İşyerinde sendikal örgütlenmede dikkat edilmesi gereken bazı noktalar…

Anayasanın 51. maddesine ve Sendikalar Yasası’na göre, sendikal örgütlenme bir hak olmasına karşın, sendikal örgütlenmenin olmadığı bir yerde, bu ihtiyacı karşılamak isteyen ve bu doğrultuda örgütlenmeye giren sendikalar veya tek tek işçi grupları genel itibariyle başarısız kalma durumundadırlar. Nitekim, coğrafyamızda toplam örgütlü sendikalı işçi sayısı 800 binler civarında kalmıştır. Yaklaşık 5 yıl önce 1 milyon olan bu sayı çoğalma yerine düşme göstermiştir.

Bu genel başarısızlık. Yine yasal düzlemde her işçinin hakkı olan özgürce sendika seçme hakkını kullanan bir dizi işyerindeki işçiler de genel itibariyle başarısız kalma durumundadırlar. Özellikle 1998 yılının 18 Eylül tarihinden itibaren Türk-İş’e bağlı Türk-Metal Sendikası’nın işçi düşmanı politikalarına karşı isyan eden ve alternatif olarak gördükleri DİSK'e bağlı Birleşik Metal İşçileri Sendikası’na üye olmak için çalışan işçilerin hemen hepsi başarısızlığa uğramışlar; Packard İstanbul ve Bursa, Döktaş Bursa, Reno Bursa, Profilo Çorlu ve daha bir dizi yerdeki işçilerin girişimi engellenmiş ve işverenler tarafından çok sayıda öncü işçi işlerinden atıldıktan sonra işçiler tekrar Türk-Metal Sendikası’na üye olmak zorunda bırakılmışlardır.

Bu konuda örnekleri çoğaltmak mümkün ama şimdilik bunlarla yetinelim…

Bu gerçekler alt alta dizildikten sonra sebebin ne olduğu sorusu akla geliyor ve herkes buna bir cevap bulmaya çalışıyor…

Bu cevaplardan birisi, reformizminden kimsenin şüphe duymadığı ve ama zaten kendisini programı itibarı ile de böyle adlandırmaya hak kazandırmış olan EMEP’in “Emeğe Sesleniş”in 5 Kasım 1999 tarihli ve 11 sayılı bülteninde, “Sendikal Örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılmalıdır” başlığı altında yaptığı; “.. Sermaye cephesinin, yasalarda yapılacak değişikliklerle, bu amacına tam olmasa da önemli oranda ulaştığı bir gerçektir. Yüzde 10 işkolu barajı, üyelikte noter şartı, yetki uyuşmazlığında izlenen prosedür vb. sendikalaşmanın önüne dikilmiş birer duvar gibidir. Bu duvarlar tek tek yıkılmadan sendikalaşmada başarılı olmak neredeyse olanaksız gibidir. O nedenle, ‘İş yasası ve sendikalar yasası demokratikleştirilsin’ talebi, işçi hareketinin ve sendikal hareketin en başta gelen talebi olmak durumundadır.” (abç) tespitidir.

Belki daha net formüle etmek olanaksız; kalın harflerle yazmış olduğum iki satırda, işkolu barajı, üyelikte noter şartı, yetki uyuşmazlığında izlenen prosedür gibi duvarlar tek tek yıkılmadan sendikal örgütlenmede başarılı olmak neredeyse imkansız! Aslında bu “neredeyse” kelimesi burada bir fazlalık gibi; çünkü gerçek anlamda, pratikteki sonuçlar da gözönünde bulundurulduğunda, sınıfı sendikalarda örgütleme, gerçek anlamda imkansız olmuştur. Örgütlü işçi sayısının düşmesi de buna kanıttır.

Yapılan örgütlenmeler ise, genel olarak, işverenle karşılıklı yapılan anlaşmalar çerçevesinde “başarılı” olabilmektedir. Ama böylesi bir örgütlenmenin de sınıfa getirdiği birşey yoktur. Çünkü, böylesi bir örgütlenme ile elde edilmeye çalışılan haklar çok azdır ve ücretlerdeki artışlar enflasyon oranını bile karşılayamamaktadır; çünkü örgütlenmenin başında pazarlıkla yapılan örgütlenme sonucu işverene yaka kaptırılmıştır. Ve böylesi bir işyerinde ya da işletmede sendikal örgütlenme bağımsız değildir; patrona bağımlıdır. Sendika genel olarak, o işyerinde kimin sendikayı temsil edeceğini bile patrona danışma durumundadır… Hal böyle olunca da böyle bir sendikalaşmanın da işçiye gerçek anlamda bir getirisi yoktur!

Yukarıda alıntı yaptığımız yerdeki temel yaklaşım, Türk-İş Kongresi öncesi, Türk-İş’i “sol”dan eleştirmeye çalışan sendikacılar ve İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu tarafından da dile getirilmiştir.

Tabii ki, sınıfın sendikalarda örgütlenmesi sözkonusu olduğunda, yasal alanda ortaya çıkan bir dizi engelin aşılması için de mücadele edilecektir. Bu mücadelenin de gerçekten başarıya ulaşmasının tabandan emekçi yığınların dalga dalga gelen hareketine bağlı olduğunu, ancak böylesi dalga sonucu gerçekleşecek eylemlerle, 15-16 Haziran’da olduğu gibi, burjuvaziye ve onların yasal savunucuları olan parlamenteristlere geri adım attırabileceğini açıkça ortaya koymak gerekir.

15-16 Haziran'daki sınıf hareketi Türk-İş'e rağmen sokağa taşmış, polis ve jandarma barikatlarını şehitler vererek aşmış ve ancak bu aşamadan sonra istenilen başarı elde edilebilmiştir.

Şimdiki “sol”cularımızın yaptığı gibi, yasal sınırlamalara kendisini bağlayan, Türk-İş yönetimindeki ağaların/bürokratların alacağı kararlara kendisini endeksleyen reformist bir yaklaşım, sınıfın geçmiş kazanımlarını kendisine temel alan ve onun üzerinde yükselen bir yaklaşım değildir.

Bu genel hata kendisini pratik örgütlenme alanında da göstermektedir.

Zaten yazımızın temel noktası da budur. Yani, sınıfı örgütlemek isteyenler, bugünkü yasalara rağmen, örgütlemede başarılı olmak için hangi yol ve yöntemleri izlemelidirler?

Bugünkü yasalar, işçiye kağıt üzerinde yasal örgütlenme hakkı tanımasına rağmen, işverene tanıdığı sınırsız yasal haklarla işçilerin örgütlenme çalışmasının önünü kesme ve başarısız kılma imkanını tanımıştır. Durum özsel olarak böyle olunca, eski çalışma ve örgütlenme biçimleri ile yetinmenin adının bundan sonra da başarısızlık demek olacağını her işçinin ve sınıf bilinçli işçinin bilmesi gerekmektedir.

Bunu tespit etmek de yetmez…

O zaman hangi yeni örgütlenme biçimleri kullanılmalıdır sorusuna cevap/lar arayıp bulmak gerekir.

Bu cevapların masa başından tespit edilemeyeceği, tersine bugüne kadar sürdürülen örgütlenme çalışmalarının sonuçları doğru bir şekilde analiz edilerek ve bu analiz sonucu doğru dersler çıkarılarak sağlıklı bir şekilde verilebileceğini düşünüyorum.

Bugüne kadar genel itibariyle yapılan örgütlenme çalışmasında bir işyerinde, işverene karşı gizli tutulan bir çalışma ile bir öncü komite önderliğinde, ya sendikanın başından itibaren ortak çalışması ile ya da bir dönem sendikanın da dışta tutularak, yapılan çalışmalar sonucunda yaklaşık çalışan işçilerin yüzde ellisinden fazlasının sendikal örgütlenmeye evet demesi sonucunda bir sendikaya üye olunmak için notere başvurulmaktadır.

Bu çalışmada, yukarıda da belirttiğim gibi, işverene karşı gizli tutulmaya çalışılan çalışma, işçilerin birbirilerine karşı aleni davranması ve birlikte gizli yaptıklarını düşündükleri toplantılar yaparak örgütlenme çalışmalarını başarıya ulaştırmak için mücadele etmektedirler.

İşte bu “gizli” yapılan toplantılar herhangi bir şekilde işverene sızmaktadır. Bilginin kim ve kimler tarafından patrona sızdırıldığı yazımız açısından çok önemli olmamakla birlikte, genelde ortaya atılan iddialara göre, eğer sendika işin içinde ise ya sendika yöneticileri ya da sağlam olduğuna inanılan şu ya da bu işçi arkadaş tarafından bilgi sızdırılmaktadır. Pratik her iki durumun da yaşanabileceğini göstermiştir.

İşte bilginin patrona sızdırıldığı bu aşamadan sonra başarısızlık çanları çalmaya başlar…

Çünkü, genelde bu örgütlenmelerde, öncü işçiler ortadadır, yani açığa çıkmışlardır. Ve işverenler durum değerlendirmesi yaparak genelde iki yola başvururlar; ya öncü işçileri kılıfına uydurarak disiplinsizlik vb. gerekçelerle iş yasasının 13. ya da 17. maddesine göre tazminatlı ya da tazminatsız olarak işten atarlar; ya da öncü işçiler işverenler için üretim açısından çok fazla değer taşıyorlarsa, yani yerleri ilk başta zor doldurulabilir işçiler ise, o zaman bu işten vazgeçmelerini isterler. Vazgeçtikleri durumda kendilerini ödüllendireceklerini vaat ederek hareketi bölmeye, sekteye uğratmaya çalışırlar. Herhalükarda işverenler genel olarak, sendikal örgütlenmeyi boğmada başarılı olurlar… Pratik bu iddiamızı ne yazık ki defalarca doğruladı.

Gelecekte de işverenlerin başarılı olmasını istemiyorsak, çalışmalarımızın biçimini, yapısını değiştirmek zorundayız.

Çalışmanın başını çeken öncü işçiler, ilk attıkları adımdan itibaren gizli çalışma yapmayı planlamalıdırlar. Yani sendikal örgütlenme hedefi gerçekleşinceye kadar hiç bir zaman tüm öncüler açıkça ortaya çıkmamalıdırlar. Her ortaya çıkan öncünün yedekleri mutlaka ayarlanmak zorundadır.

Her bölümün örgütçüleri kendi yedeklerini hazırlamalı ve bunları gizli bir şekilde eğitmelidirler. Her bölüm kendi içinde yine bölümlere ayrılmalı ve her bölümde kimin kimi örgütlediğini, sendikalı olmaya hazırladığını diğer bölümlerdekiler bilmemelidirler. Her bölümü temsil edecek sorumlular bir üst komitede buluşturulmalıdırlar. Üst komitede, komisyonda yalnızca çalışmanın biçimleri üzerine konuşulmalı, isimler üzerine mümkün ise konuşulmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, buralarda gündeme gelen aleniyet ve güven geçmişteki yenilgilerin temel nedenlerinden biri olmuştur.

Öncü işçilerin her zaman işyerinde takip altında olunacağından hareket ederek, mümkün olduğu kadar bu öncülerin yapacağı çalışmanın işyeri/işletme dışında yapılmasının koşulları yaratılmalıdır. Çalışan işçi arkadaşlarımızı ikna etmek ve eğitmek için onların oturduğu semtlerde buluşma olanakları yaratılmalı ve oralarda daha rahat bir şekilde onları kazanmaya çalışmalıyız.

Yukarıda önerdiğimiz çalışma stilinin 50-60 kişilik işyerlerini kapsamadığını, orta-büyük işyerlerini kapsadığını açıklamakta yarar vardır. Bu şekildeki çalışma planı yer yer 100-150 kişilik işyerlerinde de uygulanabilir.

Büyük işyerlerinde ve işletmelerde, sendikal örgütlenmenin ön hazırlığında işçilere dönük bildiriler, bültenlerin yardımcı araçlar olarak kullanılabilir ve bunlar da genelde gizlilik temelinde hazırlanarak işçilere ulaştırılmalıdır.

Yine başarı için tayin edici önemde olan, çalışılan işyerinde örgütlenme çalışmasını yapmadan önce, çalışılan işyerinin bir işletme olup olmadığı mutlaka bilinmelidir. Çünkü, işletme olduğu koşullarda şirketin diğer işyerlerindeki çalışanlarının da örgütlenmesi gerektiği, o işyerlerindeki öncü işçilerle bir türlü ilişki kurulması gerektiği ve örgütlenmenin bunlarla birlikte yürütülmesi gerektiği mutlak gerekliliktir. Aksi halde bir işyerindeki işçilerin hepsini örgütlenme için ikna etseniz bile yüzde 50’lik barajı aşamadığınız koşullarda başarısız kalacağınız kesindir; çünkü çalışma bakanlığından yetki hakkını alamaz duruma düşersiniz.

Bu noktada söylenmesi gereken bir gerçeklik de, bir işyerini örgütlerken, hedefi çalışanların yüzde 51’ini örgütleme olarak değil, mümkünse yüzde 75-80’ini örgütleme olarak tespit etmelisiniz. Çünkü, işler alenileştikten sonra çok sayıda işçi ne yazık ki bilinçsiz olmasından kaynaklanan yanlışlıklarla safları terkedebilmektedir; ya da işveren bir dizi oyunla işçi sayısını yükseltebilmektedir.

Çalışma Bakanlığı yetki tespitini yaparken, sendikanın kendisine başvurduğu tarihte çalışan işçi sayısını temel almaktadır. Ama öyle durumlar vardır ki, yetki alma prosedürü işçilerce iyi bilinmediği zaman, zamansız yapılan başvurular sonucu neredeyse iki yıl beklenmek zorunluluğu doğmakta ve bu iki yıllık sürede işveren sendikalı işçileri işten şu ya da bu sebeple atarak, yaklaşık 20 aylık dönem sonucunda yetki alan sendikayı pratikte o işyerinde işlevsiz kılabilmektedir. Yani sendikanın üyeleri çalışanlar içerisinde sıfıra yakın bir düzeye inmişse kime dayanarak orada örgütleme çalışması yapacak?! Bunun böyle olmasını engellemek için de, yapacağımız örgütleme çalışmasını zaferle taçlandırmak için de, seçeceğimiz zamana dikkat etmemiz gerekir. Bunu sendikaların örgütenme uzmanları ya da avukatları bilmektedir. Onlara değişik yollardan ulaşarak ya da sorarak uygun anın ne zaman olduğunu tespit edebiliriz ve etmeliyiz de…

Uzun lafın kısası:

Başarılı olmak istiyorsak iki temel noktaya dikkat etmemiz gerekiyor:

Birincisi, çalışmamız çok gizli olmak zorunda; hem çok dar, hem de çok geniş tutabilmeliyiz.

İkincisi, yasal prosedürü iyi bilmeliyiz ve uygun zamanda harekete geçmeliyiz; ki ancak böyle davranırsak en az kayıpla başarılı olabiliriz.

Bu yazdıklarım bugün için genel geçerli bir önem arz etmektedir. Muhakkak ki, bu temel fikirlerin genişletilmesi, zenginleştirilmesi mümkündür.

Yine şu ya da bu işyerinde koşullar çok uygun olduğunda, eski çalışma biçimiyle de başarılı olabilmenin imkanları olabilir! Ama önemli olan bugün genel olarak nasıl çalışmamız gerektiği yönünde anlaşabilmektir! Anlaştıktan sonra, herşeyi yine pratik mücadele belirleyecektir!

İkibin yılında Sosyalizmin, Bolşevizmin zaferi bu konudaki özverili çalışmamıza da bağlıdır!

YDİ ÇAĞRI okuru, 4 Aralık 1999