TOPLUSÖZLEŞME SÜRECİNE GİRİYORUZ...

Satışlara dikkat!

80 binin üzerindeki metal işçisi daha toplusözleşme sürecine adım atmak üzereyken bu iş kolunda örgütlü işçi sendikalarıyla aynı iş kolunun patronlarının sendikası arasında perde arkasındaki görüşmelerin ilk görüntüleri kamuoyuna yansımaya başladı bile. Metal iş kolundaki işçi sendikalarıyla patron sendikasının kamuoyuna yansıyan görüntüleri, bunların aslında işlerini daha bu aşamada patron lehine bitirdiklerini ve şimdi işçileri buna alıştırmaya çalıştıklarını ortaya koymaktadır.
Metal iş kolunda 84 bin civarında işçi çalışmaktadır. Metal sektöründeki en büyük sendika Türk-İş'e bağlı Türk-Metal sendikasıdır. Bu iş kolundaki ikinci büyük sendika DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasıdır. Geçen toplusözleşme dönemlerinde bu iki sendika aynı işkolundaki işverene karşı birlikte hareket etmeme, birbirlerinden habersiz toplusözleşmeler imzalama gibi gerekçelerle birbirlerini suçluyor, iyi bir toplusözleşme imzalamamış olmanın sorumluluğunu birbirlerine atmaya çalışıyorlardı. Bu yıl perde biraz daha aralanmış, gerçek tablo biraz daha ortaya çıkmış durumda. Ortaya çıkan tablo bunların birbirlerinden nitel farklarının olmadığını göstermektedir.
Nasıl mı?
Metal sektöründeki Türk-İş'e bağlı en büyük sendika olan Türk-Metal sendikası geçtiğimiz Ocak ayında Metal sektöründeki patronların sendikası MESS'le bir toplantı yaptı. Toplantının adı da "Diyalog ve işbirliği toplantısı". Gerçekten de bu toplantı yapılan işin şanına uygun olarak adlandırılmaktadır! Evet bu toplantılarda işçi sınıfı adına sendikacılar patronlarla açıkça işbirliği yapmaktadır. Üstelik patronlarla yapılan bu işbirlikçilik toplantıları sanki işçilerin çıkarına bir iş yapılmış gibi aktarılmaya çalışılmaktadır. Geçtiğimiz Ocak ayında başlayan patronlarla işbirliği toplantılarının asıl amacının ne olduğu Türk-Metal Başkanı Mustafa Özbek'in "ekonomik çarkın dönmesi için her türlü fedakarlığa hazırız" yönlü konuşmasında ortaya çıkıyor.
İşçi sendikasının başkanı sermaye sınıfının çıkarlarının açık savunucusu olduğunu bu sözlerle ortaya koymaktadır. Sendika başkanı patronların ağzıyla konuşuyor: O, "ekonomik çarkın dönmesi için" fedakarlığı işçilerden istiyor.
Bu ülkede ekonomik çark gayet iyi dönüyor. Ama bu çark hep patronlar için dönüyor. Üretimdeki işçinin yarattığı değerlerle sermaye sınıfının mensupları şaşaalı bir yaşam sürdürürken, yine onların işlerini düzenlemek ve onların iktidarını korumak işleviyle konumlandırılmış olan devlet iktidarının kendi işlerinde kullandığı, üretimle hiçbir alakası olmayan bir yığın asalak besleniyor ve bunların önemli bir bölümü mutlu bir yaşam sürüyor. Devletin bir yığın kurumunun başındaki bürokratlar, burjuva parti kadroları, ordu, polis ve devletin açık gizli bir yığın uşağı hep dönen bu çarktan besleniyor. İşbilircinin mükafatı olarak kabul gören rüşvetin yanısıra, devlet açtığı yasal kanallarla da kendi kadrolarının cebini doldurmaktadır. Örneğin; bu kanallardan akan musluklardan milletvekilleri kıyak emeklilik testisini dolduruyorlar. Devlet gerektiğinde kullanmak üzere kendi yasalarını da çiğneyerek oluşturduğu gizli örgütlenmeleri bu çarkın dönmesiyle beslemektedir. Emperyalistlerin bağımlı ülkelere sattığı hurda silahlarının yanısıra modern araç gereç, mühimmat, teçhizat ve benzeri malzemelerin parası "savunma giderleri" adı altında bu çarktan ödenmektedir. Bankalar, şirketler bu çarktan dönen parayla kurtarılmakta, işler bitirilmektedir... vb.vb. Ekonomik çark dönüyor ama emperyalistler ve uşakları için. Üretenler, yaratanlar sefil, perişan!
Ekonomik çarkın dönebilmesi için emekçilerin fedakarlık yapmak zorunda olduklarını söyleyenler düpedüz yalan söylüyor. "Aman daha çok fedakarlık yapın, yoksa ekonomik çark dönmez, daha kötü olursunuz" diyerek sahtekarca işçileri kandırıyorlar. Dönen bu çarktan kimlerin pay aldıklarını söyledik. Gerçek şu ki; çark dönmesine iyi dönüyor ama bu çarkın dönmesinde pay kapanların gözü doymak bilmiyor. Asalaklar bu çarktan gelen gelirin aslan payını kendi aralarında bölüşürken; yeniden üretmek için yaşamak zorunda olduklarından, bu paydan yalnızca yaşayabilecekleri kadar kendilerine verilen işçi-emekçi yığınların payından hep daha çok kısıtlamalara, hep kemer sıkmalara gidiliyor. Bu karakteristik olgu kâr hırsından gözü doymaz kapitalist sistemin özsel niteliğine ilişkindir. Bu sistem varoldukça da kapitalistler hep en fazla sömürmenin yollarına bakacaklardır. Kapitalizmin doğası bunu zorunlu kılar. İşçi sınıfının örgütü iddiasında olan her kurum bu temelle hesaplaşmak, bu temeli yıkmak için mücadeleyi merkezine almak zorundadır. Ekonomik çarkın dönmesi adına emekçilerden fedakarlık talep etmek değil, bu çarktan beslenen asalakları ortadan kaldırmak için; ücretli kölelik düzenini ortadan kaldırmak için sınıf mücadelesini yürütmek gerekir. İşçi hakkını savunan, onun adına hareket eden herkes bu güzergahtan yürümek zorunda. Bunu yapmayan işçi sınıfını savunmuyor! Her kim ki, ekonomik çarkın dönmesi adına emekçilerden fedakarlık talep ediyorsa, o yalnızca asalak sistemin savunucusudur; bu sistemin başına çöreklenen talancıların savunucusudur. O, asla işçi sınıfının haklarını savunan biri değildir. Türk-Metal gibi sendikaların başına çöreklenen sendika ağaları da kesinlikle işçilerin temsilcisi değil, sermaye sınıfının temsilcileridir. Onlar işçiyi değil, patronu savunuyorlar. Onlar işçilerin bugünü ve geleceği için değil; bu sömürücü sistemin yaşatılması için çalışıyorlar.
Eskiden sendika ağaları patronun uşağı olduklarını gizlemek için çok daha dikkat ediyor, kılıktan kılığa giriyorlardı. Daha büyük vurgunlara gözyummak için hiç olmazsa bazı ekonomik-demokratik talepler uğruna mücadele ediliyor, bazı kırıntılar da alınıyordu. Gelinen süreçte sınıf mücadelesini geliştirmek, işçiler lehine yeni haklar kazanmak, yeni mevziler elde etmek bir yana; işçi sınıfının büyük mücadelelerle elde ettiği kazanımların tırpanlanmasında sendika ağaları patronlarla açık açık el ele hareket ediyor ve bunu da işçilerin çıkarına yaptıklarını hiç utanmadan savunabiliyorlar. Demagojik bir biçimde tüm dünyada artık çağın değiştiğini, işçilerle patronların çıkarının birlikte olduğunu, oturup diyaloglarla sorunlara çözüm bulma çağının geldiğini vaaz ediyorlar. Yani, işçi patrona karşı mücadele etmeyecek, kardeş kardeş aralarında hak dağıtımı yapacaklar! Bunun bir tek anlamı var: Köleliğinize razı olun, sesinizi çıkarmayın! İşçilerden istenen budur! Ekonomik çarkın dönmesi için işçilerin fedakarlığını isteyen sendika ağalarının gerçek talebi de budur!
Üstelik bunlar; "sendikaların erimekte olduğundan", "küçüldüğünden" bahsediyor, bu durumdan rahatsız olduklarını ileri sürüyorlar! Peki bunun sorumluluğu yalnızca patronların ve onların devletinin saldırılarıyla açıklanabilir mi? Sendikaların bu kadar işlevsizleştirilmesinde sendika ağalarının rolü sermayenin saldırılarından daha mı az? Kesinlikle hayır! Ne yalnızca biri, ne diğeri; bunlar birbirinin tamamlayıcılarıdır. Bunlar elele olmasalar işçi sınıfının mücadelesi kesinlikle bu ölçüde sistem içinde eritilemez, sınıfın çeşitli kurumları bu kadar sistemin parçaları haline getirilemezdi. İşçiler işten atılma, gözaltına alınma vb. çeşitli saldırıları göze alarak sendikal mücadele veriyorlar. Sonra da bu kazanımlarının sendika ağaları tarafından çarçur edildiğine; mücadeleyle kurdukları bu örgütlerin işçi hakları yerine patron haklarını koruma örgütüne dönüştüğüne tanık oluyorlar. Bu durumda işçinin sendikaya güveni kalır mı?
Sendika ağaları işçilerin ekonomik-demokratik haklarını savunmak için değil, sendikaları kendi kişisel çıkarları için bir atlama tahtası olarak kullanıyorlar. Bunlardan işçi hakları savunucusu pozlarında sermayenin çıkarlarını savunma işini layıkıyla yerine getirenlerin bir bölümü bir süre sonra milletvekilliği, bakanlık vb. görevlerle ödüllendiriliyorlar. İşçiler bir bakıyor ki, dün sendikanın başında güya işçi haklarını savunan adamlar, bu kez açıkça devletin temsilcisi, patronların açıktaki temsilcisi olmuş. Sendikal mücadeleyi asıl iğdiş edenler bunlardır. Bunlardır ekonominin çarkının dönmesi adına işçilerden fedakarlık isteyenler.
Fedakarlık işçi sınıfından değil, işçi sınıfını iliğine kadar sömüren asalak sürüsü ve onların şefleri sermayedarlardan istensin. Bu çark işçi ve emekçi sınıfların alınteriyle dönüyor. Asalaklar buradan yaratılan değerleri hoyratça kullanıyor, alabildiğine şaşaalı yaşıyorlar. Ama gözleri doymuyor, daha çok, daha çok sömürü için durmadan işçilerin, emekçilerin boğazını sıkıyorlar. Türk-Metal'in sendika ağası da "bırakın sıksınlar, ölmekten daha iyidir" anlamına gelen bir tavır takınarak işçileri köleliğe boyun eğmeye çağırıyor.
Yalnızca Türk-Metal ve onun bağlı bulunduğu Türk-İş değil, bugün varolan işçi konfederasyonlarının tümü birbirinden niteliksel olarak farklı değil. Al birini vur ötekine. Hepsi bu düzeni savunmaktalar. Hepsi işçileri nasıl kandıracaklarının hesabını yapıyorlar.
Geçen toplusözleşmeler döneminde Türk-Metal'in yalnız başına patronlarla toplusözleşmeleri imzalamış olmalarından dolayı artık fazla yapabilecekleri birşeylerinin olmadığını iddia eden ve Türk-Metal'le imzalanan koşullarla kendilerinin de toplusözleşmeye imza atmak zorunda kaldıklarını belirterek kendi sorumluluklarını gizlemeye çalışan DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş sendikası da bu toplusözleşme sürecinde elini çabuk tutmuşa benziyor. Bu kez Birleşik Metal-İş sendikası da MESS'le toplantılar yapma, kamuoyuna ortak açıklamalarda bulunma yolunu tuttu. Birleşik Metal-İş Başkanı Kamil Kinkır "hükümetin enflasyonla mücadele programının desteklenmesi gerektiğini" savunuyor. MESS'le yaptıkları toplantılarda "ülkenin geleceği için diyalog ve toplumsal uzlaşmanın öneminden" dem vuruyorlar.
Bu hükümetin "enflasyonla mücadele programı"nın özü, IMF direktiflerinin harfiyen uygulanmasından başka birşey değildir. Özelleştirme, sendikasızlaştırma, sahte sendika yasası, tahkim yasası, mezarda emeklilik yasası vb. vb. bu hükümetin işçi sınıfına layık gördüklerinin neler olduğunu ortaya koymaktadır. Enflasyonla mücadele programı sermaye sınıfının kârlarına kâr katarken fedakarlık yapma işini yine emekçilerden bekleyen, bütün kötülüklerin faturasını çalışana kesen bir programdır. Bu kadar açık bir biçimde işçi düşmanlığı yapan, işsizler ordusunu büyüten bir hükümetin desteklenmesini işçilerden isteyen bir sendika başkanı ancak ismen işçi örgütünün başkanı olabilir. Gerçekte yalnızca sermayenin çıkarlarını savunmaktan başka bir anlama gelmez.
Bunlara reformist demek bile bunları ödüllendirmek anlamına gelir. Adı işçi sendikası olan bir kurum gerçek anlamda reformist olsa hiç olmazsa işçilerin bazı ekonomik-demokratik hakları için mücadele etmeye çalışır. Bugünkü sendika şefleri işçiler için ücret talebini bile bir kenara koymuş, açıkça onları sermayenin devletini, hükümetini savunmaya çağırıyorlar; işçileri sistemin kuyruğuna daha çok takabilmek için çalışıyorlar.
Hükümetin enflasyonla mücadele programının desteklenmesi için propagandalar yapılıp, işveren örgütleriyle anlaşmalar yapılacağına, hiç olmazsa işçi sınıfının ekonomik alanda yaşam koşullarını biraz daha iyileştirecek bir mücadele verilir. Onların ücretlerinin düşürülmemesi sağlanır. Kazanılmış hakların tırpanlanmasına karşı durulur... Adı işçi örgütü olan bir yapı hiç olmazsa bunlar için mücadele eder. Ama öyle yapılmıyor; patronlar giderek kârlarına kâr katarken "aman biraz daha fedakarlık yapın ki ekonominin çarkları dönsün", "aman hükümetin enflasyonla mücadele programını destekleyin, çünkü ülkenin çıkarları bunu gerektiriyor" vs.vb. diye diye işçileri kandırıyorlar. Bu, düzen sendikacılığıdır; bu sendikacılar işçilerin temsilcisi değil, patronların memurlarıdır.
Bunlar, "ülkenin geleceği için diyalog ve toplumsal uzlaşmanın önemli olduğunu" vaaz ederek, açıkça sermayenin iktidarının korunmasından sözediyorlar.
Neymiş bu toplumsal uzlaşma?
Kim kimin yarattığına el koymaktadır? Çalışmadan vurgunu vuranlar kimlerdir? Yarattığı bunca zenginliğe rağmen aç, sefil perişan bırakılanlar kim?
Sınıflara bölünmüş bir toplumda toplumsal uzlaşmadan söz eden herkes, emekle sermaye arasındaki temel çelişmeyi bir tarafa bırakarak sömürücü sınıfların iktidarının sürmesini savunmaktadır. Kapitalist bir toplumda toplumsal uzlaşmanın gerçek manası üretenlerin yarattığı toplumsal zenginliğe sömürücü sınıfların el koymasıdır; işçi ve emekçilerin kapitalistler tarafından iliğine kadar sömürülmelerine ses çıkarmamaları demektir.
Toplumsal uzlaşma vb. laflarla işçiler kendileri için sınıf olmanın, kendi iktidarları için mücadele etmenin bilincine varmaktan alıkonmaktadır. Onlara bu sömürücü sistem içinde patronlarla birlikte yaşamak, onlar için çalışmaktan başka bir yol olmadığı anlatılmaya çalışılıyor. Bunları da sıfatı sendika başkanı olanlar söylüyor.
Önce, özel mülkiyete dayalı bu sömürücü sistemin varlığının kendisi toplumsal uzlaşmayı bozmaktadır. Çünkü bu sistemde toplumun çok küçük bir bölümünü üretim aracı sahibi asalaklar oluşturur. Bunlar hiç çalışmadan, çalışıp yaratan sınıfın ürünlerine el koymaktadır. Toplumsal zenginliği yaratanlar yaşamlarını zar zor sürdürürlerken kapitalistler sınıfı dilediğince yaşama olanaklarına sahiptir. Toplumsal uzlaşma için önce herkesin eşit maddi olanaklara sahip olması lazım. Bunun en temel koşulu da özel mülkiyetçi sistemin son bulması, üretim araçlarının toplumsal mülkiyete dönüştürülmesidir. Eğer bu yoksa, toplumsal zenginliğin üleşiminde eşitsizlik en başta vardır. Ve böyle bir sistemde toplumsal uzlaşmanın temeli zaten ortadan kaldırılmıştır. Üretim araçları toplumsal mülkiyete dönüştürülmedikçe toplumsal uzlaşmanın olabileceğinden sözetmek sahtekarlıktır.
Ücretli kölelik sisteminin varlığını sürdürdüğü koşullarda hakim sınıfların yönetim mekanizmaları arasındaki farklılıklar öze ilişkin değil, biçimseldir. Yönetim mekanizması ister açık faşizmi uygulasın, ister en gelişmiş burjuva demokrasisini; sömürünün biçimi ister çok açık bir biçimde gaddarca yapılsın ve sınıflararası uçurumlar çok bariz görünsün ya da toplumun refah düzeyi bir ölçüye kadar yüksek olsun... işin özü, hangi biçimde olursa olsun sömürünün varlığıdır; hakim sınıflar işçi ve emekçi sınıfların yarattığı değerlere el koymaktadır. Böyle bir sistemin varlığıyla birlikte toplumsal uzlaşma koşulları da ortadan kalkmıştır. Anda çalkantılar, çatışmalar olmasa bile bu bir toplumsal uzlaşmanın var olduğunu değil, emekçi yığınların kendi haklarının çiğnenmesine içinde bulunulan koşullarda ses çıkarmadığının göstergesidir. Bu da patronların işçilerin haklarını daha zahmetsiz bir biçimde ellerinden alması demektir. Özcesi kapitalist bir toplumda toplumsal uzlaşmayı talep etmek, ücretli kölelik düzeninin kabulünden başka birşey değil.
İşçi ve emekçilerin bilinç ve örgütlenme düzeylerinin geri olması sendika ağalarının işlerini kolaylaştırıyor. Bu nedenle sendika ağaları işçilerin mücadelelerini sistem için kullanabiliyorlar. Toplu sözleşmelerde bırakalım ekonomik-demokratik mevzileri genişletmeyi ücretleri koruma yoluna bile gitmiyorlar. Sendika ağaları toplusözleşme dönemlerini patronların gözüne girmek için, kendilerini sermayenin çıkarlarını savunan has kadrolar olduklarını göstermek için sınav verdikleri bir dönem olarak görüyor ve kullanıyorlar. İşçiler artık bu bariz gerçekleri görmek ve ona göre hareket etmek zorundadır. İşçi sınıfı bu olgulardan ders çıkararak kendi davasına bizzat kendisi sahip çıkmazsa sendika ağaları işçilerin mücadelesini kendi çıkarlarına kullanmaya, onları patronlara satmaya devam edecektir. Öyleyse yapılacak iş en başta mücadeleyi sendika ağalarına emanet etmek değil, kendi eline almaktır.
İlk iş olarak ne yapılabilir?
Somut olarak bu toplusözleşme sürecinde yapılabilecek ilk iş; sendika ağalarının işçilerin bilgisi ve onayı dışında iş yapmalarına engel olmaktır. Bunun için de; işçiler bizzat kendi aralarında güvendikleri işçilerden seçtikleri bir komiteyle işlerini yürütmelidir. Bunun en iyi yolu da; her iş yerinde sendikalı, sendikasız tüm işçilerle bir araya gelmek ve onlar arasında bir yönetim mekanizması kurmaktır. Biz buna Grev ve Mücadele Komiteleri diyoruz. İsim önemli değil, bu komitelerin işlevi önemlidir. Yapılabildiği ölçüde pazarlıklarda bu komitelerin muhatap alınmasını sağlamaktır. Fakat bu, ne patronların işine gelir ne de sendika ağalarının. Yasal değil vb. gerekçelerle buna izin verilmeyecektir. Bu durumda sendikaların toplusözleşme görüşmelerini bu komitelere danışarak yürütmeleri, tüm gelişmelerde komiteyi bilgilendirmeleri, komitenin onayı olmadan toplusözleşmeyi imzalamamaları sağlanmalıdır. Grev ve Mücadele Komiteleri bu aşamada sendikalar üzerindeki baskı mekanizması işlevini görmelidir. Bu adım atılarak meydanın boş olmadığı, işçilerin artık kendi davalarına kendilerinin sahip çıktığı hem sendika ağalarına hem de patronlara gösterilmelidir. Eğer bu adım atılmazsa toplusözleşmelerde satışlar olacaktır. Buna dikkat edin demek de o zaman pek birşey değiştirmez.
O halde, işçi arkadaş; mücadeleni kendi eline al, kendi meselene sahip çık. Yoksa küfür etmekle, ahu vah etmekle sorunlara çözüm bulunmaz. Çözüm yalnızca senin elinde. Sen davana sımsıkı sarılırsan ancak o zaman kazanırsın!

Mart 2000