Türk-İş 18. Genel Kurulu'nun ardından...
Geçen sayımızda Türk-İş 18. Olağan Genel Kurulu'na hazırlık sürecindeki
gelişmelere ve bu genel kurulun işçi sınıfı açısından ne anlam taşıdığına
değinmiştik. Adı geçen yazının hemen giriş bölümünde, "Türk-İş
18. Genel Kuruluna hazırlık aşamasında yürütülen mücadelede belirleyici
olan kimin Türk-İş başkanı olacağı, yönetime kimlerin seçileceği sorunudur.
Gerisi herkesin bildiği klasik burjuva seçim palavralarının sıkılmasıdır.
Kimsenin işçiyi düşündüğü yok, onlar kendi seçimlerini yapıyor!"
demiştik.
Yazının sonunda da, Türk-İş Başkanı danışmanı Yıldırım Koç'un bir
yazısına atıfta bulunarak şunları söylemiştik: "Türk-İş 18. Olağan
Genel Kurulu'nda kim en çok oportünizme varan bir esnekliği, uyanıklığı,
pratikliği gösterebilirse, kim daha çok acımasız olabilirse, kim Osmanlıyı
suya götürüp susuz getirmeyi daha çok becerebilirse O, Türk-İş başkanı
olacak!
Bu kurultaydan işçi sınıfı açısından başkaca beklentileri olanlar
yanılıyorlar!"
Sonuçta 18. Genel Kurul yapıldı. Genel Kurul söylediklerimizin doğruluğunun
bir onayı oldu.
"Osmanlıyı suya götürüp susuz getirmeyi" bu aşamada en çok
becerebilenin Bayram Meral olduğu ortaya çıktı. Bayram Meral yeniden
Türk-İş Başkanı oldu. İşçi sınıfı açısından bu genel kurulun sonucu
şu sözlerle ifade edilebilir: "Eski tas, eski hamam!"
Bunun böyle olacağı belliydi, ama kimin işçilere ne tür ibretlik konuşmalar
yapacağı belli değildi. Genel Kurul hiç olmazsa böyle bir konuyu açıklığa
kavuşturdu. Genel Kurul'un havası hakkında daha iyi bir fikir edinebilmek
için, buradaki en önemli iki ünlünün konuşmasına yer vermek gerekir:
Biri Türk-İş Başkanı, biri TBMM Başkanı.
Bayram Meral Genel Kurul'u açılış konuşmasında "Sorunlarımıza
çözüm bulamayan, verdikleri sözleri yerine getiremeyen siyasilere
karşı çalışanlar dün olduğu gibi yarın da Kızılay Meydanı'nın süsü
olmaya devam edecektir." diyor. Eee... Koca bir işçi konfederasyonu
başkanı, genel kurulun karşısına çıkıp yalan söyleyecek değil ya,
ne düşünüyorsa onu açık yüreklilikle ortaya koyuyor! Bay başkana göre,
işçiler Kızılay Meydanı'nda dün süslermiş, yarın da süs olmaya devam
edeceklermiş!
İlginçliğe bakın... Adam genel kurulda kürsüye çıkıyor, işçilerin
mücadelesini bir süs olarak niteliyor, ardından yeniden başkan seçiliyor!
"Güler misin, ağlar mısın?"
Bayram Meral bu kadar saçmalamasına rağmen yeniden başkan seçilebiliyorsa,
bu durumdan sorumlu olan işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı mücadeleyi kendi
eline almaz, sendikaları kendi babalarının çiftliği gibi kullanan
sendika bürokratlarına meydanı bırakırsa, onlar da işçileri bir süs
olarak kullanır, sömürü pastasından pay kaparak kendi ceplerini doldurur.
Bugün olan da budur. Meral gibilerini böylesine densiz konuşturan
işçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyinin geriliğidir.
İşçiler, sendika ağalarının elinde Kızılay Meydanı'nda bir süs olmaya
devam etmek istemiyorlarsa, sermayenin çıkarları için çalışan sendikaları
sendika ağalarının ve sermaye düzeninin başına yıkmasını gerçekleştirecek
bir örgütlülüğü yaratmak zorundadırlar. Sınıf temeline dayalı bir
örgütlenmeyi başaramayan bir sınıf, sendika ağalarının nitelendirdiği
gibi bir süs olmaktan kurtulamaz. Sınıfı kurtaracak olan kendisidir.
Hiç kimse onları dıştan süs olmaktan kurtaramaz.
Bir işçi sendikaları konfederasyonunun genel kurulu deyince doğrusuyla,
yanlışıyla işçi sınıfının çeşitli sorunlarının tartışıldığı bir platform
akla gelir. Hiç olmazsa bazı demokratik talepler uğruna mücadeleden
söz edilir, taleplerde bulunulur. İşçilerin ekonomik yaşamlarının
iyileştirilmesine yönelik yasaların çıkarılması, iş güvencesinin sağlanması,
antidemokratik niteliğe sahip sendikal yasaların kaldırılması, örgütlenme
özgürlüğünün sağlanması vb. vb. konularda tartışarak sınıfı mücadeleye
sevkeden somut bir perspektif ortaya konur, sermayenin saldırılarına
karşı mücadele için işçilerin irade ve eylem birliğinin sağlanmasına
çalışılır. Sermayenin iktidarını doğrudan karşısına almasa bile hiç
olmazsa burjuva demokrasisi çerçevesindeki bazı ekonomik-demokratik
talepler için ciddi bir mücadele yürütülür vb. vb. Kendini işçi konfederasyonu
olarak adlandıran bir örgütten -bu örgüt ne kadar reformist olursa
olsun- hiç olmazsa bu kadarı beklenir. Ama Türkiye'de sendika konfederasyonlarının
genel kurullarında işler böyle yürümez. Burada hükümet yetkilileri,
burjuva muhalefet parti temsilcileri çıkıp konuşur. Düzenlenen işçi
sendikaları konfederasyonunun genel kurulu işçi sorunlarının tartışıldığı
bir platform olmak yerine, burjuva parti temsilcilerinin boy gösterdiği;
açık açık sömürü sisteminin savunulduğu bir platform olarak kullanılır.
Türk-İş delegelerinin önemli bölümü "Acaba hangi listeden girsem
de Türk-İş çeşmesinde ben de testimi doldursam?!" çabası içinde
temkinli tavırlar takınırken burjuva parti temsilcileri boş durur
mu?
Onlar da birer Türk-İş delegesi gibi "maşallah!", sırası
gelen kürsüye çıkarak "vatan, millet, Sakarya" edebiyatından
bölümler okuyup yerlerine oturuyorlar. Bunlar yetmiyormuş gibi Cumhurbaşkanı'nın,
Başbakan'ın kongreye katılmamasına sitem ediliyor, eleştiriliyor.
Genelkurmay Başkanı'nın katılmamasına herhangi bir eleştiri duymadık.
Bu da herhalde orduyu siyasete karıştırmak istemediklerinden olacak!
Türk-İş başkanı işçilerin mücadelesini bir süs olarak niteler de,
Türk meclisinin başkanı konuşmadan edebilir mi? O da konuşur. Konuşması,
aynı zamanda soruna ne kadar ciddi yaklaştığını da gösterir niteliktedir!
TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut Şemsi Denizer'den Şevki Denizer diye
sözediyor. Bu yetmiyor, Türk-İş eski başkanlarından Şevket Yılmaz'a
da Şevket Demirel diyor! Görüldüğü gibi bunlar öyle ciddiyetsiz ki;
kendi çiftlik kâhyalarının isimlerini bile doğru dürüst öğrenmiyorlar;
birbirine karıştırıyorlar.
Türk-İş 18. Genel Kurulu'ndaki böyle manzaralar bir yanıyla birer
komediyse, bir yanıyla da burjuvazinin bu alanları kendi çiftliği
gibi nasıl kullandığını, nasıl dilediği gibi hareket ettiğini göstermektedir.
Türk-İş 18. Genel Kurulu'nun işçi sınıfının sorunlarına çözüm arayan
bir platform olarak kullanılması bir yana; bu genel kurul, Türk-İş'in
sermaye sistemini savunmada "kraldan daha kralcı" olduğunu
bir kez daha gözler önüne serdi.
Hava-İş Genel Başkanı Atilla Ayçin, yaptığı konuşmada; "Hepiniz
buraya şu partinin bu partinin adamı olarak gelmişsiniz. Kime oy vereceğiniz
belli.", "SSK Yasasının gerçek sahibi Bayram Meral'dir."
vb. yönlü tavırlar takınırken delegelerden bir problem çıkmıyor. Hatta
konuşması yer yer her iki grup tarafından uzun uzun alkışlanıyor,
destek alıyor. Ta ki, Ayçin konuşmasında Kürt lafı edene kadar. "Çeçenistan'a
destek isteyenler yıllardır Kürt halkına uygulanan katliamı görmezden
geliyorlar." diyen Ayçin'in sözleri özellikle Haber-İş, TEKSİF,
Harb-İş delegelerinin sert tepkilerine neden oluyor. Delegeler divana
bağırarak Ayçin'in konuşmasını bitirmesini istiyorlar.
Yine; konuşmasında kıdem tazminatının vazgeçilmez bir hak olduğuna,
bu hakkı kaldırmaya yönelik girişimler karşısında işçi sınıfının üretimden
gelen gücünü kullanması gerektiğine değinen TGS Genel Başkanı Ziya
Sonay, "Mevcut ekonomik düzen ve siyasal rejim çürümüştür...
ancak bunun alternatifi, ne dine dayalı şeriatçı bir rejim, ne ırkçı
bir anlayışın hakimiyetindeki diktatörlükler, ne de askeri yönetimlerdir."
deyince, "Kim yazdı bunları" türünden laflarla bir bölüm
delegenin bağırtılı sataşmalarına neden oluyor.
Bütün bunlar, adı işçi konfederasyonu olan bir örgütün genel kurulunda
oluyor!
Ayçin ve Sonay'ın buraya aktardığımız konuşmasının neresi yanlış?
Bu konuşmada işçi sınıfının çıkarlarına ters düşen bir yan mı var?
Hayır! Onlar, bu sözlerle sadece bir olguya işaret edip orada bırakıyorlar.
Bu kadarı bile sert tepkilerle karşılık buluyor. Bu iki örnek bile
Türk-İş'in niteliği konusunda bir fikir sahibi olmak için oldukça
önemlidir. En basit bazı demokratik taleplerin kıyısından köşesinden
bile geçmeyeceksin. Sermayenin iktidarına karşı din, dil, milliyet
farkı gözetmeksizin tüm ezilenlerin mücadele birliğini sağlamak için
çalışmayacaksın. Sermayenin iktidarı ırkçı, şovenist kışkırtmalarla
ezilenleri birbirine düşman ederken, başka ulus ve milliyetlerden
ezilenlerin kimliğini yok ederken seyirci olacaksın.. Dahası, gelişmelere
sermaye iktidarının talepleri doğrultusunda tavır takınacaksın vb.vb.
Bütün bunlar Türk-İş'in karekteristik unsurlarıdır. Türk-İş, 18. Genel
Kurul'da Kürt lafına bile ne kadar tahammülsüz olduğunu ortaya koyarken
sermeye iktidarını savunma bağlamında kraldan daha kralcı olduğunu
da göstermektedir.
Türk-İş 18. Genel Kurulu erkek egemen yüzüyle de sistemin sadık bir
örgütü olduğunu ortaya koymuş, erkek egemen sistemi aslına uygun olarak
yansıtmıştır. 463 delegenin katıldığı Türk-İş 18. Genel Kurulu'nda
sadece dört kadın delegeye yer verilmiştir. Bu sayı oran olarak binde
sekizdir! Bu az sayıdaki kadın delege de kadın delege sayısının azlığını
ifade etmekten öte bir adım atamamış, erkek genel kurulun çizdiği
çerçevede delegelik yapmışlardır. Genel Kurul'da işçi kadınların sorunlarına
çözüm aramak bir yana, bu sorunlar ciddi bir tarzda ele alınıp tartışılmamıştır
bile... Kadın işçiler, bu durumu sorgulamalı, mücadeleyi kendi ellerine
almalıdır.
Bütçe Komiyonu Raporu'nun onaylanması sırasındaki bazı gelişmeler
Türk-İş'in perde arkasında nasıl iş bitirdiğinin tipik bir örneğini
sergilemektedir: Türk-İş yönetim kurulu üyelerine %70 zam yapılması
ve yurtdışı harcırahların 200 dolardan 300 dolara çıkarılması için
sunulan bir önerge üzerine tartışılır. Bir bölüm delege olur derken,
bir bölümü bunu çok bulur ve karşı çıkar. Bunun üzerine sert tartışmalar
yaşanır. Bu süreçte Bayram Meral işi şu sözlerle bitirmeye çalışıyor:
"Gelin tartışmayalım. Basın var. Bu işi % 50'de bitirelim."
Öyle ya, ücret işleri basın önünde konuşulmaz, bu işler hep perde
arkasında çözülür! Kapalı kapılar ardından işçi haklarını satanlar,
yine aynı yollarla kendi maaşlarını artırmaya çalışıyorlar. Mesleki
yetenek!
Sonuçta Meral'in dediğinden %15 daha düşük, yani % 35'le iş bağlanıyor.
Daha önceki çıplak net maaşları 515 milyon olan yönetim kurulu üyelerinin
çıplak net maaşı 695 milyon oldu!
Türk-İş çizgisiyle, pratik konumlanışıyla işçi sınıfının değil, sermayenin
bir örgütü olduğunu her zaman ortaya koymuştur. 18. Genel Kurul bu
yapının bir kez daha onaylanmasıdır. İşçi sınıfının bu tür sendikalara
değil, sınıf sendikalarına ihtiyacı var. Bunun için mücadele edilmelidir.
