İSTER KOL İŞÇİSİ, İSTER KAFA İŞÇİSİ; TÜM İŞÇİLERİN TEMEL SORUNU, DÜŞMANI VE AMACI BİR: ÜCRETLİ KÖLELİK DÜZENİNDE SERMAYE SINIFINA KARŞI SOSYALİZM İÇİN ORTAK SINIF CEPHESİNDE BİRLEŞELİM!
İşçi sınıfının sınıf olarak varolup olmadığı geçmişte ve günümüzde,
varlığı kabul edilse bile kapitalist düzen çerçevesinde sınıfsal konumunu
devam ettirip ettiremeyeceği üzerine, uzun yıllardan bu yana çeşitli
burjuva iktisatçıları, sosyologları, çeşitli araştırma kurumları yoğun
bir tartışma yürütmektedirler. Türkiye'de de bu tartışma, özellikle
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Friedmancı iktisadi politikanın
yoğun olarak uygulanmaya konulmasından sonra hızlanmıştır. İşçi sınıfının
sınıf konumunun geleceği üzerine tartışmak aslında ücretli emeğin
sömürüsüne dayanan nüfusun küçücük bir bölümünün yararına ezici çoğunluğunun
zararına olan kapitalist düzenin geleceğine yönelik bir tartışmadır.
Eğer, sömürüye dayalı kapitalist bir düzeni yıkabilecek ve onun yerine
başka ve tartışmasız bir üstünlüğe sahip daha yüksek bir düzeni kurabilecek
güce sahip olan bir toplumsal sınıf artık yoksa, ya da böyle bir sınıf
yok olan bir sınıfsa, o zaman kapitalizmi ortadan kaldırmak için verilen
sınıf mücadelesinin ve sınıf örgütlenmesinin bir anlamı yok demektir.
O zaman, en iyi ihtimalle görev, kapitalist sistemi yıkmak, onun yerine
nüfusun ezici çoğunluğunun çıkarına uygun düşen sosyalist bir sistemin
kurulması için çalışmak değil, kapitalist sistemin bugünkü aşırılık
ve zayıflıklarının ya da bazı kaba haksızlıklarının reformlar aracılığıyla
giderilmesi için çabalamaktır. Bu çabadaki esas amaç, güya hem kapitalist
sınıfa hem de işçi sınıfına karşı bağımsız bir konuma sahip olan devleti,
devlet kurum ve yöneticilerini gerekli reformların yasallaştırılması
için ikna etmek, demokratik yollarla zorlamaktır.
Burjuva iktisatçılarının önemli bir bölümü sorunu bu şekilde açıkça
ortaya koymasalar da, sorunun temel noktası burada yatmaktadır.
Eğer işçi sınıfının ve sermaye tarafından ezilen, sömürülen tüm diğer
emekçi sınıfların kapitalizm dışında bir perspektifi yoksa, işçi sınıfının
çıkarlarına karşı yoğun, barbar bir örgütlü saldırı düzeni olan kapitalizmden
başka bir geleceği yoksa, hiçbir geleceği yok demektir.
Gerçek veriler ise bambaşka bir dil konuşmaktadır.
İŞÇİ SINIFI GİDEREK YOK OLAN BİR SINIF DEĞİL; O, YAPISINDAKİ DEĞİŞİKLİKLERE RAĞMEN KAPİTALİZMİN ÖZ ÜRÜNÜ OLAN VE ONUN MEZAR KAZICISI OLAN SINIFTIR.
Her toplumsal sınıf gibi işçi sınıfı da bir tek katmandan, gruptan
ya da meslek dalında çalışan insanlardan oluşmuyor. İşçi sınıfı içerisinde
bir dizi farklı özelliklere, farklı meslek gruplarına; çalışma, yaşam
ve gelir durumuna göre birbirinden farklı olan birçok kategorinin
bileşiminden oluşuyor. İşçi sınıfının kimi üyeleri kol işi ile, kimileri
ise kafa işi ile geçimlerini sağlıyorlar. Kimileri tornacılık, tesfiyecilik
ya da kaynakçılık mesleğini yapıyor; kimileri hemşire, sekreter ya
da bilgisayar kullanıcısı, kimileri doktor, mühendis ya da teknisyen
olarak geçimini sağlıyor. Bu farklı meslek dallarında çalışanlardan
farklı düzeylerde ve farklı biçimlerde bilgi ve beceri talep edilmektedir.
Farklı meslek gruplarının çalışma koşulları da farklıdır. Fakat tüm
bu farklı meslek gruplarında çalışan insanları bir sınıfın üyesi yapan
temel bir özellik vardır: Bunların hepsi iş güçlerini ücret karşılığında
kapitalist sınıfın üyelerine satmaktadırlar.
Aynı şekilde kapitalist sınıf da bir katmandan oluşmamaktadır. Bu
sömürücülerin kimi üyeleri sanayici, kimisi tüccar, kimisi bankerdir.
Kimisi ise tamamen üretim faaliyetinin dışında kârlı hisse senetleri
satın alarak, yani bir çeşit pahalı kupon biriktirerek faiz geliriyle
varlığını sürdürür. Fakat kapitalist sınıfın da farklı gruplardan
ve katmanlardan oluşundan yola çıkarak kapitalist düzenin savunucuları
sermaye sınıfının ortadan kalktığı teorisini ileri sürmezler. Olsa
olsa işçi sınıfının küçük bir kesiminin ücretlerinin artmasından,
çok küçük hisse senetleri çıkartarak işçi sınıfının elindeki en küçük
birikim miktarına bile el koymasından, sermayenin halka yayıldığı
yani herkesin sermaye sınıfına dahil olma yolunda olduğu, böylelikle
işçi sınıfının da giderek üretim aracı sahibi olduğu yalanlarını ileri
sürerler.
Üretim araçlarının değişmesine ve gelişmesine, sermayenin organik
bileşiminin yükselmesine, yani sermayenin üretim araçlarına vb. yatırılan
bölümünün iş gücüne yatırılan bölümüne göre daha hızlı büyümesine
paralel olarak emeğin verimliliği hızla artmaktadır. Giderek daha
az işçi daha fazla bilgi ve beceri ile fakat daha büyük bir iş yoğunluğu
ile aynı zaman biriminde daha büyük değer üretmektedir.
Sermayenin organik bileşiminin büyümesi görece olarak üretimde teknik
elemana olan gereksinimi artırırken, sermayenin tek tek işletmelerinde
planlama, denetleme, yönetme, transfer gereksinimlerini de daha da
artırmaktadır. Buna bağlı olarak bu alanlarda çalışan ücretli işçilerin
sayısı da doğrudan üretime katılan işçilerin sayısına göre göreceli
olarak daha hızlı artmaktadır.
Tüm bu gelişmeler, öncelikle batılı kapitalist ülkelerde olduğu gibi,
emperyalizme bağımlı ve bundan dolayı da kapitalist üretim ilişkilerinin
daha yavaş geliştiği Türkiye'de de yaşanmaktadır. Hizmetler sektöründe
çalışanların sayısı doğrudan üretim sektöründe çalışanlarınkinden
daha hızlı artmaktadır. Kapitalizm şartlarında tüm yıkıcı sonuçlarına
rağmen gelişme bu yönde ilerlemeye devam edecektir. Çok daha az sayıda
çekirdek ücretliler kısmen biraz daha fazla gelire sahip olurken,
geri kalan giderek daha fazla büyüyen ücretli çoğunluk daha az gelirli,
daha kötü şartlarda ve daha geri haklarla çalışmaya zorlanmakta ve
eskisinden daha yoğun bir biçimde işsizler ordusunun saflarına itilmektedirler.
Kapitalizmin daha önceki dönemlerinde kalifiye emeğe sahip mühendisler,
doktorlar, avukatlar, tekniker ve teknisyenler bugünle karşılaştırıldığında
daha az sayıdaydılar. Sayılarının azlığı ve fakat talebin büyüklüğü
onların o dönemlerde imtiyazlı bir konuma sahip olmalarına olanak
veriyordu. İşçilerin ücretleri ile karşılaştırıldığında kat kat daha
yüksek ücretler alıyorlar, hatta bazıları mesleki becerilerini kullanarak,
küçük miktarda sermaye yatırımıyla sınıf atlayabiliyorlar, sermaye
sınıfının üyeleri haline gelebiliyorlardı. Aynı durum Türkiye'de de
özellikle altmışlı yılların başına kadar geçerli idi. Örneğin ihtiyacın
fazla ama sayılarının az olduğu dönemlerde doktorlar ve mühendisler
küçük bir yatırımla özel muayenehane ya da mühendislik bürosu açarak
zenginleşebiliyor ve sınıf atlayabiliyorlardı. Fakat artık eski çamlar
bardak oldu. Bugün Türkiye'de de kalifiye mesleki bilgi ve becerisini
kullanarak sınıf atlayabilen doktor ve mühendislerin sayısı çok küçük
bir azınlığı oluşturmaktadır. Artık ayrıcalıklı mesleklere sahip olanların
ezici çoğunluğu tüm yaşamları boyunca kapitalistlere iş güçlerini
satarak geçimlerini sağlayabilmektedirler. Onlar hayatlarını aldıkları
ücretle kazandıkları, sermaye sınıfı adına yetki kullandıkları ve
işçi alma, işçilerin ücretlerini ve çalışma koşullarını belirleme,
işçi çıkarma yetkileri olmadıkları ölçüde işçi sınıfının parçasını
oluşturmaktadırlar. Kapitalist düzen çerçevesinde beyaz yakalıların,
teknik elemanların sınıfsal konumunu belirleyen ve onların sermaye
sınıfıyla uzlaşmaz karşıtlık içinde yer almalarına yol açan temel
etken ücretli işçi olmalarıdır.
Her ne kadar vasıflı meslek gruplarında çalışan ücretlilerin eskinin
imtiyazlı durumundan kalma alışkanlıklarının kalıntıları varlıklarını
sürdürse de, kapitalist üretim ilişkileri içinde daha çok planlama,
yönlendirme ve denetleme alanlarında faaliyet gösterdiklerinden dolayı,
doğrudan üretimde yer alan işçilerle karşılaştırıldığında genellikle
biraz daha rahat çalışma koşullarından dolayı, kendilerini el emeği
ile geçinen işçilerden üstün görme eğilimleri bulunsa bile, sermaye
beyaz yakalı mesleklerde bulunanların imtiyazlarını giderek çok daha
yoğun bir biçimde ellerinden almakta, ücretlerini düşürmekte, kısacası
çalışma ve yaşam koşullarını daha da kötüleştirmektedir. Bu durumun
ortaya çıkarttığı gerçek, işçi sınıfının mavi yakalı kesimi ile, beyaz
yakalı kesimi arasındaki gelir, çalışma ve yaşam koşulları arafarklarının
giderek ortadan kalkmasıdır. Bu gelişmenin en belirgin sonucu, giderek
daha fazla beyaz yakalı ücretlinin ve hukuki olarak memur statüsündeki
ücretli işçilerin kendilerini daha fazla işçi sınıfının bir parçası
olarak görmeleri ve ülkemizde 80'li yılların ikinci yarısından itibaren
yoğun olarak kamu ve özel sektördeki hizmetlilerin daha yoğun bir
biçimde sendikalara üye olmaları, ya da bizzat kendileri sendikalar
kurarak sınıf örgütlenmelerini geliştirmeleridir.
Hem dünyada, hem de Türkiye'de gelişmeler işçi sınıfının sayısal olarak
gücünün zayıflamadığını, yok olmaya doğru gitmediğini, tersine bileşiminde
değişiklikler göstererek sayısının daha hızla büyüdüğünü, işçi sınıfının
saflarının geliştiğini göstermektedir.
HAKKIMIZI ELDE ETMEK İÇİN HAKLI OLMAK YETMEZ, GÜÇLÜ OLMAK GEREKİR
İşçi sınıfı toplumsal zenginliğin yaratıcısı olan, nüfusun çoğunluğunu
oluşturan sınıftır. Yarattığı bu zenginliğe sahip olması hatta çoğunluğu
oluşturduğu için toplumun efendisi olması onun hakkı ve görevidir.
Fakat işçi sınıfı bu en çarpıcı ve en basit gerçeklere dayanan haklarına
sahip olamaz. Niçin? Çünkü siyasi sistemlerde haklı olmak yetmez,
aynı zamanda bu hakkı elde etmeye yetecek toplumsal güce, çoğunluğun
iradesini örgütleyecek ve uygulatacak güce sahip olmak gerekir. Burjuvazi
toplumun küçük bir işçilerin yarattığı zenginliğe el koyar, onları
sömürür ve ezer. Bununla da kalmaz bu haksızlığını kendi ideolojisi
ile haklı çıkartmak için bin dereden su getirir. Burjuvazi bunu yapabilmektedir,
çünkü o kapitalist düzenin en örgütlü ve egemen sınıfı, güçlü olan
sınıfıdır. Bu gücünü koruyabilmek için esas görevi, nüfusun çoğunluğunun
sermaye egemenliğine karşı direncini ve mücadelesini kırmak olan bir
devlet örgütlenmesi inşa edilmiştir. Bu devletin yasaları ve anayasası,
içinde bulunulan dönemde ezen ve ezilen sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin
bir ifadesinden başka bir şey değildirler. Eğer çeşitli meslek gruplarından
oluşan işçiler arasında güçlü bir sınıf birliği oluşturulmamışsa,
işçilerin önemli bir kesimi sermayenin saldırılarına karşı haklarını
korumak ve pekiştirmek için güçlü sendikal örgütler kurup geliştirememişlerse,
sermaye sınıfı işçilerin ücretlerini, gelir ve haklarını en geri düzeyde
tutan bir siyasal sistem kurar. İşçilerin haklarını korumak ya da
yeni haklar elde etmek için seslerini çıkarttıklarında, yazılı yasalar
ve haklar bile çiğnenerek işçilerin karşısına polis copu, jandarma
dipçiği, savcıların ve mahkemelerin takibat tehditleri çıkartılır.
Çünkü burjuvazi haklı olup olmadığına değil, güçlü olup olmadığına
göre hareket eder. İşçi sınıfı için de aynı şey geçerlidir.
Örneğin faşist 1982 anayasasında memur statüsündeki işçilerin ve hizmetlilerin
sendikal örgütlenmesine doğrudan yasak getirilmemiş olmasına rağmen,
hakim sınıflar onların sendikalarda örgütlenmesini, grev ve toplu
sözleşme haklarını yıllarca tanımak istemediler, halen de istemiyorlar.
Fakat güçlerini birleştiren ve yükselten kamu emekçileri giderek sendikalar
kurma ve sendikalarda örgütlenme haklarını elde ettiler. Yine mücadele
ile grevli, toplusözleşmeli sendikal haklarını da elde edeceklerdir.
Yine özel sektörde çalışan mühendis, mimar, doktor, büro elemanları,
tekniker, teknisyen vb. beyaz yakalı işçilerin sendikalaşma hakları
vardır. Fakat bu mesleklerdeki ücretli işçilerin çoğu bugüne kadar
sendikal örgütlenmeye ilgi duymamışlar ve daha çok sendikal örgütlülüğün
dışında kalmışlardır. Sarı ve reformist sendikaların, sınıf uzlaşmacısı
siyasetleri sonucunda bugüne kadar imzalanan bir çok toplu iş sözleşmesinde
de bu mesleklerdeki ücretlilerin toplu sözleşme kapsamı dışında tutulduğu,
ücretlerinin ve diğer haklarının ayrıca düzenleneceği vurgulanmıştır.
Yani sarı ve reformist sendikalar tarafından bu ücretliler "kapsam
dışı personel" olarak kabul edilmişlerdir.
Aynı şekilde kamu sektöründe çalışan, aynı mesleğe sahip ücretlilerin
önemli bir bölümü hukuki bakımdan da işçi statüsündedirler. Bu ücretliler
de sendikalarda örgütlenme hakları olmasına rağmen kapsam dışı personel
olarak tutulmuşlardır.
Kimin kapsam dışı personel içinde tutulacağına, patronlarla sendikalar
toplusözleşmelerle karar vermektedirler. Toplu sözleşme görüşmelerinde
kapsam dışı tutulsalar bile sözkonusu mesleklerde bulunan beyaz yakalı
işçilerin görevi, kendi haklarını uygulatmak, geliştirmek amacıyla,
sendikalara üye olmak için başvurmak ve gerici ve reformist sendikaları,
diğer mesleklerden sendikalı sınıf kardeşleri ile birlikte içerden
zorlamakdır. Bu şekilde gerici ve reformist sendikaların bir sonraki
toplu sözleşme görüşmelerinde mühendis, mimar, doktor, büro elemanı,
tekniker ve teknisyen gibi beyaz yakalıların kapsam dışı personel
olarak tutulmalarını daha güçlü bir biçimde engellemeye çalışmalıdırlar.
Eğer bugün beyaz yakalı işçilerin özellikle de teknik elemanlar sendikal
örgütlenmeye ve sendikalara uzak durmuşlarsa, halen ancak küçük bir
bölümü sendikalarda örgütlenmişse, bunun temel nedeni varolan sendikaların
ezici çoğunluğunun bir yandan genelde tüm işçi sınıfının çıkarlarını
ve haklarını, özelde de beyaz yakalı işçilerin çıkarlarını ve haklarını
savunmada sınıf işbirlikçisi, pasif, korkak, hak almaya yönelik değil,
hak dilenmeye yönelik politika izlemiş olmalarındandır. Tabii ki,
bu durumda, bugünkü gerici, sarı ve reformist sendikalara girilmemesi,
üye olunmaması gerektiği sonucu çıkarılamaz.
Tersine bugün sarı ve reformist sendikalarda örgütlü olan sınıf kardeşleriyle
güçler birleştirilerek sendikaların ihanet politikalarına karşı daha
güçlü bir muhalefet örgütlenebilir, sermayenin ve onun devletinin
saldırılarına karşı daha güçlü bir direniş örgütlenebilir. Ve bugünkü
sarı, reformist sendikaların gerçek alternatifi olan, devrimci sınıf
sendikacılığı bu mücadele içinde yaratılabilir.
ÖRGÜTLÜLÜK VE MÜCADELE ÜCRETLİ KÖLELİK SİSTEMİNİNPARÇALANMASINA YÖNELİK OLMALIDIR
Kısmi demokratik hakların kullanılabildiği, beyaz yakalıların sendikal
örgütlenmesinin önünde ağır yasal engellerin konulmadığı ve beyaz
yakalıların önemli bir bölümünü örgütleyen sendikaların bulunduğu
batılı kapitalist-emperyalist ülkelerde bile beyaz yakalı işçiler,
mavi yakalı işçiler gibi önceden kazanılmış haklarını sermayenin aralıksız
saldırıları ve sendika bürokrasisinin ihanet politikaları sonucunda
birçok alanda kaybetmiştir, kaybetmektedir. Bunun başta gelen temel
nedeni bugün egemen sendikaların ücretli kölelik sistemini ortadan
kaldırma perspektifine sahip olmaması, ücretli kölelik sistemi kaldırılmadığı
sürece kazanılmış olan bir hakkın sermaye sınıfının saldırıları karşısında
her an kaybedileceği anlayışına sahip olmayışlarıdır.
Batılı ülkelerdeki beyaz yakalıları da örgütleyen sendikaların ezici
çoğunluğu sınıf işbirlikçisi, kapitalist düzeni koruma hedefine sahip,
yönetimde sendika ağalarının çöreklendiği örgütlerdir. Bu sendikalar
işçilerin kazanılmış haklarını korumada bile etkin olamamaktadırlar.
Sınf sendikalarının güçlülüğü herşeyden önce hedeflerinin ve bu hedefe
varmak için kullandıkları yöntem ve araçların doğru olup olmadığına
bağlıdır. Güçlü bir sendikacılığın ön şartı ücretli kölelik sistemini
kaldırmak temel hedefine yönelik olarak işçi sınıfının tüm kesimlerini,
bir işletmede bir örgüt anlayışına dayanarak sendika içi demokrasiyi
en yaygın ve sistemli bir biçimde uygulayarak ve hakları zorlu sınıf
mücadelesi içerisinde alarak faaliyet yürüten sınıf sendikacılığıdır.
Sendikalarda yürütülmesi gereken bu faaliyetin yanısıra, her işletmede
sendikalı ve sendikasız tüm işçilerin seçeceği temsilcilerden oluşan
Grev ve Mücadele Komiteleri de, hem sınıfı mücadele içinde birleştirmenin,
hem de işçilerin taleplerinin andaki sarı, reformist, faşist sendika
ağaları ile patronlar arasında kapalı kapılar arkasında yürüyen pazarlıkla
satılmasını engelleyen en önemli örgütsel araçlardır.
