Medya
CNN Türk: Amerika nire, Türkiye nire?
Denilen devir çoktan gerilerde kaldı. Daha TC'nin ilk kurulduğu yıllarda
Vehbi Koç gibi yeni yetme zenginler, dinci karanlık tarafından ufku
ancak Mekke, Medine gibi kutsal saydığı Suudi Arabistan şehirleriyle
sınırlı olan dindarların tersine, kıblesini en zengin kapitalist-emperyalist
ülkelere dönmüşlerdi.
Cumhuriyetin yeni yetme zenginlerinin büyüyüp gelişmeleri için gerekli
sermaye en zengin kapitalist-emperyalist ülkelerdeydi. Gerekiyorsa
onların ayağına gidilecek, belirli bir komisyonun kendisine bırakılması
şartıyla uşaklık teklifleri götürülecekti. Vehbi Koç'lar bu tür teklifleri
götürdüler, uşaklık anlaşmalarını yaptılar, "cumhuriyetçi"
devletin desteğine ve övgüsüne layık oldular.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist dünyanın en kodaman devleti
ABD, "hür dünya"nın jandarması olarak "hür teşebbüsçü"
"yardımlarını" esirgemediler. Böylece karşılıklı çıkar ilişkisi
temelinde Amerika ile Türkiye arasındaki uzaklık giderek kısaldı.
Son yıllarda uzaklığı kısaltan en sansasyonel edimlerden birisi de,
ABD'nin önde gelen medya kuruluşu Time Warner Brothers ile Türkiye'nin
en güçlü medya kuruluşu Doğan grubunun ortak çocuğu olarak CNN-Türk'ün
doğması oldu. 14 Ekim 1999 tarihinde yayınına başlayan CNN-Türk, habercilikte
"yeni bir aşama" iddiasıyla yayın hayatına başladı. (CNN-Türk
yayına girdikten sonra yapılan şikayet üzerine markasında "Türk"
ismi kullanarak haksız rekabet yaptığı gerekçesiyle yayını kısa süre
için yargı yoluyla kesildi. Bu pürüz halledildikten sonra belki ismi
değişik bir CNN-Türk'e yeniden kavuşacağız!)
Herhangi bir konunun haber değerinin her zaman sermayenin çıkarlarına
dokunmamak ilkesi olan burjuva yayıncılıkta, haberin bilginin hammaddesi
değil de meta olarak ele alındığı burjuva dünyada CNN-Türk'ün yayın
hayatına başlaması tabii ki "habercilikte yeni bir aşama"
olmayacaktır. "Yeni aşama" denen şey, medya sektörünün hem
dünya hem de Türkiye'de giderek oldukça kârlı bir yatırım alanı haline
gelmesine bağlı olarak Türkiyeli medya kuruluşlarının da giderek daha
sıkı bir biçimde, dünyanın önde gelen medya tekelleriyle yoğun bir
işbirliği başlatmış olmasıdır.
CNN-Türk, Türkiye'deki siyasi ve sosyal gerçekleri ortaya koyup başını
savunduğu devletle belaya sokacak değil herhalde...Tersine, faşist
diktatörlüğü, sermaye düzenini savunarak rüştünü ispat edecektir.
CNN-Türk'ün ABD'li ortağı Time Warner Brothers için önemli olan, tek
başına Türkiye medyasına girebilmek ve hakim olmak değil. Onun amacı
daha büyük: Türkiye'yi sıçrama tahtası olarak kullanarak tüm "Türki"
cumhuriyetlere adım atabilmesi ve buralarda da egemen medya sektörü
haline gelmesidir. Bir kere Türkiye'ye yerleşilirse, buradan Bosna-Hersek'ten
Kırgızistan'a kadar büyük bir seyirci (daha doğrusu alıcı) kitlesine
ulaşacaktır.
CNN'nin Türk ortağı Doğan Grubu, başta da söylediğimiz gibi Türkiye'nin
en büyük medya kuruluşudur. Doğan Grubu, Hürriyet ve Milliyet başta
olmak üzere gazete sektöründe ve Kanal-D gibi televizyon kanalı olmak
üzere televizyon sektöründe en büyük ve en etkili medya grubudur.
Doğan Grubu'nun hemen arkasından, aynı adla gazete çıkaran ve yine
etkili televizyon kanalına sahip olan Sabah Grubu gelmektedir. Bu
iki büyük kuruluş, dağıtım alanında ortak bir şirket kurarak (Bir-Yay,
Birleşik Yayın Dağıtım AŞ.) dağıtımda tekel kurmuşlardır. Bu iki kurumun
dağıtım alanında tekel kurması, medya sektöründe üçüncü büyük güce
sahip olan, Star adlı televizyon kanalı sahibi Uzan kardeşlerin gazete
sektörüne girmesini ve Star adıyla çıkardıkları gazetelerini dağıtmasını
büyük ölçüde güçleştirmektedir. Dağıtım şirketi üzerinden Star adlı
gazetesini dağıtamayan Uzan kardeşler de doğrudan sokak dağıtımı yolunu
seçmek zorunda kalmışlardır. Bir ara Star gazetesi Sabah'ın 200'ün
üstünde dağıtım bayiini satın alarak atak yaptıysa da, Sabah'ın sözkonusu
bayilere, kendi dağıtım altındaki yayınları vermemekle tehdit etmesi
üzerine bu bayilerin çoğunluğunu elinde tutamamıştır.
Türkiye'nin bu üç etkili medya kuruluşunun rekabet savaşımı halen
bir sonuca bağlanmamıştır. CNN-Türk ortaklığı ile Doğan Grubu rekabet
savaşımında daha avantajlı bir duruma girmiştir. Bu avantajını kullanarak,
çıkarları için yürüyen rekabet savaşımına okuyucuyu da ortak etmek
amacıyla, her üç grup da ellerindeki medya araçlarıyla birbirlerinin
pisliklerini "dürüst yayıncılık" adına ortaya dökmektedirler.
Gazete okuyucusunun, televizyon seyircisinin bu rekabet savaşımındaki
rolü piyon olmanın dışında kalmamaktadır.
20 Kasım 1999
ALMANYA
Alman Emperyalizminin 10. yıl Birlik Kutlamaları...
Doğu Bloku'nun 1989'da çökmesiyle birlikte, Batı Alman emperyalizmi
kendisinin saydığı topraklar üzerindeki rakibi Doğu Alman devletinin
de çökmesiyle birlikte gücüne güç katmıştı: 1989'daki "birleşme"
ile birlikte, Batı Almanya topraklarının 1/3'inden daha fazlasını
oluşturan yeni bir bölgeyi topraklarına katmış, 17 milyonluk yeni
ek bir nüfusa sahip olmuş, sınırlarını, dolayısıyla doğrudan askeri
etkisini, Avrupa'nın doğusuna doğru önemli ölçüde genişletmiş, uluslararası
alanda zaten önemli bir ağırlığa sahip olan etkisini daha büyük ölçüde
genişletmiştir. "Bir taşla iki kuş vurma" hesabında olduğu
gibi, Doğu Almanya'yı yutan Batı Alman emperyalizmi yalnızca bu alanda
değil, uluslararası politika alanında da yeni olanaklara kavuşmuştur.
İkinci Dünya Savaşı'nın mağlubu olarak imzaladığı anlaşmalar nedeniyle,
uymak zorunda kaldığı ve diğer emperyalist ülkelerle karşılaştırıldığında
bağımsız uluslararası politika yapmasına sınırlama getiren yükümlülüklerden
de kurtulmuştur. Sonuç itibarıyla, Alman emperyalizmi kendi bağımsız
emperyalist hegemonya siyasetini uygulamak amacıyla büyük bir olanak
yakalamıştır. Bu nedenle Doğu Almanya'nın yıkılması ve Batı Almanya
tarafından yutulması ile birlikte Alman emperyalizmi, emperyalist
dünyanın eşit haklara sahip bir üyesi olarak, kendisi için hak ettiğini
düşündüğü şartlara kavuşmuştur.
Alman emperyalizmi için, "birlik" dünya hegemonyası siyasetine
ulaşma yolunda önemli bir adım ve önemli bir zaferdir. Bu zaferin
10. yılını şaşaalı gösterilerle kutlamaktadır. Bu yılki kutlamaların
siyasi sorumluluğunu, "sosyal eşitlik", "demokrasi",
"uluslararası ilişkilerde eşitlik" palavralarıyla iktidara
gelen Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ile Birlik 90/Yeşiller
(B90/Grüne) koalisyon hükümeti taşımıştır. Sosyal Demokrat-Birlik
90/Yeşiller koalisyon hükümeti, daha önceki Hristiyan Demokrat-Liberal
Parti koalisyon hükümetlerinin Alman milliyetçisi, hegemonyacı politikasını
devam ettireceğini 10. yıl kutlamalarında da ortaya koymuştur. Kısmi
sosyal demagoji ile emperyalist politika savunmak ve uygulamak sosyaldemokrasinin
her zamanki niteliğidir. Bunda yeni olan bir şey yoktur. Yeni olan
yön, bu yılki birlik kutlamalarına, iktidarda iken "sosyalizmin
bir virgülünden bile taviz vermeyeceğiz" şeref sözü veren, şerefsiz,
revizyonist Gorbaçov'un övüne övüne Doğu Almanya'nın batılı kapitalist
sisteme entegre olmasındaki pozitif rolünü konuşmasında anlatması
olmuştur. O, şimdi neden Sovyetler Birliği "Komünist" Partisi'nin
başına geldiğinde sosyalizmin virgülüne bile sahip çıkmaya niyeti
olmadığını ortaya koymaktadır. O, şimdiye kadarki tüm diğer "marksizm
yenilikçileri"nin geldiği yere gelmiş, açık, klasik kapitalist-emperyalist
sistem savunucusu olmuştur. Geçmişte, sosyalizm adına savunduğu sistemin
de, adından başka sosyalizm ile hiç bir ortak yanı yoktu. O sistem
de kapitalist-emperyalist bir sistemdi. Revize edilen bir sosyalist
sistemden geldiği için, uzun bir süre laf düzeyinde yeni kapitalist
sistemlerini açık burjuva dünya görüşüyle savunamazlardı. Artık, o
dönemler gerilerde kaldı. Eski revizyonistler, yeni klasik kapitalizm
savunucusu oldular.
Gorbaçov gibi eski revizyonistleri konuşturarak Alman emperyalizmi,
sosyalizm karşısında güya kendi sermaye düzeninin üstünlüğünü geniş
işçi ve diğer emekçilerine daha rahat bir biçimde vaaz etmektedir.
Alman emperyalizminin 10. yıl birlik kutlamalarını, sosyalizme karşı
ideolojik saldırı aracı olarak kullanması meselenin bir yanıdır. Diğer
önemli bir yanı ise Alman emperyalizminin uluslararası politika alanında
yeni gücüne uygun talepleri daha yüksek sesle dile getirmesidir. Artık
o kendisini uluslararası emperyalist politikanın "kriz düzenleyicisi
görevine sahip" bir öğesi, düzen bekçisi olarak açıkça tanınmasını
talep etmektedir. Bu yöndeki adımlarını zaten çoktan atmıştır. Kosova
Savaşı'na doğrudan savaşan güçlerden birisi olarak katılmış, askeri
gücünü ortaya koymuştur. Arka bahçesi saydığı, Balkanlarda kendisinin
katılımı olmadan yeni çıkar bölgelerinin belirlenemeyeceğini anlamak
isteyen herkese göstermiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin
daimi üyesi olmak istediğini, böylece emperyalist dünyanın sorunlarının
çözümünde kendisinin uluslararası kuruluşlarda daimi ve etkili koltuk
kaparak söz sahibi olmak istediğini anlaşılır bir biçimde bir çok
kez dile getirmiştir. Bu taleplerin arkası tabi ki daha gelecektir.
Hangi talebin ne zaman dile getirileceği, Alman emperyalizminin gücünün
daha da büyümesine ve çıkarlarının gereklerine bağlıdır.
Alman emperyalizminin Türkiye'de artan etkinliği
Yer yer, bazı ekonomik ve diplomatik anlaşmazlıklara rağmen Alman
emperyalizmi Türkiye'deki faşist diktatörlüğün önemli destekçilerinden
ve onun ortaklarından birisidir. Alman emperyalizmi, Ortadoğu ve genelde
Asya'da etkisinin artması için Türkiye ile işbirliğine her zaman önem
vermiş, bu amacına hizmet eden her türlü desteği TC'ye sağlamıştır.
Faşist diktatörlük ile Alman emperyalizmi arasında tıkır tıkır yürüyen
en önemli işbirliği alanlarından birisi de askeri alandır. 1989-1999
yılları arasında Alman emperyalizmi toplam değeri 7 milyar doları
bulan askeri malzemeyi faşist diktatörlüğe satmış ya da bağışlamıştır.
Askeri alandaki yakın işbirliğinin en son ve önemli örneği Leopard-2
tankının deneme için Türkiye'ye verilmesinin kararlaştırılmasıdır.
Eğer TC'li militaristler Leopard-2 tankını 20 aylık deneme sonucunda
beğenirlerse 1000 kadar Leopard 2 tankı ısmarlayacaklardır (belki
de bunların montajı Türkiye'de yapılacaktır). 14 milyar mark değerindeki
bu iş anlaşması bir yandan Alman emperyalizminin kasasını doldururken,
diğer yandan faşist diktatörlüğün daha yakın bir biçimde Alman emperyalizmine
bağımlılığını beraberinde getirecektir.
Bu da Alman emperyalizminin Türkiye'ye yönelik siyasetinin önemli
bir amacıdır. Alman tanklarıyla "İstiklal Marşı" söyleyerek
vatanseverlik yapmak TC ordusuna ne de yakışır!
20 Kasım 1999
Çevre Zirvesi
Parası Olan Kirletir!
25 Ekim 1999'da 150 ülkenin bakanları ve müsteşarları yeni bir iklim
konferansında biraraya geldiler. Bu konferansta ele alınan üç konu
oldu: Emisyon ticareti (emission trading), ortak uygulama (joint implementation)
ve çevreye zarar vermeyecek gelişme mekanizmaları.
1992 Rio iklim konferansında bir iklim anlaşması karar altına alınmış,
fakat katılan 175'in üzerindeki devletin içinde en yoğun karbondioksit
atığına sahip olan devletlerden hiç birisi bu anlaşmayı parlamentolarında
onaylamamıştır. Daha sonra yapılan konferanslarda, bu devletleri uygulama
yönünde ciddi adımlar atmaya zorlayamamıştır. Rio Anlaşması'nı yalnızca,
yeryüzünün ısınması sonucunda deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte
dünya haritasından kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan ve
sanayileri çok geri olduğu için çok önemsiz miktarda karbondioksit
emisyonuna yol açan birkaç ada devleti antlaşmayı onaylamıştır ve
uygulama yönünde adımlar atmaktadır. Kapitalist dünyada yaptırım,
sermayenin gücüne bağlı olduğundan ve bu ada devletlerin kapitalist
dünyada zorlayıcı bir sermaye gücüne sahip olmadıklarından, herhangi
bir yaptırım gücü de yoktur. En son Japonya'nın Kyoto şehrinde 1997
yılında yapılan iklim konferansında, konferansa katılan devletlerin
karbondioksit emisyonlarını, 1990 yılı emisyonları seviyesine çekmeleri
talep edilmişse de, sanayi hacimleri gerilediği için, zorunlu bir
karbondioksit emisyonu tasarrufuna giden Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya
vb. gibi eski Doğu Bloku ülkeleri dışında, hiçbir önemli kapitalist
ülke karbondioksit emisyonunu talep edilen düzeyde azaltmamıştır.
Tersine, ABD gibi en gelişmiş sanayiye sahip olan ülke, 1990'dan bu
yana karbondioksit emisyonunu %10 artırmıştır.
Kyoto İklim Konferansı'nda laf düzeyinde anlaştıkları, 2012 yılına
kadar karbondioksit hacmini %5.2 düzeyinde azaltma prensibine bile
pratikte uymayan ileri kapitalist-emperyalist ülkeler, görünüşü kurtarmak
amacıyla işin üçkâğıdını da bulmuş; bunu anlaşma maddelerine geçirmişlerdir:
İmzacı devletlerin her birinin emisyon hacmi hakları vardır, biz buna
emisyon hisse senedi diyelim. Kendisine tanınan emisyon hisse senedinin
değerini tam olarak kullanmayan ya da Rusya, Ukrayna örneğinde olduğu
gibi sanayi hacimleri küçüldüğü için kullanamayan ülkeler, emisyon
hisse senetlerinin değerinin üstüne çıkan devletlere kendi hisse senetlerinden
pay satabileceklerdir (emission trading). Bu şekilde, parayı verenin
düdüğü çaldığı ya da çevreyi kirletmeye devam edebildiği şartlarda
ökolojik dengelerin korunabildiği bir dünya ortamına ulaşabilmek tabii
ki mümkün değildir.
Üzerinde tartışılan iki değişik üçkâğıt da, ortak uygulama (joint
implementation) ve çevreye zarar vermeyecek gelişme mekanizmaları
konusudur. Ortak uygulama iki ileri kapitalist ülke arasındaki sanayi
yatırımlarının ökolojik yönünü düzenlemeye yöneliktir. Örneğin, bir
Alman şirketi İtalya'da çevreyi kirletmeyen bir sanayi yatırımında
bulunduğunda, bu yatırımdan doğan karbondioksit tasarrufu kimin hesabına
yazılacaktır? Almanya'nın mı, İtalya'nın mı? Aynı sorun çevreye zarar
vermeyecek gelişme mekanizma konusunda da, gelişmiş kapitalist ülkeler
ile bağımlı ülkeler arasındaki sanayi yatırımlarında, olası karbondioksit
tasarruflarının ya da fazlalıklarının kimin hesabına yazılacağını,
düzenlemeyi amaçlamaktadır. Örneğin bir ABD ya da Alman şirketi Türkiye'de
yatırım yaptığında, yapılan yatırım karbondioksit hacmini artırdığında
bu fazlalık kimin hesabına yazılacaktır?
Bu iki noktada, ileri kapitalist ve ihracatçı ülkeler tasarrufların
kendi hesabına yazılmasını ileri sürerken fazlalıkların kendi hesaplarına
yazılmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Türkiye gibi emperyalizme
bağımlı ülkelerde, büyük kapitalist yatırımcı devlet ve şirketleri
çekindirmemek amacıyla, yatırım sonucu ortaya çıkabilecek tasarrufların
yatırımcı kapitalist-emperyalist ülkeye ama fazlalıkların kendisine
yazılmasına direnemeyecektir (tabi başından direnme niyeti yoksa bu,
sorun bile edilmeyecektir). Bu iki son noktada ise, zaten uzun dönemden
bu yana resmen ilan edilmemiş bir emisyon borsası olduğundan, tek
tek ülkelerin emisyon hisselerini satabilecekleri resmi bir emisyon
borsası kurulması amaçlanmaktadır.
Kısaca iş işportaya düşmüştür: "Hadi gel, gel, batan geminin
malları bunlar!" Parayı bastıran ihtiyaç duyduğu ölçüde dünyayı
ve doğal dengeleri batırmaya devam edecektir. Ama normal mantıkla
düşünen bir insan, "bu kadar açık gerçeklere rağmen, bu mantıksızlık
niye?" diye soracaktır. Dünya iklimi bu biçimde kirletilmeye
devam edilirse, dünya atmosferinin sıcaklığı en geç önümüzdeki yüzyıl
içinde 3.5 dereceye kadar yükselecektir. Bu, dünyanın kutuplarında
özellikle toplanan buz tabakalarının önemli bir bölümünün erimesine
yol açacağından deniz seviyesi en az 1 metre yükselecektir. Bu, bugünkü
deniz seviyesi düzeyine çok yakın bulunan birçok ülkenin, adanın ya
da kara parçasının sular altında kalması demektir. Aynı şekilde, karbondioksit
hacminin artması, bugün kutuplarda yoğun olarak başlamış olan ozon
deliklerinin giderek büyümesine, çoğalmasına ve canlılar için yıkıcı
bir etkisi olan mor ötesi ışınlarının engelsiz bir biçimde yeryüzüne
ulaşmasına yol açacaktır vb. Bunlar çok açık gerçeklerdir. Fakat sermaye
düzeni, azami kâr peşinde koşmadan, her şeyi bu amaca bağımlı kılmadan,
bu amaca engel oldukları taktirde yıkmadan, varlığını devam ettiremez.
Tek tek kapitalistlerin ya da kapitalist devletlerin niyetinden bağımsız
olarak kapitalizm sürekli ve sistemli bir biçimde dünyayı ökolojik
felakete doğru götürmektedir.
Bu felaketten kaçınmanın biricik rolü, çevrenin, doğal dengelerin
düşmanı bu sistemi ortadan kaldırmaktır.
20 Kasım 1999
