ÇAMUR KENTLERDE KADIN OLMAK ZOR!
Çare dayanışma ve özyönetimde!
Deprem
ülkeyi sarsmaya devam ediyor. Bu felaket kadın-erkek yaşlı-genç demeden
şüphesiz herkesi vurdu. Doğa felaketi bu, kadın-erkek ayrımı yapmıyor.
Doğru da; yıkıntıların altından çıkıp yaşama ve yaşatma çabasının
başladığı andan itibaren sınıfsal-cinsel-ulusal tüm farklılıklar hem
de acıları katmerleştirerek tüm çıplaklığıyla yine ortada!
Deprem ezilen, yoksul kadınları kötü vurdu! Eşlerini, akrabalarını,
çocuklarını yitirmenin acısı değil salt... Çok şeyini ya da herşeyini
yitirmiş olmanın getirdiği çöküntü de değil... Hepsinden beteri korumasız
kalmak...
Yaşam tüm felaketlerden, yaşanan acılardan sonra da devam ediyor.
Esas sorun şimdi günlük yaşamı sürdürebilmek. Çocuklarıyla birlikte
başlarını sokabilecekleri bir çadır, kışı geçirebilecekleri bir barınak
ve ısınmak-karın doyurmak-temizlenmek gibi en temel ihtiyaçların giderilmesi
için inanılmaz zorluklarla boğuşmak... Çadır kentlerde, daha doğrusu
çamur kentlerde kadın olmak zor!
Çadırlar daha ilk yağmurlarda su geçirdi! Ortalığın çamur, çadırların
çadır olmadığı bir ortamda çamaşırlar nasıl kurur? Çocuklar nasıl
kuru ve sıcak tutulur, ki hastalanmasınlar... Bulaşık-çamaşır nasıl
yıkanır, çocukların ve de yetişkinlerin temizliği nasıl sağlanır?
Tuvaletin dahi olmadığı koşullarda hastalanmamak için dikkat edilmesi
gerekli temizlik nasıl sağlanır?
Haydi yemek pişirmek için malzeme sağlandı, bu şartlarda bir pişimlik
yemek hangi zorluklarla hazırlanır, hangi enerjiye malolur? Yaşlılara,
hastalara, yaralı ya da sakatlara nasıl bakılır bu şartlarda? Herşeyin
derme-çatma olduğu şartlarda küçük çocuklar kazadan-beladan nasıl
korunur?
Zor... Zor da ne kelime! Anlatmaya yetmiyor tabii ki yaşananları...
Kadınlar herzaman olduğu gibi bu yükü omuzlamaya çalışıyor ve çocukları
ve bakıma muhtaç yakınları için 'yuva' kurmaya çalışıyorlar.
Erkekler çoğunlukla bütün gün yoklar, onlar çalışmaya gidiyorlar.
Birçoğu ise iş bulmaya gidiyorum diye çekip gidiyor İstanbul'a ya
da uzak şehirlere... Gitmek mi zor, kalmak mı derler ya... Yanıtı
açık: Kalmak zor! "Erkekler bu zorluğu çekmiyorlar. Başlarını
alıp gidiyorlar. Dayanmak zorundayız" (Hürriyet, 11 Aralık'99)
diyor Çadırkentli kadınlar... Çadırkentlerin tüm sefaletini çekenler
esasta onlar...
Depremden psikolojik olarak etkilenenlerin en çok çocuklar ve kadınlar
olduğu üzerine çok şey yazıldı, söylendi medyada... Travmadan, psikolojik
yıkıntıdan sözediyorlar. Şüphesiz bunlar doğru! Ama ya kadınların
felakete akılalmaz direnişi, çamurla, yağmur, kar ve soğukla boğuşması,
ellerinde karne bir tas çorba, bir kap yemek için kuyruklarda bekleyiş,
çocuklarını koruyabilmek için üzerlerine kanat gerişleri... Bunlar
pek göze gelmiyor nedense!
Bir de, bütün bu yokluk ve sefalet yetmez gibi, erkek egemen önyargılar
ve anlayışlarla boğuşma... Akrabalarının yanında sığıntı muamelesi
gören dul kalan kadınlar, komşuları ve akrabalarınca her hareketleri
izlenen, çocuklarıyla birlikte yaşayan ama erkeksiz oldukları için
'yalnız' sayılan kadınlar, kocaları öldüğü ve çocuklarına bakacak
durumda olmadıkları için çocuklarını Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yuvalarına
verdikleri için horlanan kadınlar, yalnız ve 'korumasız' kaldıkları
için tacize uğrayan kadınlar... Erkek egemen toplumda kadın olmak
zor! Bu toplumsal gerçeklikte iyi-kötü oluşturulmuş koruma mekanizmalarının
iflas ettiği felaket dönemlerinde daha da bir zor!
İşte deprem bölgesinde bir fabrikada çalışan G.N.'nin başına gelenler:
"İşyerimizde çok az sayıda kadın çalışıyor. Çocuğumla birlikte
lojmanda kalıyordum. Evlere girmemiz sakıncalı, okulların ne olacağı
belli değil, çocuğumu ailemin yanına yolladım. Ben artık yalnız kalıyorum.
Erkek çalışanlar da ailelerini yakınlarının yanına yolladılar. Kimse
lojmanlara girmiyor, herkes işyerinin bahçesinde araba içinde kalıyor.
Geceler benim için kabus gibi. Bir gece iki iş arkadaşımın tacizine
uğradım. Bir saat arayla ikisi de gelip birlikte yatmamızı istedi.
İşimden ayrılmam mümkün değil. Deprem korkusu, üzüntü bir yandan.
Bir yandan da her gece arabamın kapılarını kilitleyip "Acaba
bu gece ne olacak" endişesiyle uyumaya çalışıyorum. Ekonomik
nedenlerle işimden ayrılmam mümkün değil. Çadırkentlerde yer bulamıyorum.
Bu zorluğa ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Bu sene nasıl geçecek,
gelecek sene çocuğumla birlikte yaşayabilecek miyim, hiçbir şey belli
değil." (Pazartesi dergisi, Ekim'99)
G.N.'nin başına gelenlerin olağandışı olmadığı, birçok kadının benzer
olaylarla karşılaştığını tahmin etmek de zor değil.
Kadınların sürdüğü sefalet süregitsin, devletin varlığını kanıtlamaya
çalışan ve bu arada da gelecek seçimler için oy yatırımında bulunan
parti liderleri vb. boy gösterisinde bulunmaktan geri durmuyorlar.
DYP lideri Tansu Çiller, sözümona "depremzede vatandaşların sıkıntılarını
yerinde görmek için" geliyor ama onun için kurulan çadır 5 yıldızlı
oteli aratmayacak denli lüks oluyor! Hiç utanmadan çadırlarını kurduruyor
ve sonra da kendileriyle birlikte alıp götürüyorlar! Yoksul kadınlar
çamurlarla boğuşadursun!
Onlar esasen devletten birşey beklememeleri gerektiğini çoktan öğrenmişler,
yaralarını kendileri sarmaya çalışıyorlar. Şimdi sıra ikinci adımda...
Çadırların direğini kadınlar oluşturuyor çadırkentlerde... Öyleyse
bu güç bilince çıkarılmalı ve öz örgütlenmeye gidilmelidir. Çadırkentlerin
dayanılmaz koşullarına katlanma değil, yaşanılası bir yaşam için mücadele
talepleri ileri sürülmelidir. Barınacak ev, geçimlerini sağlayacak
iş, çalıştıklarında çocuklarını bırakabilecekleri kreş, çalışamayacak
durumda olanlar için insanca yaşamaya yeter sosyal yardım gibi talepler
çadırkentli kadınların en temel talepleridir. Çadırkentlerdeki çetin
günlük yaşam mücadelesini örgütlemede insanüstü güç harcayan kadınlar
kendi yaşam koşullarının düzeltilmesi için mücadeleyi kendi ellerine
almak zorundadırlar. Çadırkentlerin direği olanlar çadırkentlerin
yönetiminde söz sahibi olmak için mücadele etmeli ve ancak bu şekilde
kendi istemlerini duyurabileceklerinin farkına varmalıdırlar.
Tek çare dayanışma ve örgütlenmededir!
Aralık 1999
