İŞÇİ GÖZÜYLE İŞ YASASI:
Kimin çıkarına, kimden yana?
Bu yazımızda 1475 sayılı İş Yasası'nın kimi önemli maddelerini işçi
gözüyle irdelemeye çalışacağız. Bunu yaparken İş Yasası'nı da bir
ölçüde tanıtmak ve egemenlerin yasaları kendi çıkarları doğrultusunda
yaptıklarını da göstermek istiyoruz. Yasalar, egemenlerin kendi işlerini
yürütmenin kurallarının toplamıdır. Yasalar egemenlerin çıkarlarını
korumak için ortaya konsalar da bir ölçüye kadar en azından yazılı
düzeyde işçilerin de bazı haklarının varlığına işaret etmek zorundadır.
İşçiler yasalarla belirlenen bazı haklarının neler olduğunu, bunların
ne anlama geldiğini bilmelidirler. İşçiler bunu bilmediklerinde patronlar
ve onların işçi sınıfı içindeki uzantıları bir çok noktada çok daha
rahat hareket etme imkânına sahip olurlar. Değiştirmek isteyen, var
olanı tanımalıdır; neyi, niçin değiştirmek istediğini, yeni olanı
niçin istediğini bilmelidir. Bunun bilincinde olmayan, mücadelesini,
bilgiçlik taslayanların insafına terk eder. "Biz yasaları bilmiyoruz,
falan biliyor. Onun için o daha iyi mücadele eder..." durumuyla
çokça karşılaşıyoruz.
En gelişmiş burjuva toplumlarda bile yasalardan söz ederken yasaların
gerçekten tüm toplum için eşit düzenlenmiş kurallar olmadığı en başta
bilinmelidir. Sınıflı bir toplumda, yasaların sınıflarüstü olması,
her sınıfa eşit mesafede durması mümkün değildir. Yasalar toplumda
egemen olan güçlerin çıkarlarını korur ve kollar. İşçi sınıfı ve emekçilerin
çıkarlarını koruyan, kollayan yasalar ancak işçi sınıfının iktidarı
şartlarında mümkündür. İşçi sınıfı iktidarı şartlarında, korunacak
olan işçiler, köylüler, emekçilerdir. Doğal olarak yasalar da bu doğrultuda
şekillenecektir. Durum budur diye, sosyalizmin olmadığı koşullarda
kendi haklarımız için bir mücadele yürütmek gerekli değil gibi bir
sonuç çıkarılabilir mi? Hayır! Burjuva sistemde de belli bazı haklar
için mücadele imkânları vardır ve bu mücadele yürütülmek zorundadır.
Yürütülecek mücadeleyle, işçilerin, emekçilerin bazı haklarını koruyan
yasaların çıkarılması mümkündür. Fakat yasal alanda bir takım hak
kırıntılarının olması genel durumu, yasaların egemenlerin, kapitalistlerin
çıkarlarını koruduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
Burjuva yasalar düzenlenirken zorunlu olarak kağıt üzerinde olumlu
görünüme sahip bazı maddeler de vardır. Fakat bu yasalar kağıt üzerinde
kalmakta, uygulama farklı olmaktadır. Şimdi bunlardan bazılarına bakalım.
Örneğin: "MADDE 48- Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme
hürriyetlerine sahiptir." Bu maddeye bakıldığı zaman kulağa ne
kadar da hoş geliyor. Öyle ya; herkes dilediği alanda özgürlüğüne
sahip, dilediği gibi sözleşme yapma hürriyetine sahip! Daha ne olsun!
İnsanlar zorla, istemedikleri işlerde çalıştırılmıyor, herkes istediği
işte çalışma hakkına sahip olduğu için işini seviyor, çalışmak bir
yük değil bir zevk işidir!!! vs. vs. Yazılanların mantıki yorumu böyle...
Peki gerçek durum nedir?
Bu ülkede işsizlik toplumun büyük çoğunluğunun en önemli sorunu.
İşi olan, milyonlarca işsiz karşısında kendini şanslı kabul etmek
durumunda. İşsizlerin hiçbir yasal güvencesi yok. İşsizlik sigortası
vs. sözkonusu değil. İşsiz kalan otomatik olarak aç kalır. Çalışacak
durumda olmayan için herhangi bir güvence, sosyal yardım vb. sözkonusu
bile değil. İşçilerin eğitim imkanları yok. Kalifiye işçi sayısı az.
Milyonlarca işçinin mesleği "ne iş bulursam onu yaparım"dır.
İş bulmak için "adamın olacak", "rüşvet vereceksin",
"partilere yaslanacaksın" vs. vs. Bir yere beş işçi alınacaksa
binlercesinin müracaat ettiği, stadyumlarda imtihanların yapıldığı
bir ülkede bu tür maddelerin gerçek işlevi şudur: "Kimse bizden
işsiz olanlara güvence vermemizi beklemesin. Herkes başının çaresine
baksın. Kim nerde iş bulursa çalışsın, geçimini sağlasın. Size iş
bulma yükümlülüğümüz yok. Çalışan ekmeğini kazanır, çalışma imkânı
olmayana biz ne yapalım?" vs. vb. Bu yasaların gerçek anlamı
budur.
Sermaye sınıfı milyonlarca işçinin sesinin kısılmasını, onları birbirlerine
karşı kullanmasını bu tür demagojilerle oluşturulmuş yasalarla yaparlar.
Toplumsal zenginliği yaratan üretim alanındaki işçilerdir. Bu toplumun
tüm zenginliği üretimden gelmektedir. Sermayenin devleti bunu dilediğince
pay etmektedir. Ordusu, polisi, mahkemesi vb. tüm kurumları buradan
gelen gelirlerle finanse edilmektedir. Peki milyonlarca yoksulun payına
düşen nedir? Onlar bu toplumun bireyleri değil mi? İşsizliği yaratan
sistemin kendisidir. Bu sistem dilediğine güvence sağlarken, işsiz
bıraktıklarına neden hiçbir güvence sağlayamıyor?! Aç kalmamak için
ne iş bulursa yapmak zorunda olan, bunun dışında hiçbir sosyal güvencesi
olmayan birine yasalar karşısında iş bulma hürriyeti tanımanın ne
yararı var?! Milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede, işçilerin 'iş'i
seçme durumlarının olmadığı, bulunabilen, ucuz işlerde çalışılan bir
durumda, Anayasa'nın 48. maddesinin hiç bir değerinin olmadığı ortada!
"MADDE 50- Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde
çalıştırılamaz." Alın size kandırmacadan ibaret bir madde daha!
Milyonlarca okul çağındaki çocuk sırf aç kalmamak için bulabildiği
işlerde çalışmak zorunda. En basit birkaç örnek: Oto tamir atölyelerine
bir bakın, tekstil dikiş atölyelerine bakın oralarda çocukları göreceksiniz.
Bunlar büyüklerin yapacakları işleri yapmakta ve çok düşük ücret almaktadırlar.
Onun ötesinde binlerce çocuk boya sandıklarını omuzlayıp çarşının
bir köşesine inmekte, ayakkabı boyacılığı yapmaktadır. Su bidonları,
simit tablaları vs. ile türlü işlerde çalışmaktadırlar. Anlaşılan
bu tür işler çocukların, yaşına, cinsiyetine uygun işler olarak görülüyor.
Binlerce çocuğun bu tür işlerde çalıştığını herkes biliyor, bunlar
gayet açıktır, ortadadır. Bu çocukların bu tür işlerde çalışmamaları
için aç kalmayacak bir güvenceye sahip olmaları gerekir. Bunun olmadığı
yerde bu yasaların ne anlamı var?!
Kısacası bir palavra da bu maddeyle ortaya konuyor!
"Sürekli ve süreksiz işler" de ne demek?
İş kanunu en başından 'iş'i sürekli ve süreksiz olmak üzere ikiye ayırmaktadır. "Madde 8- Nitelikleri bakımından en çok 30 iş günü süren işlere süreksiz iş, bundan fazla süren işlere sürekli iş denir." (İş Yasası, Petrol-İş Yayınları, No: 47, s. 11) Burada 'iş'in ikiye ayrılması, 'en çok 30 iş günü süren işlerin' süreksiz iş olarak adlandırılması doğal karşılanabilir. Nasıl olsa zaman dilimi olarak 'iş' kısa sürüyor. Görünüşte durum bu! Fakat İş Yasası okunduğunda, kazın ayağının öyle olmadığı görülecektir. Süreksiz işlerde çalışan işçilerin hemen hemen hiçbir yasal hakları olmuyor. Bu işlerde çalışanların tazminat hakkı, sigorta hakkı yoktur. Yani yasa gayet masum pozlar altında kısa süreli çalıştırılan işçilerin sosyal haklarının olmamasını yasal hükme kavuşturuyor. Böylece yasa, patrona kısa süreli çalıştırmalarda hiçbir yasal sorumluluk yüklemiyor. Dolayısıyla patron, uzun süreli çalıştırsa bile bu maddeyi iyi bir kılıf olarak kullanıp işçiyi sosyal haklardan mahrum etme hakkına kavuşturuluyor. Bu işlerde hile yapmak artık olağan bir durumdur. Patron süreksiz iş denen avantajlarla bir işçiyi Türkiye koşullarında istediği süre çalıştırır, ama işçi hep süreksiz iş kapsamında tutulur. Örneğin 29 gün işçiyi çalıştır, sonra işine son ver ve iki gün sonra tekrar çalıştır. Böylece süreksiz gün sürüp gitsin! Alavere dalavere yolları sonuna kadar açık. Bu madde de alavere dalavereye yasal kılıf olmaktadır. Dolayısıyla bu madde doğrudan patronun çıkarına hizmet etmektedir ve tümüyle reddedilmesi gereken bir maddedir. İş Yasası'ndaki bu madde bağlamında, savunulması gereken, 'iş'in bu şekilde ikiye ayrılmasının reddedilmesi, süre konulmadan 'iş'in iş olarak görülmesi, işçilere haklarının tamamen tanınması olmalıdır.
"Hizmet Akdi", "Yazılı Akit"
"Madde 9- Belirli süresi bir yıl veya daha uzun sürekli hizmet
akitlerinin yazılı olarak yapılması zorunludur. ... Yazılı akit yapılmayan
durumlarda işveren, işçinin isteği üzerine, kendisine genel ve özel
iş şartlarını gösteren ve imzasını taşıyan bir belge vermekle yükümlüdür."
(agk, s. 11) 'İş'in ikiye ayrılmasının mantığı madde 9'da da açığa
çıkmaktadır. Bu maddede de aynı mantık süre bağlamında işletilmektedir.
Bir yıldan az sürelerde işçi çalıştırmak ve ondan sonra işten atarken
işvereni çeşitli sosyal hakları ödemekte muaf tutmaktadır. Patron
da bu yasayı tepe tepe kullanmaktadır. İşverenler, patronlar kısa
süreli, genelde altı aylık sözleşme yapmakta, altı ayın sonunda işçi
kapı önüne konulmaktadır. Öyle ya belirli süresi bir yılın altında
olan işlerde yazılı akidin zorunlu olması ortadan kaldırılıyor. Süresi
bir yıl ya da daha uzun süren işler için yazılı akit yapılması zorunlu
oluyor. Çalışan işçi ancak yazılı akidin olduğu koşullarda bir dizi
haktan yararlanmaktadır. İhbar tazminatı, kıdem tazminatı, kötü niyet
tazminatı (ispatlandığı koşullarda) almaya hak kazanmaktadır. Dolayısıyla
bir yıldan az çalıştırılan bir işçi yasal olarak da sosyal haklardan
mahrum bırakılmaktadır. Bu durumda işçinin hiçbir hak talep etme durumu
da olmamaktadır. İşçinin en azından tazminat talep edebilmesi için
bir yıllık sözleşmesinin, yasal dille yazılı akidin olması zorunludur.
Kaldı ki bu koşullarda yazılı akit de, patronun isteği doğrultusunda
özel şartlarla doldurulmuş bir sözleşmenin işçiye imzalatılmasından
başka bir şey değildir. İşin özü bu madde de patronun çıkarını güvence
altına almaktan öte bir işe yaramıyor. Oysa en başta iş sürelerine
hiçbir ayrım getirmeksizin, yapılan işin iş olarak kabul edilmesi
ve herhangi bir işte, ne kadar süreyle çalıştırılırsa çalıştırılsın
işçinin bütün hakları yasanın güvencesi altın alınması gerekir. Deneme
süresi "Madde 12- Sürekli hizmet akitlerinde deneme süresi en
çok bir aydır. (...) Bu süre içinde taraflar hizmet akdini bildirimsiz
ve tazminatsız feshedebilirler." (agk, s. 12)
Buradaki taraflar sözcüğü tam bir sahtekarlıktır. Burada taraf vs.
sözkonusu değil, sözkonusu olan patrona işçiyi beğenip beğenmediğine
göre hareket etme hakkı tanımaktır. Gerisi boş laftır. Bir ay içerisinde
ya da bir ayın sonunda işveren, çalıştırdığı işçiyi çalışmasını beğenmediği
koşullarda ya da kendisi için ileride zararlı biri olacağı kanaatine
varırsa kapı önüne yasal olarak koyma hakkına sahiptir. Bu madde de
öz olarak bu anlama gelmektedir. Akdin Feshinde Bildirim İş Yasası'nın
13. maddesi yazılı hizmet akdinin feshinin şartlarını düzenlemektedir.
13. maddeye göre; Hizmet akdi, 6 aydan az çalışmış olan işçi için
iki hafta, 6 aydan 1.5 yıla kadar çalışmış olan işçi için 4 hafta,
1.5 yıldan 3 yıla kadar çalışan işçi için 6 hafta, 3 yıldan daha fazla
çalışan işçi için 8 hafta sonra feshedilmiş sayılıyor. "İşveren,
işçinin ihbar önellerine ait ücretini peşin vermek suretiyle hizmet
akdini feshedebilir." (s. 13)
Yukarıda da anlatıldığı üzere; işçinin tazminat ya da ihbar tazminatını
alabilmesi için en azından bir yıllık yazılı sözleşmesinin olması
gerekiyor. Yazılı sözleşmeye rağmen işveren işçiye yol verebilir.
13. madde bu bağlamda işçiyi değil, işvereni korumaktadır. İhbar tazminatı
işçinin aylık ücretine göre hesaplanmakta, diyelim ki işçi iki haftalık
tazminat alacaksa, aylığı 100 milyon olduğu koşullarda alacağı tazminat
50 milyon olacaktır. Çoğu durumda işçiler şu ya da bu gerekçeyle işten
atılmakta, işçiler ancak mahkeme yoluyla çok az olan tazminatlarını
alabilmektedirler. "İşçinin sendikaya üye olması, şikayete başvurması
gibi sebeplerle işinden çıkartılması hallerinde ve genel olarak hizmet
akdini fesih hakkının kötüye kullanıldığını gösteren diğer durumlarda
(A) bendinde yazılı önellere ait ücretlerin üç katı tutarı tazminat
olarak ödenir." (Madde 13, agk, s. 13)
İşveren tarafından yazılı akit kötü niyetle feshedildiği durumlarda,
yasanın işverene verdiği ceza ihbar tazminatının üç katı kötü niyet
tazminatı ödemektir. Sorunun daha iyi anlaşılması için yukarıda verdiğimiz
örneğe dönelim. Varsayalım ki, bir işçinin aylığı 100 milyon ve bu
işçinin işverenle yazılı sözleşmesi var. Altı aydan az ya da altı
ay sonra sözleşmesi, işveren tarafından feshedilmiş. Bu durumda işverenin
13. maddeye göre işçiye iki haftalık ücret tutarında (50 milyon) ihbar
tazminatı ödemesi gerekiyor. İşverenin sözleşmeyi kötü niyetle feshetmesi
durumunda, işçinin iş mahkemesinde dava açması, mahkemede kötü niyeti
ispatlaması gerekiyor. İşçi bunu ispatladığı koşullarda işverenden
kötü niyet tazminatı almaya hak kazanıyor. Örneğimizde iki haftalık
ücretin üç katı 150 milyon yapıyor. Bu örnek bir başka gerçeği ortaya
çıkarıyor. Yazılı akit olsa bile bu yasaya dayanarak işveren komik
tazminatlarla işçiyi işten atabiliyor. Demek ki, 13. madde de işverenlerden
yanadır, cüzi tazminatlarla yasanın keyfini çıkara çıkara işçiyi işten
atma hakkını kullanabilmektedir. Dolayısıyla işçinin iş güvencesi
yoktur. İşverenler tarafından işçiler çok rahat bir şekilde işten
atılmaktadır. 13 madde iptal edilmelidir! İşçiler iş güvencesi için,
işçilerin işten atılmalarının zorlaştırılması için, tazminatların
yükseltilmesi için mücadele etmelidir.
"Kıdem Tazminatı"
İş Yasası'nın 14. maddesinde 'Kıdem Tazminatı' düzenlenmektedir. İşçinin kıdem tazminatı alabilmesi için en az bir yıllık yazılı akit yapması zorunludur. Bu sözleşmeye sahip işçiler kıdem tazminatı alabilir. Bunların pratikte nasıl olduğuna değindik. "İşçinin işe başladığı tarihten itibaren hizmet aktinin devamı süresince her geçen tam yıl için işverence işçiye 30 günlük ücreti tutarında kidem tazminatı ödenir." (agk, s. 14) "Kıdem tazminatının hesaplanması, son ücret üzerinden yapılır." (agk, s. 15) İş Yasası'na göre "sürekli iş" akdine sahip olan işçi, bu süre içinde işten atılmadığı koşullarda, bir yıllık süreyi tamamladıktan sonra her geçen yıl için kıdem tazminatı almaya hak kazanmıştır. Son alınan ücret üzerinden hesaplanan kıdem tazminatı, her çalışılan yıl için bir aylık ücrettir. Diyelim ki işçi çalıştığı son yılda aldığı aylık ücret 150 milyondur. Yine diyelim ki, işçi beş yıl çalışmışsa 150 x 5 = 750 milyon, kıdem tazminatı alacaktır. Türkiye gibi bir ülkede işçilere ödenen komik ücretlere bakıldığında bu tür tazminatların işçi açısından bir güvence olmadığı kendiliğinden anlaşılır birşeydir. İşverenlerin, kapitalistlerin işçilerin sırtından kazandıkları kârlar gözönüne alındığında, zenginliğin yaratıcılarının aldığı kıdem tazminatı çok azdır. Bugünkü koşullarda kıdem tazminatı her geçen yıl için bir maaş yerine, bir yıllık ücretin toplamı olmalıdır.
Başka bazı maddeler üzerine kısaca...
İş süresi İş Yasasına göre, haftalık çalışma saati 45, iş günü ise 6 gündür. Bu bağlamda yasal düzenleme şöyledir: "Madde 61- a) Genel bakımdan iş süresi haftada en çok 45 saattir. Bu süre, haftada 6 işgünü çalışılan işlerde günde 7.5 saati geçmemek üzere ve Cumartesi günleri kısmen veya tamamen tatil eden işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır." (agk, s. 41) İş Yasası'na göre haftalık çalışma süresi 45 saattir. Bu anlamda cumartesi günü de işgünüdür. Günlük çalışma süresi, 6 işgünü, cumarteside çalışılan işyerlerinde, 45 saat 6 güne bölünerek, 7.5 saat ile sınırlanıyor. Cumartesi günü kısmen ya da tamamen kapanan işyerlerinde, 45 saat diğer 5 güne bölünüyor. Tespit edilen haftalık çalışma saati fazladır. Bu rakam çeşitli ülkelerde haftalık 39 saat ya da 35 saattir. Haftalık işgünü sayısıysa beştir. Cumartesi ve pazar günleri resmi tatil günleridir. Türkiye'de de 35 saatlik iş haftası, beş iş günü ve cumartesi, pazar günleri de resmi tatil olmalıdır. İş saatinin düşürülmesi saat ücretlerinin arttırılmasıyla tamamlanmalıdır. Burada cumartesi günü çalışılmayan işyerlerinin 45 saati tamamlamak için günlük ortalama 9 saat çalıştırılması hesabı yerine 45 saat karşılığı alınan ücret 35 saate bölünmeli ve saaat ücretleri buna göre yeniden ayarlanmalıdır. Yasada yazılı 45 saat yalnızca yasada kalmaktadır. Uygulama farklıdır. Günlük çalışma süresi bırakalım 7.5 saati, 8 saati aşarak 9, 10 saati bulmaktadır. Bu çoğu alanda patronun keyfine göre olmaktadır. Normal işyerinde geçirilen süre bu kadar uzun tutulmasına rağmen bunun yanısıra işyerine gidip gelme süreleri de oldukça uzun olmaktadır. Örneğin; İstanbul'da bir işçinin çalışma süresi, işe gidip gelme zamanıda eklendiğinde 13, 14 saati bulmaktadır. Bu işçinin sadece pazar günü tatildir. Diğer günler çalışmak zorundadır. Bu yasa maddesi kimi koruyor, işçiyi mi? Hayır! Bu da patronun işine yarayacak şekilde düzenlenmiştir. Buna karşı da mücadele edilerek işçinin lehine düzenleme yapılmalıdır.
Hafta Tatili Ücreti...
Bu başlık altında İş Yasasının 41. maddesi şöyledir: "Madde 41- Bu kanun kapsamına giren işyeryerinde haftanın tatilden önceki 6 işgününde bu kanunun günlük iş sürelerine uygun olarak çalışmış olan işçilere çalışılmayan hafta tatili günü için işveren tarafından bir iş karşılığı olmaksızın bir gündelik tutarında ücret ödenir." (agk, s. 32) Buradan da görüleceği üzere haftanın 6 günü işgünüdür. Bir gün ise -ki, bu genelde pazar günü olmaktadır- tatildir. Ancak bu madde pazar gününün resmi tatil günü olmasını sulandırıyor. Burada yazılı olana bakarsanız haftada herhangi bir gün tatil günü olarak sayılmakta ve bu gün için ücret talep edilmektedir. Yasanın böyle konması esasında haftanın tüm günlerini iş günü ilan etmektir. Bu durum patronun işçiyi tatil gününde de çalıştırmasına olanak sağlamaktadır ve bunun için patron ek bir ücret dahi ödemek zorunda bırakılmamaktadır. "7 saatlik işgünü", "5günlük iş haftası", "resmi hafta sonu tatili", "haftalık çalışma süresinin 35 saatle sınırlandırılması" bu bağlamda önem kazanmaktadır. İşçilerin yürütecekleri mücadelede, çalışma süresi ve hafta sonu tatili ile ilgili talepleri bunlar olmalıdır. Çalışma yaşı "Madde 67- 15 yaşından aşağı çocukların çalıştırılmaları yasaktır. Ancak, çocukların sağlık ve gelişmelerine, okul veya mesleki eğitim ve mesleğe yöneltme programlarına devamlarına yahut öğrenimden faydalanma, kabiliyetlerine zarar vermeyecek nitelikteki hafif işlerde 13 yaşını doldurmuş çocukların çalıştırılmaları mümkündür." (agk, s. 44) Yasaya göre 15 yaşından aşağı çocukların çalıştırılmaları yasaktır. Bu yasak bazı sınırlamalarla 13 yaşına kadar indirilmektedir. Bu yasa da kağıt üzerinde kalmakta, bu haliyle de uygulanmamaktadır. Ülkemizde 13 yaşını baz aldığımızda, 13 yaşın altında milyonlarca çocuk çalışmaktadır. Çocuk emeğinin sömürülmesinin engellenmesi için 18 yaşın altında çocuk, gençlerin çalıştırılmaları yasaklanmalıdır. Kaldı ki, hiç bir yaşam güvencesi olmayan bir toplumda yasak getirmek de sorunu çözmez. Bu noktada çalışabilir duruma gelene kadar çocuklar sosyal güvence altında olmalı, onların geçimini sağlayacak güvencelere kavuşturulmalıdırlar. Bunlar sağlanarak, çalışma ancak mesleki eğitimle beraber; pratik alanda uygulama yapmak için olmalıdır.
Gece çalışmak yasak! Ancak...
"Madde 69- Sanayiye ait işlerde 18 yaşını doldurmamış erkek çocuklarla her yaştaki kadınların gece çalıştırılmaları yasaktır. Şu kadar ki; işin özelliği icabı kadın işçi çalıştırılması gereken işlerde 18 yaşını doldurmuş kadın işçilerin gece postalarında çalıştırılmalarına, Çalışma ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlıkları ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığının müştereken hazırlayacakları bir tüzükte gösterilecek şartlar çerçevesinde izin verilebilir." (agk, s. 44) Önce 18 yaşını doldurmamış erkek çocuklarla, yaşı kaç olursa olsun tüm kadınların gece çalıştırılmaları yasaklanmakta, ardından adı geçen bakanlıkların çıkaracağı söylenen tüzükle buna izin verilmektedir. Yani, yasa hem var, hem yok haline sokuluyor. Böyle bir tüzükle işi düzenlemek demek, pratikte kadınların ve 18 yaşından küçük erkek çocuklarının geceleri çalıştırılmalarının serbest olduğu anlamına gelir. Demek ki, konan yasaların tüzüklerle ortadan kaldırılmaması gerekir. Yasak kesin olarak uygulanmalıdır. Bu yasağa uymayan işverenlere hapis cezasının yanında ağır müeyyideler uygulanmalıdır. Ceza hükümleri caydırıcı mı, özendirici mi? İş Yasasında konulan hükümlere uymayan işverenlere komik para cezaları öngörülmektedir. "Hizmet akdini yazılı olarak yapmayan", "ihbar süresine ilişkin ücreti", "kıdem tazminatını ödemeyen" işverene; "Beş işçiye kadar (beş işçi dahil) işçi çalıştıran işveren veya vekiline yüzbin (!!) lira, daha fazla işçi çalıştıranlara üçyüzbin (!!) lira para cezası, tekrarı halinde belirtilen bu cezalar iki kat olarak verilir." (agk, s. 58) denilmektedir. İş Yasası'nda konulan hükümlere uymayan işverenlere genelde komik para cezaları öngörülmektedir. Bu komik para cezalarını ödemek işverenler için gayet kolaydır. Komik para cezaları yerine işverenler için ağır müeyyideler uygulanmalıdır. İşçiyi kapı önüne koymak o kadar kolay olmamalı. Bunu yapan işveren de sonuçlarına katlanmalıdır. İş yasası üzerine sonsöz Bu yazımızda işçi bakış açısıyla, İş Yasası'nın kimi önemli maddeleri üzerinde durmaya, bu maddeleri yorumlamaya, bu maddeler bağlamında işçilerin taleplerinin ne olması gerektiğini ortaya koymaya çalıştık. Bu yazı bu alanda atılmış bir ilk adım olarak kavranmalıdır.
İş Yasası bağlamında söylenmesi gereken daha çok şey vardır. İşçilerin mücadelesinin gelişmesine bağlı olarak, sırasıyla bunlara da değinilecektir. Ama en başta söylenmesi gereken şudur: Burjuva yasalarında yapılacak değişikliklerle işçi sınıfının kurtuluşu mümkün değildir. Şu veya bu maddenin yasal planda iyileştirilmesi için mücadele gereklidir, ancak bu yeterli değildir. İşçi sınıfının hedefi bu yasaları onu yaratan sömürü sistemiyle birlikte tarihin çöplüğüne atmak ve kendi iktidarını kurarak kendi yasalarını yapmak olmalıdır. Bunun ötesi düzen içi mücadeledir ve düzen içi mücadele kurtuluşu getirecek mücadele değildir. Ekonomik, demokratik mücadele siyasi iktidar mücadelesinin araçları olarak kavranmalıdır. İşçi sınıfı kapitalist sömürü düzenine karşı yürüteceği mücadeleyle, emekçilerle beraber bu düzeni yerle bir ettiğinde son sözünü söyleyecek, işçi sınıfı önderliğindeki halk iktidarı şartlarında herşey ezilenler, emekçiler için düzenlenecektir. Üretenler, zenginliğin yaratıcıları yeni bir dünyanın yaratıcıları olacak. Böyle bir dünya için mücadele etmeye değer.
9. 2. 1999
