Ormanların katledilmesinin
kısa bir bilançosu...
'98 yılında orman yangınlarının sayısında, yanan orman alanı oranında
artış oldu. Doğanın katli artık öyle bir noktaya geldi ki, burjuva
gazeteler bile "isyan" etmekte ve "1998 yılı çevre
talan yılı oldu" manşetlerini atmaktadırlar.
Burjuva medya, 1998'in Temmuz-Ağustos aylarında yılın ilk altı-yedi
aylık orman yangınlarının dökümünü yaptıklarında, "Türkiye'de
son yıllarda alınan önlemlerle yangınların sayısından büyük bir azalma
sağlandığı"nı tespit ederek Türk hakim sınıflarının ne kadar
"yeşilsever" olduğunu kamuoyuna empoze etmeye çalıştı.
Burjuva medya bir yandan orman yangınlarının azaldığını anlatırken,
diğer yandan bizzat Orman Bakanı ve bir dizi orman müdürlükleri yaptıkları
açıklamalarda orman yangınlarının Eylül-Ekim aylarında yoğun bir biçimde
çıktığını söyleyerek adeta birbirlerini yalanlamaktadırlar.
Kitlelerin kafasını karıştıran ve dikkatleri dağıtmaktan öte bir işe
yaramayan bu çelişkili açıklamaları bir yana bırakırsak başta İstanbul
olmak üzere Türkiye'nin birçok yerinde orman yangınlarında adeta bir
enflasyon yaşanmaktadır. Hakim sınıflar bu yangınlar karşısında ciddi
tek bir önlem almazken, timsah gözyaşlarını dökmekten de geri kalmadılar.
Öyle ki, "nükleer santral her yönüyle çevreci bir enerji sistemidir.
Çünkü gaz, toz, is, kül ve curuf çıkarmıyor, tabiatın herhangi bir
yerini bozmuyor." diyen zamanın Çevre Bakanı (siz çevre düşmanı
diye okuyun) İmren Aykut, ne kadar doğa dostu olduğunu göstermek için
"orman yakan asılsın" talebini yükseltti...
İmren Aykut orman yangınlarının hızlı artışı karşısında idam talebini
yükseltirken, diğer yetkililer de yanan ormanların yerine en kısa
zamanda fidan dikileceği, yanan orman alanlarının kesinlikle imara
açılmayacağı, eğer haddini bilmez birileri inşaata başlarsa yapılan
ev ya da benzeri binaların hemen yıkılacağı konusunda tehditler savurmaktan
da geri kalmadılar.
Orman yangınları söndü, tehditler bitti ve geriye yanmış ormanın külleriyle
örtülü boş alanlar kaldı. Hakim sınıfların timsah gözyaşları sadece
gerçek suçlu ve sorumluları gözardı etmeye yaradı... Orman yangınlarının
olduğu yerler imara açılmaya başladı bile.
Hakim sınıflar ve sahibinin sesi medya, orman yangınlarının sorumluluğunu,
suçunu "bölücü"lere, "terörist"lere, hatta "Yunan
gavuru"na yüklemeye çalışırken, arazi mafyasından da yer yer
bahsetti. Tüm çarpıtmalara rağmen burjuva gazetelerin verdiği haberler
de doğanın talanının, somutta da ormanların katledilmesinin esas sorumlusunun
ve suçlusunun Türk devleti ve ormanlardan sorumlu yetkililer olduğu
gerçeğini gizleyememektedirler. Aşağıda aktaracağımız bazı veriler
ve uygulamalar, ormanların devlet eliyle nasıl katledildiğini açıkça
ortaya koymaktadır.
1998'DE
ORMAN YANGINLARI...
Burjuva medyada yılın ilk yarısındaki orman yangınlarının sayısı Temmuz
ayı başlarında kamuoyuna yansıtıldı. Buna göre 1 Ocak-3 Temmuz 1998
tarihleri arasında çıkan orman yangını sayısı 293'tür.
Fakat Ağustos-Ekim ayları döneminde orman yangınında büyük bir artış
oldu. 1998 yılında toplam orman yangını sayısı 1924'e çıktı. Bu yangınlarda
yok olan orman alanı ise 6743 hektarı buldu. 1997'de çıkan orman yangınının
sayısı 1339, yanan orman alanı ise 6315 hektardı. Buna göre 1998'de
hem orman yangını sayısında, hem de yanan orman alanında artış olmuştur.
Tüm bu veriler burjuva gazetelerin Orman Genel Müdürlüğü Orman Koruma
ve Yangınla Mücadele Dairesi Başkanlığı'nın verilerine dayanarak kamuoyuna
aktardığı bilgilerdir.
Bu bilgilere göre, 1998 yılında ihmal ve dikkatsizlik sonucu 976 orman
yangını çıkmış, bunun 485'i "diğer sebepler" kategorisi
içinde ele alınmış fakat "bu diğer sebeplerin" ne olduğu
açıklanmamıştır.
Kasıt grubuna sayılan orman yangını sayısı 278'dir. Bunun 3'ü "terör",
7'si kundaklama, 13'ü yer açma olduğu belirtilirken 255'i ise yine
"diğer sebepler" kategorisine eklenmektedir.
Orman yangınlarının 113'ünün lokomotiv kıvılcımı, elektrik hattı,
trafik kazaları sonucu ortaya çıktığı belirtilirken, yıldırım vurması
sonucu da 54 orman yangınının çıktığı açıklanmakta ve 503 orman yangınının
sebebinin ise meçhul(!) olduğu belirtilmektedir.
Tüm bu verileri topladığımızda "diğer sebepler", "meçhul
yangınlar", kundaklama ve yer açma işleri sonucunda çıkarılan
orman yangını sayısı yaklaşık 1256'dır ve bu, toplam yangın sayısının
yaklaşık üçte ikisidir. Yüzde olarak verilirse bu oran % 65 civarındadır.
Tüm bu veriler bu devletin ne kadar ciddi önlemler aldığını göstermektedir!
Her ne kadar Eylül ayı içinde İstanbul'daki yangınlar gündemde öne
çıkmış olsa da, 1998'de de orman yangınlarının en çok olduğu iller
turizmin yoğun olduğu Muğla, Antalya, İzmir gibi şehirler olmuştur.
Orman yangınlarının özellikle turizm alanlarında çıkmasının en temel
nedeni en fazla kâr elde etme hırsıdır. "Arazi mafyası"
gibi isimlerle anılan para babalarının bir bölümü turizm alanlarındaki
ormanları yakarak buralara hotel, motel vb. tesisler kurmaktadır.
Kâr hırsı uğruna doğa talan edilmektedir. Özellikle bu alanlarda "arazi
mafyası" gerçek anlamda devletle içiçe olan bir kesimden oluşmaktadır.
Bu tür alanlarda daha yangınların külü soğumadan, bu alanlar özel
kanun ve kararnamelerle imara açılmaktadır. Turizm alanlarında çıkan
yangınların genel durumu böyledir.
ORMANLAR
SADECE YANGINLARLA
YOKEDİLMİYOR,
DEVLET ELİYLE
KESİLİYOR!
Orman yangınlarının ve orman katlinin esas sorumlusu ve suçlusunun
Türk devletinin kendisi olduğunu gösteren veriler sadece 1998 yılına
ait veriler değildir.
Orman Genel Müdürlüğü'nden verilen bilgilere göre 1937'den bu yana
(1998 sonuna kadar) toplam orman yangını sayısı 63695'tir. Bu yangınlarda
yok olan ormanlık alan ise 478087 hektardır. Bu orman yangınlarının
%52'sinin nedeni bilinmemektedir! % 14'ünün de kasıtlı olarak yakıldığı
açıklanmaktadır. Yuvarlak hesapla bizzat devletin nedenini açıklamadığı,
gizlediği orman yangını oranı % 60 civarındadır. Bilindiği gibi hakim
sınıflar en ufak bir imkanı bulduklarında suçu başkalarına yüklemekten
hiç de geri kalmıyorlar.
Peki nasıl oluyor da bu kadar büyük bir orana sahip olan yangınların
nedenlerini açıklayamıyorlar? Bu alanların sonuçta kimlere peşkeş
çekildiği, kimlerin bu alanları kullandığına dikkat edilirse bu bilinmezlikler
ortadan kalkar.
Ormanların devletin korumasında olduğunun bir safsata olduğu, devletin
ormanların yokedilmesinde doğrudan rolü olduğu yönlü açıklamalar bu
alandaki bazı uzmanlar tarafından da zaman zaman ortaya konmaktadır.
Örneğin; İstanbul'da Eylül ayında ortaya çıkan yangınlar döneminde
Orman Mühendisleri Odası Genel Başkanı Salih Sönmezışık kamuoyuna
bazı bilgiler aktardı. Cumhuriyet gazetesinin yayınladığı habere (19
Eylül 1998) göre Sönmezışık şunları söylemektedir:
"1937 yılından bugüne kadar çıkan yaklaşık 63 bin adet orman
yangınında 16 milyon dönüm orman alanının yok olduğunu (...) 1950-1993
yılları arasında ülkemizde 27 milyon dönüm orman alanının yok edildiğini"
belirtti.
Sönmezışık ormanların sadece yakılmakla yokedilmediğini de şöyle ortaya
koymaktadır:
"Bunun yüzde 27'si orman yangınları, yüzde 1'i yerleşim yeri
açma, yüzde 8'i başarısız ormancılık çalışmaları, yüzde 56'sı devletin
çıkardığı yasal düzenlemelerle, geri kalanı çeşitli nedenlerle yok
edilmiştir." (Cumhuriyet, 19 Eylül 1998)
Burada da açık bir biçimde ortaya konduğu gibi, 1950-1993 yılları
arasında 27 milyon dönüm ormanın % 56'sı doğrudan devletin yasal düzenlemeleriyle
yokedilmiştir. Orman yangınlarının da çoğunluğunun devletin ya da
devlet yetkililerinin eliyle çıkarıldığı, yanan ormanlık alanların
imara açıldığı da bilindiğinde 1950-1993 yılları arasında yokedilen
ormanın % 70 ile % 80'inin sorumlusu ve suçlusunun doğrudan devletin
kendisi olduğu ortaya çıkmaktadır.
Sönmezışık, orman sevgisinin ışığının sönmediğini gösterircesine yaptığı
açıklamalar bunlarla sınırlı değildir. Örneğin İstanbul'da yangınlar
sonucu yokolan ormanlık alan 1600 dönüm iken aynı dönemde (son 10
yıl içinde) TEM otoyolunun kuzey ve güneyinde 170 000 dönüm orman
alanı, ormancılık düzeni dışına çıkarılmıştır.
12 Eylül 1980 Cuntası lideri Kenan Evren, ardından başbakanlığa gelen
Turgut Özal, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin
Dalan'ın işbirliği ve sonra Orman Bakanlığı'na getirilen Hasan Ekinci'nin
katkı ve desteğiyle 2 milyon 292 bin 187 metrekarelik Saip Molla Ormanı
yüzde 6 imar perdelemesiyle yapılaşmaya açılmış ve pratik uygulamada
bu % 6'lık oran % 85'e ulaşmıştır. Pratik olarak Saip Molla Ormanı
orman olmaktan çıkarılmıştır.
Devlet eliyle ormanlık alanların yokedilmesi irili ufaklı daha çok
örnekle de gösterilebilir. Örneğin İsviçre'deki Alp Dağları'ndan sonra
dünyanın oksijen zenginliği açısından en iyi ikinci bölge ilan edilen
Kaz Dağları'ndaki ormanlar kesilerek yokedilmektedir.
Orman Genel Müdürlüğü tarafından "Katliam yok, gençleştirme var"
tespitlerinin yapıldığı ortamda sadece Kaz Dağları'nda 15 hektarlık
orman 1998 yılında katledilmiştir.
Orman katlinin sadece orman yangınlarıyla yapılmadığına bir diğer
örnek de Erzurum Palandöken Dağı'ndaki devlet ormanının vali tarafından
kestirilmesidir. 1993 yılında turizm merkezi ilan edilen Erzurum'un
Palandöken Dağı'ndaki devlet ormanı, Orman Bölge Müdürlüğü'nün karşı
çıkmasına rağmen Erzurum valiliği tarafından imara açıldı. 17 Ekim
1998 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi şöyle veriyor:
"Mahkemenin 'durdurma' kararları da dinlenmeden, yasadışı yöntemlerle
başlamasına izin verilen otel inşaatı, 2600 metre yükseklikteki '36
yıldır' ormancıların sabır ve inatla yetiştirdikleri ormanda 'ağaçlar
sökülerek' yapılıyor."
Valiliğin tavrının yasadışı bir tavır olduğu itirazlarına ve mahkeme
kararlarına rağmen ormanlar, ağaçlar sökülerek yokedilmiştir. Hakim
sınıflar ne kadar ormansever, çevresever görünürse görünsün, ne kadar
fidan dikme kampanyası yürütürse yürütsün kâr hırsı uğruna bizzat
kendilerinin ormanları yokettiği, çevreyi mahvettiği gerçeğini ortadan
kaldıramaz. Hakim sınıflar doğayı kendilerine ne kadar kâr, kazanç
sağlarsa o kadar sever... Ormanlar da, turizm alanı gerekiyorsa, Koç,
Sabancı, Eczacıbaşı vb. büyük patronların üzerinde at oynatıp cirit
atacak alana ihtiyaçları varsa yokedilmesi gereken gereksiz varlık
haline dönüşür, dönüşmektedir.
Ormanların katli somutunda da doğanın korunması isteniyorsa, o zaman
mücadele bizzat kapitalist düzenin ortadan kaldırılması için verilmek
zorundadır. Kapitalist sömürü düzeni varolduğu sürece insanlık doğayla
uyum içinde birarada yaşamayı gerçekleştirme imkanına sahip değildir,
olamaz da!
Doğayı koruma alanında da günün en öne çıkan şiarı, "Ya barbarlık
ya sosyalizm!" şiarıdır. Doğayı korumak isteyenler sosyalizm
için mücadeleye sarılmalıdır.
12 Şubat 1999
