İŞÇİ HAKLARI VE
YASAL DÜZENLEMELER
Sınıf bilinçli işçiler işyerlerinde gerek düzendışı örgütlenmelere
giderken, gerekse sendikal örgütlenme gibi düzeniçi örgütlenmelerde
başarılı olabilmek için konuyla ilgili burjuva yasalarının içeriğini
iyi bilmek zorundadırlar.
Konuyla ilgili yasaları bilmeden, yasal zeminin sınırlarını bilmeden,
yasal imkanları sonuna kadar kullanmasını bilmeyen sınıf bilinçli
işçilerin başarılı bir çalışmayı örgütlemesi zordur.
Özellikle faşizmin iktidarda olduğu ülkelerde en ufak yasal olanakları
kullanmak, örgütlenmede başarılı olmanın önkoşullarından birisidir.
Bu sayımızda çalışma yaşamının belirli alanları ile ilgili haklara
değinmek istiyoruz.
İŞ KANUNUNDAKİ
BAZI MADDELER
1971 yılında kabul edilen 1475 sayılı kanunun bazı maddelerini aşağıya
alıyoruz. Bu maddeleri gerekli bulduğumuz yerlerde yorumlayacağız.
Aksi halde bilinçlere çıkması açısından maddeyi olduğu gibi ya da
bir bölümünü alacağız.
Madde 1- Bir hizmet aktine dayanarak, herhangi bir işte ücret karşılığı
çalışan kişiye işçi, işçi çalıştıran tüzel veya gerçek kişiye işveren,
işin yapıldığı yere işyeri denir.
Bu maddede yapılan tanımlar, sözkonusu yasanın 5. maddesiyle, mesela,
deniz, hava taşıma işlerinde, tarım işlerinde, ev hizmetlerinde çalışanlara,
çıraklar hakkında, sporcular hakkında vb. geçerli sayılmamaktadır.
Madde 8- Nitelikleri bakımından en çok 30 iş günü süren işlere süreksiz
iş, bundan fazla süren işlere sürekli iş denir. Yine bu kanunun belirli
maddeleri süreksiz işlere uygulanmaz.
Madde 11- Bu kanuna göre yapılacak yazılı sözleşmelerde aşağıdaki
hususların bulunması gerekmektedir:
1. İşveren ve işçinin ad ve kimlikleri,
2. Yapılacak iş,
3. İşyerinin adresi,
4. Süresi belirli sözleşmelerde sözleşmenin süresi,
5. Ücret, ödeme şekli ve zamanı,
6. Var ise tarafların ileri sürdükleri özel şartlar,
7. Hizmet akdinin yapıldığı gün,
8.Tarafların imzası.
Madde 12- Sürekli hizmet akitlerinde deneme süresi en çok bir aydır.
Ancak bu süre toplu iş sözleşmeleri ile üç aya kadar uzatılabilir.
Bu süre içinde taraflar hizmet akdini bildirimsiz ve tazminatsız feshedebilirler.
Ancak, işçinin çalıştığı günler için ücret ve diğer hakları saklıdır.
Madde 13-
A) Süresi belirli olmayan sürekli hizmet akitlerinin feshinden önce
durumun diğer tarafa bildirilmesi gerekir.
Hizmet akdi:
a) İşi altı aydan az sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa
yapılmasından başlayarak iki hafta sonra,
b) İşi altı aydan bir buçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin
diğer tarafa yapılmasından başlayarak dört hafta sonra,
c) İşi bir buçuk yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin
diğer tarafa yapılmasından başlayarak altı hafta onra,
ç) İşi üç yıldan fazla sürmüş olan işçi için bildirimin diğer tarafa
yapılmasından başlayarak sekiz hafta sonra, feshedilmiş olur.
B) Öneller asgari olup, sözleşme ile artırılabilir.
C) Bildirme şartına uymayan taraf yukarda yazılı önellere ilişkin
ücret tutarında tazminat ödemek zorundadır.
İşveren, işçinin ihbar önellerine ait ücretini peşin vermek suretiyle
hizmet akdini feshedebilir.
İşçinin sendikaya üye olması, şikâyete başvurması gibi sebeplerle
işinden çıkarılması hallerinde ve genel olarak hizmet akdini fesih
hakkının kötüye kullanıldığını gösteren diğer durumlarda (A) bendinde
yazılı önellere ait ücretlerin üç katı tutarı tazminat olarak ödenir.
Tarafların ayrıca tazminat isteme hakları saklıdır.
Madde 14- Bu Kanuna tabi işçilerinin hizmet akitlerinin:
1. İşveren tarafından bu Kanunun 17'nci maddesinin II numaralı bendinde
gösterilen sebepler dışında,
2. İşçi tarafından bu Kanunun 16'ncı maddesi uyarınca,
3. Muvazzaf askerlik hizmeti dolayısıyla,
4. Bağlı bulundukları kanunla, kurulu kurum veya sandıklardan yaşlılık,
emeklilik veya malullük aylığı yahut toptan ödeme almak amacıyla,
fesedilmesi veya kadının evlendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde
kendi arzusu ile sona erdirmesi veya işçinin ölümü sebebiyle son bulması
hallerinde işçinin işe başladığı tarihten itibaren hizmet akdinin
devamı süresince her geçen tam yıl için işverence işçiye 30 günlük
ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yıldan artan süreler
içinde aynı oran üzerinden ödeme yapılır. (...)
Kıdem tazminatının hesaplanması, son ücret üzerinden yapılır. Parça
başı, akort, götürü veya yüzde usulü gibi ücretin sabit olmadığı hallerde
son bir yıllık süre içinde ödenen ücretin o süre içinde çalışılan
günlere bölünmesi suretiyle bulunacak ortalama ücret bu tazminatın
hesabına easas tutulur. (...)
İşverenin bildirimsiz
fesih hakkı
Madde 17- Süresi belirli olsun veya olmasın, sürekli hizmet akitlerinde
işveren aşağıda yazılı hallerde, dilerse hizmet akdini sürenin bitiminden
önce ve/veya bildirim önelini beklemeksizin feshedebilir.
I. Sağlık sebepleri:
a) İşçinin kendi kastından veya derli toplu olmayan yaşayışından yahut
içkiye düşkünlüğünden doğacak bir hastalığa veya sakatlığa uğraması
halinde, bu sebeple doğacak devamsızlığın ardı ardına üç işgünü veya
bir ayda beş işgününden fazla sürmesi,
b) İşçinin bulaşıcı veya işi ile bağdaşamayacak derecede tiksinti
verici bir hastalığa tutulduğunun anlaşılması,
(a) fıkrasında sayılan sebepler dışında işçinin kendi kusuruna yükletilmeyen
hastalık, kaza, doğum ve gebelik gibi hallerde işveren için hizmet
akdini bilidirimsiz fesih hakkı: Hastalık, işçinin işyerindeki çalışma
süresine göre 13'üncü maddedeki bildirim önellerini altı hafta aşmasından
sonra doğar. Doğum ve gebelik hallerinde bu süre 70'nci maddedeki
sürenin bitiminde başlar. Ancak işçinin işine gidemediği süreler için
ücret işlemez.
II. Ahlak ve iyi niyet
kurallarına uymayan haller ve
benzerleri:
a) Hizmet akdi yapıldığı sırada bu akdin esaslı noktalarından biri
için gerekli vasıflar veya şartlar kendisnde bulunmadığı halde bunların
kendisinde bulunduğunu ileri sürerek, yahut gerçeğe uygun olmayan
bilgiler veya sözler söyleyerek işçinin işvereni yanıltması,
b) İşçinin, işveren yahut bunların aile üyelerinden birinin şeref
ve namusuna dokunacak sözler sarfetmesi veya davranışlarda bulunması,
yahut işveren hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ihbar ve isnatlarda
bulunması,
c) İşverenin evinde oturan işçinin yaşayışının o evin adabına ve usullerine
uygun veya genel ahlak bakımından düzgün olmaması,
ç) İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin
başka işçisine sataşması veya 77'nci maddeye aykırı hareket etmesi,
d) İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak,
işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa
uymayan davranışlarda bulunması,
e) İşçinin, işyerinde, yedi günden fazla hapisle cezalandırılan ve
cezası ertelenmeyen bir suç işlemesi,
f) İşçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın
ardı ardına iki gün veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil
gününden sonraki işgünü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi,
g) İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı
halde yapmaması,
h) İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye
düşürmesi, işverenin malı olan veya malı olmayıp da eli altında bulunan
makinaları tesisatı veya başka eşya ve maddeleri on günlük ücretinin
tutarı ile ödeyemeyecek derecede hasara veya kayba uğratması.
III. İşyerinde işçiyi bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan
bir zorlayıcı sebebin ortaya çıkması.
İşte işverenlerin yıllardan beri demoklesin kılıcı gibi işçilerin
başı üzerinde salladıkları kanun maddesi. Bu madde ile işverenin eline
çalışanı işten atmak için her türlü bahaneyi bulma imkanı vermiştir.
İnsan haklarına saygılı olduklarını iddia eden burjuvalar, en ufak
hak arayışını, işten çıkarmakla engellemeye çalışmışlardır.
Madde 19- Bildirim önelleri sırasında işveren, işçiye yeni bir iş
bulması için gerekli olan iş arama süresini iş saatleri içinde ve
ücret kesintisi yapmadan vermeye mecburdur. Bu iş arama izninin süresi
günde iki saatten az olamaz ve işçi isterse iş arama izin saatlerini
birleştirerek toplu kullanabililir. (...)
Madde 20- İşinden ayrılan işçiye, işveren tarafından işinin çeşidinin
ne olduğunu ve süresini gösteren bir belge verilir. İşverenin belgedeki
imzası, işçi dilerse o yerdeki muhtar veya mülki amir tarafından onaylanır.
(...)
Madde 21- İşveren işe aldığı her işçiye en geç onbeş gün içinde "işçi
çalışma ve kimlik karnesi" vermek zorundadır. Deneme süresine
bağlı tutulan işçiler için bu on beş günlük süre, deneme süresinin
bitiminden sonra başlar. (...)
İşçi çıkarmanın sonucu
Madde 24- İşverenler bu kanunun 13'üncü maddesinde belirtilen şartlara
uyarak işine son verdiği veya 16'ncı maddenin II. bendi gereğince
iş akdini fesheden işçilerin yerine, çıkma veya çıkarma tarihinden
itibaren 6 ay içinde başka işçi alamaz.
Bu süre içinde işyerine aynı nitelikteki iş için yeniden işçi almak
isteyen işveren durumu uygun araçlarla yayınlar ve işçinin kaydettirdiği
adresine noter aracılığı ile duyurur. Tebliğ tarihinden itibaren 15
gün içinde işyerine başvurmayanların bu hakkı düşer. (...)
Madde 25-
A) İşverenler 50 veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde
yüzde 2 (bu oran şimdi yüzde 3 oldu / BN) oranında sakat (özürlü)
kimseyi meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun bir işte çalıştırmakla
yükümlüdürler. (...)
B) İşverenler 50 veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde
yüzde 2 oranında eski hükümlüyü mesleklerine uygun bir işte çalıştırmakla
yükümlüdürler. (...)
İşveren çalıştırmak zorunda olduğu eski hükümlüleri İş ve İşçi Bulma
Kurumu aracılığı ile sağlar. (...)
Burada da yasa ile çalışma yükümlülüğü getirilmesine rağmen, bu yükümlülüğün
uygulanması için gerekli koruyucu önlemler alınmadığı için işverenler
bu yükümlülüğün gereklerini yerine getirme yerine çok düşük olan cezaları
ödemeyi yeğlemektedirler. Böylece yasadaki bazı koruyucu hükümler
lafta kalmaktadır.
Ücretin tanımı
Madde 26- Genel anlamda, bir kimseye bir iş karşılığında işveren
veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve nakden ödenen meblağı kapsar.
İşçi ücreti Türk parası ile en geç ayda bir ödenir.
Hizmet akitleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya
kadar indirilebilir.
Bir işyerinde aynı nitelikte işlerde ve eşit verimle çalışan kadın
ve erkek işçilere sadece cinsiyet ayrılığı sebebiyle farklı ücret
verilmez. Toplu iş sözleşmelerine ve hizmet akitlerine buna aykırı
hüküm konulamaz. (...)
Burada da görünüşte eşit işe eşit ücretin kanunla korunma altına alındığı
göterilmeye çalışılmaktadır. Bunu da esasta çağdaş yasalara sahip
olduklarını dünya aleme göstermek için yapmaktadırlar. Ama gerçekte
bu eşitlik çok az sayıda çalışan kesimi kapsamaktadır. Esasta ücret
eşitsizliği, erkek egemen toplumun kendisinde egemen bir durumdur.
Bunun böyle olduğunu bir dizi istatistiki veri ortaya koymaktadır.
Kadın işçiye, emekçiye eğitimde, meslek eğitiminde fırsat eşitliği
verilmeden eşit işe eşit ücretin sağlanması mümkün değildir.
Bu duruma rağmen yasadaki lafta eşitliği mümkün olduğunca fiili eşitliğe
dönüştürmeye çalışmak için mücadele etmek gerekir.
Ücret Hesap Pusulası
Madde 30- İşveren her ödemede işçiye ücret hesabını gösterir imzalı
veya işyerinin özel işaretini taşıyan bir pusula vermek veya işçinin
yanında bulunan deftere ücretle ilgili bu hesapları yine imzası veya
özel işareti altında kaydetmek zorundadır.
Bu pusula veya defterde ödemenin günü ve ilişkin olduğu dönem ile
fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri
gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta
primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı
ayrı gösterilmesi gerekir. Bu işlemler damga vergisi ve her çeşit
resim ve harçtan muaftır.
Madde 32- İşveren toplu sözleşme veya hizmet akitlerinde gösterilmiş
olan sebepler dışında işçiye ücret kesintisi cezası veremez.
İşçi ücretlerinden ceza olarak yapılacak kesintilerin işçiye hemen
sebepleriyle beraber bildirilmesi gerekir. İşçi ücretlerinden bu yolda
yapılacak kesintiler bir ayda üç gündelikten veya parça başına yahut
yapılan iş miktarına göre verilen ücretlerde işçinin üç günlük kazancından
fazla olamaz. (...)
Madde 33- Hizmet akdi ile çalışan ve bu kanunun kapsamına giren her
türlü işçi ile gemi adamı ve gazetecilerin ekonomik ve sosyal durumlarının
düzenlenmesi için Çalışma Bakanlığı'nca Asgari Ücret Tespit Komisyonu
aracılığı ile ücretlerin asgari hadleri en geç iki senede bir tespit
edilir.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu, Çalışma Bakanlığı'nın tespit edeceği
üyelerden birinin başkanlığında Çalışma Bakanlığı Çalışma Genel Müdürü
veya yardımcısı, İşçi Sağlığı Genel Müdürü veya yardımcısı, Devlet
İstatistik Enstitüsü Ekonomik İstatistikler Dairesi Başkanı veya yardımcısı,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Konjonktür ve Yayın Dairesi Müdürü veya
yardımcısı, Devlet Planlama Teşkilatı'ndan konu ile ilgili dairenin
başkanı veya yetki vereceği bir görevli ile bünyesinde en çok işçiyi
bulunduran en üst işçi teşekkülünden değişik işkolları için seçecekleri
beş, bünyesinde en çok işvereni bulunduran en üst işveren teşekkülünden
değişik işkolları için seçeceği beş temsilciden kurulur. Asgari Ücret
Tespit Komisyonu en az on üyesinin katılmasıyla toplanır. Üye oylarının
çoğunluğu ile karar verir. Oyların eşitliği halinde, başkanın bulunduğu
taraf çokluk sayılır. Komisyon kararları kesindir. kararlar Resmi
Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girer. (...)
Yukarıda da görüldüğü gibi Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nda devletin
temsilcisi olarak toplam 6 kişi, işçi sendikalarından en büyüğünün
temsilcisi olarak 5 kişi, işverenler sendikasının en büyüğünün temsilcisi
olarak yine 5 kişi yer almaktadır.
Bu, başından itibaren eşit olmayan güçler dengesinin yasayla tescil
edilmesidir.
Devletin değişik kurumlarının işverenlerin yanında yeraldığı binlerce
kez görülmüştür. Böyle olunca işçi sendikalarının temsilcilerinin
üçte bir güce sahip olduğu açıkça ortadadır.
Bir de, Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nda "en büyük sendika"
sıfatıyla yeralanın Türk-İş olduğundan yola çıktığımızda durumun daha
da kötü olduğu açıktır. İşçi haklarını savunmada sarı sendikacılığa
yakışır bir ihanet şebekesi durumunda olan bu konfederasyonun atayacağı
kişilerin de işçilerin hakkını savunmayacağı ve savunmadığı gün gibi
ortadadır. Asgari ücret komisyonundaki üyelerin tespit şekli antidemokratiktir.
Madde 35- Memleketin genel yararları, yahut işin niteliği veya üretimin
artırılması gibi sebeplerle kanunda yazılı günlük çalışma süresinin
dışında fazla çalışma yapılabilir.
a) Fazla çalışma süresi günde üç saati geçemez.
b) Fazla çalışma yapılacak günlerin toplamı bir yılda doksan iş gününden
fazla olamaz.
c) Her bir fazla saat çalışma için verilecek ücret, normal çalışma
ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde elli yükseltilmesi suretiyle
ödenir. (...)
d) Fazla çalışma Bölge Çalışma Müdürlüğü iznine bağlıdır.
e) Fazla saatlerle çalışmak için işçinin muvafakatinin alınması gerekir.
f) Fazla saatlerde çalışmanın ne suretle uygulanacağı çıkarılacak
bir tüzükte gösterilir.
Madde 38- Cumartesi günleri tamamen veya saat 13.00'ten sonra çalışmanın
duracağı sözleşmelerde tespit edilen veya örf, adet ve iklime göre
bu türlü çalışmayı gerektiren işyerlerinde, gündelik ücretle çalışan
işçilerin, cumartesi gününe ilişkin ücretleri haftanın öteki günlerinde
olduğu gibi tam olarak ödenir.
Cumartesi günleri kısmen veya tamamen tatile tabi tutma hali işçilerin
günlük, haftalık veya aylık ücret tutarlarında eksiltme yapılmasına
sebep olmaz.
Madde 41- Bu kanun kapsamına giren işyerlerinde haftanın tatilden
önceki 6 işgününde bu kanunun günlük iş sürelerine uygun olarak çalışmış
olan işçilere çalışılmayan hafta tatili günü için işveren tarafından
bir iş karşılığı olmaksızın bir gündelik tutarında ücret ödenir. Şu
kadar ki:
a) Çalışılmadığı halde kanunen iş süresinden sayılan zamanlarla günlük
ücret ödenen veya ödenmeyen kanuni veya akdi tatil günleri ve 38.
ve 62'nci maddelere göre kısmen veya tamamen çalışılmayan Cumartesi
günleri,
b) Evlenmelerde üç güne kadar, ana veya babanın, karı ve kocanın,
kardeş veya çocukların ölümünde iki güne kadar verilmesi gereken izin
süreleri,
c) Bir haftalık süre içinde kalmak üzere işveren tarafından verilen
diğer izinlerle hekim raporuyla verilen hastalık ve dinlenme izinleri,
Çalışılmış günler gibi hesaba katılır. (...)
Madde 42- Bu kanunun kapsamına giren işyerlerinde çalışan işçilere,
kanunlarda ulusal bayram ve genel tatil günü olarak kabul edilen günlerde
çalışmazlarsa, bir iş karşılığı olmaksızın o günün ücretleri tam olarak,
tatil yapmayarak çalışırlarsa çalıştıkları günlerin ücretleri ücret
ödeme şekline bakılmaksızın bir kat fazlasıyla ödenir.
Yüzde usulünün uygulandığı işyerlerinde işçilerin ulusal bayram ve
genel tatil ücretleri işverence işçiye ödenir.
Madde 49- Bu kanun kapsamına giren işyerlerinde çalışan işçilerden
işyerine girdiği günden başlayarak, deneme süresi de içinde olmak
üzere en az bir yıl çalışmış olanlara, ilerdeki maddelerde gösterilen
esaslara göre hesaplanmak üzere aşağıdaki süreler kadar yıllık ücretli
izin verilir
Hizmet süresi:
a) Bir yıldan beş yıla kadar olanlara yılda 12 gün,
b) Beş yıldan fazla ve onbeş yıldan az olanlara yılda 18 gün,
c) On beş yıl ve daha fazla olanlara yılda 24 gün,
Ancak 18 ve daha küçük yaştaki işçilere verilecek yıllık ücretli izin
18 günden az olamaz.
Bu süreler toplu iş sözleşmeleri ile ve hizmet akitleri ile artırılabilir.
Yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez.
Madde 52- Yıllık ücretli izin işveren tarafından bölünemez.
Bu izinin 49'uncu maddede gösterilen süreler içinde işveren tarafından
devamlı bir şekilde verilmesi zorunludur. (...)
Madde 53- İşyerinin el değiştirmesi veya başkasına geçmesi bu işyerinde
çalışan işçilerin yıllık ücretli izin haklarının ortadan kalkmasına
sebep olamaz.
Aksine bir özleşme olsa bile yıllık ücretli izin süresine ilişkin
ücretler yeni işveren tarafından ödenir.
Madde 54- İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık
izin dönemine ilişkin ücretini; ilgili işçinin izne başlamasından
önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. (...)
Madde 56- İşçinin hak kazanıp da kullanamadığı yıllık izin süresi
için ücreti, hizmet akdinin işveren veya işçi tarafından feshedilmesi
halinde akdin sona erdiği tarihteki ücreti üzerinden kendisine ödenir.
(...)
Madde 59- Sigortalılara yıllık ücretli izin süresi için ödenecek ücretler
üzerinden iş kazaları ile meslek hastalıkları primleri hariç, diğer
sigorta primlerinin, sosyal sigortalar kanunundaki esaslar çerçevesinde
işçi ve işverenler yönünden ödenmesine devam olunur.
Madde 60- Her türlü işte uygulanmakta olan günlük veya haftalık çalışma
sürelerinin kanunen daha aşağı sınırlara indirilmesi ve bu kanunun
hükümleri gereğince işverene düşen herhangi bir yükümlülüğün yerine
getirilmesi sebebiyle veyahut bu kanun hükümlerinden herhangi birinin
uygulanması sonucuna dayanılarak işçi ücretlerinde her ne şekilde
olursa olsun eksiltme yapılamaz.
İş süresi
Madde 61-
a) Genel bakımdan iş süresi haftada en çok 45 saattir.
Bu süre, haftada 6 işgünü çalışılan işlerde günde 7,5 saati geçmemek
üzere ve Cumartesi günleri kısmen veya tamamen tatil eden işyerlerinde
haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır. (...)
b) Sağlık kuralları bakımından günde ancak 7,5 saat veya daha az çalışılması
gereken işler, Çalışma Bakanlığı ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nın
ortaklaşa hazırlayacakları bir tüzükte belirtilir.
Madde 64- Çalışma süresinin ortalama bir zamanda o yerin adet ve işin
gereğine göre ayarlanmak suretiyle işçileri:
a) 4 saat veya daha kısa süreli işlerde 15 dakika,
b) 4 saatten fazla ve 7,5 saate kadar süreli işlerde yarım saat,
c) 7,5 saatten fazla süreli işlerde bir saat, ara dinlenmesi verilir.
(...)
III. Yukarıda yazılı dinlenmeler çalışma süresinden sayılmaz.
Madde 65-
I. İş hayatında (gece) en geç saat 20.00'de başlayarak en erken sabah
06.00'ya kadar geçen ve her halde en fazla 11 saat süren gün dönemidir.
II. (...)
III.İşçilerin gece çalışmaları 7,5 saati geçemez.
IV. (...)
Madde 67- 15 yaşından aşağı çocukların çalıştırılmaları yasaktır.
Ancak, çocukların sağlık ve gelişmeleri, okul veya mesleki eğitim
ve mesleğe yöneltme programlarına devamlarına yahut öğrenimden faydalanma
kabiliyetlerine zarar vermeyecek nitelikteki hafif işlerde 13 yaşını
doldurmuş çocukların çalıştırılmaları mümkündür. (...)
Madde 68- Maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel
inşaatı gibi yeraltında veya sualtında çalışılacak işlerde 18 yaşını
doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılmaları yasaktır.
Madde 69- Sanayiye ait işlerde 18 yaşını doldurmamış erkek çocuklarla
her yaştaki kadınların gece çalıştırılmaları esas itibarıyle yasaktır.
Şu kadar ki: İşin özelliği icabı kadın işçi çalıştırılması gereken
işlerde 18 yaşını doldurmuş kadın işçilerin gece potalarında çalıştırılmalarına,
Çalışma ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlıkları ile Sanayi ve Ticaret
Bakanlığı'nın müştereken hazırlayacakları bir tüzükte gösterilecek
şartlar çerçevesinde izin verilebilir.
Analık halinde
çalıştırma yasağı
Madde 70- Kadın işçilerin doğumdan önce 6 ve doğumdan sonra 6 hafta
olmak üzere 12 haftalık süre içinde çalıştırılmaları yasaktır.
Ancak, bu süreler işçinin sağlık durumuna ve işin özelliğine göre
doğumdan önce ve sonra gerekirse artırılabilir.
Bu süreler hekim raporu ile belirtilir.
İsteği halinde kadın işçiye, doğumdan sonraki 6 haftadan sonra 6 aya
kadar ücretsiz izin verilir. Bu süre, ücretli izin hakkının hesabında
nazara alınmaz.
İşçi sağlığı ve güvenliği,
sağlık ve güvenlik şartları
Madde 73- Her işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini
sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak
ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlüdür.
İşçiler de, işçi sağlığı ve iş güvenliği hakkındaki usul ve şartlara
uymakla yükümlüdürler.
İşverenler, makinelerin kullanılmasından doğacak tehlikelerden ve
bu hususta önceden alınabilecek tedbirlerden işçileri münasip bir
şekilde haberdar etmek zorundadır.
İşverenler, işyerlerinde meydana gelecek kazaları en geç, kazadan
sonraki iki gün içinde yazı ile ilgili bölge çalışma müdürlüğüne bildirmek
zorundadırlar.
İşçi Sağlığı ve
İş Güvenliği Kurulu
Madde 76- Çalışma Bakanlığı'nca lüzum görülecek işyerlerinde işçi
sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili çalışmalarda bulunmak üzere birer
"İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kurulu" kurulur. Bu kuralların
hangi işyerlerinde kurulacağı, teşekkül tarzları, çalışma usulleri,
ödev ve yetkileri Çalışma Bakanlığı'nca çıkarılacak bir tüzükte tespit
edilir.
Madde 77-
A) İşyerine sarhoş veya uyuşturucu madde almış olarak gelmek ve işyerinde
alkollü içki veya uyuşturucu madde kullanmak yasaktır.
B) İşveren; işyeri eklentilerinden sayılan kısımlarda, ne gibi hallerde,
hangi zamanda ve hangi şartlarla alkollü içki içilebileceğini tayin
ve tespit edebilir.
C) (A) bendindeki işyerinde alkollü içki kullanma yasağı;
1. Alkollü içki yapılan işyerlerinde çalışan ve işin gereği olarak
imalatı kontrolle görevlendirilen işçiler,
2. Kapalı kaplarda veya açık olarak alkollü içki satılan veya içilen
işyerlerinde işin gereği akollü içki içmek zorunda olan işçiler,
3. İşinin niteliği gereği müşterilerle birlikte alkollü içki içmek
zorunda olan işçiler, için uygulanmaz.
Madde 78- 16 yaşını doldurmamış çocuklar ağır ve tehlikeli işlerde
çalıştırılamaz. (...)
Madde 88- Çalışma hayatı ile ilgili mevzuatın uygulanmasını devlet
izler, denetler ve teftiş eder. (...)
İş kanunun önemli gördüğümüz ve öne çıkarmaya çalıştığımız maddelerini
yer yer tamamen, yer yer bazı bölümlerini yukarıya aldık. Elbette
ki, iş kanununun diğer maddeleri de okumaya değer ve pratik yaşamda
yararlanabileceğimiz içeriğe de sahiptir.
Bu yasanın toplamı 112 maddedir. Biz DİSK/Birleşik Metal Sendikası'nın,
"Çalışma yaşamı ile ilgili YASALAR" başlıklı broşüründen
yararlandık. Konuya ilgi duyan arkadaşların tamamını okumalarını ve
mücadelelerinde yararlanmalarını öneriyoruz.
Buradaki yasal düzenlemelere uymayan işverenlere karşı uygulanacak
cezai hükümlere baktığımızda (Madde 97-106), parasal olarak öngörülen
cezaların komik rakamları içerdiğini; böylece işçilerin lehine çıkarılmış
bulunan bazı maddelerin uygulanmasının işverenlerce komik rakamlarla
ifade edilen cezalar ödenerek engellendiğini bir daha belirtmek isteriz.
İşçilerin kendi aralarında yarattıkları sağlam örgütlü mücadelenin
yasalarca tespit edilen hakların uygulanmasında ve yeni hakların koparılmasında
belirleyici rol oynayacaklarını, sınıfın tarihler boyunca verdiği
mücadele deneyimi göstermiştir.
Bu mücadele, işçi sınıfının siyasi iktidarı burjuvaziden zor yoluya
ele geçirmesine kadar sürdürülecektir.
6.4.1999
MAI
(Multilateral Agreement on Investment- Çok Taraflı Yatırım Anlaşması)
üzerine bir kez daha
Daha önce üzerine bir yazı yayınladığımız MAI, ona karşı oluşan tepkileri
törpülemek amacıyla şimdi başka bir isim altında sunulmaya hazırlanılıyor.
Bu sayımızda -bir kez daha- hangi isim altında olursa olsun, yapılmak
istenenin ne olduğunu göstermeye çalışacağız.
Anlaşmanın esas inisiyatörleri -bu anlaşmanın öncülü niteliğinde olan
GATT ve MIGA anlaşmalarında da olduğu gibi- emperyalist çevreler,
en başta da ABD emperyalizmidir.
Anlaşmayla sağlanmak istenenler şunlardır:
Sermaye hareketlerine hiçbir sınırlama konulamayacaktır. Kâr transferleri
serbest bırakılacak, yabancı yatırım miktarlarına alt ve üst sınır
konamayacak, yatırım alanları özgürce seçilebilecektir. Tüm sektörler
-esas olarak, yatırım yapılacak ülkenin stratejik öneme sahip olarak
değerlendirdiği, madencilik, ulaşım, savunma, haberleşme vb. sektörler
hedeflenmektedir- yabancı sermayeye açılacaktır.
Yabancı sermayenin ürettiği ürünün pazarlanmasına ve üretim sürecine
müdahale olamayacaktır; ihracat yapma, işletmede yerli teknik eleman
ve işgücü istihdamı ve bunların eğitimi gibi yükümlülüklerden yabancı
sermaye kurtulacaktır.
Ülkeler, kendi yerli yatırımcılarını özendirecek, kayıracak önlemler
alamayacak, yabancı sermaye ile yerli sermaye eşit koşullara sahip
olacaktır.
Uluslararası sermaye, herhangi bir adli anlaşmazlık, tazminat talebi
vb. durumunda, kurulacak olan uluslararası yargı sistemine başvurabilecek,
bunun kararları ilgili ülkeyi bağlayacaktır.
İşgücü maliyetlerinin düşürülmesi için önlemler alınacaktır.
Anlaşmayı imzalayan ülkeler en az 5 yıl bağlı kalacaktır; süre sonunda
çıkmak isteyenler ancak 15 yıl sonra çıkabileceklerdir.
Görüldüğü gibi uluslararası tekelci sermaye kendi dikensiz gül bahçesini
yaratmaya çalışıyor.
O, bu anlaşmayla, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünyayı kendi
çıkarlarına uygun olarak biçimlendirmeye çalıştığı GATT (General Agreement
on Tariffs and Trade-Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması)
anlaşmasıyla elde edemediklerini almaya çalışıyor.
GATT ile ulaşılmak istenen, gerek emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki
ticari ilişkilerde belli bir serbestliğe ulaşmak, gerekse anlaşmaya
imza koyan, sömürgelikten çıkmış, iktidarda burjuvazinin bulunduğu,
iktisaden geri ülkelerin pazarlarının açılmasını sağlamaktı.
1947'de girişimlerine başlanan GATT, 23 ülkenin imzasıyla 1 Ocak 1948'de
yürürlüğe girdi. Türkiye GATT'a 1953'te üye oldu. 1980 ortalarına
gelindiğinde GATT'ın üye sayısı 85'e yükseldi.
Anlaşmanın özü, taraf ülkeler arasında miktar kısıtlamalarının kaldırılması,
gümrük vergilerinin düşürülmesi şeklindeydi. Ancak, yerli üreticileri
ticari ayrıcalıklar nedeniyle ağır kayıplara uğrayan üye ülkelerin
anlaşmaya karşı çıkmasına olanak veriliyordu.
Anlaşmaya imza koyan, ama daha sonra bunun aleyhlerinde işlediğini
gören iktisaden geri ülkeler 1964'te Cenevre'de ilk Birleşmiş Milletler
Ticaret ve Kalkınma Konferansı'nın (UNCTAD) toplanmasına öncülük ettiler.
Bu girişimler karşısında bir yıl sonra GATT'da geri ülkelerle, gelişmiş
emperyalist ülkeler arasındaki ticari ilişkilerde karşılıklılık ilkesinden
vazgeçildi. Burada emperyalist sistemin, diğer ülkeleri çevresinde
tutmak için kendini belli ödünler verme zorunda görmesi sözkonusudur.
1980'lerin ortalarından sonra emperyalist çevrelerin daha fütursuz
davranışlarına tanık oluyoruz.
1988 yılında Dünya Bankası bünyesinde, kurucuları arasında Türkiye'nin
de bulunduğu uluslararası bir örgüt olan MIGA (Çok Taraflı Yatırım
Garanti Ajansı) oluşturuldu. Amaç, üye ülkelere yabancı sermaye yatırımını
teşvik etmek için, özel yatırımcıların karşılaşabilecekleri -transfer
zorlukları, kamulaştırma, yargı konusundaki dezavantajlar, savaş ve
iç karışıklıklar gibi- risklere karşı yatırım garantisi vermektir.
Bir sigorta gibi kabul edilmesi gereken yatırım garantisini yatırım
yapılan ülke verecektir. Yani yabancı sermaye yukarıda sözünü ettiğimiz
riskler nedeniyle zarara uğrarsa, bu zarar yatırım yapılan ülke tarafından
tazmin edilecektir.
Bu durum, yatırımın yapıldığı ülkedeki iktidarları, tazminat ödemekten
kurtulmak için hukuk-dışı uygulamalara başvurmak zorunda bırakır.
Bergama'da Eurogold sorununda olduğu gibi ülke içindeki adli kurumların
kararları çiğnenir. Yine aynı nedenle her tür toplumsal muhalefet
bastırılmak zorundadır. MIGA'ya imza koyan ülkeler arasında oy hakkı
dağılımında gelişkin kapitalist-emperyalist ülkelerin ağır bastığı
göze çarpıyor. ABD tek başına %16,7'lik oy hakkıyla birinci durumdadır.
Onu İngiltere ve Fransa %4,8'erlik oy haklarıyla izlerken, Türkiye'nin
oy hakkı %0,5'tir.
Anlaşmanın emperyalist karakteri bir yana, bizzat karar mekanizmalarında
kimin etkili olduğu bu oy hakkı dağılımıyla görülmektedir.
MAI'nin MIGA'nın bir devamı, onun tamamlayıcısı olduğu açıktır. MAI
ile ilgili çalışmalar gizli olarak yürütülmüş, 1995 Mayıs'ında kararlaştırılmış
ve çalışmalara Eylül'de başlanmıştır. Dünya gündemine birkaç yıl sonra,
işçi sendikalarının çalışmaları sonucu gelmiştir. Türkiye'de ise 1998'in
başında "Cumhuriyet" gazetesindeki yazılarla gündeme geldi.
Şubat 1998'de Türkiye'nin de katıldığı, Paris ön görüşmeleri yapıldı.
Nisan 1998'de ise 29 OECD ülkesi arasında anlaşmanın imzalanması planlanıyordu.
Ancak yükselen itirazlar MAI'nin taslağında ortaya konan şekliyle
yürürlüğe sokulmasını zorlaştırdı.
Bunların bir bölümü bizzat emperyalist devletlerden geldi. Fransa
anlaşmayı kültürel alanda sakıncalı buldu, anlaşmayla Fransız sinemasının
büyük darbe yiyeceğini savunarak çekince koydu. Türkiye 30 maddelik
çekinceler listesi sundu. Burada, yabancı sermaye miktarındaki kısıtlamalar,
üretim alanındaki kısıtlamalar, yabancı kişilerin çalışma alanıyla
ilgili kısıtlamalar, adli sorunlarda tek yetkili kurumun Türkiye Cumhuriyeti
yargısı olabileceği vb. gibi çekinceler mevcuttur. Ancak gelişme hızındaki
artışı, gelen yabancı sermaye miktarındaki artışa endekslenmiş bir
ülkede, emperyalist çevrelerden gelen baskıya ne kadar dayanılabilir?
Geçmiş yılların deneyimleri ödünlerin adım adım koparıldığını gösteriyor.
Emperyalizmin istediği, sermayesinin en yüksek getiriyi elde edeceği
alanlara serbestçe girip çıkmasının sağlanması; üretimin, doğal kaynakların
görece bol, işgücünün ucuz ve belli bir kaliteye ulaştığı, yerli hükümetlerle
kolayca işbirliğinin sağlanabildiği ve hatta şimdi MAI gibi girişimlerle
bu hükümetlerin tümüyle devredışı bırakıldığı ülkelere kaydırılmasıdır.
Türkiye'de buna yanıt özellikle 24 Ocak 1980 kararlarıyla verilmiştir.
Özal döneminde yolu iyice açılan, onun "ithal" prenslerinin
çalışmalarıyla emperyalist çevrelerin isteklerine uygun "uyum
politikaları" uygulanarak Türkiye daha çekici duruma getirilmeye
çalışılmaktadır. Emperyalist çevrelerin isteği doğrultusunda, özelleştirmelerle
devlet küçültülmekte, sosyal güvenlikle ilgili yasalar değiştirilerek
sosyal haklar geri alınmakta, sosyal yardımlar kısıtlanmakta, ücretlerdeki
artış sınırlandırılmakta. Bütün bunlar MAI vb. girişimlere hazırlık
oluşturmaktadır.
MAI'ye karşı, değişik ülkelerden, farklı toplumsal katmanlardan farklı
sesler yüseliyor. Çeşitli yayın organlarında dünya çapında 600 kadar
demokratik kitle örgütünün MAI karşıtı ortak eylem kararı aldıklarından
sözediliyor. Bunun etkisi sonucu, MAI tartışmalarına başkanlık yapan
Frans Engering, anlaşma sağlandığı taktirde gelebilecek protestoları
göğüsleyememekten tedirgin olduğunu söylüyor.
Türkiye'de de toplumun değişik katmanlarından farklı sesler geliyor.
Yabancı sermayenin temsilciliğini yapan (YASED-Yabancı Sermaye Derneği)
gibi kuruluşlarla, yabancı sermaye ile şu veya bu biçimde içiçe geçmiş,
işbirliği halinde olan, bu işbirliğinin boyutlarının genişlemesiyle
kendilerinin de küreselleşme kervanına katılıp, dünya şirketi durumuna
gelmelerinin önünün açılacağını düşünen sermaye çevreleri (TÜSİAD
vb.) MAI ve benzeri girişimlere sıcak bakıyor. MAI ve benzeri girişimlerin
Türkiye'de gerçekleşebilmesi için, bunun karşıtı kurum ve yasaların
kaldırılması amacıyla Anayasa değişikliği de dahil düzenlemeler yapılması
konusunda baskılar yapıyorlar. Eylül 1998'de Başbakan Yılmaz, TÜSİAD
toplantısında, önümüzdeki dönemde yabancı yatırımlarda Danıştay denetimini
kaldırıp,yerine uluslararası tahkim getiren Anayasa değişikliğine
destek arayacaklarını açıklıyordu. Böylece MAI'nin hedeflerinden biri
yerine getirilmeye çalışılıyordu.
MAI karşıtı sesler, işçi sınıfından ulusal nitelikte burjuvaziye dek
uzanan geniş yelpazeden geliyor. Ulusal nitelikte, görece ufak, orta
sermayeli şirketler birarada örgütlenme gereksinimi duyuyor. 1000
kadar böyle şirket biraraya gelip 1998'de Ulusal Sanayici ve İşadamları
Derneği'ni (USİAD) oluşturdular. Bunlar, 1930'larda uygulanan kemalist
iktisat politikalarının günümüze adapte edilmesini savunuyorlar.
Bir dizi küçükburjuva aydın, ağırlıkla ideolojik kaygılarla bir muhalefet
yürütüyor. Bu, yabancı sermayeye engel çıkarmak gibi uygulamalardan,
özelleştirme iptallerine dek uzanan bir uğraş verme biçiminde kendini
gösteriyor. Kimileri daha da ileri gidiyor: Kamu İşletmeciliğini Geliştirme
Merkezi Vakfı (KİGEM), Cumhuriyet hukukunun, ne kadar budansa da,
antiemperyalist bir hukuk olduğunu savlayarak buna dayanıyor. KİGEM
Genel Sekreteri İ. Ertuğrul, özelleştirme iptal kararlarının uygulanmaması
durumunda sorumluların 3 ile 6 ay arasında hapisle cezalandırılmaları
gerektiğini söylerken, Özelleştirme Yüksek Kurulu'nun (ÖYK) Anayasa
Mahkemesi'ni atlama girişimlerinin Anayasa'nın 138. maddesini ihlal
ve bu suçun karşılığının idam olduğunu açıklıyor.
Ulusal nitelikli, ulusalcı sermaye aslında özelleştirmeye karşı değil.
Kendi palazlandıkça kamu işletmelerine sahip olma arzusu içinde. Özelleştirme
karşıtlığı daha çok küçükburjuva kesimlerden geliyor. Ancak bunun
karşısına ciddi bir alternatif getirmeyen ve özünde herşeyin olduğu
gibi kalmasını savlayan bir yaklaşımın zaten her tür sermayeye hizmet
verme işlevini yerine getiren kamu işletmeciliğinin böyle sürüp gitmesini
istemekten başka anlama gelmediğini kavramaktan uzaktır.
Önümüzdeki dönem emperyalizmin MAI ve benzeri ataklarla çelişkilerini
daha keskin biçimde, dünya çapında yayacağı bir dönem olacak. İçinde
bulunulan ortam bunu gösteriyor.
Tüketim bir dizi önlemle artırılmaya çalışılıyor, ama tüketim hızı
düşüyor. Buna bağlı üretim hızında düşüşler yaşanıyor, işsizlik artıyor.
Gelişmiş kapitalist, emperyalist ülkelerde deflasyona doğru bir gidiş
var. Son 5-6 yılda iflas eden firma sayısındaki artış 3 kat civarında.
Bu batmalar sayesinde ortalık temizlenip, pazar ayakta durabilenlere
kalırken, büyük balıklar küçükleri yutmaya devam ediyor. Büyük tekellerarası
birleşmeler yaşanırken, şirket temsilcileri bunun ayakta kalabilmek
için zorunlu olduğu açıklamasını yapıyorlar. Her durumda gelişmeler
tekelci kapitalizmdeki çürümenin sürüp gittiğini ve çelişkilerinin
daha derin ve geniş olduğunu gösteriyor.
Türkiye'de de bu çelişkilerin yansıma bulması doğaldır; yukarıda bunlara
kısaca değindik. Gerek burjuvazi içindeki çelişkiler, gerekse emekçi
kesimin muhalefeti büyüyor, büyüyecek. Emperyalizme şu veya bu şekilde
bağımlı bir ülkede emperyalizme karşı mücadele anlamında ulusal etmen,
devrim mücadelesinde önemli bir rol oynuyor. Burada emperyalizme karşı
mücadele adına işçi sınıfı içine oportünist eğilimlerin taşınma olasılığı,
ulusal burjuvazinin kuyruğuna takılma olasılığı vb. yüksektir. Buna
karşı mücadele etmek önemlidir.
