Kriz Var, Krizzzz!...

Yirmibirinci yüzyıla 1 kaldı! Yirminci yüzyılın sonuna damgasını vuran tekelleşme, şirket evlilikleri ve global kriz olacağa benziyor. Bir süre önce Tayland ve Endonezya'da patlak veren mali kriz, kısa sürede domino etkisiyle Güney Kore, Malezya, Hong Kong ve diğer bölge devletlerini de etkisi altına alarak, arkasından Rusya'yı ve dünyanın çeşitli bölgelerini vurmaya devam etti. Mali kriz doğal olarak reel sektöre yansıdı: doğu Asya ülkelerinde yüzlerce işletme iflasa sürüklendi, yüzbinlerce işçi işsizler ordusuna itildi. Zaten yoksulluk içinde yaşayan geniş emekçi yığınlar sefalete sürüklendiler. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO Kasımın başında yayınladığı 'Dünya İstihdam Raporu 1998/1999"da, Asya Pasifik'ten başlayan ve tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz nedeniyle 10 milyon kişinin işsiz kaldığını ve böylece dünya üzerindeki işsiz sayısının 50 milyon kişiye yükseldiğini belirtti. ILO'nun Aralık başında yaptığı tespite göre ekonomik kriz yeni başlıyordu. Büyük umutlar bağlanan, mucizeler yarattığı iddia edilen, diğer az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere örnek olarak gösterilen Asya Kaplanlarının, kağıttan kaplan oldukları anlaşıldı. Neoliberalizmin açık iflasıydı bu!
Kapitalizmin global krizi Türkiye'nin kapılarını çaldığında ilkönce kimse buna inanmak istemedi. Aziz Nesin'in bir öyküsünde, kendisini yemek üzere ona yaklaşan bir kurdu korkudan görmezlikten gelen otlayan eşeğin dediği gibi, 'kurtsa da kurt değildir' deniyordu. Ancak çok kısa zamanda kurdun dişleri kendini hisettirince bu kez de büyük bir histeri patlak verdi.
Türkiye'ye kriz esas olarak kendisi de kriz içinde olan Rusya üzerinden geldi. Bunun nedeni de ortada: Rusya, yıllık 15 milyar dolarla Türkiye'nin dış ticaretinde ikinci sırada yer alıyor. Kriz kendini nasıl gösterdi? Türkiye'de de kriz ilkönce finans alanında yaşanan sıkıntılarda gözlendi. Ardından 1998'in son çeyreğinde ekonomide gerileme oldu, iç piyasada daralma yaşandı, kapasite kullanım oranları düştü. Bununla beraber ihracatta ciddi gerilemeler görüldü. Aşırı üretim yapan sektörlerde stoklar oluştu. Kriz ilkönce özellikle Tekstil, Deri, Metal ve Otomotiv gibi sektörlerde hisedildi. "İktisatçı Sungur Savran'ın belirttiği gibi finansal kriz, Asya krizinin Rusya'ya sıçraması, Rusya'ya ihracatta azalma, Türkiye'den 6 milyar dolarlık sıcak paranın çekilmesi, iç pazarda daralma ekonomide ciddi bir sıkıntının olduğunu gösteriyor. Ancak mevcut krizi, işverenlerin "ortalık yangın yerine döndü" şeklinde de abartmamak gerekir. Aslında kriz, küreselleşmenin, kapitalist sistemin doğal bir sonucu. ...kapitalist üretim modeli anarşik bir yapıya sahip. Yani kapitalistler için önemli olan kardır, daha fazla kar etmek için makro düzeyde bir planlamaya gereksinim duymadan her kapitalist kendi çıkarı doğrultusunda hesapsız, kitapsız üretim yapar. Karını azamileştirmek için bir yandan ücretleri düşürür ancak öbür yandan halkın satın alma gücü düştüğünden ürettiği malları satmakta güçlük çeker. Küreselleştikçe bu kriz ülke düzeyinde daha çabuk hissedilir."(14 Aralık Milliyet)
Türkiye çapında olmasa da belli sektörlerde bir krizin yaşandığını olgular açıkça gösteriyor: "Borsa tekstildeki krizin aynası" başlıklı haberde "Hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB)'nda işlem gören tekstil şirketlerinin 9 aylık bilançoları, sektörün, kendi iç sorunları ve küresel kriz nedeniyle yaşadığı sıkıntıları ortaya koydu." deniyor. (Evrensel, 15 Kasım)
Ancak bu krizin mevcut durumda sermaye kesimlerinin abarttıkları kadar olmadığı da anlaşıldı. Kapitalistler durumu abartarak, bir taraftan, işçi sınıfına dayatmalarını ve saldırılarını daha kolay geçirebileceklerini umuyorlar, diğer taraftan da devletten büyük paylar koparmaya çalışıyorlar.
Şükran Soner "Kriz Var, Kriz Var" başlıklı köşesinde şunları yazıyor: "Bilincimiz Apo krizi ile hükümet krizine yoğunlaşmış. Oysa sermaye cephesi kendi üslubunda bugünlerde yine ekonomik krizi seslendiriyor. "Bize dokunmaz, teğet geçecek" diye övünülen, özellikle Asya-Pasifik ülkelerini, Rusya'yı kasıp kavuran küresel krizin kapımızı çalmadan içeri girdiği, ortalığı savurmakta olduğu, kolay kolay da çıkmayacağı söyleniyor." İşverenlerin bir taraftan hükümetten önlem paketleri talep ederlerken, diğer taraftan da bildiklerini okuyarak, kriz var gerekçesiyle işçileri sokağa attıklarını belirttikten sonra şunları yazıyor: " Medyamız uzun bir zamandır, işçi ile onun başına gelenle ilgilenmediğinden, toplum boyutları hakkında bilgi sahibi olamıyor. Sadece işten atılan ile bedelini birlikte ödeyecek yakın çevresi kendi felaketinin ayrımında. İşten çıkarmaların boyutları hakkında, özellikle ihracata yönelik sanayileşmenin yoğun olduğu Trakya bölgesinde bir küçük tarama yapan arkadaşımız Erdal Özcan'ın verdiği bilgileri aktaralım: Büyük ağırlıkla ucuz emek olarak sendikasız, vergisi ödenmeksizin, sigortasız, kayıt dışı çalıştırılan işçilerden Çorlu bölgesinde işten atılanların sayısı 5000'i bulmuş. Edirne'de haftasonu, üstelik sendikalı çıkarılan işçi sayısı 1000. Trakya deri sanayicilerinin yarısı işyerlerini tamamen kapatmış konumdalar. Kimi işyerlerinde de işverenler, çok yaygın uygulama olarak gösterdikleri asgari ücretin üzerine verdikleri fiili ücretleri kesmişler, "Beğenirseniz asgari ücretle çalışın, beğenmezseniz gidin" demişler....Tuzla'da toplu işçi çıkarmaları, kapatmalara karşı direnen işçiler ve Deri-İş Sendikası'nın yaptıkları kaba bir hesap var: Bu yılın yarısını da geçmek üzere son üçbuçuk yıl içinde deri işkolunda işletme karlarında yüzde 400'lere varan artışlar olmuş. Buna dayanarak üretim kapasitelerini arttırmışlar. Şimdi Rusya krizi ve pazar kapanınca, hemen işletme kapatıyorlar ya da büyük çapta işçi çıkarıyorlar. Ucuz kredilerle alınmış paralar, yüksek faizle devlete borç olarak geri gidiyor. Üretim stoku sonraki yıllarda daha pahalıya satılmak üzere depolarda bekliyor. Yüksek kazançlar onların, kriz, pazar sıkıntısının bedeli tümü ile işçinin." (1 Aralık, Cumhuriyet)
Kriz esas olarak emekçileri vurdu doğal olarak, binlerce işsiz, işten atılma korkusu! Aralık başından itibaren gün geçmiyor ki işten çıkarma haberleri gelmesin. İşte bazı gazete başlıkları:
İşsizliğin 1999'da daha da artacağı belirtiliyor. Kısacası kapitalist kriz gözü dönmüş kar hırslarıyla krizin tek sorumlusu kapitalistleri değil, emekçileri vurdu, yoksulluklarına yoksulluk kattı. Her zaman görülen krizin ilk sonucu kitlesel işten çıkarmalar oldu. İşçilerin topluca işten atılmalarının bir nedeni de özelleştirme. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB), 1999 yılında 24 kuruluşun blok satışını, varlık satışını, işletme hakkı devri, hisse satışı ve halka arz edilmesini planlıyor. Gelecek yıl, toplam 5 milyar dolarlık özelleştirme yapılması planlandı. 1999'da POAŞ, TÜPRAŞ, THY, ERDEMİR, KBİ ve TÜGSAŞ özelleştirmesi gerçekleştirilecek. (30 Kasım Evrensel) Gelişmeler işçilerin durumlarının daha da kötüleşeceği yönönde.
Kriz patronlara yaradı. Patronlar devleti ve sistemi de yanlarında bilerek, krizin tüm yükünü ve faturasını, krizde hiçbir sorumluluğu olmayan emekçilere çıkarmaya çalışıyorlar. Bir yandan kriz bahanesiyle çalışanları kitlesel olarak işten çıkarırlarken, onlara düşük toplusözleşmeler dayatırlarken, diğer taraftan da devletten teşvikler, ucuz krediler, düşük vergilendirmeler talep ediyorlar. Kriz bahanesiyle esnek üretim dayatması tekrar gündeme getiriliyor: "Türkiye'de yaşanan krizi fırsat bilen, Metal Sanayii İşverenleri Sendikası (MESS) Ekonomi ve İşbilimi Uzmanı Murat Topçu, Türkiye'de uygulanan iş hukuku mevzuatını 'katı' olarak değerlendirerek işsizliğe karşı esnek çalışmayı önerdi." (8 Aralık Evrensel) Patronların sözde işsizliği önleme amacıyla ileri sürdükleri esnek çalışma dayatmasının başında esnek çalışma saatleri geliyor. Bu konuda da işverenler haftalık çalışma süresinin 45 saatten 30 saate indirilmesini ve ücretlerin de buna bağlı olarak kriz süresince düşürülmesi görüşünü ortaya atıyorlar. İşverenler, asgari ücretin de kriz bahanesiyle esnekleştirilmesini istiyor. TİSK, asgari ücretin sabit olarak değil, her işyerinin koşullarına göre "toplu pazarlık" sistemi ile belirlenmesini istiyor. Sermayenin kriz oyununu Milliyet gazetesi şöyle verdi: "İşverenin ikili kriz oyunu. 1-İşverenler işten çıkarma tehdidi ile esnek çalışma ve sözleşmelerde düşük zammı dayatıyor. 2-Patronlar, ekonomik krizi bahane ederek hükümetten yeni teşvikler sağlamaya başladı." (14 Aralık Milliyet)
Hükümetin önlem paketi: Gerçekten de hükümet krizden etkilenen işçilerin değil ama patronların yardımına koşmakta gecikmedi. Önlem paketi sermaye devletinin sermayeye attığı can simidinden başka birşey değildi. Bu o kadar açıktı ki sermayenin yazarları bile bunu belirtmek zorunda kaldılar. Türkel Minibaş 14 Aralık'taki Cumhuriyet'teki köşe yazısına şu başlığı attı: "Paket, Ekonomiyi mi...Sermayeyi mi Kurtaracak?..".
DİRENİŞLER:
İşçi sınıfının bu gelişmeler karşısında sessiz kalmayacağının işareti ilk olarak işten atmalara karşı başarıyla sonuçlanan direnişleriyle Kordsa işçilerinden geldi. Sabancı'ya ait Kordsa'da ülke genelinde kriz bahane edilerek, 24 işçinin işten çıkarılması üzerine, 165 işçi ilkönce fabrikayı işgal etti; daha sonra fabrika önünde direnişlerini sürdürdüler. İşçiler 13 günlük iş bırakma eyleminden sonra, patronların işten çıkarmayla ilgili kararı geri almaları üzerine, direnişlerini zaferle sonuçlandırdılar.
Güzel bir direniş örneği de Aralık ortasında Bakırköy Sümerbank işçilerinden geldi. Patronların krizi bahane ederek binlerce işçiyi kapı önüne koyması ve işçi sendikaları konfederasyonlarının bu kıyıma seyirci kalması, Bakırköy Sümerbank işçileri tarafından protesto edildi.
Tuzla Deri'de onlarca çadırda yüzlerce işçinin kar kış demeden sürdürdüğü mücadele devam ediyor. 11 Kasım'da işbırakan binlerce işçi, işten atmaları protesto etti. 17 Aralık'ta da binlerce Tuzla deri işçisi, ekonomik kriz gerekçe gösterilerek işten atmaların yoğunlaşmasını protesto etmek için 2 saat iş bıraktı.
KESK ilkönce '99 Bütçe tasarısına karşı beş koldan Ankara'ya yürüme kararı almıştı. Daha sonra, Abdullah Öcalan'ın İtalya'ya gitmesi üzerine gelişen şovenist saldırılar gerekçe gösterilerek, "yükselen şövenist dalga karşısında ortamın durulmasını beklemek gerekir" denilerek bu karar iptal edildi. Bu tutumuyla sadece dışarıdan değil kendi içinden de büyük bir tepki alması üzerine KESK 12-13 Aralık günlerinde illerde mitingler yapma kararı almak zorunda kaldı.
Tekstil'de 12 Ocak'ta grev kararı alındı. 5 ay süren toplusözleşme görüşmelerinde uzlaşmazlık safhasına gelinince, 162 işyerinde çalışan 70 bini aşkın işçi greve çıkma kararı aldı. Sendika (Teksif) yüzde 75 zam isterken, işveren ancak yüzde 5'e razı olabileceğini söylemişti. Bu durumda bile Teksif başkanı Zeki Polat patronun vereceği küçük bir tavizle "anlaşmaya hazır" olduklarını belirtiyor ve ekliyor "Müzakerelerde iş sonuçsuzluğa giderse istemiyoruz ama çareyi sokakta aramak zorunda kalabiliriz." Yüzde beş gibi komik bir rakam da olmaz tabi ki, patronlar biraz daha çıksalar, bürokratımızın işçilerin direnişini engellemisini biraz olsun kolaylaştırmış olurlar!!!...Bu kaşarlanmış sendika bürokratının niyeti elbette sokağa çıkmak ve işçilerin haklarını savunmak değil, buna zorlanmaması için patronlara rica ediyor.
Bütün bu gelişmeler ve 1999'da 500 bin kamu emekçisinin TİS'inin gündemde olması, işçi hareketinin önümüzdeki dönemde yükselişe geçeceğini gösteriyor. İşçi sınıfının bilinçli kesimi bu sürece hazırlıklı girmeli, işçi sınıfı hareketini en ileri seviyeye taşımayı amaçlamalıdır.
Çözüm: Bir yandan patronlar ve onların devleti ve diğer taraftan da burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanları bürokrat sarı sendikacılar, krizden çıkış yolunun işçilerle devletin ve sermayenin işbirliğinden geçtiğini savunaduruyorlar. TİSK genel başkanı Refik Baydur bunu açıkça şöyle dile getiriyor: "Krizden kurtulmanın tek çaresi devlet-işçi ve işverenlerin işbirliğinden geçer"(Evrensel, 10 Aralık). Açıktır ki işçilerle onları sömüren patronların çıkarbirliği ve dolayısıyla işbirliği sözkonusu olamaz. İşçiler ve tüm çalışanlar açısından krizden kurtulmanın tek yolu devrimdir. Krizlerin nedeni olan, anarşik üretim biçimiyle özel mülkiyete ve azami kar hırsına dayalı sermaye düzeni tarihin çöplüğüne gömülmedikçe, işçiler için gerçek ve kalıcı çözüm gelmiyecektir. İşçiler ve tüm emekçiler, bunalımlardan, sömürünün ve üretim araçları üzerindeki her türlü özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı; üretimin bir avuç asalak kapitalistin kar hırsları ve lüks yaşamları için değil, milyonlarca emekçinin çıkarlarının temel alınarak yapıldığı; bayrağında herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre yazan; planlı ekonomi sayesinde "fazla üretimin" halkın refahının yükseltilmesi için kullanıldığı, sosyalist toplumda kesin olarak kurtulacaklardır.
"Bunalım sırasında emekçi kitleler en gerekli şeylerden yoksun kalır, gereksinimleri diğer dönemlere göre daha kötü bir şekilde karşılanır. Milyonlarca insan "çok fazla" ekmek üretildiğinden aç kalır, "çok fazla" kömür üretildiğinden donar. ...kapitalist üretim tarzının apaçık çelişkisi burda yatar....İktisadi bunalımlar, kapitalizmin soyguncu karakterini açık bir şekilde gözler önüne serer. Her bunalımda, sefalete ve açlığa mahkum edilmiş milyonlarca insanın son derece büyük yoksulluğu koşullarında, pazar alanı bulamayan muazzam miktarda meta -buğday, patatez, süt, hayvan, pamuk- yok edilir. Kocaman fabrikalar, tersaneler ve yüksek fırınlar kapatılır ya da yıkılır. ...Bunalımlar, işçi sınıfına, geniş köylü kitlelerine ve tüm diğer emekçilere ölçüsüz derecede sıkıntı getirir. Yüzbinlerce ve milyonlarca insanı zoraki tembelliğe, sefalete ve açlığa mahkum eden kitlesel işsizlik üretir. Kapitalistler, işsizliği işçi sınıfının sömürülmesini her tarzda artırmak ve emekçilerin yaşam düzeylerini sert şekilde düşürmek için kullanırlar....Burjuva devlet, bunalım dönemlerinde, son tahlilde emekçi kitlelerin ödemek zorunda oldukları sübvansiyonlar yoluyla kapitalistlerin yardımına koşar. ...İşçi sınıfının temel çıkarlarının teorik ifadesi, kendi içinde bütünlüklü ve uyumlu bir dünya görüşü olan Marksizmdir, bilimsel sosyalizmdir. Bilimsel sosyalizm, proletaryaya burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi içinde birleşmeyi öğretir. Proletaryanın sınıf çıkarları insan toplumunun ilerlemesinin çıkarlarıyla çakışır, toplumun ezici çoğunluğunun çıkarlarıyla uyum içindedir; çünkü proleter devrim şu ya da bu sömürü biçiminin ortadan kaldırılması değil, her türlü sömürünün ortadan kaldırılması anlamına gelir." (Politik Ekonomi, Ders Kitabı, İnter Yay., 1996, s.294-307)
Ancak işçiler bir yandan krizi tümden ortadan kaldırmak için bilinçlenip ve örgütlenmeleri gerekirken, diğer taraftan bugünden krizin sonuçlarına karşı mücadeleyi de kendi ellerine alarak yürütmeleri gerekir. İşçiler bu mücadelelerinde, doğrudan patronun dışında, devleti ve bürokrat sarı sendikacıları karşısında bulur. Patron işten atma tehdidiyle, devlet tamamen sermayenin çıkarlarına göre düzenlenmiş yasaları göstererek ve silahlı güçleriyle işçilerin karşısına dikilerek, bürokrat sendikacılar da işçileri satmaya çalışarak işçinin hak arama mücadelesini baltalamaya çalışırlar. Bu durumda işçilerin elinde bir seçenek kalıyor: kendi öz örgütlenmelerini yaratarak mücadeleyi tamamen kendi çıkarları doğrultusunda kendi ellerine almak. Biz bugünkü durumda bunun en iyi araçlarından birisi olarak Grev ve Mücadele Komitelerini görüyoruz.
Grev ve Mücadele Komiteleri derken, sendikanın kendi belirlediği kişilerden oluşan, ya da bazı devrimci grupların anladığı biçimiyle, yalnızca devrimcilerin dar çevreleri tarafından oluşturulan komiteleri kastetmiyoruz; uluslararası komünist hareketin deneyimlerine de dayanarak bizim savunduğumuz Grev ve Mücadele Komiteleri, her işletmede sendikalı ya da sendikasız olsun, tüm işçilerin katıldığı işyeri toplantısında seçilmiş, böylece her bir işletmedeki işçilerin çoğunluğunun desteğine sahip olmakla kalmayan, aynı zamanda bu desteği sürekli denetime bağlayan sendika temsilciliğinin dışında oluşturulmuş komitelerdir.
Grev ve Mücadele Komitelerinin hayata geçirilmesinin en büyük anlamı, kuşkusuz bunların işçileri örgütleme, onların bilinç seviyesini mücadele içinde yükseltmede bir araç olmasında yatmaktadır. Ve onun başarısı, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi açısından esasta, işçileri geniş yığınlar halinde mücadele içine çekme, onları kendi çıkarları için mücadelede örgütlemesi ile ölçülür.
Sınıf bilinçli işçiler açısından en önemli sorunlardan birisi de, önümüzdeki süreçte yükselme eğilimi gösteren işçi sınıfının kısmi ekonomik talepler temelindeki mücadelesine siyasi talepler taşımaktır, işçi sınıfının kısmi taleplerini genel talepleriyle birleştirmeye çalışmaktır. Bugün geniş işçi yığınlarını siyasi temelde harekete geçirmenin çıkış noktaları olarak yaygınlaştırılacak olan ana sloganlar "İşyeri güvencesi!" ve "Tüm kaynağı patronlar tarafından sağlanan yasal işsizlik sigortası!" olmalıdır.
Herkese iş, İşsizlik Sigortası!
Sömürü sistemine son!
Ücret köleliğine son!

26 Aralık 98


Kriz var...
Bir de krizin bahanesi var!

Geldi, gelecek derken... son haftalarda artık sözkonusu "global kriz"in Türkiye'nin kapısını çalıp içeri girdiği işlendi, işleniyor...
Kitlelerin örgütlülük düzeyinin oldukça düşük olduğu ve sermayeninin saldırılarına karşı kitlelerin ortaya koyacakları haklı tepkilerinin, burjuvaziyi korkutacak düzeyde yüksek olmadığını hesapladıkları şu durumda; kriz dedikleri bunalımı olabildiğince dramatize edip, fedakârlık talep etmek üzere, seslerini anormal yükseltiyorlar.
Krizin faturasını, başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen kitlelere fazlasıyla ödetebilmek için, krizin boyutunu, gerçekte var olduğundan daha büyük göstermeye çalışıyorlar.
İşveren kuruluşları, sendika ağaları ve hükümet "krizin ortaklaşa fedakârlıkla aşılabileceği"ni, "herkesin üzerine düşeni yapmaya hazır olması gerektiği"ni açıkladılar, açıklıyorlar.
Sermaye sınıfı açısından kriz, olsa olsa, kârlarının geçici bir süre için kısılması anlamına gelir. İşçi-emekçilerden zorla alınan vergilerle kendilerinin; faizsiz, uzun vadeli kredilerle subvanse edileceğini biliyorlar.
"Krizin varlığı"na dayanarak, binlerce işçiyi işten atmak için en iyi bahaneyi şimdi bulduklarını biliyorlar. Örneğin; krizin boyutu gösterilmeye çalışıldığı kadar ağır olmamasına rağmen. Sabancı Holding gibi Türkiye'nin ikinci büyük sermaye kuruluşu da kirizi bahane etti. KordSa fabrikasından önce 24 işçiyi işten attı, işçilerin, buna fabrika işgaliyle cevap vererek direnmesinin ardından, 145 işçiyi daha işten attı ve "gerekirse fabrikayı kapatırım" tehdidinde bulundu. Sabancı Holding'in, fabrika işgaliyle birlikte işçilerin direnişine boyun eğerek, işçileri tekrar işe geri almak zorunda kalması, kriz bahanesini ve gerçek niyetleri de açığa çıkardı. KordSa işçilerinin işgal direnişi de, kriz bahanesiyle işten atılanların nasıl kazanabileceğini gösterdi.
"Kriz var" bahanesiyle, yeni toplu iş sözleşmelerinin yaklaştığı şu sıralarda; ücret artışlarını önleyebileceklerini ve zaten sendika ağalarının da, yaptıkları açıklamalarıyla, kendi yanlarında olduklarını artık biliyorlar.
"Kriz var!" diye yanıp, tutuşuyorlar...
"Global kriz" üzerine çıkartılan bunca gürültüye rağmen, krizin TC ekonomisi açısından şimdiye kadarki bir yıllık maliyetinin, Türkbank yolsuzluğu ve ihale satış bedeli olan 600 milyon Doların yarısını bile oluşturmadığını biliyor musunuz?
"Global kriz" dedikleri bugünkü krizin, esasında Rusya kaynaklı olduğu bilinmektedir. Temeli Rusya'ya dayanan bugünkü kriz ticareti; inşaat, deri-tekstil, bavul ticareti ve (otomobil aküsü gibi) otomotiv yan sanayi alanlarını kapsamaktadır. İçinde bulunduğu ekonomik krizi aşmak üzere Rusya; belirli bir süre için, tek taraflı olarak borçlarını ertelemekle ve ithalatını daraltmakla, krizini, alacaklı olan ülkelere de bulaştırmış oldu. Türkiye burjuvasi de bundan nasibini aldı.
Fakat bu krize rağmen, Aralık 1998 verilerine göre Türkiye'nin; İngiltere'ye olan ihracatında %18 ve ABD'ye olan ihracatında da %12'lik bir artış sağlamış olması gerçeği; "global kriz" tanımlamasındaki abartıyı ve bu abartıyla birlikte burjuvazinin, krizin faturasını fazlasıyla emekçi kitlelerden tahsil etmek istediği gerçeğini göstermektedir.
Kriz ne kadar ciddi, Rusya ile ekonomik durum ne kadar kötü?
Rusya ile yıllık toplam ekonomik ihracat (buna inşaat da dahil) ve bunun şimdiye kadar Türkiye'ye maliyeti yıllık 250 milyon Dolar cıvarında. 1998'nin 1997 ile karşılaştırılmasında, Rusya ile ticaret azalması %26.5'dir. Yani 1997'ye göre, 50 milyon Dolar kadar daha az ticaret yapılmış durumdadır.
Bu rakamlar krizin, aslında Türk hakim sınıflarının altından kalkamayacağı ölçüde ağır olmadığını göstermektedir. Avrupa Birliği ülkelerinden sonra, ikinci büyük ekonomik ilişkide olduklarını söyledikleri Rusya'nın ekonomisinin, Türkiye'yi etkilemesinin özü budur. Buna "global kriz" ismini takmaları, felaket tellallığı yaptıklarını göstermektedir. Bir kez daha unutulmaması gerekir ki, bu felaket tellallığının ardında yatan gerçek, faturanın ezilenlere ne kadar ağır ödetilmek istendiğiyle ilişkilidir. Türkiye'yi etkileyen Rusya kriziyle bir kez daha ortaya çıkan bir başka gerçek de; Türkiye ekonomisinin emperyalizme ne kadar bağımlı ve zayıf olduğu, ne kadar kolay etkilenebileceği gerçeğidir.
İşçilerin krize karşı hesabı ne olmalı?
İşçiler hesaplarını, bu krizin tek sorumlusunun kapitalist sistem olduğu bilinciyle; krizin faturasını reddetme temelinde mücadele etmek üzerinde yapmalıdır.
Kriz bahanesiyle işten atılıp açlığa mahkûm edildiğinde, örgütsüz bırakıldığında ve buna karşı sesini yükselttiğinde; sermayenin faşist devletinin kendisine göz açtırmak istemeyeceğini, oysa patronların kılına bile dokunmayacağını bilmelidir.
İşçilerin bilinçlenip uyanmaması için; medya kurumlarının, hükümet ve faşist kolluk kuvvetlerinin ve de sendika ağalarının; "aman kışkırtıcılara dikkat!" biçiminde vaazları olacak. Onlar bu vaazlarıyla, işçilere sahip çıkan devrimcilerden uzak durmasını istemektedirler. İşçiler bu vaazı elinin tersiyle itmesini bilmelidir.
Kriz kapitalizmin, o halde faturası neden kapitalistlere çıkarılmıyor?
İşçilerin sorması gereken soru budur.
Krizin boyutu ne ölçüde olursa olsun, kapitalizmin yarattığı krizin faturasını işçiler-emekçiler değil; tamamını, onu yaratan kapitalistlerin kendisi çekmelidir. İşçilerin talep etmesi gereken budur.
Somut olarak, işçilerin istemleri şunlar olmalıdır:
-İşçiler, işten atılmaya hayır demeli ve sıranın kendilerine geleceği bilinciyle, KordSa işçileri gibi kazanabilmek için, her an direnişe hazır olmalıdır. Herkese iş, iş güvencesi ve işsizlik sigortası talebinde ısrar etmelidir.
-İşçiler, eski ve göreceli olarak dolgun ücret alanların kapı dışarı edilmesi ve asgari ücret düzeyiyle yeni işçi alarak emek sömürüsünden en fazla kârı elde etmek isteyen sermayenin karşısına; eşit işe, eşit ücret talebiyle çıkmalıdır.
-İşçiler, ücretlerin dondurulmasını değil, hayat standardı üzerinde ürcet artışı + refah payı istemelidir.
-İşçiler, iç borçlanma ve iç borçlanmayla birlikte gelecek olan zam ve kesintilerdeki artış tufanına karşı direnmeli, zamların ve kesintilerin geri alınmasını istemeli ve geri alınıncaya kadar direnmelidir.
-İşçiler, "esnek üretim" adıyla ifade edilen ve patronların keyfine göre iş koşulları ve ücret sistemi anlamına gelen "esnek üretim" uygulamasını reddetmelidir. "Esnek üretimin" kapı önüne konmanın ilk adımı olduğunu bilmelidir. "Esnek üretim"in karşısına; tam ücret korunarak, haftalık iş saatinin 35'e indirilmesi ve hafta sonunun zorunlu tatil edilmesi talebiyle çıkmalıdır.
-İşçiler, "ne yapalım kriz var, fedakârlık yapacağız" diyen Rıdvan Budak ve Bayram Meral gibi sendika ağalarını reddetmeli ve bağlı bulunduğu sendika şubelerinde onları adım adım devirmeye ve yerine devrimci işçileri yönetici olarak seçmeye hazırlanmalıdır.
- İşçiler, sendikalarında kendilerini temsil etme iddiasında olan sendika ağalarının elinden yetkiyi almalı ve ihanete uğramanın önüne geçmelidir. Bunun için ve kendi mücadelesini kendi eline almak için, en önemli yollarından biri olarak; kendi arasından Grev ve Mücadele Komitelerini seçerek mücadelesine yön vermeli ve görüşmelere muhatap olarak oturmayı kabul ettirmelidir.
-İşçiler, krizlerden kurtulmanın yolunun; bir bu krizi, bir o kirizi atlatmanın asla çözüm olmadığını bilmelidir.
İşçiler kapitalist krizden gerçekten ve kesin olarak kurtulmak isterse ne yapmalı?
Kapitalizmde krizsiz istikrar dönemi, tamamen geçicidir. Andaki krizi atlatıp bir sonraki krizin kapıyı çalmasını beklemekle sorun çözülmez. Görev; bir bütün olarak krizi yok edecek olan bir toplum düzeni için örgütlenmekte yatmaktadır. Bu düzenin adı bilimsel sosyalist toplum düzenidir. Yalnızca bilimsel sosyalist sistem krizlere yabancıdır, Yanlızca o sistem işsizliğin, zamların, açlığın ve her türlü toplumsal kötülüğün kökünü kazıyabilir. Çünkü işçi sınıfının kendi iktidarını kurduğu bu toplum düzeni; sömürü ve kâr düzeni, doğayı talan düzeni değil, insanlığın doğayla uyum içinde olmasını sağlayan, sınıfsız-sömürüsüz bir sistem ve dünya yaratmak üzerine kurulu olacaktır.
Kapitalist dünya sisteminin krizine son vermek ve acıların bitmesini istemek, her işçinin-emekçinin hakkı ve görevidir.

İşçi arkadaş!

Sen toplumun öncüsü, sonuna kadar devrimci olan tek sınıfın üyesisin. Kapitalist barbarlığın mezar kazıyıcısı sensin. Kapitalist barbarlığı; kriziyle, haksız savaşıyla birlikte mezara gömmek için kolları sıva, örgütlen! Boşuna geçirdiğin her gün, kriz sisteminin ömrünü uzatan gündür.
Krizlerin ömürünü kısaltmak için kendi partinde; bolşevik tipteki partinde yerini alarak örgütlen. Sosyalizmi hazırlamak için: işçi-köylü ittifakıyla devrimci demokratik halk iktidarına öncülük etmeye hazırlan. Sana çağımız budur! Bu çağrı gerçekçi tek çağrıdır. Ancak bu çağrı temelinde kendine, çocuklarına ve tüm insanlığa hizmet eden ve sömürüden arındırılmış, üzerinde yaşanabilir bir dünya sunabilir, kurabilirsin!
Kurmalısın...
Krizin Faturası Ezilenlere Değil, Sermayeye!
Dünya Yerinden Oynar, İşçiler Birlik Olsa!

23 Aralık 1998