Marmara depreminin diğer bir boyutu: ÇEVRE FELAKETİ

17 Ağustos günü, Marmara Bölgesini vuran deprem binlerce insanın ölümüne, onbinlerce insanın yaralanmasına, yüz binlerce insanın evsiz kalmasına yol açmasının yanısıra, diğer bir boyutuyla da çevreye önemli zararlar verdi.
Doğal bir afet olan depremin zararlarının bu denli büyük olmasının temelinde, gerekli tedbirleri almayan, birinci derecede deprem bölgesinde yerleşim birimleri inşa eden bu düzenin, bu devletin kendisidir. Biz bu yazımızda, depremin çevre boyutu ile kendimizi sınırlayacağız.

"Takke düştü, kel göründü", AKSA kimya fabrikası


1978 yılında ruhsatsız olarak inşa edilen, Yalova'daki Aksa Elektrik Kimya Sanayi ve Ticaret A.Ş'nin, deprem sırasında zarar gören tanklarından, çevreye 6 bin ton üzerinde akrilonitrit gazı sızarak, havaya, suya, denize karıştı.
Deprem, bu fabrika hakkında unutturulmuş bir takım gerçekleri de gün yüzüne çıkarttı. Tekstil sanayiine yönelik elyaf üreten AKSA, birinci dereceden deprem bölgesinde, fay hattı üzerinde inşa edilmiş. İnşa edildiği dönemde ruhsatı olmayan, AKSA'ya daha sonraki yıllarda -12 yıl sonra- Sağlık ve Çevre Bakanlıkları tarafından ruhsat verilmiş. 1994 yılında, İstanbul eski Belediye Başkanı Ahmet İsvan'ın, AKSA'ya ruhsat veren Sağlık ve Çevre Bakanlıkları hakkında açtığı dava halen sürüyor.
Fabrikanın 'sağlık bandı' olarak belirlediği 1200 metrelik alan içerisinde; hem yerleşim birimleri hem de sebze ve meyve üreten bahçeler var. Bu nedenle de fabrika hakkında açılan ikinci dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde sürüyor.
1984 ve 1990 yıllarında ruhsat almak için başvuran fabrikaya; "sağlık bandı koşulunu gerektiği gibi yerine getirmediği için" eksik ruhsatla üretime devam edildiği açığa çıkan diğer bir gerçek. (5.9.1999, Radikal)
İnsanlar ve çevre açısından zehirli gazlarla üretim yapan fabrikalar için 1200 metre sağlık bandı koşulunun şart koşulmasını, kaldı ki AKSA bağlamında kendilerinin ilan ettiği sağlık bandı içerisinde hem yerleşim birimleri, hem de sebze ve meyve bahçeleri var, anlayan beri gelsin! Bu zehirli gazlar acaba sızma yaptığında, 1200 metre içinde mi kalıyorlar?!! Yani nereden bakarsanız bakın traji-komik bir durum var ortada. Bu durum, bu düzenin niteliği bilindiğinde, 'normal bir durum' haline dönüşmektedir. Fakat bizler bu normal durumlara alışmak, kabullenmek istemiyoruz. "Böyle şey olmaz" demeli, acımızı, kinimizi, öfkemizi bu düzenin yıkılması mücadelesine aktarmalıyız.

Nedir bu akrilonitril,
çevreye ve insanlara
verdiği zararlar nelerdir?


Tekstil hammaddesi üretimine yönelik "akrilonitril" havayla temas ettiğinde gaz formuna dönüşüyor. Yanıcı ve patlayıcı özelliği bulunan akrilonitril'in, kanserojen özelliği bulunuyor. Solunum yoluyla ve deriden geçiyor. Yüksek dozda alındığında spazm sonucu ölümlere neden olurken, düşük dozda halsizlik, baş ağrısı, mide bulantısı yaratıyor. Buharı da ciğerlerde su birikmesine neden oluyor. Akrilonitril'in uzun süreli etkileri arasında ciğer ve sindirim sistemleri kanseri ilk sırada sayılıyor. Troid bezlerinin işleyişinde bozulmaya neden olan bu madde genelde de bozulmaya yol açıyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde ise mide ve beyin kanserine yol açtığı saptanmış durumda. (5.9.1999, Radikal)
Deprem sırasında sızan 6 bin ton Akrilonitril, fabrika çevresinde bulunan yerleşim alanlarında hayvanların ölümüne, ağaçların renginin değişmesine yol açtı. İnsanlar baş dönmesi, bulantı, kusma şikayetleriyle hastanelere başvurdu.
Bütün bu gelişmeler olurken yetkililer ne yaptı dersiniz? Fabrikanın çevresindeki yerleşim birimlerini boşaltmakla yetindiler. Ama fabrikaya 500 metre uzaklıkta bulunan çiftliklerde, bahçelerde yetiştirilen binlerce ton sebze ve meyvenin toplanıp satış için çeşitli illere gönderilmesine ses çıkarmadılar!
Ancak bir süre sonra bizzat, sebze ve meyve üreticilerinin kriz masasına başvurarak, ürünlerin tahlil edilmesi istemleri sonucu bazı numuneler alındı. Fakat alınan numunelerin tahlil edilip, edilmediği açıklanmadan, üreticilerden ürünlerini imha etmeleri istendi. Fakat artık geç kalınmıştı! Binlerce ton sebze ve meyve satışa sunulmuş, binlerce insan tarafından bu ürünler tüketilmiş durumda.
Sadece adı Çevre Bakanlığı olan, çevreyle ilgili hiç bir icraatı olmayan kuruluş ise; 27 Ağustos 1999 tarihinde fabrikaya üretimi durdurma çağrısında (!) bulunuyor. İnsan ve çevrenin merkezde bulunmadığı, sürekli kârın merkezde bulunduğu bir düzenin Çevre Bakanlığı sadece çağrı yapmakla yetiniyor. Bu kadarına da pes doğrusu!
Depremden zarar gören fabrika ise, 6 bin ton Arkrilonitril çevreye sızmasına rağmen, üretime devam ediyor. AKSA Genel Müdürü Selçuk Ergin; 6 bin ton Arkrilonitril gazının sızdığını kabul etmesine rağmen, bunun "sağlık açısından herhangi bir riskinin bulunmadığını"(!) utanmadan söyleyebiliyor.
Bütün bu gelişmeler; kapitalistlerin toplum ve çevre sağlığını düşünmediklerini, düşündükleri tek şeyin kâr olduğunu, kapitalistlerin çıkarlarını korumak için var olan devletin de bunun olması için gerekli düzenlemeleri yaptığını gösteriyor. Fabrika ortakları arasında yer alan Dinçkök, Boyner gibi kapitalistler bütün bu olanlara rağmen, üretimlerine devam ediyorlar.

TÜPRAŞ Rafinerisi


Tüpraş petrol rafinerisi kurulduğu yıllarda, jeofizikçilerin rafinerinin kurulduğu yerin fay hattı üzerinde olduğu, rafinerinin buraya kurulmasının doğru olmadığını belirtmelerine rağmen, Tüpraş fay hattı üzerine inşa edildi.
17 Ağustos'ta Marmara'yı vuran deprem, doğal olarak fay hattı üzerinde bulunan Tüpraş'ı da vurdu. Depremin verdiği zarar sonucu, petrol bulunan tanklarda yangın başladı. Yangın giderek genişleyerek günlerce sürdü. Yangın ancak yurtdışından gelen ekipler tarafından yangın söndürme uçaklarıyla söndürülebildi.
Bu devlet fay hattı üzerinde rafineri inşa ediyor. Bu yapılarken düşünülen tek şey kısa vadeli kâr olmakta, toplum ve çevre sağlığı hiç dikkate alınmamaktadır. Aynı zamanda bu tür işletmelerde olası yangınlara karşı gerekli teknik donanıma, ekipmana sahip değil bu devlet. Eğer tersi olsaydı, yurtdışından uçaklar, ekipler getirilmezdi.
Yangın söndürüldü ama, çevreye verilen zararın etkisi yıllar boyu sürecek. Nedir bu zaralar? Binlerce ton petrolün yanması sonucu oluşan zehirli gazlar atmosfere karıştı. Yağan yağmurlarla bu zehirli gazlar toprağa, suya karıştı. Yangın sırasında önlem olarak denize boşaltılan binlerce ton petrol, zaten ölü durumda olan körfezin iyice ölmesine yolaçtı. Denizin dibine inen petrol, eğer hâlâ varsa (!), dip canlılarının ölümüne, orta kesimdeki petrol de zehirli etkisiyle su yaşamını önemli oranda zehirlemiştir.
Ayrıca enkaz kaldırma çalışmaları sırasında toplanan molozların denize dökülmesi; ileride büyük çevre felaketlerine yolaçacaktır. Katı atık formunda bulunan molozların kıyı şeridinde denize dökülmesi, dip canlılarını büyük oranda etkileyecek, molozlarla karışık yiyecek artıkları gibi organik maddelerde organik deniz kirliliğine yolaçacaktır. Başka alernatifler olmasına rağmen, molozların denize dökülmesi büyük sorumsuzluktur.

Çözüm toplum ve çevrenin korunmasının merkezde
bulunduğu bir toplumda!


Kapitalist sistemin kâr mantığı ile her yerde karşılaşıyoruz. Her ne önlem alınırsa alınsın bu sistem yıkılmadıkça kâr mantığı ön planda durduğu sürece insan ve çevre hiçbir şeydir. Biz insanların ve çevrenin hiçe sayıldığı bir düzende yaşamak istemiyoruz. İnsanın insan gibi yaşadığı, emeğin sömürülmediği, doğa ile uyum içerisinde üretimin yapıldığı toplumsal bir sistem olan sosyalizmde yaşamak istiyoruz. Yaşamak istediğimiz sistemi de ancak bizler yaratabiliriz. Kapitalist sistemi yıkıp, yerine sosyalizmi kurmalıyız. Bu kadar haksızlıklar yaşanırken sessiz sedasız olamayız, olmamalıyız. Sesimizi yükseltmenin zamanı çoktan geldi. Bunun için, saflarımızı doğru belirleyip, örgütlenelim.

10.09.1999