KUZEY İRLANDA

KUZEY İRLANDA'DA BURJUVA MİLLİYETÇİLİĞİN KAÇINILMAZ UZLAŞMACILIĞI

ABD emperyalizminin inisiyatifi ile, zaten proleter sosyalist bir çizgiye değil de, burjuva milliyetçi ulusal kurtuluş çizgisine sahip İrlanda Kurtuluş Ordusu (İRA) ile işgalci İngiliz emperyalizmi ve onun Kuzey İrlanda'daki uşakları arasında 20 ay öncesinde imzalanan "Barış Anlaşması" somut meyvelerini vermeye başladı. 2 Aralık 1999 tarihinde yayınladığı bir genelge ile İngiliz hükümeti, Kuzey İrlanda'da otonomi hükümetinin kurulmasına resmen izin verdi. İngiliz emperyalizminin, 1972 yılında Kuzey İrlanda parlementosu'nu silah zoruyla dağıtıp, bölgeyi işgal etmesinden 28 yıl sonra, Kuzey İrlandalılardan oluşacak bir hükümet yeniden yönetim işlerini üzerlenecek ve güya bölgesinin esas egemeni olacak. "Güya" diyoruz, çünkü anlaşmanın en önemli şartları ve talepleri incelendiğinde, Kuzey İrlanda'da İngiliz emperyalizminin egemenliğinin temeline dokunulmadığı, tersine esasta korunduğu görülecektir.
Anlaşmaya göre, Kuzey İrlanda, İngiliz egemenliğindeki bir bölge olmaktan çıkmamakta, tam tersine bölgenin İngiliz egemenliğinde kalması kesinleşmektedir. Şimdiye kadar, Kuzey İrlanda üzerine anayasasıyla egemenlik hakkı bulunan İrlanda Cumhuriyeti, anayasasından da sözkonusu talepleri çıkartarak, Kuzey İrlanda üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmiştir. Yani Kuzey İrlanda üzerinde egemenlik hakkı talep eden tek ülke olan İrlanda Cumhuriyeti'nin bu talebinden resmen vazgeçmesi ile birlikte, Kuzey İrlanda'nın İngiliz emperyalizminin ilhakında kalması kesinleşmiştir. Ancak bu temel şartla, yani Kuzey İrlanda'nın İngiliz toprakları içerisinde kalmasının resmen kesinleşmesi ile İngiliz emperyalizmi, yönetim biçimi olarak otonomi tavizi vermeye yanaşmıştır.
Anlaşmanın bir başka önemli ön şartı, Kuzey İrlandalı silahlı güçlerin (hem İngiliz emperyalizminin işgaline karşı mücadele yürüten İRA, hem de İngiliz işgalinin sürmesi için İRA'ya karşı mücadele yürüten protestan mezhebinden silahlı örgütler) silahsızlandırılması ve askeri örgütlerinin dağıtılmasıdır. İRA bu şarta "evet" demiştir. İRA için geride kalan sorun kendi örgütünün silahsızlandırılmasının hangi sürece yayılabileceği ve silahsızlandırılmasının nasıl kontrol edilebileceğidir. Bu noktada da, İRA, oluşturulan ve silahsızlanmayı denetleyecek olan "Uluslararası Bağımsız Silahsızlanma Komisyonu"na üye göndermeyi kabul etmiştir. İRA'nın silahsızlandırılacağı artık kesindir. Sorun silahsızlandırılmanın hangi sürede gerçekleştirileceğidir. Bu sorunun çözümü de, protestan yarı-askeri güçlerin ne kadar hızlı ya da yavaş silahsızlandırılacağına bağlıdır. İRA'nın bugün çekindiği tek şey, kendisi silahsızlandırıldığında, şimdiye kadar İRA'ya karşı karşıdevrimci bir silahlı mücadele yürüten protestan silahlı örgütlerinin halen silahsızlandırılmamış olmasıdır. Fakat Kuzey İrlanda'da, ulusal kurtuluşun önündeki en büyük silahlı düşman olan İngiliz emperyalizminin bölgeyi terketmesi, bölgeden çekilmesi silahsızlandırılmanın şartları içerisinde yoktur. Tam tersine İRA gibi, burjuva milliyetçi çizgide olsa bile İngiliz işgaline karşı silahlı mücadele yürüten bir örgüt silahsızlandırılırken, işgalci İngiliz emperyalizmi bölgede 13 bin silahlı asker bulundurma hakkına sahip olacaktır. Kuzey İrlanda'nın celladı İngiliz emperyalizmi, haydutluğuna devam etmek için silahlarına sahip olmayı garanti altına alırken, kurbanı İrlanda halkının silahsızlandırılması ile elde edilen barış, ne menem bir barıştır!
"Barış Anlaşması"nın üçkağıdı bununla da kalmamaktadır. Kurulacak otonomi hükümetinin niteliği de "barış anlaşması"nın gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Kurulacak otonomi hükümeti 10 bakanlıktan oluşacaktır. Bu 10 bakanlık içerisinde, bir bölgede gerçek egemen olmanın olmazsa olmaz koşulu olan içişleri, savunma ve dışişleri gibi bakanlıklar yoktur. Bu üç alandan İngiliz emperyalizmi sorumlu olacak, bu alanlarda kararı tek başına İngiliz emperyalizmi verecektir. İngiliz emperyalizmine bağımlılık bununla da kalmayacak, 10 bakanlıktan oluşacak Kuzey İrlanda hükümetinin bütçesi de İngiltere'nin insafında kalacaktır. Bu kilit alanlar İngiliz emperyalizminin sorumluluğunda kaldıktan sonra, İngiliz emperyalizminin egemenliğine fazla zarar vermeyecek, İngiliz emperyalizminin ilhakına karşı etkili bir araç olarak kullanılmayacak ticaret ve yatırım, sağlık, eğitim, bölgesel kalkınma, sosyal gelişme, kültür, tarım vb. gibi bakanlıklar Kuzey İrlandalı temsilcilere bırakılacaktır. Üstüne üstlük, Kuzey İrlandalılara bırakılan bakanlıklar içerisinde de yalnızca 2 bakanlık (eğitim ve sağlık işleri) İRA'nın siyasi kanadı olan Sinn Fein'e verilecektir. Geri kalan sekiz bakanlık ise, farklı derecelerde de olsa, hepsi de İRA karşıtı olan partilerin temsilcilerine verilecektir. Çok açık bir azınlık oluşturan İRA yanlısı bakanlar, ne yapıp edip, bu tür bir hükümetle "devrimci ulusal kurtuluş politikası" yürütebilecekler!
Bu "Barış Anlaşması" şartlarında ve bu tür bir hükümet bileşiminde hiç bir devrimci ilerlemenin sağlanamayacağı açıktır. Bu, tabii ki reformist bir temelde ulaşılan uzlaşmanın hiç bir olumlu yanının olmadığı anlamına gelmez. Şimdiye kadar işgalci İngiliz emperyalizminin silahlı, açık terörcü ilhakçılığının bazı kaba yönleri bu anlaşma ile törpülenmekte, İngiliz emperyalizmi bazı ikincil plandaki egemenlik haklarından (kültür, sağlık, yatırım vb. gibi) vazgeçmek ve bu alanları Kuzey İrlandalı bakanlık temsilcilerinin (sınırlı da olsa) yönetimine bırakmak zorunda kalmaktadır. Bu durum genel olarak ulusal baskının bazı kaba yönlerinin azalmasını beraberinde getirse de, esas olarak İngiliz emperyalizminin Kuzey İrlanda'daki egemenliğini, ilhakçılığını perçinlemekte, Kuzey İrlanda'yı "yavru vatan" olarak gören İngiliz emperyalizminin temel çıkarlarına yaramaktadır.
Barış anlaşmasını imzalayarak, İngiliz işgalcileri ile uzlaşma siyasetini kabul eden, silahsızlandırılmayı onaylayan ve sömürge siyasetinin Kuzey İrlanda'da devam etmesine boyun eğen İRA, sınırlı bir biçimde olan burjuva devrimci yönlerini de terketmiş, İngiliz sömürgeciliğiyle Kuzey İrlanda'da işbirliğine girişen bir örgüt haline gelmiştir. İRA somutunda da, burjuva milliyetçiliği, güçlü komünist bir hareketin desteğinin ve baskısının bulunmadığı şartlarda, kendi başına, bağımsız gidebileceği ulusal kurtuluşçu noktaya kadar bile gidememiş, sonunda mücadeleyi değil, uzlaşmayı, bağımsızlığı değil, bağımlılığın şartlarının biraz daha hafif olan biçimini seçmede konaklamıştır.
İRA'nın da sömürgecilikle, açık karşıdevrimle uzlaşma siyasetini seçmesi, zaten dünyada devrim-karşıdevrim ilişkisinde devrim aleyhine olan durumu bir bakıma daha da kötüleştirmiştir. Proletarya, güvenilmez ve kaypak da olsa, olası bir müttefiğinden daha yoksun kalmış, emperyalist dünya sistemi kendisine zarar veren bir gücü daha kendi siyasi sistemi içerisine entegre etmiştir. Bu yalnızca sorunun bir yönüdür. Diğer yönü ise, ulusal kurtuluş uğruna savaşımın bile, proletaryanın omuzlarına daha açık yüklenmesidir. Eğer Kuzey İrlanda'da komünist bir hareket ulusal kurtuluş sorununu sosyal kurtuluş sorunu ile doğru bir biçimde birleştirebilirse, proleter devrimci bir kitle hareketinin gelişmesi için yepyeni olanaklar da büyüyebilir.
Aslında Kuzey İrlanda ulusal kurtuluş hareketinin uzun yıllardır karşı karşıya kaldığı ve çözemediği sorun da bu değil mi?




MISIR

MÜBAREK'İN MISIRI'NDA MUNZURLUKLAR

Mısır köken olarak "Arap dünyası" içinde görülse de, resmen Arap Ligi içinde yer alsa da, siyasi yapısı açısından birçok bakımdan Arap ülkelerinden daha çok, Arap dünyası içinde yer almayan Türkiye ile benzerlikler gösterir.
Türkiye gibi, yoğun bir müslüman kökenli nüfusa sahip olmasına rağmen Mısır'da da devletçi-laik bir sistem yürürlüktedir. Yani din ve din işleri, Mısır'daki sermaye düzeninin egemenliğine yararlı olduğu ölçüde ve yerde devletin desteğindeki devlet dinidir, devlet işidir. Laf düzeyinde devlet ve din işleri birbirinden ayrılmıştır. Fakat Mısırlı önde gelen sermaye sözcüleri dinci görünerek ve önde gelen dini liderlerin desteğini alarak halka şirin görünmek için her fırsattan yararlanırlar. Devlet, din görevlilerinin yetişmesi için hiç bir masraftan kaçmaz. Bu amaçla temel, orta derecede ve yüksek eğitimden bile kısıntılar yapar. Yeter ki, halkın afyonunu satacak ve halkı sınıf mücadelesinden uzak tutabilecek yeterli sayıda din tüccarı yetiştirilebilsin. Tabii ki, bu taktik diğer yandan iki ucu pis değnektir. Bu değneğin bir ucunda devlet, dinin ve din okullarının teşvik edilmesi ile birlikte, devletçi laikçiliği "dinsizlik"olarak gören ve "gerçek din düzeni"nin "şeriatın" kurulmasını talep eden bir kadronun yetişmesini desteklemekte, kendine rakip yetiştirmektedir. 70'li yılların ortasına kadar Mısır'da küçümsenmeyecek bir etkiye sahip olan sol hareketin etkisini kırmak için, özellikle Enver Sedat yönetimi başkanlığı döneminde din eğitimi ve dinin devlet işlerinde etkisinin artması yoğun bir biçimde teşvik edilmiştir. Devlet desteği ile büyüyen dinci gericilik, mücadelesinin okunu aynı zamanda devletin "dinsiz" olarak tanımladığı yöneticilerine çevirmiş ve İsrail ile barış anlaşması imzalaması üzerine Enver Sedat'ı silahlı bir saldırı ile temizlemiştir. Mübarek döneminde de güçlenmeye devam eden dinci muhalefet, geniş bir kitle desteğine sahip olarak halen Mübarek'in rejimini çok fazla zorlayamadıysa, bunun başlıca nedeni kitle desteğini ortak bir ittifak örgütünde birleştirememiş olmasıdır. Mısır'da islamcı hareket, sivil burjuva hareket gibi çok çeşitli örgütlere ve hiziplere bölünmüş durumdadır.
12 Eylül 1980 hareketi ile Türkiye'deki faşist diktatörlük de, sol muhalefete karşı dini ve dincileri özel olarak desteklemiş, ama önemli ölçüde devlet desteğiyle güçlenen dinciler zamanla 12 Eylül'ün ana koruyucularının egemenliğini zor durumda bırakmaya başlamışlardır. T.C.'de de faşist diktatörlüğün devletçi laikçileri, faşist dinci muhalefet tarafından zorlandıkça ellerinde tuttukları iki ucu pis değneği nereye koyacaklarını bilemiyorlar.
Mısır'ın başkenti Kahire de, aynı Türkiye'nin İstanbul'u gibi bir tür Mega şehirdir. Kahire'nin nüfusu, gerçekçi tahminlere göre 16 milyon civarındadır. Şehir her yıl kırsal alandan gelen 500 bin yeni göçmene ev sahipliği yapmak zorunda kalmaktadır. Şehir merkezinin etrafını, herbirinin milyonluk nüfusa sahip olduğu yoksul gecekondu mahalleleri sarmıştır. Hatta bizzat, Kahire'nin tüm büyük mezarlıkları bile gecekondu yerleşim birimleridirler. Son yıllarda, yoksul emekçi mahallelerinin bazı dış kısımlarında yeni yetme zenginlerin yeni villa köyleri kurulmaya başlanmıştır. Kapitalist sömürü, şehir nüfusunun ezici çoğunluğunu sömürü cehenneminin içine hapsettikçe, sömürü düzeninin efendileri bu cehennemin etrafında kendi cennet mahallelerini kurmaktadırlar. Kahire'nin bu görüntüsü, Türkiye'nin İstanbul, Ankara, İzmir vb. gibi büyük şehirlerine bir göz atan hiçkimsenin yabancı olmadığı bir görüntüdür.
Mısır devlet başkanı Mübarek efendi son yıllarda kendini "küreselleşme" hedefine adamıştır. Bu amaçla eski Mısır devlet başkanı Nasır döneminde devletleştirilen ya da doğrudan devlet tarafından kurulan işletmelerin özelleştirilmesini uygulamaya koymuştur. Karlı devlet işletmeleri özel sermayedarlara teker teker peşkeş çekilmeye başlanmıştır. Özelleştirmenin ilk ve doğrudan sonucu, zaten yoğun olan işsizliğin daha da artması, yoksulluğun diz boyu büyümesi olmuştur. Şu anki verilere göre Mısır'da işsizlik oranının en az %20 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Özellikle devlet işletmelerinde örgütlü olan sendikalar, devletin açık uşaklığını yapan sendika ağalarının kontrolü altındadır. Mısır'da sendikal mücadeleden bahsedildiğinde, Mısır'lı işçi bunu sendika ağalarının sandalye kapma mücadelesi olarak kavramaktadır. Özel sermayenin elinde olan işletmelerde sendikalılık oranı çok düşüktür ve Mısır'lı sermayedarlar hertürden sendikalaşma faaliyetini ağır bir takibat altında tutmakta ve en ufak bir sendikalaşma ihtimali karşısında, işçilerini işten atmaktadırlar. Bu gelişmenin sonucu, Mısır'lı işçi sınıfının resmi sendikalaşma oranının gittikçe daha da düşmesi, örgütsel bakımdan Mısır'lı işçilerin en küçük savunma olasılıklarından da yoksun kalmasıdır. Sol muhalefetin ve sol sendikacıların uzun yıllar ağır faşist takibatlar altında ezilmesi sonucunda, işçiler arasında dinci muhalefetin etkisi hızla büyümüştür.
Mübarek efendi ekonomik alanda "küreselleşme"nin taleplerine uygun olarak liberalleşmeyi ağzından düşürmezken siyasi alanda despotluğunu biraz olsun bile yumuşatmaya yanaşmamaktadır. Parlamentoya seçilen milletvekillerinin %96'sı başkan Mübarek'in baş destekçisi "Ulusal Demokratik Partisi" üyesidir. Mübarek'in rejimini tehdit edebilecek hiç bir partinin legal çalışmasına izin verilmemektedir. Son yirmi yılda başvurulan yeni 50 parti kurma dilekçesi, sorumlu parlamento komisyonu tarafından geri çevrilmiştir. "Taşların bağlandığı itlerin salındığı" ortamda demokrasi oyunu hiç de zor değildir. Hele bu oyunu Mübarek gibi babalar yazıp oynadıktan sonra demokrasi oyunu oynayanları zevkten dört köşeye çevirir.
Fakat siyaset sahnesinde, seyirciler olağan bir tiyatroda olduğu gibi sürekli olarak pasif kalmazlar. Bugün, siyaset sahnesinde aktif rol almayanlar işin bilincine varıp, oyunu kurallarına göre kendileri oynamaya başladığında Mübarek gibi babaların munzurlukları da kar etmeyecektir.