BÜYÜK BARIŞ
DEVRİMLE GELECEK!
Şimdi barış zamanı! Emperyalist saldırgan NATO güçleri Yugoslavya'yı
83 gün ve gece hava saldırılarıyla yerlebir ettikten sonra, savaş
suçlusu ilan ettikleri Miloseviç'e kendi barış şartlarını dikte ettiler!
Yugoslavya kendine dayatılan sözde barışı kabul etmek zorunda kaldı.
Şimdi Yugoslavya'ya karşı savaşı yürüten NATO üyelerinden ABD, Almanya,
İngiltere, Fransa, İtalya ve Türkiye askerlerinin yanında, Rusya askerleri
Kosova'yı işgal bölgelerine ayırıp buralara yerleşerek güya barış
getiriyor. Getirilen barış, gerçekte Yugoslavya'nın artık hergün bombalanmasının
durdurulması; Sırp faşistlerinin de artık Kosova Arnavutlarına karşı
yürüttükleri etnik temizlik kampanyasını yürütemez duruma gelmeleri
anlamında bir barıştır. Şimdiki durumu özellikle Batı Avrupalı emperyalistler,
en başta da Alman emperyalistleri, büyük bir başarı olarak kutladılar!
Avrupa Birliği'nin Köln'de yapılan zirve toplantısının son günleri,
Almanya'nın insiyatifiyle geliştirilen barış planını, Rus temsilcisi
ile birlikte Yugoslav yönetimine kabul ettirmekle görevli arabulucunun
getireceği mutlu haberi beklemekle geçti. AB'de dönem başkanlığı bu
toplantıyla biten Almanya Şansölyesi "sosyal demokrat" Schröder
ve onun bir zamanlar anti-Natocu "Yeşil" yamağı Dışişleri
Bakanı Fischer, dönemlerini "Yugoslavya'da barışı gerçekleştirenler"
olarak tamamlamak için yanıp tutuşuyorlardı. Ne de olsa zirvenin hemen
ardından Avrupa Parlamentosu seçimleri olacaktı. Almanya'da genel
seçimlerde bugünkü koalisyon ortakları lehine esen rüzgar dönmeye
başlamıştı. Böyle bir ortamda Belgrad'dan gelecek bir "barış"
haberi hem onların bu yaralarına merhem olacak, hem de Almanya'nın
İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez uluslararası aktör olarak
ekonomik ağırlığına uygun bir askeri ve siyasi rol oynadığını göstermiş
olacaktı! Arabuluculuk yapan Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Köln'deki
zirveye Yugoslav yönetiminin dayatılan şartları kabul ettiği haberini
getirdiğinde, AB üyesi devletlerin başkanları, sanki insanlık büyük
bir zafer kazanmış gibi şişindiler! Bu sahte "barış" mimarları,
toplu halde bol gülücüklü "aile fotoğrafları" çektirip demeç
üzerine demeç vererek, başarılarını öve öve bitiremediler! Evet, nihayet
"barış" gelmiş, Yugoslavya NATO'nun şartlarını kabul etmişti!
NATO'nun insan hakları savunucusu olduğu, artık hiçbir diktatörün
cezasız kalamayacağı görülmüştü vs.
Tabii bu söylenenlerde bir terslik vardı: Şimdi barışın geldiğini
söylemek için, önceden bir savaş yürüyor olması gerekti; halbuki Yugoslavya'ya
karşı İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en yoğun hava savaşını sürdüren
güçler, yürüttüklerinin savaş olmadığını, yalnızca bir "hava
kampanyası" olduğunu sürekli vurguluyordu. Kendileri açısından
savaş lafını ağızlarına almaktan özenle kaçınıyorlardı. Evet bir savaş
yürüyordu, ama bu "Hitler rejimi ile eş olan Slobodan Miloseviç
yönetiminin Kosova halkına karşı yürüttüğü bir soykırım ve Kosovalı
Arnavut halkı yerlerinden zorla göçettirme savaşı"ydı! NATO ise
bu savaşa karşı, bunu durdurmak için bir barış misyonu olarak, bir
"hava kampanyası" sürdürüyordu!!! Bu "hava kampanyası"
bir savaş değil, yalnızca seçilmiş hedefleri havadan nokta atışlarıyla
vuran, sivil halka katiyen zarar vermeyen birşeydi! Arada sırada akıllı
bombalar, insanlık düşmanı Sırplar'ın da şaşırtmasıyla, hedeflerin
yanına düşüyor, o zaman da ortaya "kollateral zararlar"
("istenmeyen zararlar") çıkabiliyordu! O kadar da olurdu
tabii! Bu arada örneğin Çin Konsolosluğu'nun da bu "kollateral
zarar" hanesine yazılmasının sorumlu ve suçluları, provokatör
Sırp yöneticileriydi! Onlar CIA'ya Belgrad şehrinin eski haritalarını
vermişti herhalde! Eski haritalarda Çin Konsolosluğu'nun yerinde bilmemne
bakanlığı görünüyordu! NATO'nun ve ABD'nin Çin'den özür dilemesi,
"Sorry, yanlışlık oldu!" açıklaması, fıkra anlatmıyoruz,
üç aşağı beş yukarı böyleydi. CIA'nin verdiği koordinatlarda Yugoslavya
bilmemne bakanlığı binası bulunuyordu!!! Bütün medya papağan gibi
bu resmi açıklamaları aktarıp duruyordu! İşte şimdi savaş diye adlandırılmayan
bu "hava kampanyası"nın sonu gelmişti. Barış denen buydu!
Hık deyicinin tokmakçısı olanlardan hiçbiri çıkıp; "Yahu biz
zaten savaş yürütmemiştik, bu ne barışıdır ki?" gibi sorular
sormadı... Herkes çok sevindi yalnızca!
Zirve ertesi diplomasi trafiği daha da hızlandı. Ve hızlı trafik,
önce NATO kumandanları ile Yugoslav ordusu kumandanları arasında Kosova'dan
Yugoslav ordusu ve diğer silahlı güçlerinin nasıl, hangi plan çerçevesinde
çekileceği ve NATO güçlerinin nasıl Kosova'ya yerleşeceği konusundaki
askeri anlaşma imzalandı. Bu anlaşmanın yapılmasının hemen ertesinde,
Yugoslaya yönetimi Birleşmiş Milletler'in (BM) barış planını kabul
edeceğini açıkladı. Aynı anda toplantı halinde olan BM Güvenlik Konseyi
de, önceden pişirilip kotarılmış bir Güvenlik Konseyi kararını, Çin'in
çekimser oyuna karşı, bütün diğer Güvenlik Konseyi üyelerinin onayıyla
çıkardı.
NATO üyesi devletlerin her biri barış zaferini kendi hanelerine yazdı.
ABD, ancak ABD'nin zorladığı kararlı tavır sonucu Miloseviç'in teslim
olmak zorunda kaldığını ve harekâtın amacına ulaştığını, Miloseviç'in
NATO'nun bütün şartlarını kabul ettiğini açıkladı.
Almanya, barış zaferinin gerçek sahibinin kendisi olduğunu, barış
anlaşmasının Alman diplomasisinin sonucu olduğunu, bu barış girişimiyle
Almanya'nın çok kanlı bir kara harekâtını ve Balkanlar'da savaşın
genişleme ihtimalini önlediğini savundu.
Öncelikle Almanya ve diğer Avrupa devletlerinin zorlaması sonucu,
barış görüşmeleri içine çekilen Rusya da, barışın gerçek mimarının
kendisi olduğunu, Rusya eğer işin içine girmese barışın olamayacağını
savundu.
Miloseviç ise barışı, kendisinin ve Yugoslav halkının zaferi olarak
açıkladı. Bütün gelişmeler Yugoslav ordusunun ve halkının yenilmez
olduğunu göstermiş, NATO'nun dayattığı şartlar kabul edilmemiş, sonunda
Yugoslavya'nın en baştan beri talep ettiği gibi BM çatısı altında
bir çözüm bulunmuştu. vb.
Her birinin barışı tarifi, her biri filin bir başka yerini tutan körlerin
fili tarifine benziyor! Başkasını da zaten beklememek gerek. Emperyalistlerin,
gericilerin barışı gerçekte iki silahlı çatışma arasında bir soluklanma
için ateşkesten başka bir şey değildir. Her emperyalist barış kendi
içinde yeni savaşların gerekçelerini ve tohumlarını taşır, büyütür!
Onların tariflerini bir kenara bırakıp gerçeklere objektif olarak
bakarsak göreceğimiz şudur:
« Yugoslavya'daki Sırp şovenisti yönetim, yıllardan beri Kosova'daki
Arnavut halka karşı ulusal baskı uyguluyor, kazanılmış ulusal hakları
kısıtlıyor, Kosova Arnavut halkını asimile ederek, edilmeyen kesimini
de Kosova'dan sürerek Kosova'yı Sırplaştırmaya yönelik bir siyaset
izliyordu.
« Batılı emperyalist güçler ise Balkanlar'da Rusya'nın en yakın müttefiki
olan ve en güçlü orduya sahip devlet olan Yugoslavya'daki Sırp şovenisti
yönetimi, bu yönetim batılı emperyalist güçlerin kontrolünü kabul
etmediği için zayıflatmak, mümkünse yıkıp yerine kendilerine uygun
bir yönetim getirmek istiyordu. Genel çizgi Yugoslavya'nın zayıflatılması
idi. Bunun nasılı konusunda aralarında görüş ayrılıkları vardı. Bir
bölümü Yugoslavya'nın etnik çizgiler temelinde bir çok devlete bölünmesinden
yana iken, bir bölümü sınırlara şekilde fazla dokunulmasını tehlikeli
bulduğundan, zayıf bir konfederatif yapıdan yana görünüyordu. Birinci
kesimin çabalarıyla önce Slovenya, ardından Hırvatistan, ardından
Makedonya, ardından etnik bölgelere ayrılmış Bosna-Hersek ayrı devletler
olarak ortaya çıktılar. Bu arada, Kosova'da da Arnavut milliyetçisi
kimi örgütler silahlandırılmaya başlandı. Yugoslav yönetimi Kosova'nın
elden gideceği korkusuyla saldırılarını arttırdı. Savaş, Kosova Arnavut
halkına karşı yer yer katliama dönüşen boyutlara ulaştı. Bu noktada
bu savaşın gerçek kışkırtıcıları olan batılı emperyalist güçler devreye
girerek güya çatışan tarafları ayırma misyonuna soyundular. Paris'te
Yugoslavya'nın ve Kosova kurtuluş örgütlerinin temsilcileri bir masaya
oturtularak, onlara bir anlaşma dayatıldı. Bu anlaşma;
a) Kosova'nın hukuken Yugoslavya federasyonu sınırları içinde yer
almasını ve fakat NATO'nun askeri denetiminde çok geniş bir özerkliğe
sahip olmasını;
b) Kosova'nın üç yıl sonrasında bağımsızlık imkânına sahip olmasını;
c) Yugoslav askeri güçlerinin Kosova'yı derhal terketmesini;
d) NATO güçlerinin Kosova'daki güvenlik işlerini üzerlenmesini öngörüyordu.
Bu arada Kosova kurtuluş örgütleri içinde esas silahlı güç durumunda
olan UÇK'nın da silahsızlandırılmasını öngörülüyordu.
Paris'te Yugoslav yönetimine dayatılan şartlar, gerçekte Kosova üzerinde
Yugoslav egemenliğinin pratikte kalkması anlamına geliyor; Kosova
NATO himayesi ve kontrolünde bir alan haline geliyordu. Yugoslav yönetiminin
böyle bir anlaşmaya imza atmayacağı en baştan belliydi. Ve onlar bu
anlaşmayı imzalamadı!
« Batılı emperyalistler, en başta da ABD emperyalizmi, gerçekte Kosova
konusunu bahane edip Yugoslavya'ya karşı savaş yürütmek istiyorlardı.
Savaşla, Miloseviç yönetimini zayıflatmak, mümkünse yıkmak, kendi
aralarındaki güç dengesi bağlamında açık olan sorulara cevap aramak,
ordularını ve kamuoyunu daha büyük savaşlara hazırlamak vb. amaçları
vardı.
« Paris'te yapılan görüşmeler Yugoslav yönetimine batılı emperyalist
güçlerin Kosova üzerinde Sırp egemenliğini kaldırıp kendi egemenliklerini
kurma konusunda kararlı olduklarını göstermişti. Kosova'nın bir bütün
olarak Sırplaştırılması bu şartlarda hayaldi. O halde yapılacak şey,
zaten elden gideceği belli olan Kosova'da kurtarılabilecek olan neyse
onu kurtarmaktı. NATO'nun Yugoslavya'ya karşı girişeceği bir saldırı,
Kosova'nın etnik temiz bölgelere bölünüp hiç olmazsa bir bölümünün
etnik temizlenmiş bir biçimde Sırbistan'a bağlanmasına giden yolu
açabilir, ayrıca Sırp şovenizminin azdırılması temelinde, kitlelerin
yönetim etrafında bir süre daha toplanmasının şartları yaratılabilirdi.
« Sonuçta Yugoslavya halklarının başına gece gündüz NATO bombaları
yağmaya başladı. Bu arada o bombaların sağladığı sis perdesinin de
sayesinde, Sırp yönetimi NATO'nun kurtarma iddiasında olduğu Kosovalı
Arnavut halkı Kosova'dan sürme işini iyice hızlandırma fırsatı buldu.
Arnavut halkın büyük çoğunluğu Kosova'yı terketmek zorunda kaldı.
Öncelikle Arnavutluk ve Makedonya da "uluslararası yardıma"
(!) muhtaç dilenciler durumuna düşürüldüler! NATO'nun saldırısı Sırp
faşistlerine yıllarca arayıp da bulamadıkları fırsatları verdi.
« Savaşın belirli bir noktasında hava savaşıyla Yugoslav güçlerinin
Kosova'dan çıkarılamayacağı net olarak görüldü. Bu noktada NATO'da
bölünme başladı. ABD ve İngiltere -bu arada onların yanında yer alan
Türkiye de-, savaşın "kara savaşı" ile tamamlanmasından
yana tavır takınırken; hem kayıpların büyük olacağı, hem de Rusya'nın
savaşa girmesi halinde esas zararı kendilerinin göreceğini düşünen
Almanya ve diğer Batı Avrupalı güçler, savaşı diplomatik bir barışla
bitirmenin doğru olacağını savunmaya başladılar. Ve bu noktada Rusya
ve Çin'in de savaşa karşı takındığı tavırla, ABD-İngiltere-Türkiye,
diplomatik çözüme karşı çıkamaz konuma geldiler.
« Savaşta esas kaybedenler Yugoslavya halkları oldu. Sırp halkı NATO
saldırılarında korkunç kayıplar verdi. Yugoslavya tarumar oldu. Bunun
zararını en fazla halk yığınları gördü, görecek. Kosova Arnavutları,
bağımsızlık diye çıktıkları yolda, kendilerini Batı Avrupalı emperyalistlerin
"koruması" altında onların lütufları ile yaşayabilen bir
konumda buldular.
Kosova şimdi Rusya ile yukarda saydığımız NATO üyesi ülkelerin askerlerinin
işgali altında. Kosovalı Arnavutlar ve Sırplar çok uzun bir süre daha
yanyana yaşayamaz duruma getirilmiş durumda. Şimdi çekilen Yugoslav
askeri güçleri ile birlikte Kosovalı Sırplar binlerle, onbinlerle
kaçıyor, Sırbistan'a ve henüz yeri kesinleşmemiş, Rus işgal bölgesine
sığınmaya çalışıyor!
İşte "barış" böyle bir barış!
Böyle bir barışın, binlerce insanın öldüğü savaştan daha iyi olduğu
söylenebilir. Bu doğrudur da. Fakat halklar için gerçek çözüm bu mudur?
Bundan başka çözüm yok mudur?
Halklar emperyalist savaş ile emperyalist barış arasında tercih yapmak
zorunda mıdır?
Bu sorular sorulmak, cevaplanmak zorundadır. Bu sorular bugün Abdullah
Öcalan'ın yargılandığı dava dolayısıyla ülkemizde de tartışılıp soruluyor.
Sorulmak zorunda.
Bilindiği gibi, Abdullah Öcalan savunmasında, silahlı mücadele ile
bağımsız bir Kürdistan hedefine varmanın hayal olduğunu gördüklerini,
kendisinin 1993'ten bu yana barış için mücadele ettiğini söyledi,
kendine fırsat verilmesi halinde PKK'nin savaşçılarını üç ay içinde
dağdan indirip devletle barıştırabileceğini açıkladı. "Demokratik
bir cumhuriyette özgür bir birlik", bir büyük barış istediğini
vb. söyledi. Savcılığın bu açıklamalara verdiği cevap, "Abdullah
Öcalan'ın samimi olmadığı" biçiminde oldu. Savcılık Öcalan'ın
Kürtlerle devleti barıştırma önerisine, idam cezası talebiyle cevap
verdi.
Ama haksızlık etmemek gerek, sadece bunu yapmadı devlet... Aynı zamanda,
AB'nin uzun zamandır talep ettiği Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ni sivilleştirmek
için gerekli Anayasa değişikliğini de jet hızıyla gerçekleştirerek
kendisinin "demokratikleşme" konusunda ne kadar ciddi(!!!)
olduğunu da gösterdi.
Burada, Yugoslavya'daki barış örneğinde olduğu gibi sorulmak zorunda:
Halk yığınları için gerçek barış alternatifi yok mu?
Nedir gerçek barış? Halkların kendi iktidarlarına sahip olduğu, üretenlerin
aynı zamanda yönetenler olduğu; ulusal farklılıkların bir kavga nedeni
değil, bir zenginlik olduğu, her ulusun ayrılma hakkına sahip olduğu,
her milliyetin hak eşitliğine sahip olduğu, birliğin çoğunluk ulusun
egemenliğini kabul etme temelinde zorunlu değil, özgür ve eşit haklara
sahip ulusal toplulukların gönüllülük temelinde olduğu bir barış!
Ancak böyle bir barış gerçek barıştır. Ancak böyle bir barış kalıcı
bir barıştır.
Böyle bir barış, büyük barış, kâr üzerine kurulu kapitalist bir toplumda
mümkün değildir; gücü gücü yetene orman kanununun toplumun temel kanunu
olduğu bir sistemde mümkün değildir. Böyle bir barışa ancak bugünkü
toplumsal sistemi en küçük zerreciklerine kadar parçalayacak bir devrimle
varılır.
Gerçek barış, gerçek sosyalizmle kazanılır, kazanılacaktır!
Er geç! Yeter ki her gerici savaşın esas mağdurları gerçekleri görüp
kendi sınıfsal çıkarlarının bilincine varsınlar ve örgütlensinler...Yeter
ki onlar kendi kaderlerini kendi ellerine alsınlar!
Bu olmadıkça, kötü bir savaşla, kötü bir barış arasında tercih yapmak
arasında sıkışıp kalmak ve kötüler arasında daha az kötüyü iyiymiş
gibi görmek kaçınılmaz olacaktır!
Büyük barış isteyen, büyük düşünmeyi, büyük mücadele etmeyi öğrenmelidir!
18 Haziran 1999
