“İSTANBUL VE DEPREM” KONULU
İstanbul Şurası Toplantıları üzerine…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen sözkonusu toplantı, 23-26 Ekim 1999 tarihinde İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapıldı.
Dört gün süren bu toplantılar da konunun “İstanbul ve Deprem” olması, 17 Ağustos'ta deprem felaketinin büyük sorunları sonucu başlayan deprem tartışmalarının, “İstanbul’da da deprem olacak!” şeklinde tartışmalara dönüşmesi sonucu, Büyükşehir Belediyesi tarafından zorunlu olarak seçilmiş bir konu olmuştu.
Çünkü, daha önce verilen bilgiler, Büyükşehir Belediyesi’nin Birinci İstanbul Şurası’nı İstanbul’daki çevre örgütleriyle birlikte çevre sorunlarının tartışıldığı bir toplantı şeklinde düzenlemiş olduğu yönündeydi.
Bu toplantılara çok sayıda bilim adamı/kadını çağrılmıştı. Toplam 100 civarındaki bu “prof”lu, “Dr”li etiketlerle süslenmiş bilimadamları içerisinde 10 bilim adamı da dış ülkelerden gelmişti. Davetliler arasında Atina Belediye Başkanı, Rusya Doğal Afetleri Tahmin ve Değerlendirme Enstitüsü Üyesi, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Yardımcısı, Paris Ulusal Jeoloji Kurumu Müdürü, ABD Sivil Koordinasyon Temsilcisi, Kyoto Üniversitesi’nden ve Kobe NGO’larından temsilciler de vardı.
Toplantının açılışını Cumbaba yapacaktı ama çook önemli işleri belki elvermediği için gelememişti… Olsun, devleti temsilen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan hazır ve nazırdı… O konuşmasını da yaptı. İlk günkü açılışta, bu kadar çok etiketliye ve de korumaya rağmen katılım bayağı düşüktü… Yaklaşık 250 katılımcı ve korumacı vardı. Öğleden sonra bu sayı 150’ye düştü.
Konuşmacılar, bu toplantıyı örgütlediği için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne büyük teşekkürler ederek, bu toplantının yapılmış olmasının çağdaş belediyecilik anlayışının bir ürünü olduğunu anlatmaya çalıştılar.
İstanbul Valisi, üç yerel yönetim birimi olduğunu, bunların il özel idaresi, belediye idaresi, köy idaresi olduğunu; bu sonuncusunun çöktüğünü; 1960’tan bu yana her hükümetin programında yerel yönetim reformu projesi olduğunu fakat bugüne kadar bir değişikliğin olmadığını, şimdiki hükümetin de böyle bir projesi olduğunu, 17 Ağustos depreminin de bu değişikliğin yapılmasının zorunlu olduğunu gösterdiğini savundu. Konuşması içerisinde, İstanbul’da 2 milyon 400 bin konutun olduğunu, bunların gözden geçirilerek afete dayanıklı hale getirilmesinin devlet açısından zor bir iş olduğunu; herkesin kendisinin bu işi yapması gerektiğini söyleyerek, İstanbul halkına muhtemel bir büyük deprem öncesinde yardımcı olma yerine, halka akıl vererek herkesin konutunu depreme dayanıklı hale getirmesini salık verdi.
Yaşar Okuyan ise, depremin devletin bir çok eksiğini göstermiş olmasından dolayı milat olduğunu, yerel yönetimler reformunun katılımcı, şeffaf bir yönetim imkânı yaratacak bir reform olacağını savundu, işlerinin ne kadar zor olduğunu anlattı.
Rusya Doğal Afetleri Tahmin ve Değerlendirme Enstitüsü’nden Mikhail Shahmarian, uzaydan ABD uydularının yardımıyla yaptıkları çekimlerle tüm dünyadaki depremleri belirlemenin mümkün olduğunu; olabilecek depremlerde yaklaşık kaç kişinin ölebileceğini ve hangi ihtiyaçların olduğunun tespit edilebileceğini, depremin yaklaşık hangi saatlerde olabileceğinin bile saptanabileceğini savundu.
Bunun karşısında bizim “prof” ünvanlı bir bilim adamımız kürsüye çıkarak, “Bu memlekette depremin ne zaman olacağını Türk bilim adamları tarafından tespit edilebileceğini, bunun dışında kimsenin benzeri tespitler yapamayacağını” söyleyerek tüm dinleyicileri “rahatlattı”.
Bu şura toplantısı hakkında çok daha fazla bilgi vermenin gerek olmadığı düşüncesindeyim. Zaten toplantıya katılan bir çok bilim adamı/kadını değişik TV-kanallarında çıkarılıp konuşturuldular. TV'lerde yaratılan karmakarışıklık toplantı salonunda da devam etti. Kimisi, İstanbul'da deprem olmaz anlayışını savunurken; bir bölümü bir depremin beklendiğini, bunun önlemlerinin sivil toplum örgütleri ile ortaklaşa alınması gerektiğini, İstanbul’da her 500 yılda bir, bir büyük depremin olduğunu, en son 1509'larda olduğunu, yaklaşık olarak 2010 yıllarında yeniden böylesi bir sarsıntının beklendiğini savundu.
Özellikle Japon konuşmacılar kendilerinin yaşamış olduğu afetler sonucunda çıkardıkları dersleri anlattılar. Aslında İstanbul gibi bir ufak “ülke” de diyebileceğimiz bir yerleşim biriminde şimdiden başlayarak alınacak önlemler konusunda ipuçları veriyorlardı; tabii ki ders çıkarmak isteyenlere… Bunlar içerisinde halkın gönüllü çalışması ve başta da sivil toplum örgütlerinin rolleri önemliydi. Buna göre, afet sırası ve sonrasında devletin resmi organlarının, temsilcilerinin program hazırlamada öncü rolü olmayacaktı, bu programları tek başına gönüllü çalışanlar oluşturacak.
Bunlara göre deprem sırasında ilk iş olarak;
-
• Molozların temizlenmesi ve bunlar içerisinde kullanılabilecek olan malzemelerin yeniden kullanılması,
-
• Altyapının hızlı şekilde inşası,
-
• Hasar tespiti sonucu ev ihtiyacı olanların en kısa zamanda evlere taşınması,
-
• Sağlık için mutfak vb. olmasının şart olarak görülmesi.
-
• Şehrin yeniden inşası,
-
• Affetzedelere yardım etmek,
-
• Bölgedeki ekonomiyi yeniden canlandırmak,
-
• Psikolojik eğitimin örgütlenmesi,
-
• Depremzedelere iş güvencesi için maddi olanaklar yaratılması,
-
• Yeniden yapılanma depremzedelerin görüşlerine uygun gerçekleştirilmeli.
Sonuçta, “Gelin paylaşalım, paylaşarak büyüyelim” temel ilkesinden yola çıkarak “Demokratikleşmeyi gerçekleştirmek gerekir” şeklinde tavır belirlediler.
Bu yaklaşıma bizim yaşadığımız coğrafyada yaşam hakkı zor bulunur ama… bir anlamda her şey bizim elimizde değil mi? Afetzede olanların, kendileriyle ilgili yapılacaklar hakkında kararı devlete veya birilerine bırakması kabul edilebilir mi? Buna yine onlar karar verecekler!
Son gün yerel yönetimler üzerine yapılan toplantıyı 400’e yakın dinleyici izledi. Fakat İstanbul gibi büyük bir şehirde ortalama olarak günde 250 kişi bu toplantıya katıldı. Bu bir yanıyla yanlıştı. Deprem sorunu şimdilik akut... Ama bunun karşısında sorununa sahip çıkma ve gerekli önlemleri alma konusunda devlet de halk da çok sorumsuz davranmaktadır.
Şimdiden her mahallede halkın kendi sorunlarına sahip çıkabilmesi amacıyla bir yerel insiyatif kurması, hem yangına karşı ve hem de yıkılacak binalarda insanı mümkün olduğu kadar sağ çıkarmaya aday bir yapılanma, gerekli araç ve gereçleri ile gereklidir.
Devletin bunu doğru dürüst yapmadığını, yaşanan son iki deprem çok açık olarak gösterdi. Bugün hâlâ Düzce, Bolu ve Kaynaşlı’nın bir çok köyüne, kenar mahallesine yardım gitmediğini medya üzerinden izleme durumundayız.
O zaman iş başına, kendi sivil inisiyatifini yaratmaya ve yaşatmaya!
Bir sivil toplum örgütü yöneticisi, Kasım sonu 1999
