Kriz var!
Yük işçi ve emekçilerin sırtına,
patronlar düzlüğe!
1998 yılının ikinci yarısından itibaren sermaye sınıfı işçi sınıfına
yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Bu dönem, kapitalistlerin, işçi
sınıfına yönelik saldırılarda kullandıkları en güçlü silah: "Ekonomik
kriz var!"
Son bir kaç aydır bu söylem alabildiğine pompalanıyor. Ticaret odaları,
TÜSİAD, MÜSİAD vb. patron örgütleri sürekli toplantılar yapıyor, ekonomik
kriz söylemini dillendiriyor, krizden kurtulmanın yollarını arıyorlar!
Yol belli: İşçi sayısını azaltmak, kazanılmış hakları budamak, işçi
ve emekçilerin sesini iyice kısmak, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde
patronların dayatmalarına işçilerin boyun eğmesini sağlamak!
Kapitalistler bunun için harıl harıl çalışıyorlar,"ekonomik kriz
var"ı bu istemlerinde başarılı olmak için kullanıyorlar.
"Kriz var!
Yük işçi ve emekçilerin sırtına, patronlar düzlüğe!"
Kapitalist sistemin otomatik çözüm yolu bu!
Türkiye'de kriz bahanesiyle son dört aylık süreçte 500 bini aşkın işçi işten atıldı. Kriz bahanesiyle işçi kıyımı bütün hızıyla sürüyor. Toplu işten atılmalar ilk olarak 7- 8 ay önce deri sektöründe başladı. Bunu sırasıyla tekstil, metal, petrokimya, lastik, çimento ve seramik sektörleri izledi. Basına yansıyan haberlere göre; yalnızca İzmir, Aydın, Denizli, Uşak ve Manisa illerinde Türk-İş, DİSK ve Hak-İş'e bağlı sendikalara üye 28 işyerinde (Aralık 1998'e kadar) sendikalarda örgütlü 13 binin üzerinde işçi işten atıldı. Sözkonusu sektörlerde çalışan işçilerin sadece % 25'inin sendikalara üye olduğu bilgisi veriliyor. Sendikalara üye olanlardan 13 binin üzerinde işten atılmalar gözönüne alındığında sadece Ege bölgesinde adı geçen sektörlerde 40 binin üzerinde işçinin işten atıldığı tahminleri yapılmaktadır. Örneğin; yalnızca Uşak'ta tabakhane ve deri konfeksiyon işyerlerinde 5 bin civarında sendikasız işçi işten atıldı. İşçi kıyımı böylesine pervasız sürüyor. Her geçen gün daha da ağırlaşan yaşam koşullarına karşı direnmeye çalışan, "kötü de olsa bir işim var" diyerek teselli bulan binlerce işçi işsizler ordusuna katılıyor. İşsizler ordusu çığ gibi büyüyor. Açlık ve sefaletin pençesinde kıvrananlara yenileri ekleniyor.
Büyük patronların keyfi yerinde!
İşçi sınıfının bilinç ve örgütlenme seviyesinin cılızlığından yararlanan
kapitalistler, süreci olabildiğince kendi çıkarlarına kullanır. Sermaye
sınıfı, emekçiler açısından kahredici boyutlara ulaşan bu süreci sermayenin
yeniden yapılanması için değerlendirir. Onlar, dümeni istedikleri
gibi çevirmek, işlerini kolayca yürütebilmek için de ekonomik krizi
işçi ve emekçilerin başında demoklesin kılıcı gibi sallar, çalışanlara
işsizleri gösterir: "Ekonomik kriz var sesini çıkarmadan çalış,
dediklerimi kabul et, yoksa sen de işsizler ordusuna katılırsın!"
türünden tehditler savurur. Böylece faturası işçi ve emekçilere kesilen
kriz dönemi, sermaye sınıfının yeni imkanlarla donandığı, daha büyük
sömürü olanaklarına kavuştuğu bir dönem olarak işlev görür. Patronlar
"kriz var" bağırtılarının arkasında yeni sürece girme hazırlıklarını
tamamlar. Bu hazırlık sürecinin yıkıntıları arasında kalanlar işçi
ve emekçi yığınlar olur. İşsizliğe, açlığa, ölüme terkedilenler onlardır.
Kazanılmış hakları gaspedilenler, sesi kısılanlar onlardır.
İşçilerin sırtından trilyonları kazanan patronlar şimdi kriz var diyerek
işçileri sokağa atıyor, onların pazarlık imkanlarını ellerinden alıyor,
hatta utanmazca işçi ücretlerinin fazla olduğunu söyleyebiliyorlar.
Onlar, işçinin sırtından kazandıkları paralarla neler yaptıklarını
da pişkin pişkin anlatabiliyorlar.
Bu pişkinlerden biri, 35 bin işçinin sokağa atıldığı deri sektörünün
şeflerinden, Türkiye Deri Sanayicileri Derneği Başkanı Turgut Koşer'dir.
O, "kriz var" söyleminin arkasında işçi ücretlerine göz
dikildiğini şu sözleriyle açıkça ortaya koyuyor:
"Ruslar ise, inanın yakasına paçasına bakmadan çuval çuval mal
alıyorlardı. 1995'te böyle günler yaşadık. O dönem işçilik ücretleri
de yükselmeye başladı. işler iyi ya, üçe beşe bakmadan işçi ücretleri
de katlandı." (Sabah, 10 Ocak 1999)
Neymiş? O dönem işler iyiymiş, onun için üçe beşe bakmadan işçi ücretleri
katlanmış!
Şimdi ne olacak?
Düşünülen açık. Şimdi kriz var deyip işçileri kapı dışarı edeceksin,
yarın daha düşük ücretle yeni işçi alacaksın. Bir daha da öyle üçe
beşe bakmadan ücret artışı yapmamak lazım. Şimdiki planları bu ve
bunu hayata geçirmeye çalışıyorlar.
Yine aynı açıklamasında hatalarının neler olduğundan söz eden Turgut
Koşer şunları da söylüyor:
"Çok para kazandık, ama ayağımızı yorgana göre uzatmadık. Peki
bu parayı ne yaptık? Yata, kata, Mercedese, ayıptır kimi arkadaş da
metrese yatırdı..."
Çok para kazanıp yatlara, katlara, mercedeslere yatırdığını itiraf
eden patronlar bu parayı kimin sırtından kazandılar? İşin bu yanı
onları hiç ilgilendirmiyor. Onlar kazanılmış hakları gaspetmenin,
işçi ücretlerini kısmanın hesaplarını yapmakla meşguller. Bunun için
en iyi ortam kriz ortamıdır. Onlara göre işçi ücretlerini düşürmenin,
işçileri kapıdışarı etmenin tam zamanıdır! Bunu başardıklarında daha
büyük paralar kazanmalarının imkanı vardır. Bu gerçek kendi açıklamalarında
da açıkça ortaya çıkıyor.
Örneğin "Çok enteresan. 5-6 ay ayakta kalabilirsek, Amerika'ya,
Avrupa'ya muaazzam bir şekilde gireriz" diyor Turgut Koşer. Beş
altı ay ayakta kalabilmenin yolu da belli; işçilerin sırtından kazanılan
katlar, yatlar, mercedesler, metresler olduğu gibi kalacak, sıkıntıların
faturası işçilere kesilecek ve patronlar böylece düzlüğe çıkacak.
Deri sektöründe 35 bin işçinin kapı dışarı edilmesi bundandır. Bu
işleyiş sömürü sisteminin karakteridir.
Bu sistem kâr hırsından gözü dönmüş bir avuç asalağın sistemidir.
Bu sistemde emekçilerin alabildiğine sömürülmesi için her yol mübahtır.
Sömürü sisteminin emekçilere reva gördüğü şey, açlık sınırında yaşamaktır.
Bu ülkede utanmazlığın sınırı yok. Milletvekili maaşları 1 milyar
yüz milyona çıkarken geçtiğimiz Ağustos ayında % 35 oranındaki artışla
brüt olarak 47 milyon 839 bin 600 lira olarak tespit edilen asgar
ücret, net 57 milyon 620 bin 790 liraya "çıkarılabiliyor!
İşçi bu parayla yaşamını nasıl sürdürecek?!
Kasım 98'de yapılan hesaplamaya göre dört kişilik bir ailenin sadece
mutfak masrafı 87 milyon liradır. Yine, bu ülkede yoksulluk sınırı
250 milyon lirayı aşmıştır. Bu rakamlara bakıldığında asgari ücreti
57 milyon civarında tutma hesabı yapan kapitalistlerin, bir dilim
kuru ekmek karşılığında işçi ve emekçileri iliğine kadar sömürmekten
çekinmediği açıkça ortaya çıkmıyor mu?
Asgari ücretli kira, elektrik, su, okul, yakacak, giyecek, yol masrafını
nasıl karşılayacak? Orası sömürücü zalimleri hiç ilgilendirmiyor.
Onlar, işçi ve emekçilerle adeta dalga geçiyorlar. Hergün trilyonları
nasıl götürdükleri, işçi ve emekçilerin sırtında ne vurgunlar yaptıkları
ortaya çıkıyor. Asgari ücretliye 57 milyonu reva gören, "kriz
var" diyerek onbinleri işsizliğe mahkum edenler başarılı vurguncularına,
soyguncularına, çetelerine "Türkiye seninle gurur duyuyor"
törenleri düzenliyor.
Sömürücü sınıflar ve onun devleti ekonomik kriz var diyerek işçi ve
emekçilerin haklarını budarken, onların seslerini kısmaya çalışırken,
onları açlığa terk ederken sözkonusu kendileri olunca trilyonlar feda
olsun! Örneğin, Yeşilköy Hava Meydanı'na pist yaparım diye 1 trilyon
864 milyarla ihaleye girip, 15,5 trilyonun nasıl hortumlandığını yazıyor
burjuva basını. Sanki yeni birşeymiş gibi! Bu ülkede işçi, emekçi
ve tüm ezilenlere karşı sömürü, zulüm, katliam, şovenizm, hırsızlık...
velhasıl ne kadar pislik varsa öylesine işlenmekte ki bunların haber
değeri bile kalmadı.
Bütün bu gelişmeler karşısında işçi konfederasyonları ne yapıyor?
Bunlar işçi hakları için mücadele yerine kafa kafaya verip sistemi
nasıl düzlüğe çıkaracaklarının hesaplarını yapıyorlar. Sendika ağaları
işverenlerle elele verip beşli sivil inisiyatifler adı altında kurumlar
oluşturuyor, emekçileri burjuva kliklerin peşinden sürüklemeye çalışıyorlar.
Onlar işçi hakları için gerçekte mücadele eden değil, kulağa hoş gelen
hak, hukuk vb. laflar kullanarak işçileri kandıran, işçi haklarının
budanmasında sermaye sınıfının has elemanlarıdır. Bu has elamanların
işi işçi sınıfını kandırmak, onları oyalamaktır.
Meral, Budak ve Uslu, Ecevit'ten umutlu olduklarını anlatıyorlar.
DİSK Genel Başkanı Rıdvan Budak Ecevit için, "Çalışma yaşamına
önemli katkılar yapacağından eminim" açıklamasını yapıyor.
Türk-İş Başkanı Bayram Meral, Ecevit'in hükümet kurmasının işçi sınıfı
açısından yararlı olduğunu söylüyor ve Ecevit'in kendilerinin taleplerini
ciddiye alacağını umuyor.
Hak-İş Başkanı Salim Uslu Ecevit'in çalışanlara ve emeğe yönelik duyarlı
yaklaşımlarının olduğunu anlatıyor.
Bu sendika ağaları Ecevit hükümetinin diğer hükümetlerden hiç bir
farkı olmadığını, işçi ve emekçiler için faydalı işler yapmayacağını
bilmiyorlar mı? Gerçekte Ecevit'ten iyi şeyler mi bekliyorlar?
Hayır!
Sorun inanma sorunu değil, işçileri aldatma sorunudur, bunu becermeye
çalışıyorlar.
Ondan ötesi Ecevit'in neler yapacağı konusunda herşey ortada. Ecevit'in
geçmişini bırakın bir yana... O, gensoruyla yıkılan hükümetin başbakan
yardımcısıdır. İşçiler aynı Ecevit'in hükümette olduğu dönemde sokağa
atıldılar, atılmaya devam ediliyorlar. "Kriz var"ın gölgesinde
işçilerin pazarlık gücü kırıldı, toplu sözleşme görüşmeleri bu öcünün
gölgesinde yapılıyor. Ecevit'in bundan daha iyi bir şey yapacağı yok,
o var olan durumu muhafazaya memur edilmiş biridir ve bu görevini
layıkıyla yerine getirecektir.
Sendikacı baylar bunun böyle olduğunu biliyor.
Peki durum bu kadar açıkken neden bu tür açıklamalar yapıyorlar.
Çünkü bunlar işçinin çıkarlarını değil sermayenin çıkarlarını gözetiyorlar
ve onlar sermayenin sesine kulak veriyor, onların sözcülüğünü yapıyorlar.
Önce sendikacılar konuşturuldu, ardından gerçek şefleri: Sabancı,
Koç. Onlar da Ecevit hükümetine tam destek verdiklerini ilan ettiler.
Diğer partilerin de Ecevit hükümetini desteklediklerine dair IMF'ye
güvence vermelerini istediler. Sendika ağalarının sermayeyle ilişkileri
artık gizli saklı değil. Onlar bu sömürücü sistemin devamı için çalıştıklarını
ortaya koymaktan çekinmiyorlar.
Kapitalist sınıfın polisi, ordusu, mahkemesi... devleti var. Sendika
ağaları da avuçlarının içinde, sermayenin keyfi yerinde!
İşçi ve ekmekçiler acımasızca sömürülüyor, sokağa atılıyor, hakları
gaspediliyor. Kapitalist sistem kendi yarattığı krizin yükünü ezilenlerin
sırtına yüklüyor, sömürü çarkı teklemeden işlemeye devam ediyor.
Peki ne olacak?
İşçiler ne yapmalı?
Sermayenin saldırılarını püskürtmek, hak gasplarına yönelik girişimleri
boşa çıkarmak, işçi kıyımlarını durdurmak, toplu pazarlık gücünde
inisiyatifi ele almak için her işyerindeki sendikalı sendikasız tüm
işçilerin bir araya gelmesi, birbirleriyle sımsıkı kenetlenmesi ve
çelikten bir disiplin oluşturarak mücadele etmesi zorunludur. Mücadele
sendika ağalarına havale edilmemeli, işçiler mücadeleyi kendi ellerine
almalıdır. Bunun en etkili aracı Grev ve Mücadele Komiteleri'dir.
Sendikalar bu organların denetiminde iş yapmaya zorlanmalıdır.
Çeşitli işyerlerinde mücadele komitelerinin kurulmasından ya da gerekliliğinden
sözedilmektedir. Ancak birçok yerde bunlar isim olarak grev komitesi,
mücadele komitesi vb. olarak adlandırılsa da kuruluş ve işleyiş ve
işlevleri açısından bizim anladığımız anlamdaki Grev ve Mücadele Komiteleri'nden
farklıdır.
Gerçekte Grev ve Mücadele Komiteleri şu ya da bu sendikacının, kişinin
önerdiği kişilerden oluşan komiteler olmadığı gibi; işyerindeki, çevresindeki
değişik devrimci örgütlerin kendi aralarındaki bir eylem birliği vb.
de değildir.
Grev ve Mücadele Komiteleri bir işyerindeki sendikalı sendikasız tüm
işçilerin katılımıyla yapılan toplantılarda tüm işçiler tarafından
seçilen işçilerden oluşan ve arkasında tüm işçilerin durduğu komitelerdir.
O işyerindeki tüm işçiler, kendi seçtikleri komiteleriyle birlikte,
mücadelenin içindedirler. Bu komitelerin aldığı kararlar bağlayıcıdır.
Bunlar işverenler tarafından kabul edilmeseler bile, sendika bunların
aldığı kararlar doğrultusunda işverenle görüşmeli, o kararlar dışında
hareket etmemelidir. Grev ve Mücadele Komiteleri bu tür işlevlere
sahiptir. Bütün olup bitenler bugün öncelikle bu organların kurulması
gerektiğini ortaya koymaktadır. Bugünkü güncel mücadelede öncelikle
örgütlenmenin bu adımı atılmak zorundadır.
İşçi sınıfı hareketi içine yerleştirilmiş olan bir gelenek var: Her
toplu sözleşme vb. dönemde yürüyen bir mücadele sürecinde ya da sonucunda
zafer kazandık, destanlar yarattık vb. övgüler ortalığı kaplar. Böyle
bir ortamda hata ve zaaflardan dersler çıkarmak, daha ileri hamleler
yapmak için hazırlanmak gibi en önemli unsurlar bir kenara atılır.
Yeni bir toplusözleşme dönemi, ya da patronun fiili saldırısı gelene
kadar mücadele unutulur ya da geçmişte yapılanlarla övünmekle yetinilir...
vb. Bu gelenek mutlaka yıkılmalıdır.
Sömürü sistemi bir bütün olarak ortadan kaldırılmadıkça ekonomik krizler
de son bulmayacaktır. Ekonomik kriz, işsizlik, açlık, sefalet kapitalist
sistemin ürünleridir, onun ayrılmaz parçalarıdır.
Bu cehennemden kurtuluşun bir tek yolu var: Devrim!
Onun için örgütlenmek gerek!
Ocak 1999
ASGARİ ÜCRET Mİ,
SEFALET ÜCRETİ Mİ?
Yeni Asgari Ücret 1.1.1999 Tarihinden İtibaren Yürürlüğe Girdi.Üç
ay boyunca yapılan toplantılar, yürütülen pazarlıklar sonucu nihayet
yeni asgari ücret tespit edildi.
4.5 milyon kişiyi, işçiyi ilgilendiren asgari ücret 1.1.1999 tarihinden
itibaren geçerli olacak.
Yeni asgari ücret:
Ocak 1999 tarihinden itibaren Brüt: 78 Milyon Net: 57 Milyon 567 bin
600 lira. Haziran 1999 tarihinden itibaren Brüt: 96 Milyon Net: 70
Milyon 333 bin 200 lira.
1 Ağustos 1998 tarihinden itibaren brüt 47 milyon 839 bin 500 lira,
net 33 milyon 808 bin 514 lira olan asgari ücret, birinci altı ay
için yüzde 63.2, ikinci altı ay için yüzde 19.9 oranında arttırılmıştır.
Üzerinde zar zor anlaşma sağlanan yeni asgari ücret, resmi enflasyon
oranının altındadır.
Nasıl hesaplanıyor?
Hacettepe Üniversitesi'nden, bir işçinin günlük çalışma karşılığında
ihtiyaç duyduğu kalori miktarı ve bu kaloriyi sağlayan beslenme kalıbı
hesabı alınıyor. Devlet İstatistik Enstitüsü, dengeli beslenme için
gerekli olan 3540 kalorilik beslenme tutarını dikkate alarak, 80 ilin
perakende fiyatlarını kullanarak günlük gıda harcama tutarını buluyor:
Bu tutar 80 ildeki işçi sayısı ile çarpılarak ağırlıklandırılıyor
ve işçinin günlük gıda harcama tutarı bulunuyor. (30 Aralık 1998.
Radikal.)
Bunun için uzun hesaplar yapmaya, kafa patlatmaya gerek yok. Günlük
gıda harcaması için çarşı, pazarı gezmek yeterli!!
Asgari ücreti kim belirliyor?
1475 Sayılı İş Kanunu'nun, 33. maddesi "Asgari ücret" başlığını
taşıyor. "Hizmet akdi ile çalışan", İş Kanunu kapsamına
giren "işçi gemiadamı ve gazetecilerin ekonomik ve sosyal durumlarının
düzenlenmesi için Çalışma Bakanlığınca Asgari Ücret Tespit Komisyonu
aracılığı ile ücretlerin asgari hadleri en geç iki senede bir tespit
edilir."
Asgari ücret günümüzde her yılın, 1. ve 2. altı ay için tespit edilmektedir.
33. Madde ve Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nun kimlerin katılımıyla
oluşacağı da tespit edilmektedir.
"Çalışma bakanlığının tespit edeceği üyelerden birinin başkanlığında,
Çalışma Bakanlığı Çalışma Genel Müdürü veya yardımcısı, İşçi Sağlığı
Genel Müdürü veya yardımcısı, Devlet İstatistik Enstitüsü Ekonomik
İstatikler Dairesi Başkanı veya yardımcısı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı
Konjonktür ve Yayın Dairesi Müdürü veya yardımcısı, Devlet Planlama
Teşkilatından konu ile ilgili dairenin Başkanı veya yetki vereceği
bir görevli ile bünyesinde en çok işçiyi bulunduran en üst işçi teşekkülünden
değişik iş kolları için seçecekleri beş, bünyesinde en çok işvereni
bulunduran en üst işveren teşekkülünden değişik iş kolları için seçeceği
beş temsilciden kurulur. Asgari Ücret Tespit Komisyonu ez az on üyesinin
katılmasıyla toplanır. Üye oylarının çoğunluğu ile karar verir. Oyların
eşitliği halinde, Başkanın bulunduğu taraf(!) çokluk sayılır."
(İş Kanunu. Madde 33. Temel İş ve Sosyal Sigorta Kanunları. Seçkin
Yayınevi, 1998 Ankara.)
Yasal düzenlemeden de görüleceği üzere AÜTK (Asgari Ücret Tespit Komisyonu)
devlet, hükümet, işveren ağırlıklıdır. Ağırlığı işverenlerden yana
olan bir komisyona, en çok işçiyi bünyesinde barındıran sendikadan
beş temsilcinin katılması göstermelikten öteye gitmemektedir. AÜTK'da
sendikalardan gidecek beş temsilcinin bir fonksiyonu olmamakta, sonuçta
hükümetin ve işverenlerin istediği olmaktadır.
Bünyesinde en çok işçiyi barındıran Türk-İş, AÜTK'nda beş kişi ile
temsil edilmektedir. Böylece Türk-İş oynanan asgari ücret oyununa
ortak olmakta, "işverenlerle işçilerin birlikte asgari ücreti
tespit ettikleri" yalanının yayılmasına hizmet etmektedir. AÜTK
toplantılarına katılanlar da gerçekte işçiler değil, sendika ağalarıdır.
Örneğin AÜTK'na katılanlardan biri de Türk-İş Genel Eğitim Sekreteri
Salih Kılıç'tır.
Türk-İş ne istedi, ne aldı?
Kısaca da olsa AÜTK'na beş kişiyi gönderme yetkisine sahip olan ve
gönderen Türk-İş'in asgari ücreti belirleme noktasındaki tavrı üzerinde
durmak istiyoruz.
AÜTK yedinci toplantısında, Türk-İş birinci altı ay için brüt 80 milyon
lira, ikinci altı ay için brüt 100 milyon lira istemiştir. TİSK (Türkiye
İşveren Sendikaları Konfedarasyonu) ise birinci altı ay için brüt
78 milyon, ikinci altı ay için brüt 88 milyon 200 bin lira istemiştir.
(29 Aralık 1998. Radikal)
Türk-İş'in ve TİSK'nun belirlenmesini istedikleri asgari ücret miktarları
arasında önemli bir farklılık yok. Birinci altı ay için aradaki fark
2 milyon lira, ikinci altı ay için aradaki fark 11 milyon 800 bin
liradır.
Kararlaştıralan asgari ücret bağlamında, birinci altı ay için TİSK'nun
istediği gerçekleşirken, ikinci altı ay için işveren kesimi, Türk-İş'le
karşılaştırıldığında biraz daha fazla -7 milyon 800 bin lira- taviz
vermiştir.
Türk-İş'in AÜTK'nunda oynadığı rol, milyonlarca işçiye ihanet etmekten
başka bir şey değildir. Enflasyonun yüzde yüzlerde seyrettiği bir
ülkede, sadece birinci altı ay için brüt 80 milyon istemek, işçilerle
alay etmektir. Ne de olsa sendika ağaları asgari ücretle geçinmiyorlar!!
Türk-İş düzenli olarak her ay, dört kişilik bir aile için Ankara baz
alınarak aylık mutfak harcaması hesabı yapmaktadır. Türk-İş'in 1998'in
Ekim ayı için yaptığı hesaplamada, dört kişilik bir ailenin aylık
mutfak harcaması 77 milyondur. Zorunlu mutfak harcaması Aralık 1998
için 84 milyon lira olarak hesaplanmıştır.
Türk-İş Araştırma Merkezi'nin Eylül 1998 ayı için yaptığı araştırmada,
dört kişilik bir ailenin tüm masraflarını (sağlık, eğitim, mutfak,
kültür vs.) gözönünde bulundurarak, aylık geçim sınırını 224 milyon
lira olarak tespit etmektedir. Bu rakam aynı zamanda Eylül 1998 itibariyle
yoksulluk sınırı olarak da tespit edilmektedir. Diğer bir ifadeyle
1998 yılı Eylül ayında Türkiye'de aylık yoksulluk sınırı 224 milyondur!!
Yoksulluk sınırı temel alındığında, ülkemizde yoksulluk sınırının
altında yaşayan, geçinmeye çalışan milyonlarca insan var demektir.
Türk-İş'in AÜTK'daki tavrı ile aylık yapılan araştırmalardaki tavrı
birlikte ele alındığında, tavır birbiriyle çelişmektedir. Bu çelişme
Türk-İş'in niteliği bilindiğinde gayet anlaşılır bir çelişmedir. Ne
de olsa Türk-İş için birinci planda gelen işçi sınıfının çıkarları
değil, yapıştıkları başkanlık koltukları ve "ülkenin çıkarları"
olarak tabir edilen sermayenin çıkarlarıdır.
Yeni asgari ücret bağlamında has sendika ağası Bayram Meral şu tavrı
takınmıştır: "Bu ücretin yeterli olmadığını hepimiz biliyoruz.
Bu rakam sorunumuzu çözmüyor. Ancak komisyonda ittifak sağlanması
kısmen bizi rahatlattı." (30 Aralık 1998. Radikal.)
Türk-İş'in istediği rakam ile anlaşma sağlanan rakam arasında pek
büyük farklılık olmadığını yazı içerisinde gösterdik. Bu anlamda Meral'in
"bu ücretin yeterli olmadığını" söylemesi sahtekarlıktır.
Ayrıca ittifak ile sefalet ücretinin tespit edilmesinden memnun olduğunu
söylemesi, sermayenin çıkarları bağlamında oynadığı rolden ötürüdür.
Türk-İş ve onun başkanı AÜTK'da sermayeyi fazla üzmemiştir. Ne de
olsa kendisi asgari ücret almıyor!!
SSK pirimi yanında, asgari ücretliden çok kazanıyormuş gibi maaşından
7.5 milyon gelir vergisi kesilmektedir. Ayrıca zorunlu tasarruf adı
altında devlet 1.5 milyon liraya da el koymaktadır.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu'na karşı tavır ne olmalı?
Hükümet, işveren ağırlıklı komisyon reddedilmeli, sadece işçilerden
oluşacak bir komisyonunun varlığı için mücadele edilmelidir. Ağırlığı
işverenlerden yana olan bir komisyondan işçilere fayda gelmez. İşçilerin
oluşturacağı komisyonda ise sendika ağalarının katılımı engellenmeli,
işçiler ülke genelinde, fabrikalarda kendi aralarında temsilci seçmelidir.
Sendika ağalarının oluşturacağı bir komisyonun da bugünkü AÜTK'nundan
farkı olmaz.
Bilinçli, kendi bağımsız talepleri doğrultusunda mücadele eden bir
işçi hareketinin olmadığı koşullarda, böyle bir komisyon için mücadele
daha da gereklidir.
Devlet, işverenler, sendika ağalarından değil, işçilerden AÜTK oluşmalıdır.
Milyonlarca insan sefalet ücretiyle geçinmeye, ayakta durmaya çalışmaktadır.
Yine yüzbinlerce insan sefalet ücretinin altında aldığı ücret karşılığında
çalışmaktadır. Tekellerin, kapitalistlerin kârları her yıl katlanırken,
zenginliğin yaratıcılarının yaşam standartı her yıl düşmekte, milyonlarca
insan açlık, sefalet içerisinde yaşamak zorunda bırakılmaktadır.
Devlet ve işverenlerin tespit ettiği sefalet ücreti reddedilmeli,
enflasyon oranlarının üzerinde, işçilerin yaşam standartını sürekli
yükselten ücret talep edilmelidir.
İşçilerin ekonomik durumlarını düzeltmek için verecekleri mücadele
gerekli ve zorunludur. İşçi sınıfı ücretli köle durumuna son vermediği
sürece, ezilmeye, sömürülmeye mahkûmdur. Asıl olan ücretli kölelik
sistemi yıkmaktır. Mücadele bu perspektifle yürütülmelidir.
Bir YDİ. ÇAĞRI Okuru 5.1.1999
Türkiye'de özelleştirme
Türkiye ekonomisinde son dönemde üzerinde en çok kavga yürütülen konulardan
biri "özelleştirme"dir. Bütün dünyada Friedmanncı, monetarist
bir politik ekonominin gereği olarak ve "liberalleşme" adına
gündeme getirilen "özelleştirme" programı, ülkemizde yoğun
uygulama alanına 1980 askeri faşist darbesi sonrasında girdi. Faşist
çete özelleştirme programının uygulanabilmesi için yolu düzledi.
Egemen sınıfların hemen bütün partileri, şu veya bu ölçüde özelleştirme
programına sahip çıkarken bunun hızı ve boyutları konusunda kavga
yürütüyorlar.
Özelleştirmeye karşı "sol"dan yürütülen mücadelede ise,
özelleştirilmek istenen devlet mülkünün "halkın malı" olarak
gösterilip onun sahiplenilmesi, yani özel kapitalizme karşı, devlet
kapitalizminin savunulması pozisyonlarına çokça düşülüyor. Biz daha
önceki birçok yazımızda, doğru tavrın, özelleştirmenin işçiler açısından
somut olumsuz sonuçlarına karşı mücadele edilmesi; fakat bu yapılırken,
hiç bir biçimde devlet kapitalizminin savunulması pozisyonuna düşülmemesi
gerektiğini ortaya koymuş, "Ne devlet kapitalizmi, ne özel kapitalizm!
Kahrolsun ücretli kölelik sistemi!" şiarını atmıştık. Bu yazımızda,
ülkemizde özelleştirmenin gelişmesi üzerinde duracağız.
Son dönemde, 24 Ocak (1980) programının temel ögelerinden biri olan,
tümüyle veya bir bölümü devlete ait kuruluşlardaki devlet payının
satışı gerçekleştirilerek özelleştirilmesi hız kazanarak uygulamaya
konulmuştur.
Özelleştirme programı 1986'da uygulanmaya başlamış, ilk iki yıllık
emekleme döneminden sonra hızla artmıştır. İlk iki yıl 14'er milyon
dolarlık özelleştirme gerçekleştirilmiş, bu tutar 1988'de 27, 1989'da
131 milyon doları bulmuştur. Esas sıçramanın 90'lı yıllarda olduğunu,
doruk noktasına da 1998'de ulaştığını görüyoruz. Bu yıllarda iniş
çıkışlarla yıllık 220-550 milyon dolar arasında seyreden özelleştirme,
1998'in 7 ayında 3,184 milyar doları bulmuştur. Böylece 1998'in ilk
7 ayında erişilen özelleştirme tutarı son 12 yılda elde edilen 3,543
milyar dolarlık özelleştirmeye yakındır ve bu 7 ayda gerçekleştirilen
tutarla Türkiye, dünya rekorunu ele geçirmiştir. Yıl sonu hedefi 10
milyar dolardır, ancak gerçekleşmenin 6-7 milyar dolar civarında olacağı
tahmin edilmektedir.
Özelleştirme lehine yürütülen kampanyalarda kullanılan en önemli gerekçeler,
Kamu İktisadi Teşekkülleri'nin (KİT) devletin sırtında kambur olduğu,
buraların hükümetler tarafından arpalık durumuna getirildiği, bunların
sürekli zarar ederek enflasyonun da en önemli nedenlerinden biri olduğu
şeklindeydi.
Bunların tümünün, gelinen aşamada doğru tarafları olduğu açıksa da,
bu durumu yaratanların bizzat özelleştirme şampiyonları oldukları
bugün artık bir sır değildir.
KİT'leri bir arpalık olarak kullananlar, buralarda uzun bir süredir
hiçbir yenileme yatırımı yapmayarak köhneleşmeye terkedenler ve dolayısıyla
buraları zarar eden kuruluşlar durumuna getirenler, özelleştirmeyi
savunan kesimlerdir. Bunlar izledikleri politikalarla adeta bu kurumlardan
özelleştirme ile kurtulmak noktasına getirmişlerdir işi.
Ancak özelleştirmeye karar verildiğinde, talep doğal olarak kârlı
işletmelere oluyor. Yani, eğer devlet sırtında kamburdan sözedilecekse,
bu kambur kalıyor, tersine sağlıklı uzuvlar gidiyor. Satışlardan elde
edilen gelir ise kesinlikle üretken alanlara yatırılamıyor, çoğunlukla
kamu açıkları kapatılmaya çalışılıyor, iç borçların faizleri ödeniyor
vs.
Özelleştirme kampanyalarında, sermayenin tabanının genişletilmesi,
halka açıklık gibi demagojik kavramlar da kullanılıyor. Sözümona işe
daha demokratik bir içerik kazandırılmaya çalışılıyor. Oysa kârlı
çalışan KİT'leri ele geçirme yarışını topu topu 15-20 sermaye grubunun
yürüttüğünü görüyoruz. KİT satışları "şeffaf" bir şekilde,
açık artırmayla gerçekleştirilirken, işin içine çeşitli mafya gruplarının
karıştıkları görülüyor. Son "kaset savaşları"nda bu konuda
durumun ne olduğu çok açık olarak belgelendi.
Satışa çıkarılan KİT'lerin başlangıçta saptanan satış değerlerinin
düşük olmasına, aslında bunların satışına karşı olan kesimden yükselen
"KİT'ler yağmalanıyor" biçimindeki sesler ve bu seslerin
kamuoyunda yankı bulması sonucu, satışlar kamuoyu önünde yapılıyor
ve satışta gerçekleşen değer, ilk saptanan değerin çok üstüne çıkabiliyor.
Dikkat çekici bir olay da, KİT'leri ele geçirme yarışında genellikle
1980 sonrası dönemde palazlanan sermaye gruplarının, daha eski, daha
köklü olanlar karşısında çoğunlukla üstünlük sağlamasıdır. Bu durum,
özelleştirmenin kara para aklama gibi bir işlevi olduğu iddialarını
da haklı olarak gündeme getirmektedir.
KİT'lerdeki devlete ait hisseler bazen blok biçiminde satışa sunulmuyor,
hisse senetleri "halka" arzediliyor. Burada sermayenin tabana
yayılması demagojisi daha rahat kullanılabiliyor. Onbinlerce kişi
bu hisselerin sahibi olabiliyor. Ancak bu insanların hisselerini aldıkları
şirketle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi bulunmuyor, söz hakkına
sahip olamıyorlar. Bu tip özelleştirme, bir tekelin hisse senetlerinin
bir bölümünü satıp daha fazla sermayeye egemen olması gibi bir işlev
görüyor. Ayrıca hisse senetlerini satın alan küçük ortaklar sisteme
ortak edilmiş oluyor, sisteme sahip çıkan insan sayısı artırılıyor.
Kardemir'de olduğu gibi (aynı şey Erdemir ve İsdemir'de de yapılmak
isteniyor), işçilerin de ortak edildiği özelleştirme biçimleri de
sözkonusu... Buradaki işlev de yukarıdakine benzerlik gösteriyor.
Burada bir yandan işçilerin aristokratlaştırılması çabaları sözkonusudur.
Diğer yandan, özellikle işletme zarar durumundaki bir işletmeyse,
işçiler "fedakârlığa" zorlanıyor ve "kendi" fabrikasında
çalıştığını zanneden işçi, bıçak kemiğe dayanana dek bu özveriye razı
oluyor. Böylece burada katmerli sömürüye gerekçe hazırlayan bir işlev
sözkonusudur.
Özelleştirme taraftarı kesimleri biliyoruz. Bunun arkasında "küreselleşme"
dayatmalarıyla, "yapısal uyum" vb. politikalarla uluslararası
tekelci sermaye durmaktadır. Özelleştirme, IMF'nin kredi için yeşil
ışık yaktığı tüm programların önemli bir parçasıdır.
İçeride ise büyük sermaye, KİT'leri, devlet bankalarını ele geçirerek
daha da palazlanmaya çabalamaktadır.
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin imkanlarını burjuvaziye sunarak
burjuvazi yaratma ve semirtme uğraşı, şimdilerde, burjuvazinin uluslararası
boyutta hatırı sayılır duruma gelmesi uğraşı haline dönüştü. Özelleştirme
bu işlevi yerine getiriyor. KİT'lerde gözü olan yalnız yerli büyük
sermaye değil, uluslararası tekellerin de ağzının suyu akıyor. "Küreselleşme"yi
dayatmanın en önemli nedeni de bu zaten. Bunlar bazen tek başlarına,
bazen de yerli ortaklarla satışa çıkarılan KİT'lere talip oluyor.
Bu konuda uluslararası sermaye, önüne çıkarılan engelleri aşmak için
bir yandan bu engellere karşı savaşım verirken, öbür yandan gerekli
esnekliği gösterebiliyor. Verdiği savaşım, girdiği veya girmek istediği
her ülkede herşeye nasıl müdahale ettiğini, herşeyi nasıl kendi çıkarına
uygun duruma getirmeye çalıştığını gözler önüne seriyor. Özelleştirme
konusunda başlangıçtaki gerekçelerden biri "Devlet bakkallık,
kasaplık, manavlık yapar mı? O, kendi asli işlevini yerine getirsin;
yasama, yargı, yürütme, sağlık, eğitim, savunma gibi işlerle uğraşsın"
şeklindeydi. Sonra, süreç içinde gördük ki, sermaye, devletin asli
işlevi diye tanımlanan birçok alana girmiş, hukuksal alanda da çıkarlarına
uygun değişimler konusunda baskı yapıyor. MAI (Çok Taraflı Yatırım
Anlaşması) dayatması bu amaçla yapılıyor. AB'ye mi girilmek isteniyor,
hukuk düzeni ona uydurulmak zorundadır.
Ülke içi hukuk, uluslararası tekeller veya yerli sermaye önünde engeller
oluşturduğunda, hep beraber yüksek sesle bağırılıyor: "Bu Anayasa
Mahkemesi de fazla oluyor" veya "Kuvayı Milliyeci, kapitülasyon
kaygısı ile hareket eden bir kesim" fazla oluyor. Ve tabii en
başta da işçi sınıfı ve emekçilerin mücadeleleri fazla oluyor!
Özelleştirme yasasına göre, kurumu satın alacak kişi veya şirket,
yanına ortak olarak iç pazarda aynı dalda etkin olan bir yabancıyı
alamayacaktır. Bununla tekelleşmenin önüne geçileceği sanılmıştır
herhalde. Petrol Ofisi A.Ş. (POAŞ) özelleştirmeye girişildiğinde,
Shell birdenbire iç pazardan çekileceğini açıklamıştı. Kaz gelecek
yerden tavuk esirgenmez anlayışıyla Shell'in böyle davrandığı açıktır.
Çünkü benzinde pazar payında POAŞ, Shell'in iki katı büyüklüğündedir.
Tüm ürünler dikkate alındığında bu fark 5 kata çıkmaktadır.
Devlete ait işletmelerin özelleştirilmesine çeşitli kesimlerden değişik
itirazlar yükselmektedir.
İdeolojik kemalist diye tanımlanabilecek bir kesim, ciddi bir direniş
gösteriyor. Bunlar gerek grup halinde çıkardıkları yayın organları
aracılığıyla, gerekse tek tek bireyler olarak gazete köşelerindeki
yazılarıyla siyasIĞIdeolojik bir savaşım verirken, devlet içindeki
mevzileri de kullanıyorlar. Anayasa Mahkemesi, Özelleştirme Yasası'nın
bazı maddelerini iptal ediyor. Bu maddeler Anayasa'ya aykırı değerlendiriliyor
ama Özelleştirme Yüksek Kurulu (ÖYK) bu madde iptallerini dikkate
almayarak Anayasa ihlali yapabiliyor. Yine Anayasa'ya göre yabancılarla
yapılacak imtiyaz sözleşmeleri Danıştay'ın denetiminden geçmek zorundadır.
Ve uluslararası tekel temsilcileri Danıştay'ı (bu sözcüğü Türkçe kullanarak)
en önemli sorun gördüklerini açıkça söylemektedirler. Küreselleşme
anlayışına uygun özelleştirmeyi savunan Türk egemen sınıfları, bugün
Anayasa değişikliğini gündeme getirmiş bulunmaktadır. Daha demokratik
Anayasa talepleri altında yatan önemli gerekçelerden biri, özelleştirme
önündeki anayasal engellerin kaldırılmasıdır.
Kendi anlayışlarının eseri saydıkları KİT'lere ideolojik kemalistler
doğal olarak sahip çıkıyorlar. Onlara göre bu kurumlar, Türkiye gibi
az gelişmiş bir ülkede bir yandan ekonomik bağımsızlığı güçlendirici
bir işlev görürken, öbür yandan sosyal devlet anlayışına uygun gereklilikleri
yerine getirmeyi sürdürmelidirler.
Emperyalizme karşı olduğunu söyleyen insanların büyük çoğunluğu aynı
kafada. Bunlar, özelleştirme gerekçesi olarak öne sürülen gerekçelerin,
devlet mülkiyeti biçiminden kaynaklanmadığını, bozuklukların, verimsizliklerin
özelleştirme yapılmadan da çözülebileceğini, özelleştirmenin çözümü
beraberinde getirecek bir reçete olmadığını savlıyorlar.
Sosyalist olma iddiasındaki bazı kişi ve çevreler, üretim araçlarının
özel mülkiyetinin kapitalizmdeki sömürünün katmerleşmesine neden olacağını
söyleyerek özelleştirmelere karşı çıkıyor. Ama, diye ekliyorlar, devlet
mülkiyeti, kolektif mülkiyet anlamına gelmez, özelleştirmeye karşı
çıkarken, kolektif mülkiyete gidecek yolu açma konusunda çözümler
bulmalıyız. Devlet, parti, kolhoz mülkiyetleri onca iyiniyetli ve
cesur çabaya karşın kolektif mülkiyeti üretememiştir. Devlet mülkiyeti,
herşeye rağmen özelleştirmeden daha verimlidir, kamu çıkarını daha
iyi savunur, ama bu onunla yetinmek anlamına gelmemelidir vb.
Özelleştirmeden doğrudan etkilenen kesim doğal olarak bu işletmelerde
çalışan işçilerdir. En büyük direniş de bu kesimden beklenmelidir.
Özelleştirme ile ortaya çıkacak istihdam sorunu, bu işin bugüne dek
gerçekleştirilememesinin en önemli nedenlerinden biri oldu ve egemen
sınıf kanatları bu konuda kendi aralarında anlaşamıyorlardı.
Bugüne dek yapılan özelleştirmeler ve sonrası uygulamalar göstermiştir
ki, özelleştirilen işletmelerdeki işçilerin %53'ü işlerinden edilmişlerdir.
Bu işletmelerde sendikalaşma oranı %38'e düşmüştür. Bu gerçekler bile
işçi sınıfının, bu uygulamalara karşı direnişinin nedenini açıklar.
Bir de tümüyle verimsiz olarak değerlendirilen, özelleştirme amacıyla
satılamayacağı düşünülen işletmelerin tümüyle kapatılma durumu var.
Daha önce Kardemir'de yaşanılan, şimdi SEKA'da yaşanıyor. Kapatılmaya
çözüm olarak daha önce Kardemir'de bulunan çözüme işaret ediliyor.
Daha önce işlevine değindiğimiz bu tip özelleştirmeye, sosyaldemokrat
çözüm budur diye merkez "sol" partiler sahip çıkıyor. İşçilerin
sıkıştırması sonucu Türk-İş, Hak-İş eylemler düzenliyor. Türk-İş Başkanı
Meral, "Atatürk'ün temellerini attığı düzeni yıkmaya çalışanlara
karşı" savaşım ilan ediyor. Düzenlenen toplantının temel sloganı
da "Özelleştirmeye ve işsizliğe hayır, sosyal devlete evet"
şeklindedir. Yani herşey eskisi gibi kalsın.
İşçi sınıfının bugünkü bilinci henüz bu taleplerin ötesine geçmiyor.
İşyerini yitirmemeye ve biraz daha fazla ücrete razı gibi. Oysa daha
gelişkin bir sınıf bilincine sahip işçi, özelleştirme kampanyalarını
doğru bir temelde yürütebilirdi. İşçi sınıfı kendi yaşam deneyiminden
öğrenerek görüyor ki, kendini sömürenin devlet ya da kapitalist patron
olmasının arasında özünde fark yok. Ancak devlet işletmelerinde çalışan
işçiler daha çok sosyal haklara sahip oluyor -buralarda örneğin sigortasız
kalma gibi bir sorun yok, oturulacak lojman hemen hepsinde var vs.-,
bu işletmelerde çalışanların ücretleri özel sektördekinden yüksek
olabiliyor. Ayrıca bu işletmelerde gereğinden fazla istihdam yapılıyor
ve bu, son yıllarda burjuvazinin "bizde işsizlik sigortası böyle
uygulanıyor" diyerek eleştirdiği durumu yaratıyor. Devlet sektörünün
bu durumu işçilerde kapağı buralara atmak gibi bir özlem ve eğilimi
doğuruyor.
İşçi aristokratlarının "sosyal devlet" dedikleri ve uğrunda
işçileri savaşıma sokmak istedikleri devlet işletmelerinin durumu
bu. Talep edilen şöyle özetlenebilir: "Evet, sömürü olsun, ama
hiç olmazsa devlet işletmelerindeki gibi biraz insaflı olsun."
Şimdi çözümmüş gibi öne sürülen, kapatılmak istenen tesislerin bu
işin mağdurlarına -başta işçiler olmak üzere bölgede bu tesislere
bağlı yaşam şansı bulan esnaf, tüccar ve benzerlerine- satılması,
sadece günü kurtarmak gibi bir çözümdür. İşçilerin yönetimde hiçbir
söz hakkı yoktur. Kapitalist düzen koşullarında işçilerin sanayi tesislerinde
yönetici konuma gelmesi de olanaksızdır. (Bunun gerçekleşmesinin,
ülke çapında yönetimin işçi sınıfının elinde olmadığı koşullarda ne
denli anlamsız olacağı bir yana...) Düzen az sayıda işçi aristokratı
yaratıp, onları da gerekli yerlerde -sendikalarda vb.- görevlendiriyor.
Kapitalist sistem işçiye kendini yönetici düzeyinde eğitmesi olanağı
vermiyor, tersine, onun olduğu gibi kalmasını sağlıyor. Verilen en
gelişkin eğitim, kapitalist üretimin düzeyinin gerektirdiği kadardır.
Buna ek olarak, işçi yığınları, toplumsal yaşamın her alanında yediği
darbelerle sersemletilmiş durumdadır.
Bu gerçekler ve işçi sınıfının bugüne kadarki uluslararası savaşım
deneyimi bize, işçi sınıfının öncüsü önderliğinde tarihsel fırsatları
iyi değerlendirip sömürücülerin iktidarını yıktıktan ve kendi iktidarını
kurduktan sonraki süreç içinde kendi yönetici uzmanlarını yetiştirme
olanağına kavuşabileceğini gösteriyor. Bu olanağın kapitalizm koşullarında
verilmemesi gerçeği, proletaryanın iktidarı ele geçirdikten sonra
bile belli bir süre, kendi iktidarı altında burjuva uzmanları kullanabilme
becerisine yönelik taktikler geliştirmesinin başlıca nedeni oluyor.
Kendini sosyalist nitelendiren küçükburjuva aydınların tüm bu gerçeklerden
bağımsız "kolektif mülkiyete gidecek yolu açma konusunda çözümler
bulma" çabaları, proletarya önderliğinde bir devrim dışında çözüm
bulma çabalarına denk düşer. Oysa kapitalist toplumda, proletarya
önderliğinde bir devrimin açtığı yoldan başka kolektif mülkiyete gidecek
bir yol yoktur, olamaz. Çünkü modern kapitalist toplumda başlıca iki
sınıfsal güç, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinden çıkarı olan
proletarya ile böyle bir mülkiyet biçimiyle yok olacak olan burjuvazi,
uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla karşı karşıya dururlar. Bu iki sınıf
arasındaki ara sınıf temsilcileri ise boşuna ara çözüm bulmaya çabalarlar.
Kolektif mülkiyete gidecek yol ise, küçük burjuvaların ve küçük-burjuva
önyargılarla doldurulmuş kesimlerin, biraz sınıfsal yapıları gereği,
biraz da burjuvazinin ideolojik saldırıları, tarihsel gerçeklerin
çarpıtılması ve savaşım içinde yapılan olası hatalar nedeniyle korkar
oldukları bir yoldur. Bu yol, proletarya önderliğindeki devrimle iktidar
ele geçirildikten sonra, işlevi, iktidarı sömürenlerin bir daha ele
geçirmemesi amacına yönelik her tür önlemden, işçi sınıfını ve tüm
emekçi halkı eğitmeye dek uzanan ve marksist-leninistlerin adına proletarya
diktatörlüğü dedikleri süreci yaşama geçirmekten başkası olamaz.
Yine başa, özelleştirme sorununa dönecek olursak, şurası açıktır ki,
özelleştirme uygulamaları sonucu işyerini yitirme tehlikesine karşı
savaşım veren işçi haklıdır. Proletaryanın öncüsü bu savaşıma destek
vermeli, elinden geldiğince önderlik etmelidir. Savaşım içinde işçi
sınıfına, çözümün ne aristokrat sendikacılar, ne de küçükburjuva unsurların
önerdikleri gibi olamayacağının kavratılması, gerçek ve biricik çözüm
yolunun gösterilmesi görev olmalıdır. Bu yapılırken, geniş işçi yığınlarının
kendi deneyimleriyle doğruyu görmelerine olanak sağlayacak taktik
yöntem ve araçları bulup geliştirmek de önemli bir görevdir.
1 Aralık 1998
