şu anda
işçilerin önemli bir bölümü Birleşik Metal İş'te örgütlendi...
Bu kararlılık örneği, İzmir'de BMC işçileri, Bursa Orhangazi'de DÖKTAŞ
işçileri tarafından sürdürüldü. İlk gün, toplam 1100 çalışandan yaklaşık
600'ünün Birleşik Metal İş'e üye olmasının ardından; MESS-Koç ortaklığının
işçilere yaptığı ağır baskılar sonucu, DÖKTAŞ işçileri geri adım atıp
Türk-Metal'e geçtiler ve işyerinde öncü konumunda olan yaklaşık 20
işçi işten atıldı!
MESS, Koç üzerinden işçilere yöneltilen "Türk-Metal sizin evinizdir,
evi terkeden işyerini de terketmiş sayılır; ya geri Türk-Metal'e gelir
üye olursunuz, ya da işten çıkarsınız" şeklindeki tehditlerinin
ardından, işyerine getirdiği servis arabalarına işçileri bindirerek
notere götürmüş ve Birleşik Metal-İş'ten istifa ettirmiştir.
Aynı oyun TOFAŞ'ta da oynandı. Burası da Koç'un işyeridir ve yaklaşık
70 işçi de işten atılmış durumda. Buna karşı fazla bir tepki olmadı!
RENAULT'ta da baskılar vardır, fakat RENAULT işçisi şimdilik bu baskılara
papuç bırakmamaktadır.
DİSK'in ve Birleşik Metal-İş'in bu çıkışlara karşı tavrı yok gibidir...
Onlar, işten atılan işçilere sadece moral destek ve hukuksal destek(!)
vermekle yetinmektedirler.
Yapılan baskılar sonucu gerçekleşen istifalar ve kısa süre önce üyeliğinden
istifa ettikleri Türk-Metal'e yeniden üye olmak zorunda bırakılan
işçilerin çıkarlarını savunmayan Birleşik Metal-İş, 30 Eylül'de Toplu
İş Sözleşmesini de imzaladı. Bu sözleşme, kelimenin gerçek anlamıyla
Türk-Metal'in imzalamış olduğu anlaşmanın kopyasıydı.
Türk-Metal'e tepki olarak gelişen ve binlerce işçiyi harekete geçiren
temel neden, zaten Türk-Metal ağalarının MESS patronlarıyla 17 Eylül'de
yaptığı anlaşmaydı. Bu anlaşma, kapalı kapılar ardında işçilerin köleliğinin
devamının ve işçilerin çıkarlarının satışı için bir anlaşmaydı.
Bu satışa haklı olarak karşı çıkıp mücadele eden işçiler, Türk-Metal'den
istifa ettiler. Örgütsüzlüğe karşı, anda kötünün iyisi olarak görünen
Birleşik Metal-İş'e üye olmaya karar veren ve sendikal mücadele temelinde
de olsa örgütlülüğü seçen işçiler; 30 Eylül'de Birleşik Metal-İş'in
de Türk-Metal'in imzalamış olduğu anlaşmanın kopyasını imzalamasıyla
karşı karşıya kaldılar.
Birleşik Metal-İş'in bu tavrı, bu sendikada daha özgürlükçü bir çalışma
ortamının bulunmasına rağmen, bağlı bulunduğu DİSK'in, Türk-Metal
ve diğer tüm düzen sendikalarından özde farklı olmadığını; bu sendikanın
da esasta hakim sınıfların çıkarlarının savunucusu olduğunu ortaya
koymaktadır.
Türk-Metal'den istifa edip, ama örgütlülükten yana tavır takınan ve
Birleşik Metal-İş'e üye olan, ya da üye olacak işçiler, örgütsüzlüğe
karşı tavır almakla olumlu bir adım atmışlardır. Fakat bu, hiçbir
şekilde Birleşik Metal-İş'e ve DİSK'li reformistlere güvenilmesi gerektiği
anlamına gelmemelidir!
İşçi sınıfının çıkarlarını savunmak, aynı zamanda bu sendika ağalarına
karşı da mücadeleyi gerektirir. Birleşik Metal-İş'e üye olanlar, bu
temelde bir mücadeleye hazır olmalı ve bu bilinçle bu sendikaya girmelidirler.
Kısacası, işçiler kendi mücadelelerini kendi ellerine almalıdırlar!
Bunun için sendikal örgütlenmede atılması gereken iki ana adım, özetle
şunlardır:
Birincisi; en ileri, öncü işçiler, yalnızca sendikal düzeyde örgütlenmenin
yetersizliğini kavramalı, sömürüsüz bir dünya yaratmak amacıyla sosyalist
düşüncenin yönlendiriciliğinde ve merkezi bir irade temelinde, özel
olarak örgütlenmelidir. Öncü işçiler bu adımı atmadan, şu an daha
geri durumdaki işçileri siyasi ve örgütsel olarak, sistemli ve kalıcı
bir biçimde ilerletmek mümkün değildir.
İkincisi; öncü işçilerin inisiyatifi, yönlendiriciliği temelinde,
daha geniş işçiyi kapsayan ve onları da örgütlenmeye yönelten, gerçek
devrimci sınıf sendikalarının çekirdeği olarak devrimci sendikal fraksiyonlar
kurulmalıdır.
Bu iki ana adım kavranmadığı ve bunlar gerçekleştirilmediği sürece,
işçi sınıfının en basit hakları bile, sendika ağaları tarafından satılmaya
devam edecektir. Birleşik Metal-İş de, işçilerin hakları için işverenlere
karşı, sermayeye karşı mücadele yürütemeyeceğini göstermiştir!
İşçiler, her türlü mücadele ve grevde, her işletmede, o işletmede
çalışan bütün işçiler tarafından seçilen Grev ve Mücadele Komiteleri
oluşturmalı; toplu sözleşmelerde veya somut mücadelelerde, bu komiteler
aracılığıyla kendi tespit ettikleri somut talepleri dile getirmeli
ve bunların gerçekleşmesi için mücadele etmelidir.
Yeni bir dünya isteyen herkesin görevi, bu mücadeleye katılmak ve
ilerletmektir.
Ekim 1998
Sendikal örgütlenmede kimi sorunlar üzerine...
Özellikle 12 Eylül 1980 sonrasında, işçi ve emekçi yığınların varolan
örgütlenmelerinin üzerinde terör estirilmiş, binlerce öncü kadro ve
doğal öncü, yıllar boyu zindanlara atılmıştı.
Faşist cunta, bu saldırısıyla işçi sınıfı hareketi başta olmak üzere
işçi ve emekçi cephesini örgütsüz bırakmak, örgütlenmesini engelleyemediği
kesimiyse yasalarla bir cenderenin içine hapsetmeyi hedefliyordu ve
bunda önemli oranda da başarılı oldu.
12 Eylül'ün etkisinden yavaş yavaş kurtulmasını öğrenen ilerici, devrimci
güçler, önemli zorluklara rağmen bazı alanlarda örgütlendiler ve eldeki
yasaların en ufak ayrıntılarından yararlanarak sınıfın örgütlülüğünü
bugünkü düzeye getirdiler. Bu noktada bazı önemli kazanımlar elde
edildi.
Fakat bunlar hiçbir şekilde işçi sınıfının çoğunluğunu örgütlemeye
yetmedi. Sendikal alanda bile bugün yaklaşık 20 milyon civarındaki
çalışandan ancak toplam 1 milyonu örgütlenebilmiş durumdadır. Buna
KESK ve meslek odalarını da sayarsak, yaklaşık 1.5 milyon işçi-emekçi
örgütlü sayılabilir...
Bunlara faşist, sarı ve reformist sendika önderlerinin beceriksizliği
ve onlara duyulan haklı tepkiler de eklenince, yukarıdaki örgütsüzlük
tablosu daha net bir şekilde görülebilmektedir!
Bu konuda tartışma yürütme yerine, bu yazıda işçi sınıfının ekonomik
ve demokratik temeldeki örgütlenmesinin önündeki kimi engelleri kısa
bir şekilde ele alarak çıkış yollarını irdelemeye çalışacağım.
Örgütlenmenin önündeki en temel sorunlardan biri, 12 Eylül cuntasının
icazetiyle çıkarılmış bulunan çalışma yasasıdır.
Sendika bürokrasisi, mümkün olduğu kadar çalışma yasasının, özellikle
13. maddesiyle işverenlere tanınan sınırsız fesih hakkı, sendikaların
siyasal faaliyet yasağı, toplumsal kesimlerin örgütleriyle ilişki
yasağı, üyelik için noter tasdikinin zorunlu olması, toplu iş sözleşmesinin
imzalanması sürecinin uzunluğu, işyeri ve işkolu barajları, grev hakkının
olağanüstü bir şekilde sınırlandırılması, dayanışma grevinin bir hak
olmaması gibi sorunları ileri sürerek, bu sorunları işçi haklarını
savunmamanın bahanesi olarak kullanmaktadır. Onların teslimiyet gerekçesi
hep böylesi "yasalar" olmaktadır.
Bu yasaların değişmesi için mücadele gerekmektedir!
Nasıl değişmesi gerektiği noktasındaysa, sendika bürokratları, mücadele
ederek tabanın gücünü kullanarak yasaları delmeyi, evet değiştirmeyi
önlerine hedef olarak koymuyorlar! Bunun yerine; dilenerek, kötü anlaşmaları
imzalamayı kader sayarak; ya da adına diplomasi trafiği dedikleri
sol maskeli sağcı milletvekillerinin mücadele etmesini bekleyerek;
o da olmadı, Rıdvan Budak gibi, işçi sınıfının içinden gelen ve fakat
giderek ona yabancılaşan sosyaldemokrat unsurları geleceğin milletvekili
adayı olarak hazırlayarak "mücadele" yürütmektedirler.
Ama gelişmeler, yıllar boyu tutulan bu yolun sakatlığını, yanlışlığını
emekçi düşmanlığını defalarca göstermedi mi? Anlaşılan emekçilerin
çoğunluğuna daha göstermemiş! 12 Eylül öncesini bırakırsak, 12 Eylül
sonrasında Cevdet Selvi gibi bir dizi sosyaldemokratın sendikacılığı
parlamentoya adım atmak için bir sıçrama tahtası olarak kullandıkları
ve ama bunun işçi hareketine hiçbir faydası olmadığı görülmedi mi?
Yine; evet efendimci, dilenmeci politikaların işçi sınıfının sorunlarını
çözmediğini görmediler mi? Hangi yasal düzenleme geri çekildi?
En açık şekliyle 15-16 Haziran'ın şanlı geçmişinden biliyoruz ki,
mücadelecilik hakim sınıflara geri adımlar attırabilmektedir! Bellekleri
zayıflamış olanlar, bu kavgayı unutmuş olabilirler. 15-16 Haziran'da
polis ve asker barikatını aşan işçilerin ellerinde hangi yasal düzenleme
vardı? Hiçbir düzenleme! Tam tersine, Türk-İş'li sarı sendikacıların
ihaneti sayesinde, sermaye sınıfı ve onların parlamentodaki siyasi
temsilcileri yeni bir yasayla var olan hakları da kısıtlamak istediler,
ama olmadı. 15-16 Haziran kahramanları bu girişimleri ellerinin tersiyle
kenara ittiler.
İşçi sınıfının mücadelesi sonucu, sermaye sınıfı geri adım attı, atmak
zorunda kaldı. Peki, bugün neden bu yol denenmiyor? Kendini en ileri
işçi sendikaları konfederasyonu sayan DİSK'li sendika ağaları, güç
olarak 15-16 Haziran kavgasını veren sınıfın o günkü gücünden daha
mı zayıf bir güce sahip? Ama onlar diz çökmediler, ya kavga ya teslimiyet
ikileminde kavgayı yeğlediler ve kazandılar.
Ama bugün kavgayı yeğleyenler sadece bir avuç! Ve onlara yenileri
katılıyor... Bursa'da RENO, Ankara'da MAN, İstanbul'da Otosan, İzmir'de
BMC işçileri Türk-Metal'in sendika ağalarına karşı kaldırdıkları başkaldırı
bayrağını sermaye sınıfına karşı da kaldırdıklarında, işçi sınıfı
önemli mesafeler almış olacaktır ve o gün gelecektir!
Gelişen sınıf hareketi, her türlü ihanetçi geleneği karşısına alacak,
işyerlerinde kendi Grev ve Mücadele Komitelerini kurarak patronların
karşısına çıkacaktır. Sermayeye karşı geri adım yok diyerek sarı ve
reformist sendikalar içinde devrimci/komünist sendika fraksiyonları
kurarak, sınıf mücadeleci bir sendikal faaliyet ve komünist partisinin
işçi sınıfı içinde gelişip güçlenmesi için çalışacaktır. Komünist
partisinin güçlü olmadığı ve onun yol göstericiliğinde gelişmeyen
bir işçi hareketi, sermayeye karşı silahsız savaşan bir nefer gibi
kaybetmeye mahkum olacaktır. İşçiler içinde reformistlerin etkisini
kırmanın biricik yolu da komünist partisini geliştirip güçlendirmektir.
Bolşevik partinin güçlenmesiyle ülke çapındaki işçi kavgalarının dereleri
bir deryada toplanacak ve bu derya hem sermaye sınıfını ve hem de
Özbekçi, Meralci, Budakçı sendika bürokrasisini de yutacak, yeni ufuklar
açacaktır.
Gelin hep beraber, bunun için Bolşevizm bayrağı etrafında bütünleşip
ilerleyelim!
22 Eylül 1998
Gebze'den ÇAĞRI okuru
SEKA İŞÇİLERİ ÖZELLEŞTİRME
SALDIRILARINA BARİKAT OLABİLECEK Mİ?
Yeni dünya düzeni adı altında yürütülen saldırılardan birisi de özelleştirme
saldırıları. Emperyalizmin dünya çapında krizden kurtulma operasyonlarından
birisi olan özelleştirme uygulamaları, emperyalizme göbekten bağımlı
tekelci komprador burjuvazinin de başvurduğu önlemlerden birisi. Kaliteli
üretim ve zarardan kurtulma demagojileriyle uygulanmaya çalışılan
özelleştirmeler tam bir talana ve işçi kıyımına dönüştürülüyor. Burjuva
siyasetçilerinin ve büyük kapitalistlerin çeteleştiğinin en uç örneklerinin
sergilendiği bu günlerde, Suriye ile tırmandırılan gerginlikle dikkatler
başka yöne çevrilmeye çalışılıyor.
Metal işçilerinin yıllardır süren suskunluklarından sıyrılarak faşist
Türk Metal İş'e karşı gösterdikleri tepkiler ve sendikadan istifalar,
gerek Birleşik Metal-İş yöneticisi sendika ağalarının aynı sözleşmeye
imza atmaları ve gerekse de işveren- Türk Metal işbirliğiyle metal
işçilerine karşı tenkisatlarla yürütülen saldırılar, işçilerin yer
yer tekrar Türk Metal'a dönmelerini sağlıyor. Bu gelişmeler olurken
özelleştirme uygulamalarının ileri bir adımı olarak İzmit SEKA fabrikasının
kapatılma kararının alınması anında SEKA'lı işçilerin eylemlilikleriyle
karşılandı.
Değişik bölgelerdeki SEKA işletmelerindeki işçilerde harekete geçerken,
işbirlikçi sendika yöneticileri meclisten çare arayan politikaları
ile tansiyonu düşürmeye çalışıyorlar. SEKA işçilerinin büyük çoğunluğunun
gerici ideolojilerden etkilenmiş olması bu politikaların rahatça uygulanmasına
yol açıyor. Ama herşeye rağmen sermayeyle uzlaşmaz çelişkilere sahip
SEKA emekçileri günler ilerledikçe düzen partilerinden çözüm beklemenin
boş hayal olduğunu göreceklerdir.
SEKA'daki gelişmeleri yakından takip eden Yeni Dünya İçin ÇAĞRI çalışanları
olarak, mücadelenin en zayıf yanının işçilerin sınıf bilincinden yoksun
ve mevcut sendika bürokratlarının etkisi altında olduğunu tespit ettik.
Kapatmaya anında tepki gösterebilmelerine karşın, sendika bürokratlarının
düzen partilerinden çare bekleyen yaklaşımlarıyla beklenti içine sokuluyorlar.
Aynı zamanda SEKA'nın bir devlet teşekkülü olmasının yarattığı yanılsamayla
'SEKA halkındır satılamaz' mantığıyla hareket ediyorlar ve bu yaklaşımın
şampiyonluğunu da "İşçi Partisi" ile EMEP yapıyor.
Bu somut durumu gözönüne alan bir özel sayıyla SEKA işçilerinin toplandığı
fabrika önüne gittik. Bildirimiz, SEKA işçilerine mücadelelerini daha
da yükseltmeleri ve sendika ağalarına güvenmeyerek kuracakları direniş
komitesiyle inisiyatifi ele almalarını çağırıyordu. Ayrıca SEKA'nın
halkın malı olmadığı, bunun bir kandırmaca olduğu, aksi olsa bu işletmenin
bu şekilde kapatılamayacağı belirtilerek, tüm işletmelerin gerçekten
de çalışanların olacağı sistemi kurmak için mücadeleye çağırıyordu.
Bildirileri dağıtmaya başladığımızda işçiler büyük bir istekle bildirilerimizi
aldılar ve talebimiz üzerine arkadaşlarına da dağıttılar ama kısa
süre içinde durumu farkeden sendika temsilcileri dağıtımı engelleyerek
tüm işçilere ulaştırmamızı engellediler. Ama 200 den fazla bildiri
dağıtılmış oldu. Engellemeyle de yetinmeyen sendikacılar mikrofonla
işçilere seslenerek bildirilerin alınmamasını istediler. Bizi de işletmenin
dışına çıkardılar.
Bugün için engelleme işini rahatça yapan sendika ağalarının işletmelerde
yürütmekte olduğumuz çalışmalarla daha fazla emekçiyi kazandığımız
oranda bu tür engellemeleri para etmeyecektir. Bildirilerimiz bizzat
Yeni Dünya İçin ÇAĞRI taraftarı emekçiler tarafından hazırlanacak
ve dağıtılacaktır. Bu süreci kısaltmak için yoğun bir çaba içine girmemiz
gerekiyor.
Birkaç gün sonra tekrar işletme önüne giderek işçilerle sohbet ettik.
İşçilerdeki yukarıda tespit ettiğimiz yaklaşımın doğruluğu bu teke
tek sohbetlerde de bir kez daha doğrulandı. Ama, işçilerin şu durum da
gözlerinden kaçmıyordu. Yapmış oldukları eylemlilikler burjuva medya
tarafından yok sayılarak geçiştirilirken, devrimci basının dayanışma
ve ileriye götürme temelindeki çabaları işçilerin dikkatini çekmeye
başlıyordu. İlerleyen günlerde mücadelenin ivme kazanmasıyla birlikte
bu algılamalar giderek güçlenecek ve işçiler devrimcilerin söylemlerine
daha açık hale gelecektir. Bu durumun farkında olan egemen güçlerin
kolluk güçleri ve sendika ağaları bu etkileşimi önlemek için yoğun
çaba harcıyorlar.
Ama saldırının kendi varlık koşullarını da tehdit etmesi dolayısıyla
sendika ağaları kapatmaya karşı mücadele yapmak zorundalar. İnisiyatifi
elden kaçırmadan daha etkili eylemlilikler yapmak istiyorlar. Önümüzdeki
günlerde İzmit'te bir miting düzenleyecekler ve bu eylem aynı saldırıya
muhatap olan değişik işkollarındaki emekçilerin ve kamu emekçilerinin
de ilgi göstermesiyle ivme kazanabilecektir. Yeni Dünya İçin ÇAĞRI
emekçileri de bu etkinliğe gücünü zorlayarak katılmalı, devrimci etkiyi
derinleştirmenin mücadelesini vermelidir.
KİT'ler şu anda halkın malı değildir ama,
bir gün, fabrikalar, tarlalar herşey emeğin olacak. O günü yaklaştırmak
için sınıfın içindeki çalışmamızı tüm gücümüzle artırarak sürdürmeliyiz.
29 Ekim 1998
