AVRUPALILAŞTIRAMADIK
LARIMIZDANMISINIZ?
Helsinki'den ne çıktı?

Avrupa Birliği'nin (AB) 9-11 Aralık 1999 tarihleri arasında Helsinki'de yapılan zirve toplantısında, TC şu anda 15 üyeli Avrupa Birliği'nin genişleme planı içinde, aday adaylık statüsünden, tam adaylık statüsüne geçirildi.
AB, esasta Avrupa'daki emperyalist büyük güçlerin, en başta da Alman ve Fransız emperyalizminin diğer emperyalist büyük güçlerle dünya hegemonyası dalaşında rekabet güçlerini arttırabilmesinin, hem AB içinde hem de AB dışındaki emekçilerin daha yoğun sömürülebilmesinin bir aracıdır.
"Birlik", bu birlik içinde yer alan güçlerin her birinin, "birliği" öncelikle kendi özgün amaçları için kullanmaya çalışmasının engeli değildir. AB içindeki emperyalist büyük güçlerin kendi aralarındaki çelişmeler ortadan kalkmış değildir. Fakat çıkarlar, tek başlarına ne ABD, ne Japonya ile rekabet edecek durumda olmayan, ne de askeri açıdan tek başlarına ABD ve Rusya ile rekabet edebilecek durumda olmayan Avrupa'nın emperyalist büyük güçlerini belirli ittifaklara zorlamaktadır. Avrupa Birliği emperyalist bir birliktir. Halklara, emekçilerEĞEn az tek tek emperyalist güçler kadar- düşmandır.
İşte bu Avrupa Birliği'ne şimdi bir dizi Doğu Avrupa ülkesi ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte (ki onun adaylığı Türkiye'den önce kabul edilmişti!) "tam üye adayı" olarak kabul edilmiş olmayı, hakim sınıfların bütün kesimlerIĞIslamcı kesimin Kıbrıs konusundaki kimi çekincelerine, ideolojik kemalist kesimin "içişlere müdahale imkanlarının artması" noktasındaki kimi çekincelerine rağmen- bir zafer olarak değerlendirip kutladılar. Kimi köşe yazarları, 2000'li yılların başlangıç tarihi olarak 10 Aralık 1999'un kabul edilmesi gerektiğini yazacak kadar önem verdiler bu karara! Sadece hakim sınıflar değil, demokrasinin, özgürlüğü, yargı bağımsızlığını, sivilleşmeyi, azınlık haklarını vb. devrimle kazanabileceğinden çoktan umudunu kesmiş ya da buna hiç bir zaman inanmamış olan reformistlerin her türü de, AB'nin aldığı "tam üye adayı" kararını sevinçle karşıladı. Bunlara göre artık demokratik bir cumhuriyete ulaşmanın yolu açılmıştır. Yapılacak tek bir iş vardır: Türkiye'yi "Kopenhag Kriterleri"ne uydurmak; TC'nin ev ödevlerini yerine getirmesi!

KİM, KİMİ NEDEN İSTİYOR, NEDEN İSTEMİYOR; ALINAN KARARIN
ANLAMI NE, NASIL ALINDI?


Türk hakim sınıfları aslında 25 Mart 1957'de Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüks devletleri (Belçika-Hollanda-Lüksemburg) arasında imzalanan Roma Antlaşması ile çekirdek olarak kurulan AB'ye (kurulduğunda adı AET idi) tam üyelik için ilk müracatını 31 Temmuz 1959'da yapmıştı. AB'ye üyelik, Türk hakim sınıfları açısından, Avrupa'daki sermaye grupları ile daha yakın ilişkiler içine girmenin, Türkiye'deki pazarı onlarla da işbirliği içinde daha verimli sömürmenin, bunun yanında az sayıda ihraç malını Avrupa pazarına daha uygun koşullarda satarak daha da zenginleşmenin bir aracı idi. AB'ye üyelik müracatı aynı zamanda, Türk hakim sınıfları açısından, Avrupa'da da başlayan ABD'ye tek başına ve kesin bağımlılık durumundan uzaklaşma isteğinin; emperyalistlerarası çelişmelerden kendi paylarını arttırmak amacıyla yararlanma hesabının bir adımıydı. O dönemler hâlâ sosyalizm adına konuşan fakat çoktan sosyalemperyalizm yoluna girmiş olan Rusya ile de soğuk savaşa rağmen "iyi ilişkiler" geliştirme adımlarının aynı döneme rastlaması tesadüf değildir. AET en başından itibaren, bunun içinde yer alan emperyalist büyük güçler açısından, ABD'nin vesayetinden çıkma yönünde adım atma anlamına geliyordu. Henüz soğuk savaşın en yoğun yaşandığı bir dönemde, kuşkusuz ABD açısından AET'nin temel özelliği, onun Avrupa'daki emperyalist güçlerin güçlerini birleştirerek ABD'ye rakip hale gelmesi değil, "Sosyalist Blok"a karşı ABD'nin önderliğindeki "Batı Bloku"nu güçlendirmekti. Bu yüzden de ABD AET'ye karşı çıkmadı, tersine onun gelişmesini teşvik etti.
AB, en başından itibaren Avrupa'daki emperyalist burjuvazinin projesi olurken, Türkiye gibi bağımlı ülkelerde de, emperyalizme bağımlı, işbirlikçi büyük burjuvazinin, büyük toprak beylerinin projesi oldu. Bugün de bu durumda bir değişiklik yoktur.
Türk hakim sınıfları neredeyse en başından itibaren AB'ye üyelik yönünde isteklerini belirtmelerine rağmen, AB, sürekli olarak, TC'nin Avrupa Birliği'ne üye olması sorununu hep geri atmaya çalışmıştır. Bunun nedenleri gayet açıktır: Önce, AB, hedef olarak önüne siyasi alanda uç noktada konfederatif bir birliği koymuştur. Böyle bir birlik içinde, konfederatif birliğin vatandaşları kağıt üzerinde eşit haklara sahiptir. Emperyalistler için önemli olan sermaye ve metanın serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır. Fakat insanların serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması, "iş ve işçi pazarının" kontrol imkânlarını zayıflatır. Bu yüzden de bu -özellikle büyük bir işgücü potansiyeline sahip, ekonomileri geri ülkeler açısından- istenilir bir şey değildir. Yalnızca, milyonlarca işsiz Türkün, Kürdün vb. vizesiz, diğer AB vatandaşları gibi, bütün AB içinde serbestçe dolaşım ve yerleşim hakkına sahip olması bile emperyalistler açısından korkulu bir rüyadır. Sadece bu değil... Avrupa emperyalistleri, nüfusunun çoğunluğu müslüman olan, kültürel bakımdan kendilerinden oldukça ayrı bir yapılanmaya sahip Türkiye'nin tam üyeliğini "kültürel yabancılaşma" korkusu ile istememektedir. Bunun dışında siyasi yapılanma ve sorunlar bağlamında da, Türkiye'nin üyeliği, bir dizi yeni sorunun AB içine taşınması anlamına gelebilir. O halde, AB'ye Türkiye'nin gerçek anlamda -AB'nin bugünkü 15 devletinin sahip olduğu tüm haklara sahip olma anlamında- tam üyeliği, AB açısından çıkmaz ayın son çarşambasına kadar sarkıtılacaktır. Türkiye'ye verilecek tam üyelik -AB sürerse, ki bu ittifakın ne ölçüde nereye kadar süreceğini söylemek de mümkün değildir, görünen şimdilik Almanya ve Fransa'nın birliği sürdürme konusunda kararlı olduklarıdır. Fakat ittifak nihayet emperyalist çıkarlar üzerine kurulu bir ittifaktır. Her emperyalist ittifak gibi, bu da bozulabilir- kişilerin serbest dolaşımını dışlayan, TC'ye bu konuda -belki bir kaç Doğu Avrupa ülkesiyle birlikte- özel bir statü tanıyan bir "tam üyelik" olabilir. Şimdi AB, Türkiye'nin daha 1959'da AET'ye yapmış olduğu; 14 Aralık 1987'de AB için yinelediği "tam üyelik" başvurusuna, "sizi tam üyeliğe aday aldım" cevabını veriyor. Türk hakim sınıflarının "büyük zafer" olarak kutladıkları budur. O halde, Helsinki'de kabul edilen "tam üyeliğe adaylık" gerçek anlamda, Türkiye'nin "Avrupa kulübüne" üye alınacağının bir garantisi vb. değil; AB emperyalistleri açısından gelinen yerde, Türkiye'deki hakim sınıfların önüne atılmış bir kuru kemik parçasıdır. AB, bu adımla kendi açısından şunları kazanmıştır:
* Türkiye'nin içişlerine daha fazla karışabilme imkânına kavuşmuştur.
* Türkiye'nin, Avrupa'ya sırtını dönmesi, tek başına ABD'nin uzantısı haline gelme tehlikesinin önünü kesmiştir.
* Türkiye'deki iktidar dalaşında giderek inandırıcılıklarını yitiren "Avrupacı" güçlere; genelde "islamı" ve yüzünü doğuya dönmeyi savunan güçlere karşı destek sunmuştur.
* Her şeyden önce de Türkiye'deki ekonomik çıkarlarını -şimdi Türk burjuvazisinin önüne bir umut kemiği atarak- en az 20-30 yıllık bir süre için garanti altına almıştır. "Tam üye adaylığı"nın kabulü ile örneğin Gümrük Birliği'nin sorgulanması Türk hakim sınıfları açısından gündemden kalkmıştır.
O halde AB Helsinki'de aldığı ve kendisine beş kuruşa bile mal olmayan bir amaç açıklaması olmaktan öteye gitmeyen bu kararla birçok şey kazanmıştır.

TÜRK HAKİM SINIFLARI AÇISINDAN DURUM...


Türk hakim sınıfları açısından durumun görünüşü şudur:
Türk hakim sınıfları, Gümrük Birliği'ne girip onun yükümlülüklerini yerine getirmekle, aslında Avrupa emperyalistlerinin istediği herşeyi onlara vermiş durumdadır. Avrupa emperyalistlerinin temel isteği olan sermaye ve meta dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması nerdeyse tümüyle gerçekleştirilmiş durumdadır. Buna karşı, TC hakim sınıflarının AB'den aldığı tek şey yoktur! Hatta bugüne dek AB -Yunanistan'ın vetosu öne sürülerek- Gümrük Birliği'nden doğan mali yükümlülüklerini bile yerine getirmemiş, TC'ye Gümrük Birliği çerçevesinde verilmesi karara bağlanmış olan parayı bile bloke etmiştir! Türkiye AB'ye tam üye olmadığı sürece, AB'ye karşı yalnızca onun dayatmalarını kabul eden fakat karar mekanizmaları içinde hiçbir hakkı olmayan bir konumda kalacaktır.
AB'nin şimdiki yapılanması sürdüğü ve kuralları işlediği takdirde, Türk hakim sınıfları, TC'nin AB'ye tam üye olması halinde, AB ortak kalkınma fonundan net alan (yani ortak fondan aldığı, ortak fona yatırdığından fazla olan) ülkelerin birinci sırasında yer alacaktır. Bunun yanında karar alan mekanizmalar içinde yer alması halinde, nüfusuna uygun bir temsilde, ağırlıklı bir role sahip olacaktır. O halde Türk hakim sınıfları açısından AB'ye gerçek anlamda tam üyelik bir kazançtır! Tam üyeliğin, bir dizi egemenlik hakkının, Avrupa'nın ortak kurumlarına devredilmesi anlamına geleceği ve bu kurumlarda parayı verenin düdüğü çalacağı; yani sonuç olarak Alman ve Fransız emperyalistlerinin söylediğinin olacağı âşikardır. Bunu gördükleri yerde, kimi ideolojik kemalistler de AB'ye karşı çıkmaktadırlar. Fakat, şimdiki durumun da gerçekte emperyalizme bağımlı bir göstermelik egemenlik olduğu bilindiğinde, hakim sınıfların geneli açısından, görünürdeki bazı egemenlik haklarının resmen devri de fazla bir anlam taşımamaktadır! Bu yüzden, Türk hakim sınıfları, özellikle de Avrupa'daki pazarlarda da belirli bir rekabet gücüne erişmiş kesimler (tekstil, inşaat firmaları vb.) AB'ye tam üyelik konusunda yanıp tutuşmakta, bunun Türkiye'nin geleceği olduğunu söylemektedirler. Kastettikleri kuşkusuz kendi çıkarlarıdır. Başka bir şey değil! Şimdi, AB'nin tarihinde ilk kez Türk hakim sınıflarına "sizi tam üyeliğe aday" kabul ediyoruz denmesi, bu yüzden Türk hakim sınıflarına düğün bayram olmuştur. Onlar bunu halka, tam üyeliğe giden yolda önemli bir adım olarak yutturmaktadırlar. Gerçekte, Türkiye'nin hiçbir zaman eşit haklara sahip tam üye alınmayacağını bilecek kadar bilgili uzmanlara sahiptirler. Buna rağmen, tam üye adaylığı açıklaması ve diğer adaylarla eşit kriterlerle ölçülme sözü, Türk hakim sınıflarının Avrupalı emperyalistlere karşı, hem de diğer emperyalist güçlerle ilişkilerde pazarlık gücünü arttırıcı bir edimdir. Yani Türk hakim sınıflarının da sevinmesi bütünüyle boş değildir.

HALK İÇİN SEVİNİLECEK BİRŞEY VAR MI?


Hakim sınıflar bizim de düğün bayram yapmamızı istiyorlar! Avrupa'nın attığı bu adımla Türkiye'nin ne kadar güçlü olduğunu kabul ettiğini; tam adaylık sürecinin Türkiye'de demokratikleşmeyi hızlandırıcı bir süreç olacağını vb. anlatarak bizleri avutmaya çalışıyorlar! Özellikle reformistler, 1987'de tam üyelik için kabul edilen "Kopenhag Kriterleri"nin uygulanmasıyla Türkiye'ye demokrasi geleceğini anlatıp duruyorlar.
Bunların görüp kavramadığı şudur: Türkiye'de demokratikleşmenin adımları olarak görülen adımlar, kapitalizmin (bu Türkiye'de emperyalizme bağımlı kapitalizm) gelişmesi içinde, ekonominin zorlaması sonucu zaten gündeme gelen adımlardır. Türkiye'de hakim sınıflar, TC ister AB üyesi olsun, isterse olmasın, yalnızca kendi ekonomik çıkarları için bile belirli "demokratikleşme" adımları atmak zorunda ve durumundadırlar. Devletin elini özellikle özel sermaye için kârlı olabilecek alanlardan çekmesi, özelleştirme; bürokrasinin egemenliğinin mümkün olduğunca kırılması; ordunun siyasete müdahalesinin geriletilmesi, sivilleşme; yargı bağımsızlığının sağlanması; Türkiye'de var olan Kürt sorununun "kültürel kimi hakların" tanınmasıyla ve "güneydoğuanadolunun kalkındırılması" adı altında çözülmesi; açıkça devrimci örgütlenme olmayan örgütlenmelere, örgütlenme çağrısı yapmayan buna doğrudan hizmet etmeyen "fikir" beyanına serbestlik tanınması; devlet karşısında birey haklarının biraz daha genişletilmesi; idam cezasının kaldırılması vb. vb.... yani burjuva anlamdaki demokratikleşme adımlarının atılması, Türkiye'de bağımlı da olsa kapitalizmin gelişmesinin tabii sonucu ve talebidir! Büyük sermaye kendisi için "demokratikleşme", kendisi için "özgürlük" bürokratik engellerin kaldırılması vb. talep etmektedir. Bugün Türkiye'de yaşanan budur! Bu süreç oldukça sancılı yaşanmakta ve egemen olan, siyaseti yönlendiren ve bizzat kendisi hakim sınıfların önemli bir bölümünü oluşturan bürokrat burjuvazinin -en başta da ordunun- direnişi ile karşılaşmakta ve yer yer açık askeri müdahalelerle, balans ayarları ile kesintiye uğratılmaktadır. Burjuvazinin çok önemli bir bölümü Avrupa ve Amerika'daki ağababalarının da istekleri ve kendi çıkarları doğrultusunda "ikinci bir cumhuriyet", birinci cumhuriyetin askeri-ceberrutluğundan kurtulmuş, sivilleşmiş, daha demokratik bir cumhuriyet istemektedir. Birinci cumhuriyetin kendi iktidarları önünde engel olduğunu gören ve birinci cumhuriyetin de başdüşman ilan ettiği siyasi islam da, demokratik yollardan iktidara gelme hesapları içinde, ikinci cumhuriyetçilerle siyasi demokrasi taleplerinde -şimdilik- birleşmektedir. İşçilerin, emekçilerin yaşama ve mücadele şartları açısından da demokratik hakların genişlemesi, kuşkusuz açık terör şartlarına göre daha iyidir. Böylece ortaya demokratikleşme yönünde talepler getiren geniş bir taban ortaya çıkmaktadır. Ve bu, AB'ye adaylık olsun, olmasın ekonomik gelişmelerin dayattığı bir sonuçtur. Gelinen yerde tabanı gittikçe daralan bürokrat burjuvazi, en önemli kesimi ordu da, büyük kesimiyle değişikliğin kaçınılmaz olduğunu görme durumundadır ve kontrollü bir geçişi gerçekleştirmek için çabalamaktadır. Yani Türkiye kendi ekonomik gelişmesi sonucu belli siyasi değişimleri yaşamak durumundadır.
Avrupa Birliği "tam üyeliğine adaylık" kuşkusuz liberalleşme ve demokratikleşme sürecini biraz hızlandırabilir. AB'nin derdi, TC'yi bir an önce tam üye yapmak değildir. Yukarıda açıkladığımız gibi, AB'nin TC'yi tam üye yapmaktan bir yararı yoktur. Fakat AB açısından kendi kriterleri doğrultusunda TC'nin değişmesi yönünde talepler getirmesi ve TC'nin zaten gayet kısıtlı olan bağımsızlığını daha da kısıtlayıp ona diğer alanlarda şartlarını daha iyi dikte etmesinin imkanları "tam adaylığa üyelik" statüsünde artmıştır. Şimdi adaylığın üyeliğe dönüştürülmesi pazarlıklarının başlayacağı ve süreceği süreçte, AB Türkiye'ye sürekli olarak "insan hakları", "azınlık hakları", "demokrasi", "ordunun siyasetten çekilmesi" yanında Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların "barışçıl çözümü" yönünde vb. daha fazla baskı yapma imkanına kavuşmuştur.
TC'nin "tam üye adayı" olarak kabul edildiğinin açıklandığı toplantılarda ve ertesinde çeşitli siyasetçilerin yaptığı açıklamalar, Helsinki zirvesinin açıklaması, Türkiye'nin "şartlı" adaylığı kabul etmeme yönünde eğilim göstermesi üzerine, zirveden apar topar Ankara'ya uçan Solana ve Verheugen'in açıklamaları, AB'nin, Türkiye'den taleplerini açıkça dile getiriyor. Bilinen "Kopenhag Kriterlerine uyma" talepleri yanında (ki TC buna uyacağını çok daha önce açıklamıştı... Yalnız bir geçiş dönemi yaşaması zorunda olduğunu açıklamıştı.)
TC'nin oldukça hassas olduğu Kıbrıs ve Ege konusunda da, TC'nin şimdiye kadar ilkesel olarak reddettiği şartlar dayatılıyor.
Ege konusunda isim vermeden, "Aralarında ihtilaf olan AB üye-aday devletlerinin bu ihtilafları çözememesi halinde, Uluslararası Mahkeme'ye gidilebileceği, AB'nin sorunun çözümünde aktif rol oynayacağı vb. belirtiliyor. Bu konuda yapılan pazarlıklar sonucu 2004 tarihine kadar çözülmezse, Uluslararası Mahkeme kesin formülasyonu sulandırıldı. Hem Türkiye hem de Yunanistan'ın kabul edebileceği bir elastikiyet getirildi.
Kıbrıs konusunda ise, tarafların sorunu görüşmeler yoluyla çözmemesi halinde, AB'nin Kıbsrıs Cumhuriyeti'ni yeni görüşme yapmadan üye alması yönündeki formülasyon, yine Türkiye'nin kabul etmemesi üzerine sulandırıldı.
Yine de, bu her iki konuda da, TC ve Yunanistan tavırlarını değiştirmezse çıngarın çıkacağı ve bu noktada AB'nin işlere daha çok karışacağı ortadadadır. Yani AB TC'yi tam üye adaylığına almakla, şimdi Ortadoğu'daki, Ege'deki, Kıbrıs'taki düzenlemelerde de, ABD'nin yanında eskisine göre daha ağırlıklı bir rol oynama imkânına kavuşmuştur. Fakat, gerek TC'nin kendi içindeki sivilleşme, demokratikleşme süreci, gerekse Yunanistan'la sorunların çözümü süreci ne kadar ilerlerse ilerlesin, TC AB'ye şu anda AB tam üyelerinin sahip olduğu tüm haklara sahip olan bir statüde tam üye olamaz. AB bunu engellemek için hep bahane bulacaktır. (Tabii bu arada TC'nin de, bu süreç içinde, AB'den umudu kesmesi halinde, onun da bu süreci terketme ihtimali vardır. Kitlelerin daha azgın sömürülmesi, kalkınma, Avrupalılaşma adına özellikle köylülerin, ve geniş işsiz yığınlarının çok daha ağır şartlar altında yaşamak zorunda kalması, anti AB görüşlerin yığınlar içinde de taban bulmasına yolaçabilir. Bu şimdilik uzak bir ihtimaldir fakat bütünüyle dışlanmaması gereken bir ihtimaldir.)
Sonuç olarak Helsinki, öncelikle AB'deki emperyalist güçlerin ve Türkiye'de hakim sınıfların çıkarlarına uygun bir karar almıştır. Alınan karar, Ecevit'in deyimiyle, Türk hakim sınıflarının "içine sindiremedikleri" bazı formülasyonları da içermesine rağmen, onlar bu statüyü almış olmayı başarı olarak değerlendirmektedir. Ve onlar açısından bu başarıdır da.
Avrupa Birliği, bütünüyle işçi sınıfı ve emekçiler dışında gelişen, emperyalistlerin bir projesidir.
Emperyalist AB, bütün emperyalist güçler gibi, işçi sınıfının ve emekçilerin düşmanıdır.
AB'ye tam üye adaylığı statüsünün, Türkiye'de burjuvazinin ihtiyacı olan "demokratikleşme" sürecini biraz hızlandırması, işçilerin emekçilerin gözünü boyamamalıdır.
Türkiye'ye demokrasi burjuvazinin isteğiyle, AB'nin "Kopenhag Kriterleri"nin savunulmasıyla vb. gelmez, gelmeyecektir.
Demokrasiyi kazanmanın bir tek yolu vardır: İşçilerin, köylülerin tüm emekçilerin, tüm sömürenlere karşı öz örgütlenmesi ve kendi iktidarlarını kurmak için devrimi!
Kuşkusuz burjuvazinin "vardır", "uygulanmalıdır" dediği tek tek reformlar için de mücadele edilmelidir!
Fakat reform mücadelesi, devrim mücadelesine bağlı ve onun bir yan ürünü olarak ele alınmalıdır.
AB'ye üyelik konusunda bu şu anlama gelir:
Emperyalist Avrupa Birliği'ne üyeliği, Türkiye'ye demokrasinin gelmesinin yolu olarak görüp gösteren tüm yaklaşımlar reddedilmeli, AB'nin gerçek emperyalist yüzü teşhir edilmelidir!
Emperyalist AB'ye hayır!
Bu yapılırken, bu Türkiye'nin bugün zaten olmayan, olduğu kadarıyla da Türk egemen sınıfların tüm ezilenler üzerinde faşist diktatörlüğü anlamına gelen "bağımsızlığı"nın savunulması pozisyonları kökten reddedilmelidir!
Faşizme ölüm... Bağımsızlık, demokrasi, özgürlük için tek yol devrim!
Özgür ve eşit halkların, özgür iradeleriyle bir arada yaşayabilecekleri, gerçekten bağımsız ve demokratik bir Türkiye, ancak işçilerin köylülerin bugünkü TC'nin kalıntıları üzerinde kuracağı bir Türkiye olabilir!

13 Aralık 1999