"NÜKLEER SANTRAL GEREKLİDİR DİYEN GERİ ZEKÂLIDIR!"

"Nükleer santral istemiyik!"

Bu sloganlar 57. hükümetin Akkuyu'da Nükleer Santral yapımı hakkında aldığı kararı protesto etmek için Mersin'de yapılan yürüyüşte atılan sloganlardan ikisidir.
Birincisi hükümetin Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz'ün "Nükleer santrala karşı çıkanlar geri zekâlıdır" tespitine cevaben, aslında kimin geri zekâlı olduğunu ortaya koyan ve kitlelerin tepkisini gösteren bir slogandır. Fakat nükleer santral gereklidir diyenlerin geri zekâlılıktan da öte "atom lobisi"nin çıkarlarını savunma durumları vardır.
Her ne kadar Çevre Bakanı'nın sözkonusu projeden haberi yoksa; Başbakan Ecevit'in konuyu bilmediği için "kaygıları" olsa ve Öksüz ve Gaydalı gibiler de çıksa, hükümetin nükleer santraller inşa etme konusunda aldığı karar bilinçli olarak alınmıştır. Ve bu, geçen sayımızda da açıkladığımız gibi geleceğimizi, gelecek kuşakların geleceğini ipotek altına alıp yoketmeye yönelen bir karardır.
Bu kararın ardında yatan gerçek bir yandan "atom lobisi"nin çıkarlarını temsil etmek iken; diğer yandan da enerji ihtiyacını karşılama maskesi ardında, atom silahlarına sahip olma amacıdır. Çevresi "düşmanlarla sarılı bir ülke" olarak gösterilen Türkiye'nin, "savunmasını" sağlamak için ve bunun da ötesinde emperyalist amaçlarını uygulayabilmek ve komşularını atom bombasıyla da tehdit edebilmek için nükleer santrallere ihtiyaç duymaktadırlar. Nasıl ki "barışı sağlamak" için Almanya'dan 1000 adet Leopard II tankı alınıyorsa, enerji açığını "gidermek" için de nükleer teknolojiye ihtiyaç duyulduğunu kitlelere empoze ediyorlar. Hem de başta Cumhurbaşkanı Demirel'in ağzıyla, "Geciktik!" diyerek panik yaratırcasına işi aceleye getirip bitirmek istiyorlar! Böylece 2000'li yılların dünyadaki ilk 10 büyük ülkesinden biri olma amaçlarına ulaşmanın atomik köşe taşlarını dizmeye çalışıyorlar...
Çokça bahsedilen enerji açığını kapatabilmek için hiç de nükleer santrallere gerek olmadığını göstermek için birkaç örnek vermek yeterlidir.
- Resmi verilere göre bile % 20 (başka veriler %30-35 civarında olduğunu söylemektedir) civarında enerji, elektrik üretim, dağıtım ve iletim ağı sistemindeki kayıplar, daha iyileştirilmiş bir dağıtım sistemiyle büyük ölçüde azaltılabilir.
- Üretimde kullanılan enerjiden de, gelişmiş emperyalist ülkelerde yapıldığı gibi teknolojinin modernizasyonuyla % 45 civarında tassaruf sağlanabilir.
- Bireysel tüketimde de teknoloji bugün bir çok tasarufa izin vermektedir. Bazı verilere göre sadece bu yolla elde edilecek enerji en az iki adet Akkuyu Nükleer Santrali'nin sağlayacağı enerji kadardır.
Bu örnekler dışında geçen sayımızda da değindiğimiz gibi: "Türkiye, ne fosil enerji kullanımına (termik santraller ya petrol, ya da kömürle işletilmektedir) ne nükleer enerji kullanımına, ne de hidroelektrik santrallerden elde edilen enerji kullanımına gerek bırakmayacak, doğal ve yenilenebilir enerji kaynaklarına sahiptir: Yalnızca güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisinin kullanılacak temel enerji biçimleri olarak seçimi ve enerji yatırımlarının esasının bu alanlara kaydırılması, geçiş sürecinde de hidroelektrik enerji üretimine ağırlık verilmesi, Türkiye açısından -eğer Türkiye insanının geleceği, çevrenin sağlığı çıkış noktası olarak alınırSAĞ tek doğru seçimdir." (Çağrı, sayı 30, sayfa 5)
Tüm bunlar gözönüne alındığında, hâlâ enerji açığını kapatmak için "Nükleer santrallara gerek vardır diyenler geri zekâlıdır" sloganı haklılık kazanmaktadır.
Mersin'deki protesto yürüyüşünde Ulaştırma Bakanı'na ve onun gibilerine doğru bir cevap verilmiştir... Bu doğru cevabın doğru bir mücadeleye dönüştürülmesi için de "halkımız"ın kapitalizmin egemenliği koşullarında doğa ve çevrenin korunmasının mümkün olmadığının bilincine sahip olması gerekiyor. Sorunun özü bu bilinçle doğa ve çevrenin korunması için mücadelenin yükseltilebilmesidir.
Başlıkta aktardığımız ikinci slogan ise, Eurogold'un siyanürle altın çıkarmasına karşı yıllardır haklı bir mücadele veren Bergamalıların o güzel şivesiyle atılan ve doğru olan bir slogandır. Evet, "Nükleer santral istemiyik!". Ne Akkuyu'da, ne Türkiye'nin başka bir yerinde ve ne de şu ya da bu ülkede nükleer santral istemiyik!
Mersin'de yapılan protesto yürüyüşünün en önemli yanlarından biri, Akkuyu'da yapılması düşünülen nükleer santrale karşı mücadelenin Akkuyulularla sınırlı kalmamış olmasıdır. Her ne kadar kitle sayısı olarak istenen düzeyde bir katılım gerçekleşmemiş olsa da, Türkiye'nin değişik bölgelerinden insanların katılımıyla yapılmış olması, bu yürüyüşün olumlu ve önemli yanlarından biridir.
Bergamalıların bu protesto yürüyüşüne katılmaları ve soruna sadece Bergama ile sınırlı bir çevre savunuculuğuyla yaklaşmadıklarını göstermeleri de önemli bir noktadır.
Evet gerçekten Türkiye'de doğa talanına karşı mücadelenin, çevreyi koruma mücadelesinin başarıya ulaşması isteniyorsa, bu, mücadelenin birleştirilmesini gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Son dönemde giderek gelişen çevreyi ve doğayı koruma mücadelesinin yerellikten çıkarılması işi Mersin'de yapılan eylemle biraz daha geliştirilmiştir ama yetersizdir. Mücadelenin yerellikten çıkarılıp merkezileştirilmesi yanının daha da geliştirilmesi ve doğru bir bilinç temelinde verilmesi gereklidir.

BİRKAÇ SORUN


Akkuyu Nükleer Santrali ihalesinin 31 Aralık 1999 tarihine kadar gerçekleşmesi gerekiyordu. Başbakan Ecevit 30 Aralık'ta ihale tarihinin ertelendiği yönünde karar alındığını açıkladı ve ardından 31 Aralık 1999 tarihinde konsorsiyum temsilcilerini TEAŞ Genel Müdürlüğü'ne çağırarak, temsilcilerden tekliflerin geçerlilik süresini 1 Şubat 2000 tarihine kadar resmen uzatmalarını talep etti. Bu talep üzerine ve daha önce 30 Aralık'ta alınan hükümet kararına göre ihale süresi bir kez daha uzatıldı. Ecevit, uzatma kararının gerekçesini "bazı devlet kuruluşlarının görüşlerinin alınamaması" olarak gösterdi.
Genel olarak hükümetin aldığı karara bağlı olarak ve Akkuyu Nükleer Santrali ihalesinin ertelenmesine de bağlı olarak nükleer santrallerle ilgili, nükleer teknolojiyle ilgili tartışmalar da sürmektedir. Bu tartışmalarda hakim sınıfların parlamentodaki temsilcilerinin konu hakkında yaptığı açıklamalar, nükleer santralli bir Türkiye'nin, barbarlığa hızlı bir biçimde yürüyeceğine işaret etmektedir.
İstanbul İkitelli'de, eskiyen tıbbi aletlerdeki radyasyonlu parçaları bile kontrol altına alamayan ve onlarca insanın radyasyonla hastalanmasına, yaşayacakları yılların, günlerin sayısını saymasına yolaçan bir ülkede, nükleer santral atıklarının yayacağı radyasyonla ışınlanacak insan sayısını kestirmek zordur.
Kuşkusuz atıkların "iyi depolanabileceğini" kitlelere empoze etmeye ve kitleleri aldatmaya çalışan "ileri zekalı" siyasetçiler sürü gibi... Fakat, Türkiye'de nükleer atıklar bugün en gelişmiş emperyalist ülkelerdeki gibi depolansa da, doğaya ve çevreye vereceği zarar ortadan kalkmamaktadır. "İyi depolanabilir" palavraları tam da bu gerçeği kitlelerden gizlemek için atılmaktadır.
Fakat bu konuda da sorunun özü atıkların nasıl daha az zarar verecek biçimde depolanabileceği sorunu değildir. Sorunun özü bu atıklarla birlikte, enerji üretirken de doğaya ve çevreye büyük zarar veren nükleer santrallerin inşa edilmemesi ve enerji üretiminde kullanılmamasıdır. Bunun için de hakim sınıfların temsilcileri sorunun üzerini örtmek için nükleer enerjinin ucuzluğu ve atıkların "zararsız" bir biçimde depolanabileceği üzerine tartışmayı yoğunlaştırmaktadırlar. Bunların içinde en yüzsüzleri de nükleer santralların doğaya en az zarar veren enerji dalı olduğunu kusmaktadırlar...
Akkuyu Nükleer Santrali bağlamında yürütülen bir tartışma da, Akkuyu'nun deprem fay hattı bölgesinde olup olmadığıdır. Bu konuda 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinden sonra kitlelerin tepkisini azaltmak amacıyla Akkuyu'nun fay hattından 160 km kadar uzakta olduğu yalanı ortaya atıldı. Gerçekte ise Ecemiş Fay Hattı Akkuyu'ya 25 km yakındadır. Bu bağlamda Kanadalı uzmanlar nükleerci bir firmanın kendilerine verdiği deprem raporlarının yanlış olduğunu 1999 yılı ilkbaharında açıkladılar... Ve yeniden araştırma yapılmasını talep ettiler. Sözkonusu Kanadalı uzmanlar Ecemiş Fay hattına da dikkat çekerek, herhangi bir depremde Akkuyu'da reaktörlerin hasar görme olasılığının % 50 olduğunu vurgulayıp 8 ya da daha şiddetli bir depremin olabileceğine dikkat çektiler.
Bütün bunların bilindiği bir durumda Akkuyu'ya nükleer santral inşa etmek insanların ve doğanın hiçe sayıldığını ortaya koymaktadır. Hakim sınıflar bile bile doğayı ve insanları katle hazırlanıyor! Dünyada birinci derecede deprem hattı üzerinde bulunan Türkiye'de -bütün diğer zararları bir kenara bırakılsa bile- nükleer santral inşa etmek intihardır! Kuşkusuz bundan da en çok etkilenen işçiler, emekçiler, tüm ezilenler olacaktır.

20 Ocak 2000