ROMANYA

Maden işçilerinin mücadelesi...

Bu yılın Şubat ayında Romanya, Şil vadisinde bulunan kömür ocaklarında çalışan maden işçilerinin grev ve direnişleri ile sarsıldı. 20 bin civarındaki kömür madeni işçisi hükümetin maden ocaklarını kapatma kararına karşı ve % 35 ücret artışı talepleri başta olmak üzere çeşitli ekonomik, demokratik talepler temelinde direnişe geçti. Kömür madenlerinin bulunduğu bölgede çalışanların % 80'i bu madenlerde çalışmaktadır. Bölge nüfusunun ezici çoğunluğu, en başta da madenci işçilerin aileleri, hükümetin madenleri kapatma kararından doğrudan etkilenecekleri için maden işçilerinin direnişine tümüyle destek verdi. Maden işçilerinin mücadelesi, bölgenin işçi ve emekçilerinin mücadelesi ve bayrağı haline geldi. Direnişteki işçiler, amaçlarına ulaşmak amacıyla sonunda kitlesel olarak başkent Bükreş'e yürüyüş yapmaya karar verdiler ve 15 binin üzerinde maden işçisi kitlesel olarak yürüyüş eylemine girişti. İşçilerin hedefi, başkente girip, gerekirse parlamentoyu kuşatıp hükümeti ve parlamentoyu baskı altına alarak, ocakların kapatılması kararının geri alınmasını sağlamaya zorlamaktı.
Şil bölgesi kömür ocakları işçilerinin Şubat 1999'da yürüttükleri direniş ilk eylem değildi. Çavuşesku önderliğindeki sosyalfaşist diktatörlük döneminde de kömür işçileri direniş eylemleri gerçekleştirmişlerdi. 1 Ağustos 1977'de, hükümetin maden işçilerinin emeklilik yaşını 50'den 55'e yükseltme girişimine karşı 35 bin kömür işçisi kitlesel protesto yürüyüşleri gerçekleştirdi. İşçilerin kendiliğinden kitlesel eylemi karşısında, emeklilik yaşını yükseltme planından vazgeçmek zorunda kalan sosyalfaşist diktatörlük, kendini eylemle de gösteren devrimci bir potansiyelin gelişmesini kırmak amacıyla, eylemlerden kısa süre sonra işçilerin önemli bir bölümünü Romanya'nın başka bölgelerindeki madenlere kaydırdı.
Çavuşesku diktatörlüğünün yıkılmasından sonra kömür ocakları işçileri 1990 ve 1991 yıllarında, hükümetlerin işçi düşmanı politikalarına karşı, Bükreş'e kadar yürüyüş eylemleri yaptılar. Şehrin içine girmeyi başardılar. Bu eylemlerde işçiler, sınıf bilincine sahip bir önderlik tarafından değil de, ya kendiliğinden geliştirdikleri eylemlerle mücadele etme durumunda kaldıkları için ya da işçilerin bu eylemlerini kendi amaçları için kullanmak isteyen burjuva-gerici güçler tarafından yönlendirildikleri için önemli ve kalıcı başarı elde edemediler.
1996 seçimlerinde işbaşına gelen yeni hükümet (burjuva diliyle konuşacak olursak "orta-sağ koalisyonu") "pazar ekonomisi"ne tam anlamıyla geçişi sağlamak; böylece Avrupa Birliği'ne ve NATO'ya üyeliğe kabul edilmek amacıyla yeni bir istikrar programı kabul etti. 1999'da 10 milyar ABD dolarına yükselen dış borçlarını ödemede içine düştüğü darboğaz da istikrar programının bir diğer zorlayıcı etkeni oldu. Bu şartlarda Uluslararası Para Fonu (İMF) hükümete, yeni dış borç musluğunun açılması için bir dizi şart dayattı: Devlet küçültülecektir, yani "verimsiz" işletmeler kapatılacak ya da özelleştirilecek, işçiler kitlesel olarak işten çıkarılacak, devlet giderleri kısılacak, sosyal güvenlik harcamaları (sağlık, eğitim harcamaları ve temel gıda maddelerine yapılan sübvansiyonlar kaldırılacaktır) hızla azaltılacaktır vb.
Bu şartlardan, kömür ocakları işçilerinin payına ocakların kapatılması düştü. 1997 yılında tüm Romanya'da kömür ocaklarından 90 bin işçi işten çıkarıldı. Şil vadisindeki kömür ocaklarında işlerine son verilen işçi sayısı 20 bini buldu. Bu işten çıkarmalara 6500 işçi daha eklenmek istendi. Hükümetin gerekçesi hazırdı: "Ocaklar verimsiz!"
Gerçekten de kapitalist pazar ekonomisi kriterlerine göre hem tüm Romen kömür ocakları, hem de Şil vadisi kömür ocakları verimsizdir. Zira başka ülkelerde kömür çok daha az giderle üretilmektedir ve dünya piyasalarında kömürün fiyatı Romen kömüründen daha ucuzdur. Eskiden Romen kömürünün önde gelen alıcılarından olan eski Doğu Bloku ülkeleri, en başta da Rusya, hem içinde bulundukları mali kriz hem de dünya piyasasında Romen kömüründen daha ucuz kömür satın alabildikleri için Romen kömürünün alıcısı olmaktan çıktılar. Romen kömürü ancak yüksek devlet sübvansiyonu ile çıkarılmaya devam etti. Fakat kömür üretiminden ortaya çıkan mali kaybın 370 milyon dolara çıkması engellenemedi. Romen hakim sınıfları, ekonomik ve mali krizin tüm yükünü, daha radikal ve daha hızlı bir biçimde işçilerin sırtına yıkmak amacıyla, devlet işletmelerinin kapatılmasını ve özelleştirilmesini hızlandırdılar. Bu "hızlandırma programı" çerçevesinde Şil vadisi kömür ocakları da kapatılmak istendi.
Zaten çok düşük ücretlerle çalışan kömür ocakları işçileri için bu program bardağı taşıran son damla oldu. İşçiler Şubat ayında pratik olarak kömür ocaklarını ve Şil vadisi yerleşim bölgelerini işgal ettiler. İşçiler yalnızca ocakları kapatma kararının geri alınmasını talep etmekle yetinmediler, özellikle son 10 yılda reel ücretlerindeki büyük düşüşü kısmen de olsa durdurmak amacıyla %35 ücret zammı talebini de getirdiler. Kömür ocakları işçilerinin ücretleri 1,5 milyon Ley (yaklaşık 44 milyon TL) civarındaydı ve bu ücretten 300 bin Ley iş elbiseleri için ücretten kesilmekteydi. Geriye kalan ücret "yaşamaya az, ölmeye çok" olan bir miktardan başka şey değildi. Romanya işçi sınıfının diğer kesimlerinin ortalama ücretleri kömür ocakları işçilerinin ücretlerinin yarısıydı! Kömür ocakları işçileri çok daha büyük yoksulluk seviyesine düşmemek amacıyla, ocakların kapatılması kararına karşı direnişlerini, ücret artışları talepleri ile birleştirdiler.
Hükümetin taleplerini geçiştirme taktiğine karşı direnişçi işçiler toplu halde Bükreş'e yürüme kararı aldılar ve hemen uygulamaya geçtiler. Hükümet, işçilerin başkente girmesini engellemek amacıyla, işçilerin yolları üzerindeki ilk yerleşim bölgelerine polis ve asker birlikleri gönderdi. Sermayenin silahlı güçleri barikatlar kurdular, barikatları geçmek isteyenleri ateş açmakla tehdit ettiler. Ama tehditler amacına ulaşmadı. İşçiler yolları üzerinde bulunan yerleşim bölgelerinin işçi ve diğer emekçilerinden de destek alarak, polis ve ordu barikatlarını aştılar. İşçiler kararlıydı; Bükreş'e girip haklı taleplerini söke söke alacaklardı. İşçilerin bu kararlılığı ve işçilerin eylemine yönelik ülkede büyüyen sempati karşısında, sermaye devleti açık çatışmayı göze alamadı. Taktik değiştirdiler. İşçilerin temsilcileriyle görüşme masasına oturma ve kapalı kapılar ardında görüşme taktiğine geçildi.
Kömür işçilerinin bilinç ve örgütlülük seviyesi hakim sınıfların taktiğini bir bütün olarak boşa çıkarmaya yetmediği ama daha önemlisi direnişin önderliğini devrimci, komünist güçler yürütmediği için yeni taktik başarılı oldu. Kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde hükümet temsilcileri, ocakları kapatma kararının şimdilik hükümetin gündeminden kalktığı ve ücretlere % 25 zam yapmaya hazır oldukları sözünü verdiler. Ama bu söz, ne dünya burjuvazisinin ne de Romen burjuvazisinin işçilere verip de tutmadığı ilk söz değildi... Lafta verilen söz, işçilerin direnişini geri çekmek, mücadelenin keskinliğini kırmak içindi.
Bu gerçek işçiler yürüyüşlerine son verdikten ve işlerinin başına döndükten sonra tüm çıplaklığıyla kendisini dayattı. Ücret zammı verilmedi. Ocakların kapatılması hükümetin resmi programından çıkarılmadı. Kapatma amacına ulaşmak için hükümet daha uygun bir an beklemeye başlamış durumda.
Direnişin başını çeken Miron Cozma, daha önce kömür işçilerinin bir eylemindeki "yasal olmayan" eylem ve sorumluluğu bahanesiyle mahkeme tarafından 18 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Karara karşı protestolarını dile getirmek için yeniden Bükreş yürüyüşü başlatan işçilerin bu eylemi; artık işçilerin saflarında gedik açmış, karşı güçlerini hazırlamak için yeterli zamana kavuşmuş devletin silahlı güçlerince zorla dağıtıldı. Yüzlerce işçi ağır biçimde yaralandı ve tutuklandı.
Mücadelenin bu evresinde inisiyatifi Romen sermayesi yeniden ele geçirdi. Fakat işçiler de, amaçlarına ulaşamasalar da, bilinç ve örgütlülük düzeylerini geliştiren ve yükselten önemli deneyimlerden geçtiler. Mücadelenin bugünkü seviyesi açısından bunlar önemli faktörlerdir.
Kömür işçilerinin eylemlerinde, önderliğin Romen milliyetçisi Miron Cozma tarafından yürütülmesi, hem Romen gericiliğinin önemli bir kesiminin hem de uluslararası sermayenin satın alınmış kalemşörleri tarafından işçilerin eylemlerinin haklılığını, taleplerinin doğruluğunu gözlerden gizlemek için kullanıldı, kullanılıyor. Bunlara göre; Romanya'da demokrasi var, demokratik bir hükümet var. İşçiler aslında kendi ekonomik demokratik hakları için değil, bu demokratik hükümeti yıkmak için mücadele ediyorlar. Bütün bunları Miron Cozma'nın siyasi niteliğine dayandırarak propaganda ediyorlar.
Miron Cozma'nın milliyetçi, faşist bir işçi önderi olduğu doğrudur. Ancak işçilerin faşist, milliyetçi talepler uğruna mücadele ettiği yönündeki propagandalar yalandan ibarettir. İşçiler çok somut olarak; işten atılmalara karşı duruyorlar, kendi ücretlerini korumaya yönelik olarak zam talebinde bulunuyorlar. İşçiler bu talepler için hükümetle çatıştılar. Uluslararası sermayenin kalemşörleri ve Romen gericiliğinin önemli kesiminin gözlerden gizlemek istediği de budur. Onlar, işçilerin kendi ekonomik-demokratik talepleri için hükümetle çatışmasının kötü örnek olacağını bildiklerinden işçi eyleminin kendisini değil, Miron Cozma'nın niteliğini tartışıyorlar. Burada yapılan sahtekarlıktan başka birşey değildir.
Bu konuda eldeki bilgiler temelinde kısaca söylenmesi gereken şudur:
Her işçi eylemi, işçiler tarafından yürütülüyor gerekçesiyle ilerici, olumlu bir rol oynamaz. Her işçi eylemi kendi somutu içinde değerlendirilmeli ve tüm temel yönleri ile birlikte ele alınmalıdır. Somut olarak kömür ocakları işçilerinin eylemlerini ele aldığımızda görülen iki önemli yan vardır.
Birinci yön; işçilerin taleplerinin ve bu talepler temelinde geliştirdikleri mücadelenin haklı doğru olduğudur.
İkinci yan, işçilerin haklı talepler uğruna yürüttüğü haklı mücadele, Romen burjuvazisinin şovenist-ırkçı Büyük Romen Partisi (ve bu partiyle yakın ilişki içinde bulunan Miron Cozma) tarafından kendi gerici amaçları için kullanılmaya çalışıldığı, yer yer bunda başarılı da olunduğudur. Bu şartlarda, doğru olan tutum işçilerin haklı talep ve mücadelesini desteklemek ve fakat bunun yanısıra bu mücadelede olumsuz ve gerici olanı reddetmek, ona karşı mücadele etmektir.
Romanya işçi sınıfı, ilerde sınıf bilinçli örgütlülük temelinde girişeceği daha kararlı mücadelelerle şimdiki zayıflık ve olumsuzluklarını da er geç aşmasını bilecektir.



KOSOVA

Emperyalist diplomasinin zincirinde...

Ulusal hakları elinden alınmış Kosovalı Arnavutların geleceği, bütünüyle emperyalist büyük güçlerin ve Sırp gericiliğinin çıkarlarına terkedilmiş durumda... Bu çıkarların ve çıkar oyunlarının son durağı, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere gibi emperyalist büyük güçlerin diktası altında yapılan Fransa'nın Rambouillet şehrindeki "barış görüşmeleri"dir.
Büyük güçlerin tehdidi altında görüşme masasına oturmuş Sırp gericiliğinin sözcüleriyle Arnavut milliyetçiliğinin temsilcileri, büyük kurtların diktası altında, aç kurtların çıkarına göre çözüm yolu aramaya çalışıyorlar. Gerçekte sorun açık: Kosovalı Arnavutların ulusal hakları Sırp hakim sınıfları tarafından ayaklar altına alınmakta, Kosovalı Arnavutların ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere ulusal hakları zorla baskı altında tutulmaktadır. Çözüm, bu en temel demokratik hakların kabul edilmesi, tanınması ve Kosovalı Arnavutların kendi kaderlerini gerçekten kendilerinin tayin etmesidir. Ancak böyle bir ortamın sağlanması emperyalistlerle olacak iş değildir.
Bir yandan Sırp gericiliği, diğer yandan emperyalist büyük güçler için sorun kendi gerici çıkarlarının nasıl daha iyi korunacağıdır. Onlar için, en temel ulusal haklardan sözetmek kendi gerici-emperyalist çıkarlarının üstünü örtmek, gerçek amaçlarını gizlemek için bir araçtan başka bir şey değildir. Sırp gericiliği, "ülkesinin ve milletinin bölünmez bütünlüğü" faşist temel pozisyonu çerçevesinde Kosovalı Arnavutların varlığını ve ulusal haklarını yok saymaktadır. Onlar için bir "ulusal sorun" yoktur, "Arnavut terörizmi" sorunu vardır. Fakat Sırp gericiliğinin bu yalana dayalı siyasetini istediği gibi uygulamada zorlukları var. Çünkü batılı emperyalist büyük güçlerin kendi çıkarları Sırp gericiliğinin bu siyaseti ile çelişmektedir. Durum bu olunca, batılı emperyalistler Sırp milliyetçilerinin karşısına insan hakları savunusu maskesiyle dikilmektedir. Batılı emperyalistler, öncelikle de hiç olmadı Avrupa'da inisiyatifi kendi eline almak isteyen batı Avrupa emperyalist devletleri, en başta da Alman emperyalizmi Balkanlar'da etki alanını genişletmek ve sağlama almak için Sırp gericiliğinin gücünün zayıflatılmasını bugünkü siyasetinin temeli yapmıştır. Emperyalist büyük güçlerin bu siyaseti Kosova sorununda pratiğe geçirmesi, Arnavutların kimi ulusal haklarına lafta sahip çıkmasını, Kosovalı Arnavutların bazı ulusal haklarının Sırp gericiliği tarafından resmen tanınmasını gerektirmektedir. Emperyalist büyük güçler, bu politikalarını hayata geçirmede Arnavut milliyetçilerini, özellikle Kosova Demokratik Liga'sını ve Kosova Kurtuluş Ordusu, UÇK'yı kullanmaktadırlar.
Emperyalistler şu an için Kosova'nın Yugoslavya Cumhuriyeti'nden ayrılması talebini -biraz da ABD'nin siyaseti bu olduğu için- açıktan desteklememektedirler. Böyle bir talebin uygulanması Sırp gericilğini bir yanıyla daha fazla zayıflatırken, diğer yandan ama bölgedeki ulusal ve siyasal coğrafyayı emperyalist büyük güçler için daha karışık ve çelişik hale getirecektir. Arnavutlar, Kosova dışında Arnavutluk'ta ve sırtını kuruluşundan bu yana batılı emperyalistlere dayamış olan Makedonya'da yaşamaktadır. Kosova'nın Yugoslavya'dan ayrılmasıyla hem Makedonya hem de Arnavutluk'la olan ilişkilerin zarar görmesi olasılığı ortaya çıkabilecektir. Ayrıca, Kosova'nın da ayrı devlet olarak ortaya çıkması bölgedeki "Balkanlaşma" yani küçük ulusal ve etnik devletlerin sayısının artmasını, etnik çelişkilerin emperyalistlerin istediği ölçünün dışında kabarmasını beraberinde getirecektir. Bu nedenlerden dolayı, batılı emperyalist büyük güçler, en başta ABD'nin bu yöndeki tavrı sonucu Kosova siyasetlerinin sınırını -şimdilik-, Kosova'nın Sırp hakim sınıfları tarafından otonom bölge ya da otonom cumhuriyet olarak tanınması şeklinde çizmişlerdir. Fakat bu sınırın daha ileri çekilmesi olasılığı vardır ve bu Sırp gericiliğinin "uzlaşma yeteneği"ne bağlıdır.
Kosova'da yaşayan nüfusun % 90'ı Arnavuttur. Arnavutların toplam nüfusu 2 milyon civarındadır. Bu nüfusun yarısından çoğu 20 yaşın altındadır ve bu nüfus her yıl % 4 büyümektedir. Kosova, eski Yugoslavya içinde iktisaden en geri bölgedir. İktisadi geriliğe paralel olarak işçi sınıfının toplam nüfus içindeki oranı düşüktür. Hızla büyüyen nüfus artışına paralel olarak işsizlik de çığ gibi büyümektedir. Eğer bugün, Kosovalı Arnavutlar içerisinde işçi sınıfının objektif rolü önemli bir yere sahip değilse, bu öncelikle Kosova'daki işçi sınıfının objektif durumunun zayıflığından ve oranı düşük olan işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyinin düşüklüğündendir. Kosovalı Arnavut işçi sınıfının safları yeni güçlerle arttıkça, onun bilinç ve örgütlülük düzeyi yükseldikçe, Kosova ulusunun kendi kaderini tayin hakkının gerçek çözümü sonuna kadar devrimci bu sınıfın mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline gelecektir. İşte o zaman Arnavut işçi sınıfı, bölgedeki diğer uluslardan işçi kardeşleriyle dayanışma içinde gerçek çözüme doğru sağlam adımlarla ilerleyecektir.
Şu an, emperyalist büyük güçler, Sırp gericiliğine kendi taleplerinin önemli bir bölümünü kabul ettirecek, bu taleplerin formüle edildiği anlaşmaya imza attıracak ve böyle bir anlaşmanın uygulanmasını sağlayan garantör olarak kendi askeri güçlerini bölgeye yerleştirecektir. Bu durumda Kosovalı Arnavut işçi, emekçi ve köylülerin sorunları gerçekte çözülmemiş, sadece baskının biçimleri ve uygulayıcıları değişmiş olacaktır.



NİJERYA

Afrika usulü demokrasicilik oyunu...

Afrika kıtasındaki ülkelerin önemli bir bölümünü askeri diktatörlükler yönetiyor. Askeri diktatörlükle yönetilen ülkelerin birinde, askeri faşist diktatörlükten parlamenter maskeli faşizme geçmek amacıyla seçimlere izin verilirse, emperyalist basında "demokrasiye geçiliyor" değerlendirmeleri yapılır ve "demokrasiye saygılı" komutanlar göklere çıkarılır.
Gerçekte, örgütlü ve ilerici bir halk hareketinin askeri rejimi yıkmasıyla değil de, hakim sınıfın kendi içindeki çelişkilerin çözümünde halkın rejime karşı uyanan ve yayılan öfkesinin kullanılarak rejimin yapısında biçimsel değişiklikler yapılması, örneğin askeri yönetim yerine seçimlerle yeni bir yönetim oluşturulması "demokratikleşme" olarak gösterilir. Seçimlerle iktidara gelenler kısa sürede kendi askeri diktatörlüklerini kurarlar ya da yeni bir askeri darbe yapılır ve "demokrasiye" ara verilir.
Bu tür oyunun çok sık oynandığı Afrika ülkelerinden biri de Nijerya'dır.
1960 yılında biçimsel bağımsızlığına kavuşan Nijerya 6 yıl askeri darbesiz bir dönem geçirdi. 1966 yılında ilk askeri darbe, aynı yıl da ikincisi yapıldı. 1970'li yıllarda, batılı büyük petrol tekelleri Nijerya'da yoğun bir biçimde petrol çıkarmaya yatırım yaptılar. 1979'da General Obosanjo seçimler yapılmasına izin verdi. Sivil devlet başkanı olarak Shehu Shagari seçildi. Shagari 1983'deki devlet başkanlığı seçimini de kazandı ama 1985'de General Babangida tarafından devrildi. Babangida, seçileceğini sandığı için devlet başkanlığı seçimine 1993'te izin verdi. Kendisi yerine sandıktan Moshood Abiola çıkınca, seçimleri geçersiz ilan etti. Askeri faşist diktatörlük devam ettirildi. Bu ara bir kaç askeri darbe daha yapıldı. Generallerin adı değişti, askeri faşist diktatörlüğün niteliğinde bir değişim olmadı.
Fakat 1998'e gelindiğinde eskisi gibi askeri darbelerle yönetenleri değiştirmek ama askeri yönetimde önemli bir değişiklik yapmadan devam etmek iyice zorlaştı. En sonunda General Obasonjo, ülkenin sivil yönetime devri için bir geçiş programını kabul etti. Bu geçiş programına uygun olarak, üç partinin katılımına izin verilen yerel seçimler Aralık 1998'de, parlamento seçimleri ise Ocak 1999'da yapıldı. Şubat 1999'da da devlet başkanlığı seçimleri yapılacak ve böylece "demokrasiye geçiş" sağlanmış olacaktır. Emperyalist medyanın pompaladığı düşünce budur.
Nijerya'nın sorunlarının gerçek nedeni seçimlerin yapılmamış olmaması değil ki, seçimler sorunlara çözüm getirsin! Şimdiye kadar gerçekten demokratik seçimlerin yapılmamasının gerçek nedeni, ülkenin emperyalizme her yönüyle bağımlı olması, emperyalist büyük güçlerin ve emperyalist büyük tekellerin, özellikle de petrol tekellerinin Nijerya'yı en barbar bir biçimde sömürü kıskacı altına alması, sömürü düzenlerinin ayakta kalması ve sürmesi için ülkede küçük ama emperyalist talandan kısa sürede en büyük payı almak için faşist bir rejim kuran oligarşinin iktidara oturtulmasıdır.
108 milyon olan Nijerya nüfusunun ezici çoğunluğu kırlık alanda yaşamaktadır ve yoksul köylüdür. Petrol kuyularının ardı ardına açılması ve petrol üretiminin hızla büyümesine bağlı olarak 1970'lerden itibaren şehir nüfusu da hızla artmaya, buna bağlı olarak proleterleşme süreci hızlanmaya başlamıştır. Ülkede farklı etnik kökenlerin ulusal birliklerde şekillenmesi halen geridir ve etnik birlik daha öne çıkmaktadır. Etnik gruplar içinde ülkenin kuzeyinde HausSAĞFulanıler, güneybatıda Yorubalar ve güneydoğuda da İbolar başta gelmektedir. Bu etnik grupların klan şefleri, çıkarlarına göre çeşitli dönemlerde kurulan askeri diktatörlüklerle ya yakın ilişkiler kurup zenginleşmeye çalışmışlar ya da istedikleri pay verilmediğinde karşı mücadele yürütmüşlerdir.
Ülke, dini açıdan da üç temel gruba bölünmüştür. Nüfusun yaklaşık olarak % 43'ü müslüman, % 34'ü hristiyan ve % 19'u animist (Animizm: Evrendeki canlı-cansız tüm varlıklara bir ruh atfeden din) dinindendir.
Müslüman burjuvazi, müslüman klan şefleri daha çok Nijerya'nın kuzeyinde yaşayan müslüman kökenliler arasında uzun yıllardır dine dayalı bir hareket geliştirmek amacıyla yoğun bir uğraş içindedirler. Bu takım, güya partilerden bağımsız olan "Barış İçin Bağlaşık" adlı bir kitle örgütünün içinde yoğun bir etkiye sahiptir.
Ülkenin en önemli gelir kaynağı, Shell gibi uluslararası tekellere peşkeş çekilmiş petrol üretimidir. Fakat 1980'li yıllardan bu yana ham petrol fiyatı sürekli olarak düşmektedir. Buna bağlı olarak Nijerya'nın gelirinde bir düşüş vardır ve dolayısıyla Nijerya hakim sınıflarının kendi aralarında paylaşabilecekleri bölüm de gittikçe küçülmüştür. Gittikçe küçülen gelirden oligarşinin hangi kesiminin daha büyük paya el koyacağı bağıntısında yürüyen dalaşı ve dalaşın aracı olarak askeri darbeleri de keskinleştirmiştir. Batılı petrol tekelleri ülkede milyonlarca ton petrol üretip, milyarlarca dolar kazanırken, ülkede yeterli benzin bulunmamaktadır. Benzin kıtlığından, petrol boru hatlarından kaçak benzin pompalamaya çalışırken bir çok kez büyük patlamalar olmuş, yüzlerce insan feci şekilde yanarak ölmüştür.
Ülkenin borçları azalmamış, artmıştır. Dış borç miktarı 30 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Artan ekonomik sıkıntının yükü halkın sırtına yıkılmıştır. 1980'li yılların verilerine göre bin dolar civarında olan kişi başına düşen aylık gelir 1990'lı yıllarda 300 dolara düşmüştür. Bu kişi başana düşen 300 dolarlık gelir, zenginlerle yoksulların gelirinin toplamının ülkenin nüfusuna bölünmesinden çıkan rakamdır. Gerçekte halk yığınlarının geliri 300 ABD dolarından çok daha düşüktür. Halkın üzerindeki siyasi baskıda sürekli ve sistemli olarak öne çıkartılan şiddet ve terördür. Başkaldırmaya cesaret eden halk yığınlarının karşısına çıplak terör çıkartılır.
Nijerya'da bu şartlarda seçimlere gidiliyor, "demokrasiye" geçiliyor!
İşçilere ve diğer emekçilere seçimlerde ve "demokrasiye geçiş" oyununda biçilen rol figüran rolünden başka bir şey değil.

Şubat 1999