KAPİTALİST SİSTEMDE EMEK NE KADAR ÇOK ESNEKLEŞİRSE, SERMAYENİN EGEMENLİĞİ O
KADAR ÇOK PERÇİNLENİR
80'li yılların ortasından bu yana sermayenin ısrarla ileri sürdüğü iki sihirli sözcük var: "Küreselleşme" ve "esnekleşme". Birincisi, daha çok, kapitalist toplumun temel ve egemen unsuru olan sermayeyi ve gelişme perspektifini ilgilendirirken, ikincisi ise daha çok, sermaye birikiminin kaynağı, kapitalist sömürünün nesnesi ve sermayenin bağımlı unsuru olan emeği ilgilendirmektedir. 20. yüzyılın son üretim tekniğindeki önemli ilerlemeler, özel olarak iletişim alanındaki ileri gelişmeler, "reel sosyalizm" olarak adlandırılan gerçekte sosyalizmin dejenere edilmesi üzerine kurulmuş revizyonist ülkelerin birer birer yıkılmaları sonucunda, batılı sermayenin yeni ve büyük pazarlar ele geçirmesi sermaye hareketlerine ve sermayenin daha az elde, daha hızlı yoğunlaşmasını beraberinde getirmiştir. Daha çok özel mülkiyete dayalı bir kapitalist sistemi yeniden yaratmakla yoğun olarak uğraşan Rusya dışındaki tüm önde gelen kapitalist, emperyalist ülkelerde tekelci sermaye egemenliğini daha da pekiştirmiş, gücünü daha da perçinlemiş, kontrolü altındaki sermaye yekününü büyük boyutlarda artırmıştır. Birleşmiş Milletler Dünya Ticaret Konferansı'nın 1997 Dünya Yatırım Raporuna göre bugün, tarım sektörü dışındaki her beş işçiden birisi ya doğrudan büyük tekelci işletmelerde ya da bunlara bağlı yan işletmelerde istihdam edilmektedir. Artık giderek çok daha artan oranda işçi doğrudan büyük uluslararası tekelci birliklerin ücretli kölesi durumuna gelmiştir.
KÜRESELLEŞME NE KADAR YENİ
Sermaye ortaya çıktığı ilk andan itibaren yoğunlaşma ve tekelleşme
eğilimine sahiptir. Rakiplerine karşı mücadelede ayakta kalabilmek,
ücretli emeğin sömürü oranını artırarak daha hızla büyümek için
sermaye daha az elde, daha büyük oranda yoğunlaşmak ve tekelleşmek
zorundadır. Tekelci sermaye birliklerinin önde gelen kapitalist
ülkelerde egemen kapitalist mülkiyet biçimi haline gelmeleri ve
salt ulusal kapitalist pazarı değil, tüm kapitalist dünya pazarını
kendi egemenlikleri altına almaları da yeni değildir. 19.yüzyılın
sonunda 20. yüzyılın başında tekelci sermaye ve onun denetimindeki
emperyalist devletler kapitalist dünya düzeninin esas öğesi haline
gelmişlerdir. 20. yüzyılın son çeyreğinde yeni olan şey, sermayenin
yoğunlaşmasının, tekelleşmesinin, ücretli emek sömürüsünün boyutlarının
daha büyük bir hızla artması, tek tek "ulusal" devletlerin tekelci
sermayenin çıkarlarına göre yeniden şekillenmesinin hızla gelişmesidir.
1948 Ocağında yürürlüğe konulan "Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel
Anlaşması" GATT'ın ve onun devamı olarak 1988'de oluşturulan Çok Taraflı
Yatırım Ajansı MİGA'nın, 1995'de "Çok Taraflı Yatırım Anlaşması" MAİ'ın
ve yine 1995 yılında "Dünya Ticaret Örgütü" WTO'nun oluşturulması
ile uluslararası sermaye, kapitalist dünya üzerindeki egemenliğinin
düzeyini ve bu düzeyin artırılmasını kapitalist devletlerin imza koydukları
anlaşmalarla hukuki açıdan da garanti altına almıştır. Bu tür anlaşmalarla
büyük tekelci sermayenin öncelikli hedefleri şu olguları uluslararası
olgular haline getirmişlerdir:
-Tekelci sermayenin büyümesine paralel olarak, devlet kurumlarının
ve kanunların sermayenin faaliyet alanlarındaki konumunu ve etkisini
daha büyük ölçüde azaltmış, devletler gerçekte sermaye birliklerinin
kanun koyucusu ve kanun denetleyicisi haline gelmişlerdir.
-Sermayenin yatırım giderleri bile mümkün olan en büyük ölçüde topluma
yüklenmiştir. Bu konuda çarpıcı bir örnek ABD'nin Alabama eyaletine
yatırım yapan uluslararası tekel Daimler-Chrysler'e gösterilen kolaylıktır.
Alabama'nın Vance bölgesine yatırım yapması için Daimler'e belediye
400 hektar büyüklüğündeki bir "kamu" arazisini sembolik bir satış
meblağı olarak 100 Dolara bırakmakla kalmamış, aynı zamanda hem bu
alanın 30 milyon Dolarlık altyapı yatırımlarını yapmayı üzerlenmiş,
hem de Daimler Şirketine uzun vadeli vergi indirimleri getirmiş ve
yeni işçilerin eğitim süresince maaşlarını ödemeyi üzerlenmiştir.
Tekelci sermayeye sınırsız kolaylıklar sağlanan bu ülke, Afrika'nın
ya da Latin Amerika'nın geri bıraktırılmış "muz cumhuriyetleri" değil,
güya "eşitliğin, demokrasinin, vatandaşın hakkının korunduğu" iddia
edilen ve kapitalist-emperyalist dünyanın en gelişmiş, en güçlü ülkesi
olan ABD'dir.
- Tekelci birlikler, uluslararası planda sermaye transferlerine, yatırımlara
hiçbir engelleyici sınırlama konulmamasında diretmektedir. Kar transferleri
serbest bırakılacak, yabancı yatırım miktarlarına alt ve üst sınır
konulmayacak, sermaye tarafından yatırım alanları serbestçe seçilebilecektir.
Tüm sektörler, yabancı sermayeye açılacaktır.
- Yabancı sermayenin ürettiği ürünün pazarlanmasına ve üretim sürecine
müdahale olamayacak; ihracat yapma, işletmede yerli teknik eleman
ve işgücü istihdamı ve bunların eğitimi gibi yükümlülüklerden yabancı
(tekelci) sermaye kurtulacaktır.
- Ülkeler kendi yerli yatırımcılarını özendirecek, kayıracak önlemler
alamayacak, yabancı sermaye ile yerli sermaye "eşit koşullara"(!)
sahip olacaktır.
- Uluslararası sermaye, herhangi bir adli anlaşmazlık, tazminat talebi
vb. durumunda, kurulacak olan uluslararası yargı sistemine başvurulabilecek,
"uluslararası yargı"nın kararları ilgili ülkeyi bağlayacaktır. (Emperyalist
sistemin bu talebine uygun olarak T.C. Tahkim yasasını çıkartmıştır).
- İşgücü maliyetinin düşürülmesi için önlemler alınacaktır. vb.
vb.
ESNEKLEŞME KAZANILMIŞ HAKLARA SALDIRI SLOGANIDIR
Tekelci sermayenin bu ve benzeri amaçlarına en kısa zamanda ve en
güvenilir bir biçimde ulaşmasının en önemli aracı ise, ücretli emeğin
ve emekçinin tamamen sermayenin bu hedeflerine tabi olarak yeniden
örgütlenmesidir. Yeniden örgütlenmenin ana sloganı "esnekleşme"dir.
Esnekleşme sermayenin ücretli emeğe ve ücretli emekçiye karşı yeni
yoğun saldırı stratejisinin adından başka bir şey değildir.
Hem uluslararası hem de tek tek ulusal alanda işçi kitlelerinin mücadeleleri
ile elde edilmiş olan haklar, bu hakların kanunlaştırılmış biçimleri
olan koruyucu yasalar, azami kar peşinde koşan tekelci sermayenin
gözünde ayakbağıdır. Örneğin haftanın 5 ya da bazı ülkelerde 6 günü
sermayenin ağır sömürüsü altında inleyen emeğin kendini yeniden üretmesi
için gerekli olan hafta sonu tatilinin, günlük çalışma saatinin 8
saatle sınırlandırılmasının, geri kalan zamanını işçinin kendi ihtiyaçlarına
ayırmasının, haftalık çalışma süresinin kısıtlanmasının, emeklilik
yaşının daha aşağı yaşlara indirilmesinin, ücretli kölelik sözleşmeleri
olan iş sözleşmelerinde patronun işçiyi keyfi ve işine geldiği gibi
işten atmasına sınırlama getirilmesinin, işsizlik döneminde emekçinin
işsizlik sigortasından ya da sosyal yardımlardan yararlanmasının ...
işçi sınıfı için ne büyük ve ağır mücadeleler sonucunda elde edildikleri
bilinen olgulardır. Fakat sermaye bu olguları, her zaman fırsatı geldiğinde
bir kenara atılacak ateşkes anlaşmaları olarak görmüş ve öyle davranmıştır.
Dünya çapındaki siyasal değişiklikler, önde gelen emperyalist devletlerin
dayattığı "yeni dünya düzeni" kurma hedefi, büyük sermayenin çok daha
büyük oranda sömürme ve büyüme gereksinimleri, devrimci, sosyalist
hareketlerin büyük işçi kitlelerinden yalıtılması, sarı sendikacılığın
sermayenin taleplerini uşak sadakati ile yerine getirmeye hazır olması
sermayenin işçi sınıfının kazanılmış haklarına karşı "esneklik" adı
altında yeni bir saldırı örgütlemesini beraberinde getirmiş ve bu
saldırıda önemli bir yol katetmesini kolaylaştırmıştır.
"Esneklik", kurallara bağlı olmamak, talep edilen değişikliklere
uyum sağlamak, sermayenin yeni talepleri karşısında kazanılmış hakların
uygulanmasından vazgeçmek demektir. Yani ücretli işçinin uyması
gereken tek kural, sermayenin çıkarına göre hareket etmek, patronun
her türden talebine boyun eğmektir.
SENDİKALARIN DURUMU
Sermayenin bu yönde taleplerine karşı mücadeleyi örgütleyemeyen,
sermayenin bu saldırısına karşı güçlü bir savunma hareketi geliştiremeyen
her işçi ve sendika hareketi, bulunduğu konumdan en az bir kaç on
yıl daha gerilere sürülecektir. Her işçi kendi deneyimi ile bilmektedir
ki, her kaybedilen hak, yeni hakların elde edilmesi için de gerekli
olan mücadeleyi çok daha zor, çok daha büyük fedakarlık isteyen
bir konuma sokmaktadır. Sermayenin çıkarlarına göre hareket eden
sarı sendikalar bile sermayenin bu saldırısından büyük zarar görmüştür.
Tüm ileri kapitalist ülkelerde, artan işsizliğe paralel olarak sendikalar
milyonlara varan üye kaybına uğramış, örneğin Avrupa'nın en güçlü
sendika federasyonu olan Alman Sendikalar Birliği son on yılda 1
milyondan fazla üye kaybetmiştir. ABD' nin önde gelen NeOĞKeynesçilerinden
ve işçi sınıfının akademik düşmanlarından Paul Krugman, kendisi
ile yapılan bir röportajda, neden kitap ve makalelerinde sendikalara
hiç yer vermediğine dair bir soruyu, "Benim yazılarımda sendikalar
pek bir rol oynamamaktadır, zira ben Amerikalıyım. Bizde sendikalar
hemen tümüyle ortalıktan kalkmıştırlar"("Mitbestimmung", sayı 12/99,
sayfa 16, Almanca) diye yanıtlayacak kadar, ABD'li sarı sendikaların
içler acısı durumunu ortaya koymaktadır. Esnekleşmenin kaçınılmaz
yolarkadaşları olan kısmi çalıştırmanın, eve iş vermenin artırılmasının,
taşeronlaştırmanın çapının hızla büyütülmesinin kaçınılmaz sonucu,
güvenilmez de olsalar, her önemli mücadelede ihanet de etseler objektif
olarak geniş işçi yığınları için son sığınak olarak görülen sarı
sendikaların bile sermayenin yeni saldırı stratejisinden kendilerine
düşen paylarını almasıdır.
Uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin talepleri doğrultusunda
tüm bağımlı ülkelere de sermayenin yeni stratejisi dayatılmıştır.
Türkiye'de devlet, uluslararası tekelci sermayenin yerli işbirlikçilerinin
de dayatması ile, bu talepleri en son Tahkim yasasını yürürlüğe koyarak,
emeklilik yaşını 60'a yükselterek, IMF'nin "istikrar programları"nı
itirazsız kabul ederek, hatta daha IMF resmen talep etmeden yürürlüğe
sokarak yerine getirmiştir. Yeni kararlar işçi sınıfının, zaten çok
geri ve zor olan ekonomik ve siyasi konumunu daha da kötüleştirecek,
yoksullaşmanın düzeyini ve etkisini daha da artıracak, işçi sınıfının
geri sendikal etkinliğini daha gerilere savuracaktır.
Sermayenin tüm bu saldırı stratejisine, patronların ve devletin emeğe
karşı ortak bir düşman cephesi oluşturmalarına rağmen, işçiler bu
saldırıyı göğüsleyebilir, kendi haklarını ve konumlarını başarılı
olarak savunabilirler. Bunun için herşeyden önce gerekli olan en önemli
araç, bağımsız, kitlesel, tutarlı sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesinin,
sermayenin saldırısına karşı tek geçerli akçe olduğunu göstermek için
başka ülke örneklerine ve çok gerilere bile gitmeye gerek yok. 12
Eylül 1980 faşizminin saldırısına, patronların işçilere karşı utanmazca
davranışlarına karşı Türkiye işçi sınıfı, 1989 bahar eylemleri ile
doğru ve gerekli yanıtı kısmen de olsa verebilmiş. Kısmen de olsa,
sermaye devletinin ve patronların saldırılarını kitlesel sınıf direnişi
ile geriletebilmişlerdir.
Öyleyse bugünkü durumdan çıkış yolu olarak bağımsız, kitlesel sınıf
mücadelesinin seçiminden ve uygulanmasından başka seçenek yolu yoktur.
Kuşkusuz böyle bir mücadele için en uygun araç, işçi sınıfının kapitalizmde
en kitlesel örgütleri olan sendikalardır. Bugün egemen sendikaların
ya doğrudan patronların denetiminde olan sarı sendikalar ya da patronlarla
uzlaşmayı, mücadeleyi engellemeyi meslek edinen sendika ağalarının
yönetimindeki reformist sendikalar olması, sendikaların işçilerin
kitlesel, mesleki örgütleri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Görev,
'sendikalar'dan, bunlar işçilerin haklarını savunmadığı için çıkmak,
sendikasızlaşmak değildir. Sendikaları yok etmek patronların isteğidir.
Sendikasızlaştırma, işçi sınıfına yönelen saldırıda en önemli patron
stratejisinden birisidir. Görev sendikal mücadeleyi sınıf mücadelesine
oturtmak amacıyla uzun ve sabırlı bir mücadeleye girişmektir. Bu
mücadele kuşkusuz zorluklarla doludur, çünkü bugünkü sarı ve reformist
sendikalar mücadele değil, pasifleştirme, uyutma, uyuşturma örgütleridirler.
Çünkü sarı ve reformist sendikalar sermayenin ücretli kölelik düzeni
ideolojisine ve ücretli kölelik sömürüsünün çıkarlarına bağımlı,
ücretli kölelik düzeninin şartlarının bırakalım yok edilmesi, işçiler
için kısmen de olsa iyileştirilmesi için mücadeleyi bile örgütleme
yapısına sahip olmayan kuruluşlar durumundadırlar. Bu nedenle mücadelede
bunlara dayanılamaz. İşçiler bir yandan sendikalarda örgütlenip,
onları sınıf mücadelesi hedefi ile harekete geçirmeye çalışırken,
diğer yandan yürüyen somut bir mücadeleyi, sendika bürokrasisi ve
aygıtına dayanmadan kendi ellerine alıp bağımsız ve kitlesel olarak
yürütmeyi başarmalıdır. Bu nedenle kitlesel, bağımsız sınıf mücadelesinin
araçları olarak, mücadeleye hazırlanan işletmelerdeki işçilerin
doğrudan seçtiği ve her an görevden alabilecekleri işçi temsilcilerinden
oluşturulmuş GREV VE MÜCADELE KOMİTELERİ örgütlendirilmelidir.
SERMAYENİN
SALDIRISINA KARŞI
ULUSLARARASI
GİRİŞİMLER
Tekelci sermaye birliklerinin ücretli emeğe karşı yönelttikleri son
saldırının boyutlarının hızla artması, sermayenin uluslararası alanda
tekelleşme düzeyinin hızla büyümesi sonucunda, özellikle emperyalist
ülkelerin sarı sendikaları yeni ortama uymak amacıyla yeni arayışlara
girmişlerdir. Bu yeni arayışların ilk meyveleri olarak öne sürdükleri
iki araç vardır. Birbiriyle yakın bağıntılı olan bu iki araçtan birisi,
Avrupa Birliği ülkelerinde faaliyet gösteren büyük tekellerdeki işyeri
temsilciliklerinin Avrupa İşyeri Temsilcilikleri olarak ve ikinci
araç olarak uluslararası alanda çok fazla sayıda faaliyet gösteren
tekelci birliklerin işletmelerindeki işyeri temsilciliklerinin Uluslararası
işyeri temsilcilikleri olarak oluşturulmasıdır.. Sendikaların düşüncesine
göre örneğin, Fransa'da da işyeri açan VW-Audi'de faaliyet gösteren
işyeri temsilcilikleri, hem Fransız hem de Alman işçisinin ortak çıkarlarını,
ortak taleplerini birlikte işverene kabul ettirmek için ortak bir
temsilci konsey oluşturacak, bu konseyde tekelci işverenle masa başında
sınır ötesi sınıf mücadelesi verip işçi haklarını koruyacak. Ya da
örneğin bir Fransız tekeli olan ELF akaryakıt işletmesinin Fransa'daki,
Almanya'daki ve Türkiye'deki işletmelerinde çalışan işçilerin işyeri
temsilcileri, diğer başka ülkelerde ELF işletmelerinde faaliyet gösteren
işyeri temsilciliklerinden ortak bir ELF işletmeleri uluslararası
işyeri temsilciliği oluşturup, uluslararası planda, hiç milliyetçilik
yapmadan ortak çıkarlar uğruna mücadele yürütecekler. Şimdilik Uluslararası
İşyeri Temsilcilikleri oluşturulması fikri geleceğin bir hedefi olarak
sarı ve reformist sendikalar tarafından planlansa da, Avrupa işyeri
temsilcilikleri konusunda pratik adımlar atılmıştır. Avrupa Parlamentosunun
da kabule yanaştığı tasarıya göre, yalnızca danışma hakkına sahip
olma koşulu ile böyle bir kuruluşun oluşturulmasının önünde fazla
bir engel kalmamıştır. Oluşturulduğunda da bu tür bir kuruluşun oynayacağı
rol, gerçekte daha mücadeleci olan ülkenin işçi sınııfının mücadelesini,
ortak çıkarlar adına pasifleştirmeye, boğmaya çalışmak, kapalı kapılar
ardında işçi sınıfının çıkarlarının sınır ötesinde satımının örgütlenmesi
olacaktır.
Bugünkü şartlarda Dünya Sendika Birliği gibi, uzun aralıklarla toplanıp
iyiniyet ve sosyal kapitalizm kurma kararları alan yetkisiz ve güçsüz
uluslararası sendikal kuruluşların sermayenin saldırısına karşı gerekli
yanıtı vermesi imkansızdır. Kuşkusuz sarı, reformist sendikaların,
"Uluslararası İşyeri Temsilciliği" gibi kurumlar savunmasının temelinde
yatan düşüncesi, mücadelenin uluslararası planda örgütlenme düşüncesi
doğrudur. Bu kendisini bir zorunluluk olarak zaten dayatmaktadır.
Ancak bugünkü şartlarda sınıf mücadelesi temeline oturtulmuş sendikal
hareketin olmadığı durumda "üstten kurulacak" uluslararası sendikal
kurumların gerçek işlevinin, sermaye ile uluslararası uzlaşma olacağı
açıktır. Bu tür kurumlara güven duyulamaz, bunlara dayanılamaz.
Tek tek ülkelerde bağımsız, kitlesel sınıf mücadelesinin geliştirilmesi
temelinde ortaya çıkacak olan devrimci bir işçi hareketi, kaçınılmaz
olarak kendi ihtiyacı olan uluslararası ortak eylem birliğini de
arayacak ve oluşturacaktır. Bu nedenle ortak uluslararası hareketin
önşartı, (diğer ülkelerdeki işçi ve sendika hareketi ile dayanışma
içinde) mücadeleci, kitlesel ulusal düzeyde geliştirilen bağımsız
sınıf mücadeleleridirler.
HİZMET SEKTÖRÜNDEKİ
EMEKÇİLERİN
ÖRGÜTLENMESİ
Sermayenin organik bileşiminin büyümesi, emeğin verimliliğinin artması,
üretim teknolojisinin gelişmesi ve yeni sektörlerin ortaya çıkmasına
paralel olarak tüm dünyada, genel olarak "hizmet sektörü" olarak
adlandırılan sektörde çalışan insanların sayısı ve oranı, üretim
sektöründe çalışanlara göre daha hızla artmaktadır. Bunun doğal
sonucu, işçi sınıfının bileşiminin hizmet sektöründe istihdam edilenler
lehine değişim göstermesidir. Sermayenin organik bileşiminin büyümesi,
görece olarak ekonomide "hizmetlilere" olan gereksinimi artırırken,
sermayenin tek tek işletmelerinde planlama, denetleme, yönlendirme,
taransfer gereksinimlerini de daha çok artırmaktadır. Buna bağlı
olarak bu alanlarda çalışan ücretlilerin sayısı da, doğrudan üretim
sektöründe istihdam edilen işçilerin sayısına göre görece olarak
daha hızlı artmaktadır.
Tüm bu gelişmeler, öncelikle batılı kapitalist ülkelerde olduğu gibi,
emperyalizme bağımlı ve bundan dolayı da kapitalist üretim ilişkilerinin
daha yavaş değişime uğradığı Türkiye'de de yaşanmaktadır. Kapitalizm
şartlarında tüm yıkıcı sonuçlarına rağmen gelişme bu yönde ilerlemeye
devam edecektir. Az sayıda çekirdek ücretliler, kısmen biraz daha
fazla gelire sahip olurken, geri kalan giderek daha fazla sayıda büyüyen
ücretli çoğunluk daha az gelirli, daha kötü şartlarda ve daha geri
haklarla çalışmaya zorlanmakta ve eskisinden daha yoğun bir biçimde
işsizler ordusunun saflarına itilmektedirler.
Üretim sektöründe olduğu gibi hizmet sektöründe çalışanların ezici
çoğunluğu da tüm çalışma yaşamları boyunca sermayedarlara ve sermaye
devletine işgüçlerini satarak geçimlerini sağlayabilmektedirler. Onlar
yaşamlarını aldıkları ücret/maaşla kazandıkları, işveren adına (işe
alma, işten çıkarma, çalışma koşullarını belirleme gibi) yetki kullanmadıkları
ölçüde işçi sınıfının kopmaz parçasını oluşturmaktadırlar. Kapitalist
düzen içerisinde hizmetlilerin sınıfsal konumunu belirleyen ve onların
sermaye sınıfı ile uzlaşmaz bir karşıtlık içinde yer almalarına yol
açan temel etken ücretli işçi olmalarıdır.
Her ne kadar hizmet sektöründe çalışan ücretlilerin, kapitalizmin
önceki aşamalarından kalma alışkanlıklarının kalıntıları varlıklarını
sürdürse de, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde daha çok planlama,
yönlendirme, denetleme, bilgi aktarma alanlarında faaliyet gösterdiklerinden
dolayı, doğrudan üretimde yer alan işçilerle karşılaştırıldığında
genellikle biraz daha rahat çalışma koşullarına sahip olmalarından
dolayı, kendilerini el emeği ile geçinen işçilerden üstün görme eğilimleri
bulunsa bile, sermaye gerçekte bunlara karşı da ücret kölesi olarak
davranmakta, onların geçmişten kalan imtiyazlarının kalıntılarını
giderek daha yoğun bir biçimde ellerinden almakta, ücretlerini/maaşlarını
düşürmekte, kısacası onların da çalışma ve yaşam koşullarını kötüleştirmektedir.
Bu durumun ortaya çıkarttığı gerçek, işçi sınıfının "beyaz yakalı"
kesimi ile "mavi yakalı" kesimi arasındaki gelir, çalışma
ve yaşam koşulları arasındaki farklılıkların giderek azalması ve ortadan
kalkmasıdır. Bu gelişmenin bilinç alanındaki en belirgin sonucu ise,
giderek daha fazla sayıdaki hizmet sektöründe çalışan emekçinin, hukuki
olarak memur statüsündeki maaşlının kendilerini daha fazla işçi sınıfının
bir parçası olarak görmeleri ve ülkemizde 1980'li yılların ikinci
yarısından itibaren yoğun olarak kamu ve özel sektördeki hizmetlilerin
daha yoğun bir biçimde sendikalara üye olmaları, ya da bizzat kendileri
yeni sendikalar kurarak sınıf örgütlenmeleri geliştirmeleridir.
Hem dünyada, hem de Türkiye'de gelişmeler işçi sınıfının sayısal gücünün
azalmadığını, zayıflamadığını, tersine işçi sınıfının bileşimindeki
değişikliklere rağmen sayısının ve gücünün arttığını, işçi sınıfının
saflarının büyüdüğünü göstermektedir.
İşçi sınıfının artan sayısal gücünün daha büyük bir siyasal güce
dönüşmesini engellemek amacıyla sermaye cephesi sistemli ve çok
yönlü bir uğraşı içerisindedir. Hizmet sektöründe çalışan işçilerin/memurların
sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme hakları sermaye cephesi tarafından
ısrarla reddedilmekte, bu yöndeki gelişmeler sıkı bir takibat altında
tutulmakta ve zorla bastırılmaya çalışılmaktadır. Fakat sermaye
cephesi ve faşist diktatörlük hizmet sektöründeki işçilerin, kamu
emekçilerinin toplu sözleşme ve grev hakkı da dahil olmak üzere
tüm haklarını adım adım elde etmesini engelleyemeyecektir. Çünkü
hizmet sektöründeki işçilerin de, sermayenin saldırılarına, artan
yoksullaşmaya vb. karşı etkili olarak kendilerini korumalarının
biricik imkanı ve yolu sınıf birliğini ve sınıf örgütlenmelerini
güçlendirmeleridir. Sermayenin birleşik cephesine karşı, işçi sınıfının
ister beyaz isterse de mavi yakalı olsun tüm kesimlerinin güçlü
bir sınıf cephesinde ve bunun kopmaz bir parçası olarak ortak sendikalarda
örgütlenerek birleşmeleri tek seçenektir.
EMEKLİLERİN DURUMU
VE ÖRGÜTLENME
PERSPEKTİFİ
İleri yaş ya da hastalık nedeniyle çalışma yaşamı içerisinde yer
almayan ve emekli maaşı ile geçimlerini sürdürenler de işçi sınıfının
özel ve kopmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Genel olarak yaşam süresinin
artmasına, sağlık sisteminin gelişmesine paralel olarak, bir yandan
işçilerin genelde emeklilik döneminde geçirdikleri süre artmakta,
diğer yandan ise, özellikle ileri ülkelerde doğum oranının azalmasına
bağlı olarak, genel olarak işçi sınıfı içerisinde emeklilerin oranı
artmaktadır.
Bu gelişmeler, işçi sınıfı içerisinde emeklilerin örgütlenmesinin
önemini daha da artırmaktadır.
Türkiye'de faaliyet yürüten sendikalar emeklileri örgütlemek amacıyla
somut bir perspektife ve pratiğe sahip değildirler. Sarı ve reformist
sendikalar, kural olarak işçi sınıfının emekli kesimini kendi sorunları
ile başbaşa bırakmıştır. Kendi hallerine terkedilen emekliler böylece
sermayenin ve onun devletinin saldırılarına karşı yalnız ve önemli
ölçüde güçsüz durumdadırlar. İşçi sınıfının emekli kesiminin ancak
küçük bir bölümü emekli derneklerinde örgütlenmişlerdir. Bunlar, kural
olarak belirli bir meslekten gelenleri birleştirmekte ve emeklilerin
haklarını koruma açısından hemen hiç olumlu bir rol oynamamaktadırlar.
Türkiye'deki pratiğin tersine, çok yaygın olmasa da bir çok ileri
kapitalist ülkede sendikalar, faaliyet yürüttükleri sektörlerde emekli
olanları da saflarında örgütlemektedirler.
Örneğin Almanya'da Ticaret, Bankalar ve Sigortalar Sendikası'nın (HBV)
bir çok şubesi, emeklilerin özel sorunlarını ele alan, emeklileri
örgütlemek için özel çaba sarfeden "Emekliler Komisyonu"na sahiptir.
Çalışan sendikalı üyelere göre daha az üye aidatı ödeyen emekliler,
belirli aralıklarla HBV içerisinde "Emekliler Komisyonu"nu seçer.
Bu komisyon üyeleri Bölge Sendika Kongre'lerinin doğal delegesidirler.
Emekli Komisyonu'ndan gelen delegeler eğer Kongre'de gerekli çoğunluğu
sağlarlarsa, sendikaların Bölge Yönetim Kurumları'na, burada da gerekli
çoğunluğu sağlarlarsa Genel Kongre'ye seçilebilirler. Kısaca özetlenecek
olursa, emekli üyeler de HBV içerisinde, diğer üyelerin tüm haklarına
ve yükümlülüklerine sahiptirler.
Türkiye'de emeklilerin sendikalarda örgütlenmesinin önünde engeller
vardır. Fakat bu engeller aşılmaz olmadığı gibi, mutlaka boyun eğilmesi
gereken kurallar da değildirler. Nasıl genel grev yasak olmasına rağmen,
yasa "genel eylem" adlandırılması ile delinebiliyorsa, emeklilerin
örgütlenmesi önündeki engeller de, sorun ciddiye alındığında delinebilir
ve aşılabilir. Fakat sarı ve reformist sendikaların bu soruna ciddi
olarak şu an el atmalarını beklemek kendi kendini kandırmak olacaktır.
Emeklilerin örgütlenmesini gündeme koyup, pratik adım atacak olanlar,
emekliler içerisindeki sınıf bilinçli, örgütlenmenin önemini kavramış
küçük bir kesimdir. Sınıf bilinçli emekliler şimdiden farklı mesleklerden
gelen emeklileri örgütleyen kitle dernekleri kurarak, emeklilerin
örgütsüzlüğünü ortadan kaldırmak amacıyla pratik adım atmaları, diğer
yandan ama sendikaları emeklilerin örgütlenmesini ele alınması, özel
emekli komisyonlarının kurulması yönünde zorlamaları tek doğru seçenek
olacaktır.
Emeklilerin örgütlenmesi ve onların sendikalaşması, daha açık bir
deyimle onların sendikalara eşit hak ve yükümlülüklere sahip üyeler
olarak alınması, tüm işçi sınıfı hareketinin sorunudur. Çalışan işçiler
de, emeklilerin haklarına kendi hakları gibi sahip çıkmalıdırlar.
Emekliliğin sonuçta, her çalışan işçinin gelecekteki durumu olduğunun
bilincinde çalışan işçiler ve onların sınıf örgütleri, emeklilerin
sorunlarını kendi öz sorunları olarak kavramak zorundadır.
Sermayenin sömürü cephesine karşı, emeğin en geniş ve en güçlü cephesinin
yaratılması, emeğin siyasi ve sosyal kurtuluşunun zorunlu önşartıdır.
