MAI:
MALİ SERMAYENİN YENİ BİR DİKTASI
1980'li yılların sonu 1990'lı yılların başında; Doğu Bloku'nun
çökmesiyle birlikte, batılı emperyalist sermayeye ve büyük tekellere
yepyeni, geniş pazar alanlarının açılmasına rağmen bu durum kapitalist
dünya düzenine stabilizasyon getirmedi. Tersine, özel mülkiyet ve
azami kâr üzerine kurulu dünya kapitalist düzeni, bir dizi ülkenin
açık pazar ekonomisine doğrudan katılmasıyla daha fazla ekonomik
ve mali kriz eğilimli hale geldi. Etkinlik alanını genişleten kapitalist
meta üretimi istikrarsızlık ve yıkıcılığı daha derin bir biçimde
beraberinde getirdi. Bu artan istikrarsızlığın ise üç temel sonucu
oldu.
Birincisi, sermaye düzeninin gerçek egemeni olan mali sermaye azami
kârı daha büyük ölçüde artırmak amacıyla işçi sınıfına karşı dünya
çapında yoğun bir saldırı yürütmesi. Gerçek ücretlerin düşürülmesi,
elde edilen ve kısmi olarak işgücünün sınırsız sömürüsünü kısıtlayan
yasaların ezici çoğunluğu mali sermayenin çıkarına uygun olarak
kaldırılması ya da değiştirilmesi. İşçi sınıfının daha fazla yoksul
hale getirilmesi.
İkincisi, daha sık ve şiddetli bir biçimde kendini gösteren ekonomik
ve mali krizden en az zararla çıkabilmek, diğer rakipleri karşısında
daha büyük bir kozla mücadele edebilmek için büyük mali kuruluşlar
ve tekeller arasında birleşme eğiliminin artması, çok daha büyük
emperyalist tekeller ortaya çıkması.
Üçüncüsü ise, uluslararası alanda mali sermayenin egemenliğinin
daha fazla pekiştirilme ihtiyacına bağlı olarak, politik ve hukuki
alanda bağımlı ülkelere daha sert kölelik anlaşmalarının dayatılması.
Burada, üçüncü noktanın en açık ve en son örneği olarak "Çok
Uluslu Yatırım Anlaşması" (MAI) olarak adlandırılan anlaşmayı
ele almak istiyoruz.
Emperyalist dünyanın en büyük potansiyele sahip devleti ABD'nin
inisiyatifi ile MAI görüşmeleri 1995 yılında 29 OECD (Ekonomik Kalkınma
ve İşbirliği Teşkilatı) ülkeleri arasında büyük bir gizlilik içinde
tartışmaya açılmıştır. Fakat bir sendikanın MAI taslağını ele geçirip
İnternet üzerinden yayınlamasıyla birlikte bu gizlilik perdesi aralanmış
ve konu uluslararası kamuoyunun da tartışma gündemine girmiştir.
Dünyada devletler arasında imzalanmış bulunan 1800'ün üzerinde yatırım
anlaşması bulunmaktadır.
Çeşitli devletler arasında imzalanan yatırım anlaşmaları, yalnızca
göreceli olarak az sayıda imzacı taraflar için geçerli ve imzacı
olmayan devletler için bağlayıcı olmadığından, çeşitli devletler
arasında çok sayıda imzalanmış bulunan yatırım anlaşmaları mali
sermayenin dünya çapında etkisini artırmasını zorlaştırdığından
MAI; çeşitli devletler arasında imzalanan yatırım anlaşmaları yerine
tüm kapitalist dünyada birden geçerli olacak bir yatırım anlaşması
ortaya çıkarma çabasının bir ürünüdür.
Çokuluslu Yatırım Anlaşması'nı savunanların başında ABD, Avrupa
Birliği ve Japonya'nın gelmesi eşyanın tabiatına uygundur. Çünkü
dünyada yatırımcı kapitalist devletlerin/devlet gruplarının başını
bu üç dev çekmektedir. Kapitalist dünyanın üç temel direği anlaşma
taslağını diğer ülkelere daha kolay kabul ettirebilmek amacıyla,
Dünya Ticaret Örgütü'ne (WTO) göre çok daha dar olan, etkili ve
yetkili devletlerin daha bariz egemen oldukları OECD içerisinde
tartışmaya açarlar. Tartışma(!) bitip anlaşma hazır hale getirildikten
sonra imzaya açılacaktır. Anlaşmaya imzayı atan her ülke, imzasını
en erken 5 yıl sonra geri çekebilecektir. Anlaşmaya imza atmanın
etkisi yalnız bu 5 yılla da sınırlı değildir. İmzacı ülkeden birisi
5 yıl sonra imzasını geri çekse bile anlaşmanın şartları fesih tarihinden
15 yıl sonrasında da geçerliliğini olduğu gibi koruyabilecektir.
Yani toplam 20 yıl sonra imzacı bir ülke anlaşmadan kendini kurtarabilecektir.
Bu 20 yıl sonra eğer halen anlaşmadan çekilebilme gücü kaldı ise
tabii...
Anlaşmanın temel amacı mali sermayenin yatırım faaliyeti önündeki
her türlü ulusal engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu temel amaca
uygun bir biçimde yabancı yatırımcılar ve şirketler ulusal yatırımcı
ve şirketlerle aynı haklara sahip olacaklardır. Burjuva eşitlik
mantığı çerçevesinde yabancı şirketlerle (yani kural olarak emperyalist
tekellerle, mali sermaye kuruluşlarıyla) yerli şirketlerin (yani
emperyalist tekellere göre küçük işletmelerin) kağıt üzerinde eşit
hakka sahip olması gayet doğaldır. Çünkü kağıt üzerindeki eşitlik,
yalnızca güçsüzün gözünü boyamaya yaramakla kalmaz, herşeyden önce
bu eşit olmayanları eşit ilkede birleştirerek güçlünün egemenliğini
pekiştirir. Nasıl burjuvazi, feodalizme karşı mücadelede sermaye
sahibi sınıfla emekçi sınıflar arasında formel "eşitlik"
sloganıyla kendi sınıf egemenliğinin pekiştirilmesini sağladıysa,
eşit ekonomik, mali güçlere sahip olmayan şirketler ve devletler
arasında "eşit hak" ilkesiyle de emperyalist büyük güçlerin
ve mali sermayenin egemenliğini zayıf devletlere ve şirketlere karşı
daha kesin bir biçimde pekiştirmek istemektedir.
Emperyalist devletlerin ve mali sermayenin bağımlı devletlere ve
küçük ulusal sermayedarlara daha ağır egemenlik şartları dikte ettirmesinden
ezilen ülkelerin proletaryası, emperyalist dünyanın bir parçası
ve uzantısı olan ve ulusal çerçevede baskı altında tutulmasının
başsorumlusu olan "kendi" zayıf sömürücü devletinin ve
"kendi" "ulusal" sömürücülerini savunması gerektiği
sonucunu çıkaramaz. Tersine çıkarılması gereken sonuç; devlet sınırları
içinde, yaşadığı ülkenin emperyalist dünya sisteminin boyunduruğu
altında tutulmasının başsorumlusu olan "kendi" devletinin
ve "kendi" burjuvazisinin egemenlğine son vererek emperyalizmin
ülkedeki egemenliğine de son vermek olmalıdır. Devrimci proletarya
egemen, emperyalist devletlerin burjuvazisiyle bağımlı ülkelerin
burjuvazisi arasında ulusal sömürüden kimin daha fazla pay alacağı
çelişkisinden, yalnızca kendi konumunu güçlendirmek için yararlanacak
ama hiç bir şartla kendi burjuvazisinin kuyruğuna takılmayacaktır.
MAI anlaşmasına imza atan ülkelerin "eşit hakkı güvence altına
almasından" sermaye dolaşımını ilgilendiren her alan anlaşılmaktadır.
Örneğin devletlerin verdiği ihalelerde, sübvansiyonlarda yerli şirketler
hiç bir ayrıcalığa sahip olamayacaklardır. "Eşit hak"tan
yalnızca bir ülkeye yatırım yapan yabancı şirket değil, bu şirketin
tüm ortakları da yararlanacaklardır. Yatırım yapılan ülkede elde
edilen kârlar hiç bir sınırlama ile karşılaşmadan ülke dışına transfer
edilebilecektir. Aynı şekilde yatırım yapılan ülkede üretilen ürünler
de hiç bir sınırlama ile karşılaşmadan ülke dışına ihraç edilebileceklerdir.
MAI anlaşmasına göre yalnızca üretime yönelik sermaye yatıran özel
ya da tüzel kişiler değil, aynı zamanda hisse senetleri, krediler,
taşeron ortaklıklar da yatırımcı katagorisinde ele alınacaklardır.
Böylece bağımlı ülkelere yatırılan sermayenin önemli bir bölümünü
oluşturan hisse senetlerine dayalı spekülatif sermaye de emperyalist
düzenin tam koruması altına alınacaktır. Anlaşmanın temel öğelerini
yatırım korunması, yatırım liberalleştirilmesi ve anlaşmazlık çözümü
oluşturmaktadır. Yatırım korunması ve yatırım liberalleştirilmesi;
bağımlı ülkelerde yabancı sermayenin -yani emperyalist sermayenin-
devlet müdahalesi ve engeliyle karşılaşmasının önlenmesi, pazar
ilişkilerinin yabancı sermayenin egemenliğine tamamen teslim edilerek
ulusal sermayenin ekonomik alandaki rolünün en aza indirgenmesi
demektir. Yatırımcılar ve onların ihtiyacı kadar yönetici ve teknik
personel hiç bir kısıtlama ile karşılaşmadan yatırım yapılan ülkeye
girip çıkabilecekler ve çalışabileceklerdir.
Üçüncü temel öğe de çok önemli ve ilginçtir. Anlaşmaya imza atan
ülkelerden oluşturulacak bir komisyona anlaşmazlık durumunda mahkeme
olarak karar verme hakkı tanınacak ve bu mahkemenin kararlarına
imzacı ülkeler itaat etmekle yükümlü olacaklardır. Mahkeme olarak
görev yapacak komisyonda ağırlığın etkili ve yetkili emperyalist
devletlerin elinde olacağını hatırlatmaya gerek yok sanırız. Bu
mahkemeye davacı olarak başvurabilenler yalnızca devletler değil,
aynı zamanda yatırımcılar da olacaktır. Yani uluslararası bir kuruluşta,
uluslararası hukukun temel unsuru olan egemen devletler, özel ve
tüzel kapitalistlerle aynı haklara sahip olacaklardır. Özel ya da
tüzel bir niteliğe sahip yatırımcı, MAI şartlarına uymadığını iddia
ettiği bir devlete karşı dava açabilecek ve devlet davayı kaybettiğinde
yatırımcının tüm zararı davalı devlet tarafından giderilecek. Örneğin
MAI'i imzalamış bir devlet, emperyalist yatırımcının onayı olmadan,
kamu çıkarına olduğu tartışma götürmez olsa bile, sözkonusu bir
işletmeyi devletleştiremeyecek veya tersi özelleştiremeyecektir.
Ne de olsa sermayenin çıkarının üstünde hiç bir şey olamaz!
Ülkemiz tarihi MAI tipi anlaşmalara pek yabancı değildir. 19. yüzyılın
sonunda TC'nin önceli olan Osmanlı İmparatorluğu emperyalist devletlere
ve mali kuruluşlara tamamen bağımlı hale getirilir. Devlet, mali
olarak iflasın eşiğindedir, borçlarını ödeyemez. Bunun üzerine Avrupalı
emperyalist büyük güçlerin denetiminde ve doğrudan onlara bağlı
olan Düyun-i Umumiye diye bir kuruluş oluşturulur. Bu kurum Osmanlı
Devleti'nin bir dizi görevini, her şeyden önce de gelir getiren
vergileri toplama ve ihtiyacına göre paylaştırma görevini üzerine
alır. Düyun-i Umumiye devlet içinde devlettir. Bu kurumun çalışanları
ulusal mahkemelerde yargılanamaz, ülkenin zabıt güçlerince tutuklanamaz.
Yabancı yatırımcılar, spekülatörler ülkeye istedikleri gibi girip
çıkarlar vb.
Türkiye'de MAI'ya karşı farklı sınıfların ve onların farklı katmanlarının
farklı tavırları olacaktır. Emperyalist sermaye ile işbirliği içinde
olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onların medyadaki kalemşörleri,
MAI'nin kendilerine de zarar veren bazı yönleri konusunda şikayet
etseler bile, emperyalist sermayenin ülkede daha sınırlamasız bir
biçimde dolaşması esas olarak yararlarına olacağından MAI'cılığın
savunucusu olacaklardır. TC devleti üzerinde tam bir egemenliğe
sahip bu sınıfın çıkarı Türkiye'nin MAI anlaşmasını imzalamasını
beraberinde getirecektir. Emperyalist sermaye ile işbirlikçilik
imtiyazını elde edememiş ulusal burjuvazinin üyeleri, uzun vadede
kendi gelişmelerine büyümelerine daha fazla engel olacak MAI anlaşmasına
karşı "bağımsızlık" çığırtkanlığı yapacaklar. Dahası kendi
sınıf çıkarlarına hizmet eden bir biçimde içi doldurulmuş "bağımsızlık"
talebi altında, kendi sınıf çıkarlarının devlet tarafından korunması
için yaygara koparacaklardır. Bu sınıfların çanak yalayıcılığını
yapan Aydınlık gibi odaklar, milli burjuvazinin feryatlarını sosyalist
laflarla süsleyip işçi sınıfının ve devrimci hareketin saflarına
taşımaya çalışacaktır.
Devrimci proletaryaya gelince; o, MAI anlaşması da dahil olmak üzere
her türden emperyalist bağımlılığa karşı mücadelede kendi kızıl
bayrağını kaldıracak, milli burjuvazinin bayrağı altında mücadele
etmeyi reddedecektir. Devrimci proletarya, her türden emperyalist
bağımlılığı ortadan kaldırmanın tek gerçek yolunun, ulusal devlet
sınırları içindeki her türden burjuva egemenliğinin yıkılmasından
geçtiğini bilerek, tüm diğer emekçi sınıfları kendi bayrağı altında
mücadeleye çağıracaktır. Emperyalist egemenliğe ve emperyalizmin
diktasına karşı tek doğru ve gerçekçi mücadele budur.
16 Ocak 1999
AB:
AVRUPA BİRLİĞİ'NDE ORTAK PARA BİRİMİNE GEÇİŞ...
1 Ocak 1999 tarihinden itibaren 15 Avrupa Birliği (AB) ülkesinden
11'inde ortak para birimine geçişin resmi adımı atıldı. İngiltere,
İsveç, Danimarka yeterli kamuoyu desteği bulamadığı ve aynı zamanda
ortak para birimine geçişin gelişimini kendi çıkarları açısından
gözlemlemek için ortak para birimine onay vermezken; Yunanistan,
başından itibaren girmek için can atmasına rağmen, ortak para birimine
geçişin şartlarını yerine getiremediği için daha sonraki bir tarihte
ortak para kulübüne üye olmak üzere şimdilik dışta tutulmuştur.
Şu an 11 AB üyesi ülke ortak para biriminin üyesidir.
Ortak para biriminin adı, AB'deki Almanya'nın ağırlığını sembolik
olarak dile getiren Almanca kökenli "euro"dur. Türkçeye
bazen öro bazen de yuro olarak çevrilen euronun okunuş biçimi oyrodur.
Oyro, 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren resmi para olarak kabul edilmesine
rağmen, henüz para olarak doğrudan dolaşımda değildir. 11 ülkenin
kendi ulusal paraları doğrudan dolaşımda kullanılmaya devam edilmektedir.
Ortak para ise şimdilik hesapta kullanılmaktadır. Bu yüzden onun
şu anki biçimine "hayalet para" da denmektedir. Fakat
oyro "hayalet para" olmayacak kadar da gücünü hissettirmektedir.
11 ülkenin borsalarında hisse senetlerinin değerleri artık ulusal
para ile değil oyro ile adlandırılmaktadır. Almanya'nın Frankfurt
şehrinde bulunan Avrupa Merkez Bankası artık, 11 ülkenin ulusal
paraları ve uluslararası kurları hakkında karar verme hakkına sahip
gerçek bir merkez olarak çalışmaya başlamıştır. Havale ödemeleri,
ödemeli alışverişler de oyro üzerinden yapılabilmektedir. 2002 yılından
itibaren oyro banknotları ve madeni paraları da piyasaya sürülecek
ve oyro hayalet elbisesini de çıkarıp tüm ortak para birimine üye
ülkelerde ulusal paraların yerini alacaktır.
ABD, Japonya gibi önemli rakiplerine karşı önde gelen Avrupalı emperyalist
ve kapitalist devletlerin gücünü birleştiren AB, ortak para birimine
geçişle birlikte pozisyonunu güçlendirme bakımından yeni bir ileri
adım daha atmıştır. AB ülkeleri toplam 370 milyon nüfusları ile
268 milyon nüfuslu ABD'ye göre daha büyük insan potansiyeline sahiptir.
Doğu Avrupalı aday ülkeler de -Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan,
Slovenya ve Estonya- AB'ye üye olduklarında bu nüfus 430 milyona
çıkacaktır. 14 bilyon marklık ekonomik gücü ile AB şimdiden dünyanın
en büyük iç pazarı konumundadır. Dünya nüfusunun % 6,4'ünü oluşturan
AB'nin (ABD için bu oran % 4,6, Japonya için % 2,2'dir) dünya ticaretindeki
oranı %19,7 (ABD'nin % 16,5, Japonya'nınki %10,1'dir), toplam dünya
üretimindeki payı % 27,5 (ABD'nin ki 26,5, Japonya'nınki 14,2'dir)
ve dünya silahlanma giderleri içindeki payı ise % 21,4'tür (ABD'nin
payı % 34, Japonya'nın payı % 5,1'dir). Dünya ticaretinin bugün
% 33'ü oyro ile ödenirken, % 48'i ABD doları ve %5'i yenle ödenmektedir.
Bu kadar büyük bir ekonomik ve mali gücün ortak parasının yalnızca
üye ülkelerin sınırları ile yetinmesi mümkün değildir. Oyro yürürlüğe
girer girmez dünyanın ikinci büyük döviz rezervi olarak kabul görmeye
başlamıştır. Oyronun dünya ekonomisinde ve ticaretinde oynayacağı
rolün artmasına paralel olarak ABD dolarının dünya parası konumunu
da daha kesin bir biçimde sarsacak, oyro giderek ikinci bir dünya
parası olarak işlem görmeye başlayacaktır.
AB üyesi emperyalist, kapitalist devletler açısından ortak para
birimi daha büyük ortak rakiplerine karşı mücadele açısından ortak
yararlar sunmaktadır. Bu yüzden 11 AB ülkesi arasındaki ortaklık
bugünkü şartlarda istenen ve geliştirilen bir ortaklıktır. Fakat
bu ortaklığın, birliğin esas kârlıları, AB içerisinde esas ağırlığa
sahip olan ve bu yüzden ortaklığın önde gelen girişimcileri olan
Almanya ve Fransa'dır. Bu iki emperyalist güç, emperyalist dünyada
ABD ve Japonya'nın da önde gelen rakipleridirler. Bu nedenle bu
iki emperyalist büyük gücün "birlik şampiyonu" kesilmeleri
anlaşılırdır. Fakat bu birlik, kendi içinde bir ABD ve Japonya pazarına
göre daha büyük iç çelişkilere sahiptir. Önde gelen emperyalist
büyük güçlerden Büyük Britanya AB üyesi olmasına rağmen, AB içerisindeki
diğer iki büyük güç olan Almanya ve Fransa ile çelişkileri ve çekişmeleri
nedeniyle ortak para birimine üye olmamıştır. Hem AB üyesi hem de
ortak para birimine üye tüm ülkelerde, kendi ulusal hakimiyetlerinin
bir bölümünü, örneğin kendi paralarının değerinin ve emisyonunun
belirlenmesini ortak merkezi bir Avrupa bankasına devretmelerine
rağmen; kendi "ulusal" siyasi yapılarını özenle korumaya
devam etmektedirler; edeceklerdir de... Her "ulusal" devletin
kendi çıkarlarını gözettiği bir bileşimde "ortaklık" ancak
"ortak çıkarlar" olduğu sürece olabilir. "Ortak çıkarların"
olmadığı yerde ve ölçüde de ayrılık yürüyecektir. Ayrıca bugünkü
AB ve ortak para birimi, AB içindeki güç dengelerine göre ve bu
güç dengelerine hizmet eder biçimde yürürlüğe konmuştur. Kârın ekonomik,
mali, askeri güce göre paylaşıldığı emperyalist dünyada, bugünkü
birlikler içindeki güç dengelerinin değişmesine paralel olarak kârın
değişen güçler dengesine göre paylaşılması daha keskin bir biçimde
gündeme geldiğinde bugünkü birliklerin ne kadar "sağlam"
temellere dayandığı bir kez daha görülecektir.
15 Ocak 1999
ABD:
SOSYAL DARWİNCİLERİN AMERİKAN RÜYASI
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile özdeşleştirilen ve emperyalist
dünyada sık sık kullanılan bir deyim var: "Amerikan rüyası"...
Bu rüyanın anlattığı, bu ülkede "şans eşitliği" olduğu
ve şansını kullanmasını bilen herkesin sınıf atlayıp zengin olabileceğidir.
Bu "rüya"da, "bulaşıkçılıktan milyonerliğe"
yükselmek mümkündür! Yeter ki, rüyaya inanın, kedinize güvenin!
Kuşkusuz ABD, kapitalist-emperyalist dünyanın en zengin ülkesidir.
Kapitalist dünyada hiç bir önemli ekonomik, mali, diplomatik, askeri
vb. gelişme, değişme, ABD'nin etkisi olmadan gerçekleşememektedir.
ABD zengin ve güçlü bir ülkedir. Fakat bu ABD vatandaşlarının çoğunluğunun
da zengin ve güçlü oldukları anlamına gelmemektedir. Tersine ABD
vatandaşlarının ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler, işsizler, yoksul
köylüler ve küçük burjuvazinin alt tabakası bu zenginliği ve güçlülüğü
ancak rüyasında hayal edebilmektedir. ABD'nin güneyindeki ve büyük
şehirlerindeki siyah derili vatandaşlarının, Pasifik kıyılarında
ve Florida'da yaşayan Latin Amerika kökenlilerin, New York'ta Çinli
kökenlilerin büyük çoğunluğu ve geçimini işgücünü satarak yaşamak
zorunda kalan beyaz derili işçilerin ve işsizlerin milyonlarcası,
küçücük dükkanlarında asgari geçim düzeylerini korumak için işçilerden
daha fazla süre çalışmak zorunda kalan küçük dükkan sahiplerinin,
köylülerin büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşamaktadır. Çoğunlukla
bir tek işin geliriyle ABD'de geçinmek imkansızdır. Çünkü gerçek
ücretler oldukça düşüktür. Bu zengin ve güçlü ülkede, nüfusun büyük
çoğunluğunun yoksulluk içinde yaşamasının nedeni, zenginliğin ve
gücün yalnızca ABD vatandaşlarının küçük bir bömününün elinde toplanmasıdır.
ABD Vergi Dairesi'nin 1995 yılına ilişkin verdiği bilgilere göre
ülkede 4 milyon adet dolar milyoneri vardır. ABD nüfusunun yalnızca
% 0,5'i tam 2,4 bilyon dolar taşınmaz değere ve tam 865 milyar dolar
değerli kağıda sahiptir. ABD'deki yoksul kesimin geliri son 25 yıl
içerisinde yerinde sayarken, zengin azınlığın serveti % 50 artmıştır.
Son yıllarda ABD ekonomisinin büyümesine ve enflasyonun düşük olmasına
rağmen ortalama ücretler 1973 yılı seviyesinin altına düşmüştür.
Tüm işçilerin üçtebiri yılda 15 bin dolardan daha az gelire sahiptir.
Fakat büyük tekellerin menajerlerinin kazançları astronomik rakamlara
ulaşmıştır. Örneğin, City Group Bankası müdürlerinden Sanford Weill'in
1997'de yıllık kazancı 230 milyon dolar olmuştur. Verilen resmi
bilgilere göre 1990 başından bu yana ABD ekonomisinde 28 milyon
kişiye iş olanağı yaratılmıştır fakat diğer yandan yine büyük sayıda
işten çıkarmalar gerçekleştirilmiş, bir dizi işletme iflas ederek
milyonlarca işçiyi işsizler ordusunun saflarına yollamıştır. İş
bularak yeniden çalışmaya başlayanların büyük bir bölümü daha düşük
ücretlerle çalışmaktadır. Ortalama olarak her yeni iş eski işe göre
%14 daha düşük geliri beraberinde getirmektedir. ABD'deki her beş
işçiden biri kısmi işlerde çalışabilmektedir. Tüm ABD nüfusunun
en az % 13,7'si yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Her 5 ABD'li
çocuktan biri yoksulluk şartlarında büyümektedir. Eğer bu şartlarda
yaşamayı becerebilirse... Gelir piramidinin üst % 20'sini oluşturanlar
aynı piramidin 1/5'ini oluşturan alt tabakanın gelirinden 11 kat
daha büyük gelire sahiptir.
ABD'deki ekonomik ve toplumsal gelişme nüfusun ezici çoğunluğu için
Sosyaldarwinizm uygulamasından başka bir şey değildir. Doğada ve
hayvanlar dünyasında türlerin korunması ve gelişmesi açısından kendiliğinden
doğal sürecin kanunları -güçlü olanın yaşaması ve türünü koruyabilmesi-
ABD'nin kapitalist düzeninde de geniş çapta uygulanmaktadır. Zengin
ve güçlü olan için en lüks konutlarda oturmak, en geniş sağlık,
eğitim imkanlarından yararlanmak, kamu kuruluşları üzerinde etkide
bulunmak, bunları etkisi altına almak, kendi çıkarları yönünde kullanmak,
zenginliğine zenginlik katmak mümkünken; ezici çoğunluk için yaşayabilmek
için hergün yeniden mücadele vermek, en kötü eğitim ve sağlık imkanlarına
katlanmak, en kötü konutlarda -hatta sokakta- yaşamak, çocuklarının
her türden uyuşturucuya alıştırılarak kendi neslinin fiziki ve manevi
geleceğinin kötürüm edilmesine razı olmak vb. çıplak Amerikan gerçekliğidir.
Yaşamak için bile yeterli maddi olanaklara ve gelire sahip olmayan
ABD vatandaşlarının, yalnız kendisinin değil gelecekteki bir kaç
sülalesinin bile lüks şartlarda yaşamasını garanti eden gelire sahip
küçük zengin azınlıkla eşit şartlara sahip olabileceğini iddia edebilmek
için ya gerçekten aptal bir hayalperest ya da gerçeklerin çarpıtılmasından
yarar uman bir demagog olmak gereklidir.
ABD toplumundaki eşitsizliği ve bu eşitsizliğin giderek büyük ölçüde
artmasını bir dizi burjuva ekonom ve toplum bilimcisi de teslim
etmektedir. Çünkü bu gerçeğe gözün tamamen kapanması gelecekte "Amerikan
demokrasisi"ne çok daha büyük belalar açabilir. İşte bu korku
bazı burjuva ekonomistleri ve toplum bilimcileri daha dikkatli bir
politika yönünde tavır takınmaya zorlamaktadır. Akıllarına gelen
en iyi tedbirler, kapitalizmin hastalıklarını deyim yerindeyse "aspirinle
tedavi etme"nin ötesine geçmemektedir.
Kapitalist cehennem emekçiler için kader mi?
Tabi ki, kader değil!
Kapitalizm sömürücü bir avuç asalağın çıkarına işleyen bir sistemdir.
Bu sistemde geniş emekçi yığınlara rahat yaşama imkanları yoktur.
Onlar üretmekte, kapitalistler sefahat içinde yaşamaktadırlar. Bunun
değiştirilmesi işçi ve emekçilerin ellerindedir!
