AVRUPALILAŞTIRAMADIK
LARIMIZDANMISINIZ?
Helsinki'den ne çıktı?
Avrupa Birliği'nin (AB) 9-11 Aralık 1999 tarihleri arasında Helsinki'de
yapılan zirve toplantısında, TC şu anda 15 üyeli Avrupa Birliği'nin
genişleme planı içinde, aday adaylık statüsünden, tam adaylık statüsüne
geçirildi.
AB, esasta Avrupa'daki emperyalist büyük güçlerin, en başta da Alman
ve Fransız emperyalizminin diğer emperyalist büyük güçlerle dünya
hegemonyası dalaşında rekabet güçlerini arttırabilmesinin, hem AB
içinde hem de AB dışındaki emekçilerin daha yoğun sömürülebilmesinin
bir aracıdır.
"Birlik", bu birlik içinde yer alan güçlerin her birinin,
"birliği" öncelikle kendi özgün amaçları için kullanmaya
çalışmasının engeli değildir. AB içindeki emperyalist büyük güçlerin
kendi aralarındaki çelişmeler ortadan kalkmış değildir. Fakat çıkarlar,
tek başlarına ne ABD, ne Japonya ile rekabet edecek durumda olmayan,
ne de askeri açıdan tek başlarına ABD ve Rusya ile rekabet edebilecek
durumda olmayan Avrupa'nın emperyalist büyük güçlerini belirli ittifaklara
zorlamaktadır. Avrupa Birliği emperyalist bir birliktir. Halklara,
emekçilerEĞEn az tek tek emperyalist güçler kadar- düşmandır.
İşte bu Avrupa Birliği'ne şimdi bir dizi Doğu Avrupa ülkesi ve Kıbrıs
Cumhuriyeti ile birlikte (ki onun adaylığı Türkiye'den önce kabul
edilmişti!) "tam üye adayı" olarak kabul edilmiş olmayı,
hakim sınıfların bütün kesimlerIĞIslamcı kesimin Kıbrıs konusundaki
kimi çekincelerine, ideolojik kemalist kesimin "içişlere müdahale
imkanlarının artması" noktasındaki kimi çekincelerine rağmen-
bir zafer olarak değerlendirip kutladılar. Kimi köşe yazarları, 2000'li
yılların başlangıç tarihi olarak 10 Aralık 1999'un kabul edilmesi
gerektiğini yazacak kadar önem verdiler bu karara! Sadece hakim sınıflar
değil, demokrasinin, özgürlüğü, yargı bağımsızlığını, sivilleşmeyi,
azınlık haklarını vb. devrimle kazanabileceğinden çoktan umudunu kesmiş
ya da buna hiç bir zaman inanmamış olan reformistlerin her türü de,
AB'nin aldığı "tam üye adayı" kararını sevinçle karşıladı.
Bunlara göre artık demokratik bir cumhuriyete ulaşmanın yolu açılmıştır.
Yapılacak tek bir iş vardır: Türkiye'yi "Kopenhag Kriterleri"ne
uydurmak; TC'nin ev ödevlerini yerine getirmesi!
KİM, KİMİ NEDEN İSTİYOR, NEDEN İSTEMİYOR; ALINAN KARARIN
ANLAMI NE, NASIL ALINDI?
Türk hakim sınıfları aslında 25 Mart 1957'de Fransa, Almanya, İtalya
ve Benelüks devletleri (Belçika-Hollanda-Lüksemburg) arasında imzalanan
Roma Antlaşması ile çekirdek olarak kurulan AB'ye (kurulduğunda adı
AET idi) tam üyelik için ilk müracatını 31 Temmuz 1959'da yapmıştı.
AB'ye üyelik, Türk hakim sınıfları açısından, Avrupa'daki sermaye
grupları ile daha yakın ilişkiler içine girmenin, Türkiye'deki pazarı
onlarla da işbirliği içinde daha verimli sömürmenin, bunun yanında
az sayıda ihraç malını Avrupa pazarına daha uygun koşullarda satarak
daha da zenginleşmenin bir aracı idi. AB'ye üyelik müracatı aynı zamanda,
Türk hakim sınıfları açısından, Avrupa'da da başlayan ABD'ye tek başına
ve kesin bağımlılık durumundan uzaklaşma isteğinin; emperyalistlerarası
çelişmelerden kendi paylarını arttırmak amacıyla yararlanma hesabının
bir adımıydı. O dönemler hâlâ sosyalizm adına konuşan fakat çoktan
sosyalemperyalizm yoluna girmiş olan Rusya ile de soğuk savaşa rağmen
"iyi ilişkiler" geliştirme adımlarının aynı döneme rastlaması
tesadüf değildir. AET en başından itibaren, bunun içinde yer alan
emperyalist büyük güçler açısından, ABD'nin vesayetinden çıkma yönünde
adım atma anlamına geliyordu. Henüz soğuk savaşın en yoğun yaşandığı
bir dönemde, kuşkusuz ABD açısından AET'nin temel özelliği, onun Avrupa'daki
emperyalist güçlerin güçlerini birleştirerek ABD'ye rakip hale gelmesi
değil, "Sosyalist Blok"a karşı ABD'nin önderliğindeki "Batı
Bloku"nu güçlendirmekti. Bu yüzden de ABD AET'ye karşı çıkmadı,
tersine onun gelişmesini teşvik etti.
AB, en başından itibaren Avrupa'daki emperyalist burjuvazinin projesi
olurken, Türkiye gibi bağımlı ülkelerde de, emperyalizme bağımlı,
işbirlikçi büyük burjuvazinin, büyük toprak beylerinin projesi oldu.
Bugün de bu durumda bir değişiklik yoktur.
Türk hakim sınıfları neredeyse en başından itibaren AB'ye üyelik yönünde
isteklerini belirtmelerine rağmen, AB, sürekli olarak, TC'nin Avrupa
Birliği'ne üye olması sorununu hep geri atmaya çalışmıştır. Bunun
nedenleri gayet açıktır: Önce, AB, hedef olarak önüne siyasi alanda
uç noktada konfederatif bir birliği koymuştur. Böyle bir birlik içinde,
konfederatif birliğin vatandaşları kağıt üzerinde eşit haklara sahiptir.
Emperyalistler için önemli olan sermaye ve metanın serbest dolaşımının
önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır. Fakat insanların serbest
dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması, "iş ve işçi
pazarının" kontrol imkânlarını zayıflatır. Bu yüzden de bu -özellikle
büyük bir işgücü potansiyeline sahip, ekonomileri geri ülkeler açısından-
istenilir bir şey değildir. Yalnızca, milyonlarca işsiz Türkün, Kürdün
vb. vizesiz, diğer AB vatandaşları gibi, bütün AB içinde serbestçe
dolaşım ve yerleşim hakkına sahip olması bile emperyalistler açısından
korkulu bir rüyadır. Sadece bu değil... Avrupa emperyalistleri, nüfusunun
çoğunluğu müslüman olan, kültürel bakımdan kendilerinden oldukça ayrı
bir yapılanmaya sahip Türkiye'nin tam üyeliğini "kültürel yabancılaşma"
korkusu ile istememektedir. Bunun dışında siyasi yapılanma ve sorunlar
bağlamında da, Türkiye'nin üyeliği, bir dizi yeni sorunun AB içine
taşınması anlamına gelebilir. O halde, AB'ye Türkiye'nin gerçek anlamda
-AB'nin bugünkü 15 devletinin sahip olduğu tüm haklara sahip olma
anlamında- tam üyeliği, AB açısından çıkmaz ayın son çarşambasına
kadar sarkıtılacaktır. Türkiye'ye verilecek tam üyelik -AB sürerse,
ki bu ittifakın ne ölçüde nereye kadar süreceğini söylemek de mümkün
değildir, görünen şimdilik Almanya ve Fransa'nın birliği sürdürme
konusunda kararlı olduklarıdır. Fakat ittifak nihayet emperyalist
çıkarlar üzerine kurulu bir ittifaktır. Her emperyalist ittifak gibi,
bu da bozulabilir- kişilerin serbest dolaşımını dışlayan, TC'ye bu
konuda -belki bir kaç Doğu Avrupa ülkesiyle birlikte- özel bir statü
tanıyan bir "tam üyelik" olabilir. Şimdi AB, Türkiye'nin
daha 1959'da AET'ye yapmış olduğu; 14 Aralık 1987'de AB için yinelediği
"tam üyelik" başvurusuna, "sizi tam üyeliğe aday aldım"
cevabını veriyor. Türk hakim sınıflarının "büyük zafer"
olarak kutladıkları budur. O halde, Helsinki'de kabul edilen "tam
üyeliğe adaylık" gerçek anlamda, Türkiye'nin "Avrupa kulübüne"
üye alınacağının bir garantisi vb. değil; AB emperyalistleri açısından
gelinen yerde, Türkiye'deki hakim sınıfların önüne atılmış bir kuru
kemik parçasıdır. AB, bu adımla kendi açısından şunları kazanmıştır:
* Türkiye'nin içişlerine daha fazla karışabilme imkânına kavuşmuştur.
* Türkiye'nin, Avrupa'ya sırtını dönmesi, tek başına ABD'nin uzantısı
haline gelme tehlikesinin önünü kesmiştir.
* Türkiye'deki iktidar dalaşında giderek inandırıcılıklarını yitiren
"Avrupacı" güçlere; genelde "islamı" ve yüzünü
doğuya dönmeyi savunan güçlere karşı destek sunmuştur.
* Her şeyden önce de Türkiye'deki ekonomik çıkarlarını -şimdi Türk
burjuvazisinin önüne bir umut kemiği atarak- en az 20-30 yıllık bir
süre için garanti altına almıştır. "Tam üye adaylığı"nın
kabulü ile örneğin Gümrük Birliği'nin sorgulanması Türk hakim sınıfları
açısından gündemden kalkmıştır.
O halde AB Helsinki'de aldığı ve kendisine beş kuruşa bile mal olmayan
bir amaç açıklaması olmaktan öteye gitmeyen bu kararla birçok şey
kazanmıştır.
TÜRK HAKİM SINIFLARI AÇISINDAN DURUM...
Türk hakim sınıfları açısından durumun görünüşü şudur:
Türk hakim sınıfları, Gümrük Birliği'ne girip onun yükümlülüklerini
yerine getirmekle, aslında Avrupa emperyalistlerinin istediği herşeyi
onlara vermiş durumdadır. Avrupa emperyalistlerinin temel isteği olan
sermaye ve meta dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması nerdeyse
tümüyle gerçekleştirilmiş durumdadır. Buna karşı, TC hakim sınıflarının
AB'den aldığı tek şey yoktur! Hatta bugüne dek AB -Yunanistan'ın vetosu
öne sürülerek- Gümrük Birliği'nden doğan mali yükümlülüklerini bile
yerine getirmemiş, TC'ye Gümrük Birliği çerçevesinde verilmesi karara
bağlanmış olan parayı bile bloke etmiştir! Türkiye AB'ye tam üye olmadığı
sürece, AB'ye karşı yalnızca onun dayatmalarını kabul eden fakat karar
mekanizmaları içinde hiçbir hakkı olmayan bir konumda kalacaktır.
AB'nin şimdiki yapılanması sürdüğü ve kuralları işlediği takdirde,
Türk hakim sınıfları, TC'nin AB'ye tam üye olması halinde, AB ortak
kalkınma fonundan net alan (yani ortak fondan aldığı, ortak fona yatırdığından
fazla olan) ülkelerin birinci sırasında yer alacaktır. Bunun yanında
karar alan mekanizmalar içinde yer alması halinde, nüfusuna uygun
bir temsilde, ağırlıklı bir role sahip olacaktır. O halde Türk hakim
sınıfları açısından AB'ye gerçek anlamda tam üyelik bir kazançtır!
Tam üyeliğin, bir dizi egemenlik hakkının, Avrupa'nın ortak kurumlarına
devredilmesi anlamına geleceği ve bu kurumlarda parayı verenin düdüğü
çalacağı; yani sonuç olarak Alman ve Fransız emperyalistlerinin söylediğinin
olacağı âşikardır. Bunu gördükleri yerde, kimi ideolojik kemalistler
de AB'ye karşı çıkmaktadırlar. Fakat, şimdiki durumun da gerçekte
emperyalizme bağımlı bir göstermelik egemenlik olduğu bilindiğinde,
hakim sınıfların geneli açısından, görünürdeki bazı egemenlik haklarının
resmen devri de fazla bir anlam taşımamaktadır! Bu yüzden, Türk hakim
sınıfları, özellikle de Avrupa'daki pazarlarda da belirli bir rekabet
gücüne erişmiş kesimler (tekstil, inşaat firmaları vb.) AB'ye tam
üyelik konusunda yanıp tutuşmakta, bunun Türkiye'nin geleceği olduğunu
söylemektedirler. Kastettikleri kuşkusuz kendi çıkarlarıdır. Başka
bir şey değil! Şimdi, AB'nin tarihinde ilk kez Türk hakim sınıflarına
"sizi tam üyeliğe aday" kabul ediyoruz denmesi, bu yüzden
Türk hakim sınıflarına düğün bayram olmuştur. Onlar bunu halka, tam
üyeliğe giden yolda önemli bir adım olarak yutturmaktadırlar. Gerçekte,
Türkiye'nin hiçbir zaman eşit haklara sahip tam üye alınmayacağını
bilecek kadar bilgili uzmanlara sahiptirler. Buna rağmen, tam üye
adaylığı açıklaması ve diğer adaylarla eşit kriterlerle ölçülme sözü,
Türk hakim sınıflarının Avrupalı emperyalistlere karşı, hem de diğer
emperyalist güçlerle ilişkilerde pazarlık gücünü arttırıcı bir edimdir.
Yani Türk hakim sınıflarının da sevinmesi bütünüyle boş değildir.
HALK İÇİN SEVİNİLECEK BİRŞEY VAR MI?
Hakim sınıflar bizim de düğün bayram yapmamızı istiyorlar! Avrupa'nın
attığı bu adımla Türkiye'nin ne kadar güçlü olduğunu kabul ettiğini;
tam adaylık sürecinin Türkiye'de demokratikleşmeyi hızlandırıcı bir
süreç olacağını vb. anlatarak bizleri avutmaya çalışıyorlar! Özellikle
reformistler, 1987'de tam üyelik için kabul edilen "Kopenhag
Kriterleri"nin uygulanmasıyla Türkiye'ye demokrasi geleceğini
anlatıp duruyorlar.
Bunların görüp kavramadığı şudur: Türkiye'de demokratikleşmenin adımları
olarak görülen adımlar, kapitalizmin (bu Türkiye'de emperyalizme bağımlı
kapitalizm) gelişmesi içinde, ekonominin zorlaması sonucu zaten gündeme
gelen adımlardır. Türkiye'de hakim sınıflar, TC ister AB üyesi olsun,
isterse olmasın, yalnızca kendi ekonomik çıkarları için bile belirli
"demokratikleşme" adımları atmak zorunda ve durumundadırlar.
Devletin elini özellikle özel sermaye için kârlı olabilecek alanlardan
çekmesi, özelleştirme; bürokrasinin egemenliğinin mümkün olduğunca
kırılması; ordunun siyasete müdahalesinin geriletilmesi, sivilleşme;
yargı bağımsızlığının sağlanması; Türkiye'de var olan Kürt sorununun
"kültürel kimi hakların" tanınmasıyla ve "güneydoğuanadolunun
kalkındırılması" adı altında çözülmesi; açıkça devrimci örgütlenme
olmayan örgütlenmelere, örgütlenme çağrısı yapmayan buna doğrudan
hizmet etmeyen "fikir" beyanına serbestlik tanınması; devlet
karşısında birey haklarının biraz daha genişletilmesi; idam cezasının
kaldırılması vb. vb.... yani burjuva anlamdaki demokratikleşme adımlarının
atılması, Türkiye'de bağımlı da olsa kapitalizmin gelişmesinin tabii
sonucu ve talebidir! Büyük sermaye kendisi için "demokratikleşme",
kendisi için "özgürlük" bürokratik engellerin kaldırılması
vb. talep etmektedir. Bugün Türkiye'de yaşanan budur! Bu süreç oldukça
sancılı yaşanmakta ve egemen olan, siyaseti yönlendiren ve bizzat
kendisi hakim sınıfların önemli bir bölümünü oluşturan bürokrat burjuvazinin
-en başta da ordunun- direnişi ile karşılaşmakta ve yer yer açık askeri
müdahalelerle, balans ayarları ile kesintiye uğratılmaktadır. Burjuvazinin
çok önemli bir bölümü Avrupa ve Amerika'daki ağababalarının da istekleri
ve kendi çıkarları doğrultusunda "ikinci bir cumhuriyet",
birinci cumhuriyetin askeri-ceberrutluğundan kurtulmuş, sivilleşmiş,
daha demokratik bir cumhuriyet istemektedir. Birinci cumhuriyetin
kendi iktidarları önünde engel olduğunu gören ve birinci cumhuriyetin
de başdüşman ilan ettiği siyasi islam da, demokratik yollardan iktidara
gelme hesapları içinde, ikinci cumhuriyetçilerle siyasi demokrasi
taleplerinde -şimdilik- birleşmektedir. İşçilerin, emekçilerin yaşama
ve mücadele şartları açısından da demokratik hakların genişlemesi,
kuşkusuz açık terör şartlarına göre daha iyidir. Böylece ortaya demokratikleşme
yönünde talepler getiren geniş bir taban ortaya çıkmaktadır. Ve bu,
AB'ye adaylık olsun, olmasın ekonomik gelişmelerin dayattığı bir sonuçtur.
Gelinen yerde tabanı gittikçe daralan bürokrat burjuvazi, en önemli
kesimi ordu da, büyük kesimiyle değişikliğin kaçınılmaz olduğunu görme
durumundadır ve kontrollü bir geçişi gerçekleştirmek için çabalamaktadır.
Yani Türkiye kendi ekonomik gelişmesi sonucu belli siyasi değişimleri
yaşamak durumundadır.
Avrupa Birliği "tam üyeliğine adaylık" kuşkusuz liberalleşme
ve demokratikleşme sürecini biraz hızlandırabilir. AB'nin derdi, TC'yi
bir an önce tam üye yapmak değildir. Yukarıda açıkladığımız gibi,
AB'nin TC'yi tam üye yapmaktan bir yararı yoktur. Fakat AB açısından
kendi kriterleri doğrultusunda TC'nin değişmesi yönünde talepler getirmesi
ve TC'nin zaten gayet kısıtlı olan bağımsızlığını daha da kısıtlayıp
ona diğer alanlarda şartlarını daha iyi dikte etmesinin imkanları
"tam adaylığa üyelik" statüsünde artmıştır. Şimdi adaylığın
üyeliğe dönüştürülmesi pazarlıklarının başlayacağı ve süreceği süreçte,
AB Türkiye'ye sürekli olarak "insan hakları", "azınlık
hakları", "demokrasi", "ordunun siyasetten çekilmesi"
yanında Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların "barışçıl
çözümü" yönünde vb. daha fazla baskı yapma imkanına kavuşmuştur.
TC'nin "tam üye adayı" olarak kabul edildiğinin açıklandığı
toplantılarda ve ertesinde çeşitli siyasetçilerin yaptığı açıklamalar,
Helsinki zirvesinin açıklaması, Türkiye'nin "şartlı" adaylığı
kabul etmeme yönünde eğilim göstermesi üzerine, zirveden apar topar
Ankara'ya uçan Solana ve Verheugen'in açıklamaları, AB'nin, Türkiye'den
taleplerini açıkça dile getiriyor. Bilinen "Kopenhag Kriterlerine
uyma" talepleri yanında (ki TC buna uyacağını çok daha önce açıklamıştı...
Yalnız bir geçiş dönemi yaşaması zorunda olduğunu açıklamıştı.)
TC'nin oldukça hassas olduğu Kıbrıs ve Ege konusunda da, TC'nin şimdiye
kadar ilkesel olarak reddettiği şartlar dayatılıyor.
Ege konusunda isim vermeden, "Aralarında ihtilaf olan AB üye-aday
devletlerinin bu ihtilafları çözememesi halinde, Uluslararası Mahkeme'ye
gidilebileceği, AB'nin sorunun çözümünde aktif rol oynayacağı vb.
belirtiliyor. Bu konuda yapılan pazarlıklar sonucu 2004 tarihine kadar
çözülmezse, Uluslararası Mahkeme kesin formülasyonu sulandırıldı.
Hem Türkiye hem de Yunanistan'ın kabul edebileceği bir elastikiyet
getirildi.
Kıbrıs konusunda ise, tarafların sorunu görüşmeler yoluyla çözmemesi
halinde, AB'nin Kıbsrıs Cumhuriyeti'ni yeni görüşme yapmadan üye alması
yönündeki formülasyon, yine Türkiye'nin kabul etmemesi üzerine sulandırıldı.
Yine de, bu her iki konuda da, TC ve Yunanistan tavırlarını değiştirmezse
çıngarın çıkacağı ve bu noktada AB'nin işlere daha çok karışacağı
ortadadadır. Yani AB TC'yi tam üye adaylığına almakla, şimdi Ortadoğu'daki,
Ege'deki, Kıbrıs'taki düzenlemelerde de, ABD'nin yanında eskisine
göre daha ağırlıklı bir rol oynama imkânına kavuşmuştur. Fakat, gerek
TC'nin kendi içindeki sivilleşme, demokratikleşme süreci, gerekse
Yunanistan'la sorunların çözümü süreci ne kadar ilerlerse ilerlesin,
TC AB'ye şu anda AB tam üyelerinin sahip olduğu tüm haklara sahip
olan bir statüde tam üye olamaz. AB bunu engellemek için hep bahane
bulacaktır. (Tabii bu arada TC'nin de, bu süreç içinde, AB'den umudu
kesmesi halinde, onun da bu süreci terketme ihtimali vardır. Kitlelerin
daha azgın sömürülmesi, kalkınma, Avrupalılaşma adına özellikle köylülerin,
ve geniş işsiz yığınlarının çok daha ağır şartlar altında yaşamak
zorunda kalması, anti AB görüşlerin yığınlar içinde de taban bulmasına
yolaçabilir. Bu şimdilik uzak bir ihtimaldir fakat bütünüyle dışlanmaması
gereken bir ihtimaldir.)
Sonuç olarak Helsinki, öncelikle AB'deki emperyalist güçlerin ve Türkiye'de
hakim sınıfların çıkarlarına uygun bir karar almıştır. Alınan karar,
Ecevit'in deyimiyle, Türk hakim sınıflarının "içine sindiremedikleri"
bazı formülasyonları da içermesine rağmen, onlar bu statüyü almış
olmayı başarı olarak değerlendirmektedir. Ve onlar açısından bu başarıdır
da.
Avrupa Birliği, bütünüyle işçi sınıfı ve emekçiler dışında gelişen,
emperyalistlerin bir projesidir.
Emperyalist AB, bütün emperyalist güçler gibi, işçi sınıfının ve emekçilerin
düşmanıdır.
AB'ye tam üye adaylığı statüsünün, Türkiye'de burjuvazinin ihtiyacı
olan "demokratikleşme" sürecini biraz hızlandırması, işçilerin
emekçilerin gözünü boyamamalıdır.
Türkiye'ye demokrasi burjuvazinin isteğiyle, AB'nin "Kopenhag
Kriterleri"nin savunulmasıyla vb. gelmez, gelmeyecektir.
Demokrasiyi kazanmanın bir tek yolu vardır: İşçilerin, köylülerin
tüm emekçilerin, tüm sömürenlere karşı öz örgütlenmesi ve kendi iktidarlarını
kurmak için devrimi!
Kuşkusuz burjuvazinin "vardır", "uygulanmalıdır"
dediği tek tek reformlar için de mücadele edilmelidir!
Fakat reform mücadelesi, devrim mücadelesine bağlı ve onun bir yan
ürünü olarak ele alınmalıdır.
AB'ye üyelik konusunda bu şu anlama gelir:
Emperyalist Avrupa Birliği'ne üyeliği, Türkiye'ye demokrasinin gelmesinin
yolu olarak görüp gösteren tüm yaklaşımlar reddedilmeli, AB'nin gerçek
emperyalist yüzü teşhir edilmelidir!
Emperyalist AB'ye hayır!
Bu yapılırken, bu Türkiye'nin bugün zaten olmayan, olduğu kadarıyla
da Türk egemen sınıfların tüm ezilenler üzerinde faşist diktatörlüğü
anlamına gelen "bağımsızlığı"nın savunulması pozisyonları
kökten reddedilmelidir!
Faşizme ölüm... Bağımsızlık, demokrasi, özgürlük için tek yol devrim!
Özgür ve eşit halkların, özgür iradeleriyle bir arada yaşayabilecekleri,
gerçekten bağımsız ve demokratik bir Türkiye, ancak işçilerin köylülerin
bugünkü TC'nin kalıntıları üzerinde kuracağı bir Türkiye olabilir!
