ATOM REAKTÖRLERİNE HAYIR!
NÜKLEER ENERJİYE HAYIR!
Hükümet, devletin diğer kademeleriyle tam bir uyum içinde geleceğimizi,
yalnızca şimdi yaşayan kuşakların değil, henüz doğmamış olan gelecek
kuşakların da geleceğini ipotek altına alma anlamına gelen kararları
birbiri ardına, büyük bir cüret ve rahatlıkla alıyor.
Onların bu kararları bu kadar rahatlıkla almasında depremlerin yarattığı
korku ve kargaşa; Türkiye'nin, iç politikada Kürt sorununun çözümü,
dış politikada AB bağlamında bir yol ayrımında bulunması ve bu bağlamda
yürüyen tartışmalar rol oynuyor.
Bu ciddi gündem maddeleri yanında, hemen hergün üreyen-üretilen
yeni gündem maddeleri de var: Mayıs'ta yapılacak cumhurbaşkanlığı
seçiminde kim ne yapacak, 3 yıllık, 5 yıllık uzatma mı, Çevik Bir
mi, Demirel mi, Anayasa değişikliği olur mu? vb. vs.; af çıkacak
mı, nasıl ne zaman çıkacak?; Ebru Gündeş'in beyin kanaması n'olacak?
Küçük Baba anasının intikamını nasıl aldı? Devlet, Metris'teki isyanı
bastırmak için Hizbullahçılarla pazarlığa girdi mi, girmedi mi?
Türkiye'nin Dünya Kupası grubu iyi mi-değil mi? vs. vb.
Bu kışı çadırda mı, yoksa prefabrik çamur deryası içinde mi geçireceğinin,
yarın deprem olup olmayacağının, eline geçen paranın her geçen gün
daha çok pul olmasıyla yarın ne yiyeceğinin derdindeki milyonlarca
emekçi için, hükümetin özellikle enerji politikası konusunda birbiri
ardına aldığı ve hepimizin geleceği açısından belirleyici önemde
olan kararlar, medyanın da marifetiyle bugün onca önemli görülmüyor.
Hükümet son iki ay içinde, Türkiye'nin geleceği bağlamında belirleyici
önemde olan üç enerji projesi konusunda stratejik kararlar aldı.
Bunlar: Rusya ile ön anlaşması yapılan ve "Mavi Akım" diye adlandırılan
doğal gaz anlaşması; Azarbaycan, Gürcistan, Türkmenistan, Kazakistan,
Özbekistan ile ABD'nin "tanıklığında"!!! (siz patronluğunda diye
okuyun) imzalanan "Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı" anlaşması ve son
olarak da nükleer enerji konusunda, Türkiye'de yıllardan beri üzerinde
tartışılan ve karar alınamayan bir konuda, Türkiye'de atom santrallerinin
yapımına başlama yönünde alınan stratejik karardır.
İlk iki anlaşmanın ucunda 150 milyar dolarlık bir gaz dağıtım pazarı
var. İki anlaşmanın boru hatlarının inşası ise 30 milyar dolarlık
bir iş hacmine sahip. Toplam 180 milyar dolarlık bir "pasta" sözkonusu.
Bundan tatlı kârlar elde edecek olanların paylaşım kavgası yürüyen
kavga. "Türkiye'nin çıkarları" türünden edilen laflar ise dini imanı
azami kâr olanların yalnızca halkı kandırmak için geveledikleri
laflar.
Bu bağlamda kuşkusuz eski Sovyetler Birliği topraklarındaki doğal
gaz ve petrolün çıkarılması, taşınması, pazarlanmasında Rusya, ABD
ve Avrupa'daki emperyalist büyük güçler arasındaki egemenlik dalaşı,
bu dalaş içinde kendi içinde bir pay kapmaya çalışan TC'nin, İran'ın,
Orta Asya ve Kafkas devletleri hakim sınıflarının kendine özgü çıkarları
belirleyici olandır.
ABD, AGİT'te bağladığı "Bakü-Ceyhan" hattı ile Rusya'nın Orta Asya
ve Kafkas doğal gaz ve petrolleri üzerindeki kontrolünü kendi eline
geçirme yönünde önemli bir başarı elde etmiştir. "Mavi Akım" bu
kayıba karşı Rusya'ya sunulan bir rüşvet niteliğindedir. Rusya,
Orta Asya ve Kafkaslar'da egemenliğini onca kolay terketmeyeceğini
Çeçenistan'da sürdürdüğü savaşla göstermektedir. Yani bu konuda
yapılan anlaşmaların geleceği henüz kesin belirli değildir. Kağıt
üzerinde şimdilik her iki projenin yürümesi için de anlaşmalar yapılmış;
projelerin yürümesi halinde hangi sermaye gruplarının bu pastadan
ne kadar pay alacakları belirlenmiştir.
Bunlardan daha önemli olan, atom santrallerinin yapımına başlanması
yönünde alınan karardır. Hükümet, MGK'nın da işareti doğrultusunda,
güya Türkiye'nin enerji konusundaki eksikliğini ve dışa bağımlılığını
giderme gerekçesiyle, Akkuyu'da yapılması daha önceden projelendirilmiş
olan ilk nükleer santralin ihalesinin en geç bu yıl sonuna kadar
sonuçlandırılması kararını Aralık ayı başında açıkladı. Bunun işaretleri
önce 22 Kasım'da, Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odaları Birliği
(TMMOB) tarafından düzenlenen "Enerji Sempozyumu"na katılan MGK
sözcüsü, Cumhurbaşkanı Demirel'in tavırlarında verildi. Bu sempozyumda,
kimi mühendislerin "özelleştirme" yoluyla ve "enerji krizi"ni engellemek
adına atılması planlanan yeni adımlarla, enerji konusunda bütünüyle
dışa bağımlı hale gelinmesi ve bu arada kimilerinin büyük vurgunlar
vurması tehlikelerine işaret etmelerine karşı, Demirel iki temel
tezin altını çizdi:
1. Eğer enerjiye yabancılar sokulmazsa, enerji krizi kapıdadır.
(Krizin kapıya ne kadar yaklaşmış olduğunu göstermek için de, Cumhurbaşkanlığı
köşkünün elektriklerinin bir gün içinde 6 kez kesintiye uğradığı
örneğini verdi Demirel! O Demirel ki, en ciddi gerçek krizlerde
bile, sakin olmanın, paniğe kapılmama gerektiğinin vb. altını çizen
Demirel'dir!) Eğer tedbir alınmazsa, en geç iki yıl içinde enerji
krizine girilecektir.
2. En pahalı enerji olmayan enerjidir. O yüzden de yeni enerji yatırımları
acildir. (Onun yeni enerji yatırımlarından öncelikle atom enerjisini
kastettiğini anlayanlar anladı.) Enerji yatırımlarının finansmanı
konusunda da "bağımsızlık" gibi ileri sürülen kaygılara "50 sene
öncesinden farklı bakılmalıdır. Dünya değişiyor, dolayısıyla ister
kabul edin ister etmeyin, devletin fonksiyonları da değişiyor. Dünyaya
uymak, barış içinde yaşamak için şarttır, bağımsızlığımıza da halel
getirmez." Türkiye, topladığı vergilerle ihtiyaçlarını giderecek
durumda olmadığına göre, yapılması gereken borçlanarak gerekli yatırımları
yapmaktır!
Sempozyumdaki tartışmalarda Demirel'in söyledikleri gerçekte devletin
enerji alanında atom enerjisini de kullanma konusunda kararlılığının
açıklanması idi. Buna ve enerji alanında bütünüyle dışa bağımlılığa
karşı çıkanlar, enerji krizi tehdidiyle korkutularak hizaya getirilmeye
çalışılıyordu. Bunun ardından medyada, kısa bir kampanyayla enerji
krizinin kapıda olduğunun vurgulandığı yayınlar yapıldı, bunun yanında
atom enerjisinin ne kadar temiz bir enerji olduğu konusunda da "uzmanlar"(!)
açıklamalarda bulundular. TRT 3 ve 4 Aralık akşamları, nükleer enerjinin
en temiz olmasının yanında en ucuz ve en tehlikesiz enerji olduğunu
vb. açıklayan "uzmanlarla" halkı "aydınlattı"! Bu "uzman"lardan
birine göre "Çernobil" kazası, aslında yalnızca "totaliter, demokratik
olmayan" bir ülkede mümkündü, demokratik ülkelerde böyle kazalar
olmazdı! Türkiye de demokratik bir ülke olduğuna göre, Çernobil
gibi bir kaza Türkiye'de mümkün olamazdı! (Aslında santralin üzerine
bir "maşallah" levhası asılırsa; işçiler de santrale her girişte
üç kulfuvallahu, bir elham okursa; hepsi muskalı olursa ve de santralın
her köşesine bir Atatürk heykeli yerleştirilip üzerine "Hayatta
en hakiki mürşit ilimdir!", "İstikbal göklerdedir!" vb. çok önemli
özdeyişler yazılır, girişte de gençliğe nutuk mermer bir taşa işlenirse;
böylece Türk-İslam sentezi temelinde, şimdilik kimin yapacağını
tam bilmediğimiz adı "Türk" atom santralları, dünyanın en güvenlikli
santralları olur!) Bütün bu sürece 6 yıldır yaşanmayan elektrik
kesilmeleri eşlik etti. Bunun açıklaması, Rusya'dan gelen gazın
-Ukrayna çok gaz çektiği için- basıncının düşmesi sonucu kesintilerin
kaçınılmaz hale geldiği vb. biçiminde oldu. Yani halka, eğer şimdi
hazırlanan vurguna karşı çıkarsanız, elektriğiniz kesilir mesajı
anlaşılır bir dille verildi.
Hükümetin Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz beyefendi, Akkuyu'ya nükleer
santral yapılmasına karşı çıkanları "geri zekalı" ilan etti. Bu
çok ileri zekalı bakanımız, nükleer enerji santrali yapımına karşı
çıkanları önce "kömür ve petrol kartellerinin savunucuları" olmakla
suçladı.
Bizim herhangi bir enerji kartelini savunma diye bir derdimiz olmadığı,
dünyada nükleer enerjiye karşı çıkan yüzmilyonlarca emekçinin de
şu veya bu kartelin savunucusu olmadığı nettir. Fakat, nükleer enerji
savunucularının birçok halde "atom loby"sinin paralı askerleri olduğu
da belgelidir. Örneğin şimdi Akkuyu'daki atom santrali inşaatında
ihalede yer alan Kanada AECL (bu tekel John Brown-İtachi-Güriş-Gama-Bayındır-Fransız
Alman grubu Nuclear Power International'in (NPI) oluşturduğu bir
konsorsiyum içinde ihaleye katılıyor ve bu konsorsiyum, ABD-Japon-Türkiye
konsorsiyumu olan Westinghouse-Mitsubishi-Enka ile çekişiyor) rüşvet
dosyası kabarık olan, ve rüşvet yedirdiği mahkeme kararları ile
sabit olan bir tekeldir. Sadece Arjantin ve Güney Kore'de bu tekelin
mahkeme kayıtlarına geçmiş rüşvet miktarı 22 milyon doları aşmaktadır!
Enis bey "kömür ve petrol kartellerinin savunucularını" böyle dehşetengiz
bir biçimde teşhir ettikten sonra hızını alamayıp aynen şöyle devam
ediyor: "Nükleer santrale karşı çıkan geri zekalıdır. Avrupa'da
nehir kenarlarında nükleer santraller kurulmuş. Bir yandan elektrik
üretilirken, diğer yandan bahçelerde çocuklar oynuyor, insanlar
nehire girerek yüzüyorlar. (...)
Akkuyu böyle bir santral için en uygun yer. Akkuyu'da kayabalığı
çok olur. Kurulacak santral kayabalıklarına bile zarar vermeyecek.
Fransa'da, Amerika'da, İngiltere'de nükleer santrale karşı kimse
bağırmıyor. Bütün oyun, Türkiye'nin nükleer teknolojiyi öğrenmesini
engellemek. Ama bunu yapacağız. Karşı çıkmak, Türkiye gelişmesin
demektir. Pahalı enerji satın alınsın demektir. Böylece Türkiye'nin
içini karıştırmak, bölmek istiyorlar. Türkiye'yi teslim almak isteyen
firmalar, çevrecileri kullanıyorlar. Santrali Rusya teknolojisi
ile değil, Amerika, Kanada, Almanya, Fransa konsorsiyumu ile yapacağız.
Ucuz ve sürekli enerji elde edilecek. Bu enerji aynı zamanda depo
edilebilecek."
Bu beyefendinin söyledikleri, gerçek gerzeğin kim olduğunu belgeler
nitelikte! Bugünkü teknikle, -bu isterse Rus değil de hayran oldukları
Amerikan veya Avrupa tekniği olsun farketmiyor- atom santrallerinin
kullanılmasının olağanüstü tehlikeler barındırdığı, bugün atom lobisinin
satın alamadığı bütün bilim çevrelerince kabul edilen tartışılmaz
bir gerçektir. Bırakalım bir kaza olasılığını bir yana, normal kazasız
çalışma durumunda bile ortaya çıkan nükleer atıkların nasıl saklanacağı
sorunu bile çözülmemiş durumdadır. Nükleer enerji üretimi, normalin
çok ötesinde radyasyonun etrafa yayılması demektir! Soğutma suyunun
ısınması, çevrenin dengesinin bozulması demektir. Bu bayın verdiği
örnekle konuşursak, kayabalıklarının mutasyona uğraması demektir!
Fakat bizim nükleer enerjiye karşı çıkışımızın, Türkiye'ye atom
santrali yapılmasına karşı çıkışımızın esas nedeni, kayabalıkları
değil, öncelikle kendimizin ve gelecek kuşakların yaşam temellerinin
kâr uğruna mahvedilmesi, Türkiye'nin bir nükleer mezarlık haline
getirilmesi tehlikesidir. Emperyalist ülkelerde yapılması da yanlış
olan nükleer santrallerin, Türkiye'de inşası yüz kere yanlıştır.
Türkiye'nin deprem haritası bile bunu göstermeye yeter. "Fay hattının
Akkuyu'nun 160 km kadar kuzeyinden geçtiği" vb. avutmaları, şimdi
bir depremin yıkıcı etkisini yaşayan halkımızı uyutmak için sunulan
ilaçtan başka bir şey değildir. Avrupa'da, Amerika'da, İngiltere'de
"nükleer santrallere karşı kimsenin bağırmadığı" bu bayın ya bilgisizliğini
ya da bilinçli yalancılığını belgeleyen bir tespittir. Bu ülkelerde
milyonlarca insan nükleer enerjiye karşı bağırıyor. Bu ülkelerde
en geniş kitle hareketleri bu noktada gelişiyor. Bunun sonucunda
bu ülkelerde şimdi siyasi otoriteler, atom enerji tekelleriyle,
bu ülkelerde atom santrallerinin kapatılmasını takvime bağlamak
için pazarlıklar yürütmek zorunda kalıyor! Atom tekelleri de, bu
durumda ellerindeki tekniği geri ülkelere kakalamanın hesaplarını
yapıyor. Çernobil'de ya da Akkuyu'da patlayacak bir atom reaktörünün
örneğin Almanya'ya vereceği zarar, kuşkusuz Bavyera'da patlayacak
bir reaktörün vereceği zarardan daha az olacaktır. Bu yüzden emperyalist
ülkelerin ve bunlarda da atom tekellerinin bugünkü politikaları
atom santrallerini kendi ülkelerinde süreç içinde kapatırken, kendilerine
bağlı ülkelerde, coğrafi olarak kendilerinden mümkün olduğunca uzak
alanlarda kurmaktır! Ve bay Öksüz gibiler, "ucuz ve sürekli, hem
de kolaylıkla depolanabilir enerji elde etmek" adına, atom lobisinin
sözcülüğünü yapmaktadır. Birazcık radyasyonlu çayın Türk insanına
bir şey yapmayacağını, hatta faydalı bile olabileceğini söyleyen
cumhurbaşkanları bile görmüş bir ülkede, Enis Öksüz gibilerinin
çıkması şaşırtıcı değildir netekim! Hadi Enis Öksüz'ü konuşturanın
cehalet olduğunu varsayalım. Peki İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü öğretim
üyesi Prof.(!) Dr.(!) Şarman Gerçay'ın şu dediklerini söyleten güç
nedir acaba?
"Nükleer enerji, enerji alanında bağımsızlığı sağlar. Çünkü son
derece kolay bir şekilde 7-10 yıllık yakıt depolayabilme kapasitesine
sahiptir. (...)
Her ne kadar radyoaktif bir tehlike söz konusu olsa da, kullanılan
yakıtın atıkları kontrol altında tutulduğundan dolayı, gerekli tedbirler
alındığında herhangi bir tehlikesinin olmadığını söyleyebiliriz.
Çünkü atık elinizin altında ve onu kontrol altında tutma şansına
sahipsiniz! Zaten bu atıklar 10 yıl beton kalıplarda saklanıyor!"
Evet, bu beyefendi nükleer enerji konusunda üniversite hocası! Yakıt
dediği, atom reaktöründe kullanılmaya başlandığında, yüksek derecede
radyoaktif olan, insan ve çevre sağlığına olağanüstü zararlı ışınları
yayan uranyumdur. Atık dediği, kullanılmış buna rağmen kullanılan
uranyumun cinsine göre daha binlerce yıl radyoaktif olan uranyum
çubuklarıdır! Bu çöplerin nihai olarak ne olacağı henüz belli değildir.
Bunlar yok edilemediği, radyasyon etkisi binlerce yıl sürdüğü ve
ilerde ne yapılabileceği bilinmediği için şimdilik kurşun kaplı,
çelik beton kalıplar içinde bekletilmektedir. Bay Prof. buna "el
altında", "kontrol altında" diyor! Biz on yılı değil, yüzyılı, bin
yılı sorguluyoruz. Ne yapacaksınız bu atıkları sayın profesör? Radyasyon
MGK emirlerini dinleyecek emireri değil! Bu sizin güvenlikli "beton
kalıpları"nız sızıntı yaparsa ne yapacaksınız? Sizin tuzunuz kuru
olabilir. O zaman içinde ailenizle belki atom reaktörlerini kapatmış
olan emperyalist ülkelere, işverenlerinizin yanına göçebilirsiniz!
Peki ama bu şansa sahip olmayan milyonlarca insanımız ne yapacak?
Üzerinde yaşadığımız toprak, içtiğimiz, yıkandığımız su, soluduğumuz
hava ne olacak? Bağımsızlık, emperyalist ülkelerin kendilerinde
kullanmaktan giderek vazgeçtiği bir teknolojiyi, onlardan alınan
borçla Türkiye'ye getirmekle mi olacak? Enerji üretiminde fazlalık,
yalnızca atom enerjisinde mi "depolanabilir?" Niye gerçekleri halktan
gizlemeye çalışıyorsunuz? Bilmediğinizden mi?
Sonuçta bugünkü hükümeti oluşturan koalisyon partilerinin başkanlarının
-Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz- Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan, Enerji Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Cumhur Ersümer, Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ve Devlet Bakanı Edip
Safter Gaydalı'nın yanında 16 yüksek bürokrat ve 4 öğretim görevlisinin
katıldığı bir toplantıda nükleer santral kurulması, ilkinin Akkuyu'da
kurulması, bunun için ihalenin Aralık sonuna dek sonuçlandırılması
kararı alındı! Alınan karar Türkiye'nin geleceği açısından en önemli
kararlardan biridir. Bu karar, Türkiye'yi bağımsızlaştırma, aydınlatma,
geliştirme adına, gelecek kuşakların geleceğini ipotek altına alan,
Türkiye'yi emperyalistlerin ve onların uşaklarının azami kârları
uğruna doğrudan doğruya atom tehlikesi ile karşı karşıya bırakan
bir karardır. Türkiye'nin jeolojik yapısı gözönüne alındığında,
neresinde inşa edilirse edilsin, bir atom santrali, patlamaya hazır
bir atom bombasıdır! Yalnızca Türkiye değil, tüm Ortadoğu, şu an
Akdeniz havzası tehdit altındadır. Yarın Marmara, Ege, Karadeniz,
Orta Anadolu sıradadır! Emperyalizmin ve uşaklarının kâra doyacağı
yoktur!
Kararın alındığı toplantıda medyaya yansıdığı kadarıyla, ANAP lideri
Mesut Yılmaz bürokratlara "Nükleer enerji depolanabilir mi?" sorusunu
yöneltmiştir. Cevap olarak kendisine "evet!" denmiş ve kurulacak
santral kapsamında enerjiyi sağlayacak nükleer bileşenlerin en fazla
bir TIR büyüklüğünde olduğu, istenildiği kadar korunup istenildiği
miktarda kullanılabileceği söylenmiştir.
Bu noktada önce sadece nükleer enerji değil, her tür enerji depolanablir!
Depolanabilirliği nükleer enerjiye has bir özellik gibi görüp göstermek,
tam bir aymazlıktır. Depolanabilirlikten anlaşılan, eğer radyoaktif
maddelerin insana ve çevreye zarar vermeyecek şekilde kontrol altına
alınabilirliği ise, o zaman tam da nükleer enerjinin, bugün bilinen
tüm diğer enerjilere göre en az kontrol edilebilir enerji türü olduğu,
en az bilinen enerji türü olduğu söylenmek zorundadır. Bürokratlar
bunu söyleyecek yerde, atom enerjisinin tehlikesini yokmuş gibi
göstererek gelecek önünde suçlu sandalyesine oturmaktadırlar. Radyoaktiviteye
karşı -İstanbul'da İkitelli'deki bir çöplükte olduğu gibi- küçük
bir alanın etrafını iple çevirip, üzerine girilmez yazarak "önlem
alan" kafalar, TIR ne demek, uranyumu açık kasa kamyonda bile "depolayabilir"ler!
Türk insanı ne de olsa radyasyonlu çaya alışıktır!!! Birazcık da
depolanmış "tır büyüklüğünde nükleer bileşen" ışını oluversin!
Hükümet üyelerinden Devlet Bahçeli bu toplantıda hiç bir görüş belirtmeden
ve hiç bir soru sormadan söylenenleri dinlemekle yetinmiş. Eh ne
de olsa ciddi adam! Kararın ne olacağını zaten biliyor. MHP'nin
programında nükleer enerjiden yana olduğu açıkça yazılıyor. Sorup
da ne yapacak! Ağır olursa molla sanırlar belki hesabıyla susmuştur!
Başbakan Ecevit ise bürokratlara, nükleer santral ile termik santrallerin
ürettiği elektriğin cent başına birim fiyat farkları ile birim maliyetini
soruyor!
Ne derin bir soru! Alternatifler yalnızca "nükleer santral ve termik
santral" olarak konuyor! Ya nükleer santral, ya termik santral.
Başka enerji üretim imkanı yok sanki! Halbuki şu anda bile Türkiye'nin
enerji ihtiyacının önemli bir bölümü hidroelektrik santrallarından
karşılanmaktadır. Ve bu alanda Türkiye'nin potansiyeli bugünkünden
çok daha fazladır. Kuşkusuz hidroelektrik santralları da uzun sürede
çevre dengelerini değiştirme bağlamında önemli sakıncalara sahiptir.
Fakat herhalde bunlar termik santrallerden ve nükleer santrallerden
çok daha az zararlıdır ve dışa bağımlılık konusunda da bu bağımlılığı
en aza indirmede diğerlerine göre çok önemli bir avantaja sahiptir.
Kaldı ki bunun yanında Türkiye, ne fosil enerji kullanımına (termik
santraller ya petrol, ya da kömürle işletilmektedir) ne nükleer
enerji kullanımına, ne de hidroelektrik santrallerden elde edilen
enerji kullanımına gerek bırakmayacak, doğal ve yenilenebilir enerji
kaynaklarına sahiptir: Yalnızca güneş enerjisi ve rüzgar enerjisinin
kullanılacak temel enerji biçimleri olarak seçimi ve enerji yatırımlarının
esasının bu alanlara kaydırılması, geçiş sürecinde de hidroelektrik
enerji üretimine ağırlık verilmesi, Türkiye açısından -eğer Türkiye
insanının geleceği, çevrenin sağlığı çıkış noktası olarak alınırsa-
tek doğru seçimdir. Fakat Türkiye'nin geleceği ile ilgili böylesine
önemli sonuçları olan bir kararın alındığı toplantıda, TC'nin başbakanının
aklına, enerji açısından veba ile kolera arasında tercih anlamına
gelen, "Termik santral mi, nükleer santral mi?" sorusunu sormak;
hangisinin daha ucuza geleceğini sorgulamak geliyor! Ufuk burnunun
ucuyla sınırlıdır! Ve bu ufku belirleyen atom lobicisi olarak elde
edecekleri tatlı kârlardır. İşte bugün TC'yi yönetenlerin "ufuk
genişliği" bu kadardır!
Ecevit'in, kelimenin tam anlamıyla aymazca olan sorusuna bürokratlar,
üreteceği enerjinin süresinin uzunluğu açısından bakıldığında, nükleer
enerji birim fiyatının, termik santrallere göre çok daha ucuz olacağını
söyleyerek cevap veriyorlar!
Türkiye'nin, gelecek kuşakların geleceği, basit bakkal hesapları
üzerine kurulamaz. Fakat buna meraklı olanlar için de söyleyelim:
Uzun vadede en çok bilinmeyenli ve en pahalı enerji, onun tehlikelerinden
korunmak için alınması zorunlu tedbirler de maliyet fiyatı içine
katıldığında -onun çöpünün ilerde ne yapılacağını çözene kadar saklanması
bile yılda yüz milyonlarca dolarla hesaplanıyor- atom enerjisidir.
Nükleer santraller, bu yan -fakat zorunlu- faktörler maliyet hesabı
içine alınmasa bile, şu anda kuruluş maliyeti açısından mevcut teknolojiler
içinde en pahalı olanıdır. (Bürokratlar bu yüzden verdikleri cevapta
"üreteceği enerjininin süresinin uzunluğu" saptırmasına başvuruyorlar.
Bu uzun süre içinde yan giderler hesapta yok sayılıyor!)
Şu anda 1 MW (Megawatt) güç için nükleer santrallerde 3 milyon 200
bin dolar gerekmektedir. Aynı güç için rüzgar enerjisinde 1 milyon
dolar gereklidir. Aynı rakamlar sudan elde edilen güç için 1 milyon
100 bin dolar; linyit kömüründe 1 milyon 400 bin; doğal gazda 600
bin dolardır. Güneş enerjisinin geniş çapta kullanımı enerji tekellerinin
işine gelmediğinden, şimdilik bu alanda geniş çaplı kullanımda maliyet
birim fiyatı hepsinden yüksektir. Bunlar santrallerin yapımı için
gerekli yatırım miktarlarıdır.
Bunun yanında santrallerde enerji üretmek için kullanılan yakıtın
maliyetine gelince... Güneş, su ve rüzgarın maliyeti sıfırdır. Bunun
karşısında bir KWh (saatte bir kilovat) elektrik enerjisi üretmek
için gerekli nükleer yakıtın maliyeti 4 (ABD) cent; linyitin 1.32
cent, petrolün 3.32 cent, doğalgazın ise 2.36 centtir.
O halde, atom enerjisi lehinde tercihin, bu enerji diğerlerine göre
daha ucuz olduğu için yapıldığı, yapılmak zorunda olduğu vb. de
kocaman bir yalandır.
Atom enerjisi lehinde tercih, emperyalist güçlerin, onların atom
enerji tekellerinin, onların geri ülkelerdeki uzantılarının tatlı
kârları için yapılan bir tercihtir. Emperyalizme bağımlı ülkelerde,
halkları kobay gibi kullanan emperyalist ırkçıların ve onların uşaklarının
tercihidir!
Türkiye halkları ve dünyanın hiç bir halkı, geleceğini ipotek altına
alan böyle bir teknolojiye layık ve mahkum değildir!
Türkiye, güneşiyle, suyuyla, rüzgarıyla hiç kimseye muhtaç olmadan,
kendi tükettiği ve sürekli artan enerjiyi kendi kaynakları ile karşılayabilecek,
diğer ülkelere de enerji üretiminden katkıda bulunabilecek bir coğrafi
yapıya sahiptir. Yeter ki, bunu isteyen bir siyasi irade iktidarda
olsun!
Göbeklerinden emperyalist tekel ve devletlere bağlı olanlar; kaderlerini
emperyalizmin kaderine bağlamış olanların halkın yalnızca bugünkü
değil, gelecekteki çıkarlarını da düşünen bir enerji politikası
geliştirmesini beklemek abestir! Bunu ancak işçilerin, köylülerin
tüm emekçilerin kendi öz iktidarları yapabilir!
O halde, enerji politikasında da anahtar sorun, geleceğimizi emperyalizme
peşkeş çeken bugünkü sistemin yıkılması, yerine halkın iktidarının
kurulması sorunudur!
Geleceğimizi ipotek altına aldırmayalım! Nükleer santrallere hayır,
hayır, hayır!
9 Aralık 1999
