“Halkı telaşlandırmayın”…
Bu sözler, şimdiki başbakan Ecevit’e aittir. Bilindiği gibi 17 Ağustos tarihli deprem sonrasında Türkiye’de, TC tarihinde deprem üzerine en yoğun tartışmaların yürütüldüğü bir dönem yaşandı ve bu dönem 12 Kasım depremi sonrasında da sürüyor…
Ağustos 1999 depremiyle birlikte mantar gibi “deprem bilimadamları” ortaya çıktı… Deprem hakkındaki tartışmalar artık öyle bir boyut kazandı ki, Rasathane’den sorumlu kişiler bile dün dediğini bugün yalanlama durumunda kaldılar. Kimileri artık 17 Ağustos depremindeki şiddette (7.4 dediler…) bir depremin olmayacağını, artçı depremlerin ise Richter ölçeğine göre 5 şiddetini geçmeyeceğini anlatırken; kimileri de (bazen aynı kişiler) artçı değil ama yeni şiddetli depremlerin olacağını anlatıp durdu. Bununla da sınırlı kalınmadı… Ağustos depremi gibi şiddetli depremin artık olmayacağını, “çok şükür, tehlikeli günlerin geride kaldığını” savunanlar; halka, şiddetli… olmayan Richter ölçeğine göre 6.0 ya da 6.5 şiddetinden arçı depremlerle yaşamaya alışmayı önerdiler!!!
Hatta bazıları da daha büyük depremlerin engellenmesi için 6.0 veya 6.5 şiddetinde artçı depremlerin olması için halkın “deprem duası”na çıkmasını vaaz ettiler… Fay kırılsın ki pay kalsın…
Tüm bu tartışmalar sürerken ve artık kısa vadede halkın yaşamını tehdit edecek bir depremin olmayacağının beyinlere şırınga edildiği ortamda 12 Kasım’da yine Richter ölçeğine göre 7.2 şiddetinde bir deprem yaşandı. Bu seferki deprem Düzce’den Ankara’ya kadar etkili oldu. Yüzlerce insan yaşamını yitirdi, binlerce insan yaralandı, sakat kaldı ve onbinlerce insan, artık kış mevsiminin soğuklarının başladığı ortamda evsiz barksız kaldı! Bazı yerleşim alanlarında evlerin % 90’ı yıkıldı, hasar gördü ve oturulmaz hale geldi.
17 Ağustos depremiyle 12 Kasım depreminin sonucu yüzbinlerce insan çadırlara sığdırılmaya çalışılırken, hâlâ yüzbinlerin sığınacak yerlerinin olmadığı bir olgudur. Evet yüzbinlerce insan sefalet içinde! Fakat bu durum devlet tarafından bilinçli olarak saklanmaya çalışılıyor!
Depremin ardındaki birkaç görüntüye bakıldığında şunlar rahatlıkla görülebilir:
17 Ağustos depreminin ardından Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın hasarlı, hasarsız ev tespiti sonucunda, hasarlı evlerin gerçek sayısının çok altında hasarlı ev tespit edilmiş; birçok yerde hasarlı olduğu halde hasarsız gösterilen (halkı telaşlandırmamak için olsa gerek!!!) ve yerleşilebileceği tespit edilen bu evler; 12 Kasım depremiyle yüzlerce insanın yaşamına son vermiştir. Devlet yetkilileri halkı düşünmediklerini bir kez daha göstermişlerdir.
17 Ağustos depremi sonrasında büyük puntolarla manşetlere yansıtılan ve yapıldığı söylenen prefabrik evlerin anahtarlarının teslim edilmesi şovlarının gerçek yüzü sonradan ortaya çıktı. Anahtarlar göstermelik teslim edilmiştir! Türkiye’de artık ev bittikten sonra değil eve başlanmadan önce anahtar teslimi yapılıyor! Eh anahtarı kapan, açacağı bir kilide günün birinde sahip olabilir… Ve haline şükretmelidir! Ya anahtarı olmayanların haline ne demeli?
“Milli birlik, bütünlük” yaygaralarıyla açılmış olan “yardım” kampanyalarından gelen milyarların, trilyonların depremzedelere değil devletzadelere ulaştığı da açığa çıktı… Görmek isteyenlere duyurulur!
Devletin “yardım” etmediğini gören halkın protestolarına karşı silahlı güçlerle yürünürken; “artık depremle yaşamayı öğrenmeliyiz” düşüncesi kitlelere empoze edilmeye çalışıldı, çalışılıyor.
Alındığı söylenen tedbirlerin gerçekte yalan olduğu, “elden gelen tedbirleri alıyoruz, gerisini Allah’ın takd irine bırakmak lazım” yaygaralarıyla gizlenmekte, kitlelerin inancı da kullanılarak “ kadere boyun eğmeleri” istenmektedir! Zaten deprem de “Allahın işi” değil mi? O zaman halkımız yatıp kalksın tanrıya dua etsin ki bir daha böylesi acılı ve sancılı deprem vermesin!!!
Onbinlerce insanın yaşamını yitirdiği, ölülerin ve yüzbinlere varan yaralı insan sayısının gizlendiği; binlerce insanın depresyon geçirdiği, sinir hastalıklarına, psikolojik hastalıklara maruz kaldığı ve bir-iki milyon insanın, evini, yerleşim imkanını yitirdiği; yeme, içme, yatma ve yaşama derdiyle bir anlık bile rahata sahip olmadığı bir ortamda, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit ve bilcümle devlet erkanı “halkı telaşlandırmayın” diyerek halktan yana görünerek deprem hakkındaki tartışmaların kamuoyu önünde yürütülmesine engel oluyor!
İlk bakışta söylenenlere kulak verildiğinde gerçekten de bunların halkı düşündüğü sanılır! Bilim insanı adı altında her türlü saçmalığın “müthiş açıklama” olarak propaganda edildiği, dün söylenenin bugün onu söyleyen insanlar tarafından tersyüz edildiği bir ortamda, zaten can derdinde olan depremzede halkımızın daha fazla telaşlanacağı, telaşlandığı tespit edilebilir. Fakat tam da sorunun bu yanı halkın gerçek düşmanını gizlemeye yarıyor…
Görünüşe aldanan kitleler de bu timsah gözyaşlarının akıntısına katılıyor… Hani halkı düşünmeseler, hiç “halkı telaşlandırmayın” derler mi? Mutlaka bir bildikleri vardır bunların! diye düşünüyor halk!
Evet, bir değil bunların bildikleri çok şey var! Asıl sorun, bunların bildiğini ve bunların kime ve neye hizmet ettiğini halkın bilmemesidir!
Bunların deprem üzerine yürütülen tartışmaları durdurmaya çalışmaları, depremin zararlarının ve halkın gerçek durumunun kamuoyuna yansıtılmasına karşı olmaları; kendilerinin, düzenin gerçek yüzünü gizlemek içindir. Halkın gerçekleri görüp, bu düzene ve bu devlete karşı gelmesini engellemek içindir!
Halkın telaşından korkuyorlar da ondan dolayı halkı düşündükleri imajını yaratarak, içinde bulunulan anda gerçek telaşın boyutunu gizlemeye çalışıyorlar.
Kendi egemenliklerini koruma çabasında onlar, halkın telaşından, gazabından korkmakta haklıdırlar… Fakat korkunun ecele faydası yok derler! Yeter ki ezilenler, sömürülenler basit gerçekleri görüp, barbarlığa, baskılara, sömürüye karşı gerçek gücünü göstersin! O zaman olacak deprem bir başka olacak!
Halkı telaşlandırmaya devam edin beyler!
18 Kasım 1999
BU KADARI DA OLMAZ!
26 Eylül, Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde (Ulucanlar) devrimci tutsaklara saldıran devlet 10 devrimciyi hunharca katletmiş, katledemediklerini de ağır yaralayarak diğer tutsak evlerine sürgün etmişti.
Katliamın ardından bu devletin savcılarının yürüttükleri soruşturma tamamlandı. Soruşturmanın sonucunu aynen aktarıyoruz:
Ankara Başsavcılığı, katliama katılan 145 kişilik jandarma ekibine 'yasadan kaynaklanan yetkilerini kullandıkları' gerekçesiyle ceza istemezken, 10 devrimcinin katledilmesinin sorumlusu olarak 86 tutuklu ve hükümlü devrimcileri gösterdi.
Başsavcılık; isyan çıkarmak, adam öldürmek, kamu malına zarar vermek, ruhsatsız silah ve patlayıcı madde bulundurmakla suçladığı mahkumlardan biri hakkında idam ve 215 yıla kadar ağır hapis, biri hakkında 45 yıl, dördü hakkında 160'şar yıl, biri hakkında 151 yıl, 48'i hakkında 162'şer yıl, 31 kadın tutuklu ve hükümlü hakkında ise 108'er yıl ağır hapis olmak üzere toplam 12 bin 175 yıla kadar hapis cezası istedi.
Ağır ceza mahkemesine gönderilen iddianamede; 15 rütbeli asker mağdur olarak sayılıyor. (3.12.1999, Radikal)
Ulucanlar'da Özel Tim, Jandarma, Robokop polislerin katılımı ile katliam gerçekleştirilmiştir. Devlet suçlu ve pişkindir. Yapılanın resmen katliam olduğu, gizlenemez bir gerçek olmasına rağmen, bu devletin savcıları yine de pervasız olmayı becerebilmektedir. Faşist devlet devrimci tutsakları katletmesi yetmiyormuş gibi bir de katliamın mağdurlarını yargılamaktadır. Yani katliama uğruyorsunuz, ağır yaralı da olsa kurtuluyorsunuz, ama devlet peşinizi bırakmıyor. Katliamdan kurtulmak bile suç haline geldi !!
Bu devletin devrimcileri yargılamaya hiç mi hiç hakkı yoktur. Devrimciler haklı bir dava uğruna savaşıyor. Sömürünün, baskının olmadığı bir dünya istiyorlar.
Devrimcilere kurşun yağdıran devlet şeriatçı faşistlere gelince 'iyi niyetli' davranıyor. Metris ve Ulucanlar'da yaşananlar bu devletin çifte standartını gösteriyor. Devrimcilere kurşun, dinci faşistlere gül! Devletin tavrı budur.
Katliamların hesabını devrimle soracağız!
Asla unutmayacağız, asla affetmeyeceğiz!
Bir ÇAĞRI okuru
16. 12. 1999
