Sorunların kaynağı:
Ücretli kölelik düzeni!
Sermaye sınıfı özellikle son bir yılda işçi sınıfına yönelik saldırılarını
giderek yoğunlaştırdı. Örgütlü sermaye iktidarı topyekün olarak işçi
sınıfına yüklenmekte, istemlerini adım adım gerçekleştirmede kendi
açısından önemli başarılar da elde etmektedir. Ve elde edilen her
başarının ardından işçi sınıfına yönelik saldırıların dozajı giderek
artmakta, sermaye sınıfı daha da pervasız hareket etmektedir.
Bu hükümet IMF'nin sadık
memuru durumunda...
Sermaye sınıfının son yıllardaki en istikarlı hükümeti olan andaki
hükümet IMF'nin direktiflerini harfiyen yerine getirmeyi taahhüt etmekte,
gayet kararlı bir biçimde bunları hayata geçirmektedir. Bu hükümetin
yaptığı en önemli icraatlardan biri uluslararası alanda emperyalist
burjuvazinin tam güvenini kazanmak için çalışmak olmuştur. Kendinden
önceki hükümetlerden farklı olarak, daha önce mümkün olduğunca üstü
örtülerek yerine getirilmeye çalışılan emperyalistlerin istemleri
bu hükümet tarafından açıkça yerine getirilmeye başlandı. Artık emperyalistler
IMF şahsında neler yapılacağını, yapılması gerektiğini, neler istediklerini
kendileri bizzat gelip planlıyor ve bunların uygulamasını istiyorlar.
Bu hükümet de bu istemleri yerine getirmekte tereddüt etmediğini,
onların direktiflerini yerine getirmeye muktedir olduğunu kanıtlamaktadır.
Mezarda emeklilik yasası, tahkim yasası, özelleştirmelerin hızlandırılması
vb. vd. uygulamalar bunun en açık göstergeleridir.
Sermayenin işçi sınıfına yönelik bu kapsamlı saldırıları pratik yaşamda
yansımasını bulmakta gecikmedi. Hızla gerçekleştirilen özelleştirmelerin
ardından onbinlerce işçi işsizler ordusuna katıldı. İşsizlik, demoklesin
kılıcı gibi hakkını arayan işçilerin başında tutuluyor. Sendikaların
etkisizleştirilmesi, satın almalar vb. oyunlarla yaratılan güvensizlik
ortamında sendikal alanda da kaosa sürüklenen işçiler işten atma tehditleri
eşliğinde susturulmaya, pazarlık güçleri ellerinden alınmaya çalışılıyor.
IMF'nin toplusözleşmelerde % 25'in üzerinde ücret artışlarının yapılmaması
talebi de kararlılıkla uygulamaya sokuldu. Sermayenin bu açık saldırıları
karşısında işçi sınıfından tepkiler yükselmeye başladı. Çeşitli işyerlerinde
işçilerin kendi haklarına yönelik saldırılara karşı kararlıca, tüm
baskı ve tehditlere, patron oyunlarına karşı yürüttüğü mücadele giderek
genişlemeye başladı. 1999'un Temmuz-Ağustos aylarında işçi hareketi
hızlandı. Çeşitli eylemliliklerle sınıf hareketi sermayenin saldırılarına
karşı hak mücadelesini yükselten bir ivme gösterdi. Ancak depremle
birlikte bu hareketlilik de durdu.
Hükümet deprem
ortamını da fırsat bildi...
Hükümet depremin yarattığı sessizlik ortamını da fırsat bilerek "deprem
vergisi" vb. diye adlandırılan yeni yasalar çıkardı. Özelleştirmede
adımlarını daha da hızlandırdı, daha önce planladığı fakat gerçekleştiremediği
özelleştirmeleri de yeniden gündeme aldı ve bunları hızla gerçekleştirdi,
gerçekleştiriyor. Örneğin, POAŞ 15 Temmuz 1998'de özelleştirilmişti.
POAŞ, İş Bankası, Bayındır Holding, Park Holding ve POAŞ bayilerine
peşkeş çekilmişti. Hayyam Garipoğlu, Erol Evcil, Alaattin Çakıcı gibi
mafya elemanlarından çeşitli milletvekillerine, bürokratlara kadar
bir yığın talancı bu ihalenin içinde yer aldılar. Daha sonra bunlar
arasında önemli anlaşmazlıklar çıkınca işin iç yüzü açığa çıktı. Kamuoyunda
yükselen tepkilerin de etkisiyle kredi bulunamadı gerekçesiyle POAŞ'ın
ihalesi Mart 1999'da iptal edilmişti. İptal edilen ihale bir yıl sonra
yeniden gerçekleştirildi ve POAŞ 3 Mart 2000'de İş Bankası ve Doğan
Holding konsorsiyumuna satıldı. Sermaye sınıfı işi kılıfına uydurarak
işlerini çözmeye çalışıyor.
Özelleştirmede tam gaz,
saldırılar sürüyor...
İşçi hareketi yeniden
canlanıyor...
POAŞ'tan sonra TÜPRAŞ satışa sunuldu. Türk Telekom, enerji santralleri
özelleştirilmeye çalışılıyor. Nisan ayında SEKA, TAKSAN, TÜMOSAN,
TÜMAŞ, TÜSTAŞ, MEYBUZ, EBK ihaleye çıkarılmak üzere satış listelerinde
yer almaktadır. Samsun'da Karadeniz Bakır, Azot Gübre ve Tekel İşletmeleri,
özelleştirme kapsamında Mayıs ayında ihaleye çıkarılıyor.
Tüm bu gelişmeler sermaye sınıfının saldırılarının sonunun gelmeyeceğinin,
işsizler ordusuna yenilerinin katılacağının, işçi sınıfının kazanılmış
haklarının giderek budanacağının, önümüzdeki dönemde yoksulluğun daha
da artacağının açık göstergeleridir. Bu pervasız saldırılar işçi sınıfına
mücadeleden başka yolun olmadığını da pratikte göstermektedir.
Sermaye sınıfının yoğun saldırılarına karşı Mart 2000'den itibaren
yeniden işçi hareketinin mücadele ivmesi yükselmeye başladı. İşçi
hareketi çeşitli eylemlerle sesini duyurmaya, saldırıları püskürtmeye
çalışıyor.
Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) önderliğindeki işçiler "demiryollarının
geliştirilmesi ve özlük haklarının verilmesi" amacıyla 22 Mart'ta
başlayıp 29 Mart'ta Ankara'da sona eren rayda yürüyüş eylemini yaptılar.
İşçiler haklarını almak için bir hafta boyunca rayda yürüyerek taleplerini
kamuoyuna duyurmaya çalıştılar.
26 Mart'ta BurSAĞGemlik'te "Pahalılığa, işsizliğe, yoksulluğa,
özelleştirmeye, sahte sendika yasasına hayır" adıyla bir miting
yapıldı.
Büro Emekçileri Sendikası (BES) 27 Mart'ta tüm illerde vergi politikalarının
adaletsizliğine dikkat çeken ve maliye emekçilerinin sorunlarının
çözümünü talep eden basın açıklamasıyla seslerini duyurmaya çalıştılar.
Kocaeli Sendikalar Birliği (KSB) tarafından "Sosyal Devlete Sahip
Çık" adı altında bir miting yapıldı, mitinge yaklaşık 15 bin
civarında katılım oldu. Yine, aynı sendika tarafından 4-6 Nisan arasında
süren "Sosyal Devlet Yürüyüşü" yapıldı.
9 Nisan'da İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu ve KESK İstanbul
Şubeler Platformu tarafından "IMF Programına, Özelleştirmelere
ve Sahte Sendika Yasasına Dur" mitingi yapıldı. Mitinge yirmi
bin civarında işçi katıldı.
Bunların yanısıra çeşitli belediyelerde, irili ufaklı bazı iş kollarında
patronlara karşı işçiler mücadele ediyor.
Mücadeleye doğru yaklaşmak, dersler çıkarmak...
Bu eylemlilik sürecinde yürüyen mücadelelerin içerik ve yönelim olarak
sorunların kaynağı olan sistemi hedefe oturtmaması, en iyi halde sistemin
en kaba bazı görüntüleriyle uğraşmakla sınırlı olması kuşkusuz işin
olumsuz yanıdır. Ancak bu durum işçi hareketinin andaki bilinç ve
örgütlenme düzeyinin geriliğiyle ilintili bir meseledir. Sınıfın andaki
bu zayıflığından yararlanarak mücadelenin düzen içinde çarçur edilmesinin
nedenlerine yazı içinde değineceğiz. Bu olguyu bir yana bırakırsak,
işçi hareketinin suskunluğunu bozması, alanlara çıkarak mücadeleye
girişmesi, susarak hak almanın mümkün olmadığı, saldırıların püskürtülmesinin
ve hakları korumanın ve geliştirmenin yolunun aktif mücadele olduğu
bilincinin gelişmesi vb. noktalarda olumlu bir rol oynamaktadır. Bu
mücadelenin düzeyi içerik ve yönelim olarak ne kadar geri olursa olsun
işçi hareketi açısından oldukça önemli olanaklar da sunmaktadır. İşçi
sınıfı mücadele içinde sınıf düşmanlarını ve onların uşaklarını daha
net görmekte, doğrudan onlarla karşı karşıya gelmektedir. İşçilerin
kendi sorunlarına kendilerinin sahip çıkması gerektiği bilincini edinme
bağlamında da bu tür mücadeleler önemli dersler sunmaktadır...
Bu açıdan işçi hareketindeki bu canlanma önemlidir, olumludur. Mart
2000'de başlayan işçi hareketindeki mücadele ivmesinin yükseltilmesi,
geliştirilmesi, hareketin içine olanaklar ölçüsünde doğru bilincin
taşınması için çalışmak her sınıf bilinçli işçinin görevidir.
Bu noktada da şunlara dikkat etmek oldukça önemlidir: a) İşçi hareketinin
kendisiyle reformist önderlikleri birbirine karıştırmamak, aynılaştırmamak,
b) Hareketin niteliğini doğru değerlendirmek, olumlusuyla-olumsuzuyla
dersler çıkarmak gerekir. Bu bağlamda her işçi eylemini olumlulamak
biçiminde işçi kuyrukçuluğuna düşmemek gerektiği gibi; hareketin düzeniçilik
sınırları içinde olması, eylemin hedefinin sistemi karşısına almaması;
hareketin gerilik durumundan yola çıkarak yapılanların tümüyle işe
yaramaz olduğu yönlü yaklaşımlardan da uzak durmak gerekir. c) Kitleselleşmek,
dıştalanmamak adına eleştirel yaklaşımı bir kenara atmak, işçi hareketindeki
hata ve zaafları anlatmaktan kaçınmak, kendini andaki hareketin talepleriyle
sınırlamak vb. devrimcilik adına olacak iş değildir. Ama ne yazık
ki bu durum günümüzün genel bir görüntüsüdür. Devrimcilik iddiasında
olup da bu yaklaşımdan kurtulmayanların bu bağlamda yaptığı iş, işçi
sınıfı içinde mücadele adına reformizmin kuyruğuna takılmaktır. Oysa
bugün tam da işçi sınıfının başına musallat olan temel bela reformizm
belasıdır. İşçi sınıfı bugün öncelikle bu belayı başından atmak zorunda.
Bunun sağlanamadığı durumda yürüyen mücadelelerin doğru bir hedefe
yönelmesi düşünülemez.
Reformist önderlikler
bilinçleri nasıl karartıyor?
Bu bağlamda reformist önderliklerin işçi hareketinin mücadelesini
düzen içinde nasıl törpülediği, eylem içinde işçi hareketine nasıl
bir bilinç taşıdığı son işçi eylemleri somutunda da gayet açık olarak
ortaya çıkmaktadır. Bu eylemlerde reformist sendikal önderlikler,
bilinçli olarak kapitalist sömürü sisteminin sorunların kaynağı olduğu
gerçeğini gözlerden gizleyerek sistemi mücadelenin hedefi olmaktan
çıkarıyor; hedefe kapitalist sistemin "liberalleştirilmesi"
sonucu ortaya çıkan kimi "kötülüklerini" koyuyor, buna karşı
güya "sosyal" olan devlet kapitalizmi savunusunu işçilere
dayatıyor. İşçileri, liberal burjuvazinin özelleştirme uygulamalarına
karşı "sosyal devlet" söylemiyle aynı zamanda belli işletmelere
de sahip olan sömürücü faşist devletin kuyruğuna takmak için ellerinden
geleni yapıyorlar.
Özelleştirmenin işçiler açısından sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme,
işsizlik... olduğu olgusu ortaya konup buna karşı mücadele etmek doğrudur.
Fakat bu yapılırken faşist devletin elinde bulunan ve yine sermaye
sınıfının çiftlikleri olan işletmeler "halkın malıdır" vb.
gerekçelerle işçiler bir bütün olarak kapitalist sisteme karşı mücadeleye
değil, devlet savunuculuğuna yönlendiriliyor, onların mücadelesi bunun
için kullanılıyor. Bu eylemlilikler içinde yanlış olan ve işçilere
anlatılması gereken işin bu yanıdır.
Reformistlerin işçi hareketinin mücadelesini nasıl saptırdıklarına
bir örnek verelim: Son süreçteki eylemliliklerin genel özelliklerini
yansıtan Gemlik mitingini biraz kapsamlı anlatırsak dolapların nasıl
döndüğü, işçilerin mücadelesinin düzene nasıl kurban edildiği daha
iyi anlaşılır.
26 Mart'ta BurSA-Gemlik'te "Pahalılığa, işsizliğe, yoksulluğa,
özelleştirmeye, sahte sendika yasasına hayır" adıyla yapılan
mitinge İstanbul, Bandırma, Kocaeli, İzmir gibi illerden de işçiler
katıldı. Mitinge Petrol-İş, DİSK Marmara Bölgesine bağlı Genel-İş,
Birleşik Metal-İş, TÜMTİS, Tez-Koop-İş, Yol-İş, KESK Şubeler Platformu
gibi sendikaların yanısıra EMEP, CHP, ÖDP, SİP, HADEP gibi partiler
de katıldı. Ayrıca İHD ve Tuncelililer Derneği gibi demokratik kitle
örgütleri de Gemlik mitinginde kendi pankartlarıyla yer aldılar.
Mitingin adı "Pahalılığa, işsizliğe, yoksulluğa, özelleştirmeye,
sahte sendika yasasına hayır" olmasına rağmen, mitingde taşınan
pankartların ve yapılan konuşmaların ne yazık ki hiçbiri pahalılığın,
işsizliğin, yoksulluğun, özelleştirmenin, sahte sendika yasasının
dayandığı temel olgunun ne olduğunu ortaya koymaktan uzaktı. İşçi
ve emekçilere pahalılığın, işsizliğin, yoksulluğun gerçek nedeni hakkında
doğru bilinç taşımayan, onları doğru temelde bir mücadeleye de çağıramaz.
Önce, taşınan pankart ve yapılan konuşmalardan birkaç örnek verelim:
Kortejin önünde yeralan Petrol-İş'e bağlı bir bölüm işçi "TÜPRAŞ'ın
ve İGSAŞ'ın özelleştirilmesine geçit vermeyelim", "Kâr için
değil, toplum için üretim", "Kamu bizimdir, özel onların
olsun" yazılı gömlekler giydiler. Mitingde ayrıca; "TÜPRAŞ,
POAŞ, PETKİM, TÜGSAŞ, İGSAŞ zaten bizim, halkın malı satılamaz",
"Kamu mallarını tekellere peşkeş çekenlere soruyoruz: KİT bulamayınca
ne satacaksınız?", "Kamu malı zaten bizim, 65 milyon ortaklı
TÜPRAŞ'ı sattırmayız", "Daha insanca, daha onurlu bir yaşam
için grev" gibi pankartlar taşındı.
Atılan sloganlardan bazıları şöyle: "Yaşasın birlik, dayanışma",
"Yaşar şaşırma, sabrımızı taşırma", "Direnen işçi asla
kaybetmez", "Arısı, kuşu, kurdu; sattırmayız bu yurdu",
"İşçi memur el ele, genel greve" vb. vb.
Mitinge konuşmacı olarak katılanlar da yaptıkları konuşmalarda içerik
olarak işçilerin özelleştirmeye karşı mücadele etmesini talep etmekle
sınırlı kalmaktadır.
Bu mitingin devamında 1 Nisan'da yapılan "Sosyal devlete sahip
çık" mitinginde de taşınan pankartların bir bölümü Gemlik mitingindeki
pankartlardır; konuşmalarda, sloganlarda vs. özsel bir farklılık yoktur.
Bu mitingde genelleme içinde "fabrikalar halkındır, satılamaz"
türünden sloganlar da atıldı.
Özelleştirmeye karşı
mücadele, bir bütün olarak kapitalist sisteme karşı
mücadele olarak
yürütülmeli...
Sonuç olarak eylem içinde işçilere taşınan bilinç mevcut sömürücü
devletin işçilerin, halkın devleti olduğu, ona sahip çıkılması gerektiği
bilincidir. Devlet işletmelerinin halkın malı olduğunu kitlelerin
bilincine kazımanın başka anlamı olamaz. Örneğin, TÜPRAŞ'ın halkın
malı olduğu, fabrikaların halkın malı olduğu tümüyle yalandır. Özelleştirilmek
istenen işletmeler bu devletin işletmeleridir. Bu devlet ise işçi
ve emekçilerin; halkın devleti değil, sermaye sınıfının devletidir.
Bu işletmelerin kaymağını yiyen esas olarak bu devletin bürokratlarıdır,
devlet erkanıdır; sonuç itibarıyla hakim sınıflar ve uşaklarıdır.
Dolayısıyla devletin elindeki işletmeler halkın malı değildir. Önce
olgunun bu yanı tespit edilmelidir. Gelinen aşamada, sermaye grupları
buraları doğrudan kendi ellerinde toplamak istemektedir. Bu noktadan
itibaren bu alanları kendi aralarında paylaşıyorlar. Bu paylaşmanın
sonucunda ilgili işletmelerde emek sömürüsü daha yoğunlaşacak, çok
sayıda işçinin yaptığı iş, az sayıda işçiyle yapılacak. Bu tür özelleştirilen
işletmelerde genellikle işçi statüsünde işçi çalıştırmak yerine sözleşmeli
personel çalıştırılmakta, taşeronlaşma yaygınlaştırılmaktadır. Bu
durumda sözleşmelerde en başta, çalışanların örgütlenme hakları ellerinde
alınmakta, çalışanlar patronların dayattığı ücretlerle çalışmak zorunda
bırakılmaktadır. Bütün bunların sonucunda kapitalist işletmenin yeni
sahipleri kârlarına kâr katarken; işçiler açısından daha fazla çalışmanın
karşılığı daha az ücret almak, sendikal alanda örgütsüzleştirilmek,
kazanılmış hakların tırpanlanması ve bir bölüm işçinin işsizler ordusuna
katılması demektir. Bu durum yalnızca özelleştirilen işletmedeki işçilerin
zarar görmesini değil, genel olarak işçi sınıfının zarar görmesi anlamına
gelir. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı işçi sınıfı sermaye sınıfının
özelleştirme girişimlerine karşı topyekün olarak mücadele yürütmek,
sermayenin saldırılarını geri püskürtmek zorundadır. Ama bu yapılırken
özelleştirmeye karşı mücadele içinde devlet kapitalizmi savunusuyla
işçiler, sömürücülerin iktidarını savunmak zorunda bırakılıyor. Böylece
sermaye sınıfı bir taşla iki kuş birden vuruyor. Bir yandan özelleştirmeyi
gerçekleştiriyor, diğer yandan işçi sınıfının mücadelesi sistemin
gerçek çehresine yönelmeden, sistem içinde kolayca unufak edilebiliyor.
Bu devlet,
"Sosyal Devlet" değil...
Sendika bürokratları özelleştirmeye karşı mücadele adı altında utanmazca
"sosyal devlet" söylemleriyle işçileri bu sömürücü düzene
ve onun devletine sahip çıkmaya çağırıyorlar. Bunların kapitalist
sömürü sistemiyle hiçbir sorunlarının olmadığı, tersine, işçileri
bu düzenin kuyruğuna takmak için uğraştıklarının en açık göstergelerinden
biri ortaya koydukları eylemlerin adlandırılmasında bile ortaya çıkıyor.
Özelleştirmeye karşı mücadele ediyoruz söylemleriyle "Sosyal
Devlet Yürüyüşü" yapılıyor, "Sosyal Devlete Sahip Çık"
mitingi düzenleniyor.
Peki bu devletin neresi sosyal?
Sendika bürokratlarının anlayışına göre işletmelerin bir bölümü doğrudan
devletin elindeyse o devlet sosyal devlettir. Bunların kafasına göre
kapitalist bazı işletmeleri elinde bulunduran Türk hakim sınıflarının
devleti, sosyal bir devlettir; özelleştirme işi olursa ancak o zaman
bu devlet sosyal devlet olmaktan çıkar. Bütün bunlar işçileri kandırmak,
onların kafasını bulandırmaktan başka işe yaramayan yalanlardan öte
birşey değildir. En başta bilinmesi gereken olgu şudur: İster özelleştirme
yapılsın, isterse yapılmasın, her iki durumda da bu devlet tüm toplumun
devleti değil, hakim sınıfların devletidir. Hakim sınıflar bu aracı
kendi iktidarlarını sürdürmede ezilenler üzerinde bir baskı unsuru
olarak kullanmaktadır. Bir avuç egemenin saltanatını sürdürme aracı
olan bir devlet aygıtı gerçek anlamda sosyal devlet olarak adlandırılamaz.
Kaldı ki; sendika bürokratlarının "sosyal devlet" adlandırmasını
yakıştırdıkları bu devlet yönetim biçimi olarak burjuva demokrasisini
bile uygulayacak durumda olmayan, açıkça faşizmi uygulayan bir devlettir.
İşçiler, emekçiler açısından, ezilen ulus ve milliyetler açısından
burjuva demokrasisi çerçevesinde olması gereken bazı ekonomik-demokratik
haklar bu faşist devlet tarafından tanınmamakta, hak kırıntılarına
bile izin vermemektedir. Ezilen sınıflar bu olguyu kendi pratik yaşamlarında
görüyor, yaşıyorlar. Bu devlette kimsenin istediği gibi kendisini
tanımlama hakkı bile yoktur, herkesin kimliğini, hangi milliyetten
olduğunu vs. bu devlet belirler! Bu devlette parası olmayanın doktor
yüzü görme imkânı yoktur. Eğer bir yolunu bulup hastaneye yatmışsa
parasını ödeyene kadar rehin tutulmakla karşıkarşıyadır. İşsiz olan
ekmek parasını nasıl bulacağını kendisi hesaplamak zorundadır. Çocuğunu
okutmak isteyen okul masrafını nasıl karşılayacağını kendisi çözmek
zorundadır. Parası olan okur, parası olan yaşar! Bu devletin ev kadınına
reva gördüğü ev köleliğidir. Bu devlet küçük bir azınlığa "kıyak
emeklilik" imkânı tanırken geniş yığınlara "mezarda emekliliği"
öngören bir devlettir. vs.vb. Bu devlet böyle bir devlettir. Böyle
bir devleti bile sosyal devlet olarak tanımlamak sömürü sistemini,
faşist rejimi şirin göstermekten öte bir anlam ifade etmez.
"Yurt" çoktan satılmış...
Sendika bürokratlarının yanısıra solculuk, sosyalistlik iddiasıyla
hareket eden İP, EMEP gibileri de işçilerin bilincini karartmak için
ellerinden geleni yapıyorlar. Örneğin işçi eylemleri içinde EMEP'in
sınıfa taşıdığı bilinç şu sloganda özlü ifadesini buluyor: "Arısı,
kuşu, kurdu; sattırmayız bu yurdu!" EMEP'in sloganı kafiye uyumu
açısından iyi. Ama bu slogan, içerik olarak, olguyu çarpıtmaktan başka
bir işe yaramamaktadır.
İlkönce bilinmesi gereken şudur: Bu ülkenin bağımsızlığı meselesi
sadece laftadır. Türk devleti bağımsız değil, emperyalizme göbekten
bağımlı bir devlettir. Ama EMEP öyle bir bilinç taşıyor ki, sanki
bu ülke IMF Ankara'da büro açtığından, bu hükümet en açık bir biçimde
onun taleplerine uyduğundan dolayı ülke satılıyormuş; bu anlamda bağımsızlığı
yeni elden gidiyormuş gibi bir bilinç taşıyor. Soruna böyle yaklaşanların
antiemperyalistliği emperyalist bazı uygulamalarla uğraşmaktan ibaret
kalır. Arısı, kurdu, kuşu... gitse de, emperyalistlerin bazı açık
dayatmaları uygulanmasa bile kapitalist bir Türkiye'nin varlığını
sürdürdüğü şartlarda bu ülkenin emperyalizme bağımlılık olgusu; bu
anlamda "yurdun satıldığı" olgusu ortadan kaldırılmış olmaz.
"Yurdu" emperyalizme sattırmamanın tek koşulu var: Emperyalizmi
bir bütün olarak ülkeden kovmak! Bunun pratikteki anlamı devrim ve
sosyalizm mücadelesini örgütlemek, devrimi, sosyalizmi gerçekleştirmektir.
İddiası bu olanların yapacağı iş; reformlar için mücadeleyi amaç edinmek,
işçi ve emekçileri reform mücadeleleriyle oyalamak değil, onları devrim
hattında örgütlemektir. Kuşkusuz bu iş, EMEP gibilerinin işi değil.
Onların işi sol söylemlerle işçilerin bilincini karartmaktır.
Sonuç olarak...
Mart süreciyle birlikte gelişen işçi hareketi içine asgari olarak
şu çerçevede doğru görüşler taşınabilir, taşınmak zorundadır:
İşçi arkadaş,
Sermayenin saldırılarına karşı sınıf kardeşlerinle omuz omuza,
örgütlü sınıf hareketi olarak mücadele et. Tepeden tırnağa kadar sana
karşı örgütlenmiş olan sermaye iktidarının saldırılarını geri püskürtmenin,
kazanılmış hakları korumanın ve yeni mevziler kazanmanın yolu en başta
kendi davana sahip çıkmaktan ve sınıf temelinde örgütlü bir güç olarak
mücadeleyi kararlıca geliştirmekten geçiyor. Burjuvazinin sana yönelik
saldırılarını bunca pervasız sürdürebilmesinin bir nedeni de senin
henüz kendi gücünün farkına varamamış olmandır, sınıf kardeşlerinle
gücünü birleştirmeyi becerememendir. Sermaye sınıfı senin zayıflıklarından
güç topluyor.
Özelleştirmeye, sendikasızlaştırmaya... karşı yürüttüğün mücadelede
haklı olan sensin, mücadeleni tüm alanlarda geliştir. Fakat mücadeleyi
yalnızca özelleştirmeye karşı bir mücadele derekesine düşürme, bu
mücadeleyi de bir bütün olarak ücretli kölelik düzenini ortadan kaldırma
mücadelesinin bir parçası olarak şekillendir. İşsizliğin, pahalılığın,
özelleştirmenin... kaynağı kapitalist sömürü sistemidir. Mücadeleni
bu sistemin temellerine karşı yönelt.
Her kim ki; bu devletin işletmelerinin halkın malı olduğunu, bu nedenle
savunulması gerektiğini sana anlatmaya çalışıyorsa açıkça yalan söylüyor.
Ne o işletmeler halkındır, ne de bu devlet sosyaldir. Seni bu devleti
sahiplenmeye çağıranlar, senin bu düzenin uysal kölesi olarak kalmanı
isteyenlerdir. Bunları söyleyenlerin senin mücadeleni düzen içinde
çarçur etmesine izin verme. Mücadeleyi onlara teslim etme, kendi ellerine
al.
Hakim sınıflar senin sınıf temelinde bilinçlenmeni, kendi davana sahip
çıkmanı, kendi kurtuluşun için örgütlenmeni engellemek için her türlü
yalana, demagojiye başvuruyor; komünistleri, devrimcileri öcü gibi
göstermeye çalışıyor. Onların seninle temas kurmasını asla istemiyor.
Bu anlaşılır da, çünkü, komünistler işçi sınıfının iktidarı için mücadele
ediyor. Onların sesine kulak ver, mücadeleni devrim ve sosyalizm için
mücadeleyle birleştir; kendi kurtuluşun için örgütlen!
20 Nisan 2000
BİR PANELİN ARDINDAN...
29 Ocak'ta Bursa'da, Bursa Sendikalar Birliği (BSB) ve Çağdaş Teknolojiyi
Tanıtım, Yayıncılık ve Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti. (ÇAĞTEK)
tarafından düzenlenen, Fransa ve Almanya'dan da konukların katıldığı
uluslararası nitelik taşıyan panelin değerlendirilmesi günümüz koşullarında
bir başka önem arzetmektedir.
Bu önem, Yeni Dünya Düzeni (YDD) diye bize yutturulmaya çalışılan
büyük sermayenin egemenliğinin tüm barbarlığı ile dünya ölçeğinde
hükümranlığını kabul ettirmeye çalıştığı bir ortamda daha da büyüktür.
Coğrafyamızda işçi konfederasyonlarının, işçi sınıfının mücadelesine,
çıkarlarına ve onun uluslararası alandaki müttefiklerine verdiği önemin
boyutlarının küçüklüğü gözönüne alındığında, BSB'nin ÇAĞTEK ile birlikte
böyle bir paneli düzenlemiş olması çok önemlidir.
Yaklaşık 300-350 katılımcının izlediği ve yer yer tartışmalara katıldığı
bu panelde şu ana konular üzerine görüşler sunuldu ve tartışıldı:
1. Bursa ve yöresinde yeni teknolojinin uygulanması, bunun sonuçları;
esnek çalışma ve sonuçları; özelleştirme ve taşeronlaştırmanın çalışma
yaşamındaki etkileri.
Konu ile ilintili olarak uluslararası alandaki durum, yansımaları.
Bu noktada MAI ve MIGA hakkında bilgilendirme ve sermayenin Seattle
toplantısına karşı yapılan eylemler hakkında bilgilendirme.
2. Emeklilerin örgütlenmesi ve uluslararası alanda deneyimlerin değerlendirilmesi.
3. Türkiye'de kamu emekçilerinin örgütlenmesi ve sorunları. Kamu emekçilerinin
uluslararası alandaki örgütlenme deneyimleri.
4. Türkiye'de ve uluslararası alanda sendikal hareketin sorunları
ve yönelimi.
Panel ile ilgili BSB ve ÇAĞTEK adına açılış konuşmaları yapıldı.
BSB adına yapılan konuşmada, sermayenin işçi sınıfına yönelik saldırıları
üzerinde durularak, Bursa Sendikalar Birliği'nin önemine değinildi
ve safların sıklaştırılması gerektiğinin, aksi takdirde yeni saldırıların
kapıda olduğunun altı çizildi.
ÇAĞTEK adına yapılan konuşmada daha çok, şirketin amacı anlatılarak,
gelinen aşamada ulusal kabuğun yırtılıp atılması ve uluslararası alanda
daha fazla eğitim ve daha fazla işbirliğinin tabandan sağlanması gerektiği;
büyük tekellerin değişik ülkelerdeki işyerlerinde tabandan birlikte
hareketliliğin önemine vurgu yapılarak, işçi konfederasyonlarının
buna gereken önemi vermediği belirtildi. ÇAĞTEK bu konferansın TIE
(Uluslararası Bilgi Birikiminin Karşılıklı Aktarımı) adlı Almanya'daki
büronun katkıları ile yapıldığını da vurguladı.
Konferansın birinci oturumunda, "Teknolojinin uygulanması, esnek
çalışmanın uygulanması ve sonuçları üzerine" başlıklı bölümde
DİSK Birleşik Metal-İş Bursa Şube Başkanı ve DİSK Tekstil Sendikası
Bursa Şube Başkanları birer konuşma yaptılar.
Birleşik Metal-İş Sendikası Şube Başkanı Selçuk Göktaş konuşması içinde,
sendikaların esnek üretim uygulamalarının istihdamı azaltıcı etkilerine
karşı mutlaka ortak bir taslak geliştirmeleri gerektiğini, yalın üretimin
sonuç olarak emeğin üretkenliğini artırarak verimlilik artışına neden
olduğunu belirttikten sonra, örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan, sosyal
güvenliğin ortadan kaldırılmasına, kıdem tazminatlarının kaldırılmasına
yönelik saldırılara karşı riski göze alarak, uluslararası sendikal
dayanışmayla birlikte eylemler örgütlenmesi gerektiğini, günü kurtaran
basın açıklamalarının yeterli olmadığının herkes tarafından bilindiğini
vurguladı.
Tekstil Sendikası Şube Başkanı Nihat Özcan yaptığı konuşmada esnekliği
kısaca anlattıktan sonra, "Soruyorum size, bunun neresi esneklik.
Benim hayatıma kasteden, çocuğumu aç bırakan, eğitimsiz bırakan, beni
ve ailemi geleceksiz bırakan bu davranışı nasıl esneklik diye tarif
edebilirsiniz. Bu esneklik değil, sertliktir, şiddettir, barbarlıktır.
Ben esneklik diye adlandırılan bu tehlikeli tanımı, dışı kırmızı şekerle
kaplanmış, içi kurtlu bir elma şekerine benzetiyorum. Bu kurtlu elma
şekerini yemeyi reddediyorum." dedi.
Bu konuşmalardan sonra Almanya'dan Stuttgart/Bosch işletmesinde işyeri
temsilciliği yapan Gertrud Moll çalıştığı işyeri hakkında bilgi verdi.
Gertrud Moll, esnek çalışmanın işyerinde yarattığı kimi sorunları
çok somut olarak anlatarak şunları söyledi: "Toparlarsak şu söylenebilir:
Bosch'ta seri üretimde bulunan kadın ve erkek işçiler, ekip çalışması
konusuna bağlanan hayalleri esas olarak yitirmişlerdir."
Aynı konuda söz alan Almanya Ticaret, Banka ve Sigorta Çalışanları
Sendikası (HBV) Mannheim Şube Başkanı Anton Kobel, çok somut olarak
kendilerinin örgütlendikleri alanda esnek üretim denilen emek karşıtı
saldırının nasıl olduğunu ortaya koyarak, sermayenin uluslararası
alandaki ortak çalışmaları ve yatırımları gözönünde bulundurularak,
başarılı olunmak isteniyorsa, sendikaların da birbirlerinden çok şey
öğrenmesi gerektiğini, birbirlerini tanımaları gerektiğini, ancak
bu şekilde ortak mücadele etme koşullarının ortaya çıkacağını, uluslararası
dayanışmanın bugün çok daha gerekli olduğunu, aynı dili konuşamazsak
da, aynı kültüre sahip olunmasa da sermaye karşısında aynı konumda
olunduğunu ve bunun için de uluslararası dayanışmada bulunmanın zorunlu
olduğunu açıkladı.
Bu konuşmacının ardından Fransa'dan RENAULT'un Cleon'daki işyerinde
sendikacılık yapan Fransalı konuşmacı Reno tekelinin durumu hakkında
bilgi verdikten sonra, mücadeleden başka bir yolun olmadığına vurgu
yaptı.
Bu konuşmalardan sonra dört ayrı kişi tarafından sorulan sorular konuk
konuşmacılarca cevaplandırıldı.
Birinci oturum içinde yeralan MAI hakkındaki konuşma ve değerlendirmeyi
DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası Dış İlişkiler Uzmanı ve MAI Grup
Sözcüsü olan Gaye Yılmaz yaptı. Konuşmasından önce 1999 yılının sonunda
Seattle'de Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) yaptığı toplantıyı protesto
ve engelleme eyleminden çekilen sinevizyon gösterimi yapıldı.
Sinevizyon gösteriminden sonra Gaye Yılmaz kapitalizmin 1800'lü yılların
sonlarından itibaren gelişimi hakkında bilgi vererek, GATT, DTÖ, MAI
konularında emperyalist politikaların arka yüzünü ayınlatmaya çalıştı.
İkinci oturum içinde emeklilerin örgütlenmesi ve sorunları üzerine
önce DİSK Emekli-Sen Bursa Şubesi adına Sema Dayana konuşma yaptı.
Bu konuşma içinde emeklilerin ülkemizde yaşayanların içinde toplam
sayılarının 6 milyonu aştığını, fakat devletin gözünde emeklilerin
Türkiye'nin "zencileri" olarak görüldüğünü; sabahın beşinde
maaş kuyruklarında, ucuz ekmek, hastane, ilaç kuyruklarında durduklarını
ve bu kuyruklarda kimi kez de öldüklerini vurgulayarak bu olumsuzluklardan
hareketle çözüm aramak amacıyla Anayasa'nın 90. maddesine dayanarak
12 Temmuz 1995'de DİSK Tüm Emekliler Sendikası'nı kurduklarını ve
kurumlaştıklarını anlattı. Kendilerinin Avrupa Emekliler ve Yaşlılar
Konfederasyonu olan FERPA'ya üye olduklarını belirtti. Konuşmasının
sonunda ise, kendilerinin yalnızca emekli maaşlarını değil, kalanlara
nasıl bir ülke bırakılacağını da dert edindiklerini, AB'den, uluslararası
tahkime, Kürt sorununa, derin devletten gericiliğin yükselişine dek
sınıf sendikacılığının nasıl somutlanacağını da gösterdiklerine vurgu
yaptı.
Bu bölümde uluslararası deneyimleri aktarmak amacıyla Fransa CGT sendikasından
bir Reno işçisi konuştu.
Konuşmacı, Fransa'da emeklilerin ayrı bir sendikal yapı olarak örgütlenmediklerini,
daha önce örgütlü bulundukları sendikaların çatıları altında kendi
sorunlarını temel alan seksiyonlar şeklinde örgütlendiklerini; bunların
kendi emeklilik haklarının savunulması, emekli maaşlarının arttırılması,
katılımcı emekliliğin ayakta durması için para yatırarak emekliliğe
ayrılma ve emekliliğin özelleştirilmesine karşı mücadele ettiklerini;
sendikal yapı içinde ise bunların tüm oturumlarda söz hakkına sahip
olduklarını; örgütlülük oranlarının tüm Fransa'da yüzde 10'u geçmediğini
ve belli miktarda sendikalara üyelik aidatları ödediklerini vurguladı.
Aynı konuda Almanya'dan Banka, Ticaret ve Sigortalar Sendikası'nın
(HBV) Mannheim-Heidelberg Şubesi Başkanı bir konuşma yaparak Almanya'ya
özgü olarak şunları anlattı: Emekli olanların çok az bir aidat karşılığı
önce örgütlü oldukları sendikalarda örgütlenmeye devam ettiklerini,
bunların sözkonusu sendikalarda komisyonları olduğunu vurgulayarak,
kendi sendikalarının şubelerinde emeklilerin grupları bulunduğunu,
bunların emeklilere yönelik danışmanlık yaptıklarını, emeklilerin
yasal hakları ile ilgili olumsuzluklar olduğundan politikacıları çağırarak
onlardan hesap sorduklarını ve böylece onları baskı altında tutmaya
çalıştıklarını; grevleri olduğunda ise birlikte bildiri dağıttıklarını,
grev yardımcılığı yaptıklarını, herhangi bir işletmede örgütlenmeye
gittiklerinde emeklilerin de bu çalışmaya katıldığını söyledi. Konuşmacı;
emeklilerin HBV bünyesinde; herhangi bir kilisenin veya belediyenin
işgal edilmesi, ya da pahalı bir restoranda pahalı yemek yiyip parasını
vermemek, pahalı bir restorana gidip bir içecek ısmarlayarak saatlerce
oturma gibi değişik eylem biçimleri uyguladıklarını; Almanya'da özellikle
emekli olan kadınların durumlarının erkek emeklilere göre daha kötü
olduğunu, çünkü emeklilikte ellerine daha az para geçtiğini belirterek;
kendilerinin emekli arkadaşlarının deneyimlerinden yararlanmak istediğine
de konuşması içinde vurgu yaptı.
Üçüncü oturumda kamu emekçilerinin örgütlenmesi ve sorunları ve bu
bağlamda uluslararası deneyimler ele alındı.
Kamu emekçilerinin örgütlenmesi üzerine KESK Bursa Şubeler Platformu
Dönem Sözcüsü Eğitim-Sen Şube Başkanı Sayım Gültekin konuştu.
Gültekin konuşmasında, kamu emekçilerinin dünyada ve ülkedeki örgütlenmelerine
değinerek 12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbeyle tüm sendika, dernek
vb. örgütlülüğe son verildiğini, yöneticilerinin tutuklandığını, 1982
yılında kabul ettirilen yeni anayasada yeralan 657 sayılı devlet memurları
kanununda açıkça memurların örgütlenmesini yasaklayan bir maddenin
olmamasının bilim çevreleri ve kamu emekçileri arasında tartışmalara
yol açtığını; 1986'dan sonra yapılan paneller ve konferanslar sonucunda
bu alanda da sendikalar kurulabilir düşüncesinin egemen hale geldiğini
belirtti. Gültekin; bu dönemle birlikte meşru temelde sendikal haklarını
kullanmaya başlayan kamu emekçilerinin, Anayasal yasaklama olmamakla
birlikte kamu çalışanlarının sendikal hak ve özgürlükler mücadelesini
hukuksal olarak arka planında TC devletinin altına imza attığı uluslararası
sözleşmelerle güçlendirildiğini söyledi. Gültekin konuşmasında bu
sözleşmeleri şöyle sıraladı:
* 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nca kabul
edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 23. maddesi,
* 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanıp 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe giren
İnsan Haklarının ve Ana Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin
11. maddesi,
* Uluslararası Çalışma Örgütü İLO'nun sendika özgürlüğü ve sendikalaşma
hakkının korunmasına ilişkin 87 sayılı yasa...
Kamu hizmetinde örgütlenme hakkının korunması ve çalışma koşullarının
belirlenmesi işlemine ilişkin 151 sayılı sözleşmenin her kesimi içerecek
şekilde sendika hakkı tanıdığını; Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca
ve yöntemine uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler
yasa hükmünde olduğu ve bunlar iç hukukla bütünleşerek bağlayıcılık
kazandığı için kamu emekçilerinin sendikalaşması önünde yasal engellerin
olmadığı kanaatine vardıklarını açıklayan Gültekin; bu süreçten sonra
kamu emekçilerinin mücadeleci geleneği hakkında bilgi verdi.
Türk-Kamu Sen'in işbirlikçi tutumunu eleştiren KESK Bursa Şubeler
Platformu Dönem Sözcüsü ve Eğitim-Sen Şube Başkanı Sayım Gültekin;
11-12 Kasım 1995 tarihinde 28 sendikadan 500 delegenin katılımı ile
Ankara'da konfederasyonun tüzük kurultayını gerçekleştirdiklerini;
8 Aralık 1995 tarihinde resmen KESK'i kurduklarını ve bu aşamadan
sonra sınıf ve kitle sendikacılığı temelinde, grev ve toplu sözleşme
hakkını kullanmak için mücadele verdiklerini; bu noktada TÜM BEL-SEN'in
imzalamış olduğu toplu sözleşmelerin uygulanamaması yeniden hukuksal
mücadeleyi ön plana çıkardığını, bunun sonucu Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne başvurduklarını ve bu başvurunun kabul gördüğünü; KESK'in
ETUC ve ICFTU ile üyelik ilişkileri için başvuruda bulunduğunu açıkladı.
Gültekin, konuşmasının sonlarına doğru amaca henüz ulaşılmadığını,
bu amaçlara varmak için,
* Anayasanın değiştirilmesi ve demokratikleştirilmesini,
* Çalışma yasalarının değiştirilmesi ve örgütlenme önündeki engellerin
kaldırılmasını,
* Çalışanların ortak bir ifadeyle tanımlanmasını ve haklarının tek
bir yasayla düzenlenmesini,
* Siyaset hakkının ayrımsız herkese tanınmasını,
* Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması için
mücadele edeceklerinin altını çizdi.
Almanya'dan konuk olarak gelen ÖTV sendikasının bir üyesi ise, kamu
emekçilerinin örgütlenmesi sürecini anlattı. Gelinen yerde kamu emekçileri
dahil olmak üzere tüm Alman sendikalarında üye kaybının sözkonusu
olduğunu, kazanılmış hakların budandığnı, kamu alanında uygulanmakta
olan esnek çalışmanın da işsizlerin sayısının artmasının ve sendikasızlaştırılmanın
bir nedeni olduğunu, bu sektörde de çalışma zamanlarının esnekleştirildiğini,
tam gün çalışanların sayısında hızlı bir şekilde düşme yaşandığını,
mini çalışma biçimleriyle çalışanların aldıkları maaşlarla geçinmekte
büyük zorluklar çektiklerini belirterek, Türkiye'deki ve Almanya'daki
kamu emekçilerinin temelde aynı sorunlarla karşılaştıklarını, her
iki ülkede çalışanların çalıştıkları işyerlerinin sahibi olmadıklarını,
hepsinin belli bir ücret ya da maaş karşılığında bir patrona çalışmak
zorunda kaldıklarını ve her ülkedeki kamu emekçilerine karşı sermayenin
saldırı durumunda olduğunu, devletin de bu saldırılarda açıkça patronların
yanında yer aldığını ve bunun için de her iki ülkedeki kamu emekçilerinin
örgütlenmelerini daha da pekiştirmelerini ve mücadelelerini daha güçlü
bir şekilde yürütmekten başka çareleri olmadığını açıkladı.
Bu bölüm içinde TIE'den Jens Huhn söz hakkı alarak, diğer şeylerin
yanında, Almanya'da özellikle muhtarlıklarda, belediyelerde tasarruf
planlarının bir sonucu olarak devlet dairelerindeki esnekleşme-incelmenin,
-ki buna incelmiş-zayıflamış devlet de diyorlar- çok değişik çalışma
zamanlarının uygulandığını, bazı işlerin taşerona verildiğini, gelenekselleşmiş
çalışma zamanlarının giderek yok edildiğini belirtti.
Bu konuşmalardan sonra, bu bölümde söz hakkı alarak konuşan toplam
6 kişi oldu. Bu aslında alışılmışlığın ötesinde olumlu bir gelişme
idi. Çünkü, başka panellerde belli etiketlerin sahibi olanlar, ya
da sendika bürokrasisinden birileri belli konuşmalar yaparlar ve dinleyenler
en iyi halde bir iki soru sorabilirlerdi. Burada farklı olarak dinleyiciler
katılımcı rolünü olumlu olarak üzerlenip kendi görüşlerini de ortaya
koydular. Bu tecrübenin giderek bir yeni gelenek halinde yaşatılması
gerekmektedir.
Konuşmalarda öne çıkan kimi çarpıcı görüşler şöyleydi:
* KESK toplu sözleşme hakkını söke söke almalıdır. Kamuoyunda, "yasal
düzenleme yok, biz toplu sözleşme yapamayız" şeklindeki yanılsama
yanlıştır. Aslında toplu sözleşme yapma hakkımız vardır; önemli olan
güçlü eylemlerle bu iradeyi hükümetin önüne koymaktır.
* Sermaye öyle dizginsiz ve azgın bir saldırı kampanyası içindedir
ki, bunun için bütün ulusal ve uluslararası güçlerini seferber etmiştir.
Bizler de aynı şekilde ve kararlılıkla davranırsak ancak, bu saldırıları
göğüsler ve geri püskürtebiliriz.
* KESK'in genel mücadelesine bakıldığında fazla yakınma hakkının olduğunu
düşünmüyorum; çünkü KESK yapılabilmesi gerekenleri yapmadı diye düşünüyorum.
Bizim en büyük hatamız, özelleştirmeye karşı durmadık, 5 Nisan kararlarına
karşı duramadık, sürgünlere karşı duramadık. Grev ile grev hakkının
kazanılacağı bilinci ile biz grevi yumuşatarak iş bırakmayı, iş bırakmayı
da kendi işyerlerimizde vizite eylemlerini birer ikişer saatlik eylemlere
dönüştürerek bu günlere gelinmiştir. KESK'i gerçek anlamda sendika
yapmak istiyorsak sınıf ve kitle sendikacılığı yuvarlamasından vazgeçmeli;
ciddi anlamda sendika hangi sınıf temeli üzerine oturtulmuş deyip
samimi olarak, hiç bir kişisel kaygı gütmeden, yeni bir yapılanma,
yeni bir örgütlenme içine girmeli; insanca, onurluca ayakta durmayı
öğrenmeliyiz. Ben bu konuda emin değilim.
* Bir konuşmacı Stand By Anlaşmasına değinerek, bunun kamu harcamalarının
daraltılması, ücretlerin dondurulması, tarım sübvansiyonlarının kaldırılması
ve iç pazarın uluslararası rekabete açılması, yabancı yatırımlar ve
yabancı sermaye hareketlerinin teşvik edilmesini sağlayıcı yapısal
ve kurumsal düzenlemelerin yapılması, ihracata rekabet sağlayıcı unsur
olarak döviz kurunun düzenli olarak ayarlanması, ihracatı özendirici
tedbirler alınması, özelleştirmelerin hemen gerçekleşmesi anlamına
geldiğini belirterek, sınıfın öncülerinin örgütlerini bu mücadele
sürecine katmak sorumluluğunda olduklarını ve bu öncünün tabanı eleştiren
değil, kendisini sorgulayan öncü olması gerektiğini dile getirdi.
* Özellikle Avrupa Birliği'ne girmeye hazırlandığımız bir dönemde,
bazıları için bu gelişmenin alkışlandığı bir dönemde, çeşitli Avrupa
ülkelerinden gelen sendikacılarla birlikte bir panel düzenlemiş bulunuyoruz;
kimisine göre Avrupa'nın güzelliklerine hasret kaldığımız bir dönemde,
bu Avrupalı emekçilerin anlatımları bize ışık tutuyor; bizim yaşadığımız
sorunların Avrupa'da da yaşandığı, orada da işsizliğin olduğu, orada
da sendikasızlaştırmanın olduğu, orada da haksızlıkların olduğu gözler
önüne serilmektedir. Kısacası globalleşme ile birlikte sermayenin
saldırılarının yoğunlaştığı dünyamızda emekçilerin nerede olursa olsun
sorunlarının ortak olduğu, sermaye tarafından acımasızca sömürüldüğü
gün gibi aşikardır. Sınıf sendikacılığının terkedilmesi bir anlamda
emekçilerin mücadelesini gevşetmiştir. Tek çözüm, sendikaların yeniden
sınıf perspekifiyle örgütlenmesi, sermayenin saldırısına karşı sınıf
dayanışması ile karşı koyması gerekir.
* Sendikamızın tüzüğünde toplumsal barışa hizmet eden "anadilde
eğitim" ilkesinin hükümetin dışişleri bakanı tarafından bile
dillendirildi. Biz bu sorunu anmaktan çekinirsek, gerçekçi olur muyuz?
"Yaşasın Halkların Kardeşliği!" enternasyonal düşüncemizi
nasıl hayata geçiririz?
Dördüncü oturumda Türkiye sendikal hareketinin sorunları, yönelimi
üzerine ve uluslararası deneyimler üzerine konuşuldu ve tartışıldı.
Bursa Sendikalar Birliği adına TÜMTİS Şube Başkanı Gürel Yılmaz konuşma
yaptı. Gürel Yılmaz, tekelci sermayenin, dünya ölçeğinde işçi ve emekçi
yığınların kazanmış oldukları hakları yok etmek, onların sefaleti
pahasına servetlerini büyütmek için "Yeni Dünya Düzeni",
"Globalleşme" vb. adlar altında saldırılarını yoğunlaştırdıklarını;
bu saldırıların sosyal hakların kısıtlanması, işten çıkarmalar, düşük
ücret dayatmaları, emek sömürüsünün yoğunlaşması vb. şeklinde sürdüğünü;
taşeronlaştırma, özelleştirme, esnek çalışma, kiralık işçilik uygulamaların
bu saldırıların araçları olarak devreye sokulduğunu ve bu saldırıların
ilk hedefinin sendikal örgütlülük olduğunu; çünkü sınıfı örgütsüz
kılmanın sınıfı savunmasız bırakma anlamına geldiğini; bu nedenle
sendikasızlaştırma, sermayenin dünya ölçüsünde emeğe saldırısında
ilk amaç olduğunu vurgulayarak; sermayenin bu global saldırısına karşı
işçi ve emekçilerin de uluslararası birliği, ortak mücadelesi ve dayanışmasının
gerekli olduğunu belirtti. Gürel Yılmaz konuşmasında, üyelik prosedürünün
örgütlenme önünde engel teşkil eden mevcut iş yasalarının işveren
lehine düzenlenmiş olduğunu, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yasasının
grev hakkını pratikte yok ettiğini, sendikalar yasasının toplu iş
sözleşmesi düzenini ihlal ettiğini, kaçak çalıştırmanın çok yaygın
olduğunu ve bu noktada verilen cezaların caydırıcı nitelikte olmadığını,
özelleştirmenin örgütlülüğün dağıtılması anlamına geldiğini, işsizlik
ve sermayeye kaynak aktarımı anlamına geldiğini, taşeronlaştırmanın
örgütlenmenin önünde engel olduğunu vurguladı.
Yılmaz, mevcut sendikaların bu saldırılar karşısında boyun eğdiğini,
kimi zaman ihanet düzeyine varan uzlaşmalarının ancak sendikal bürokrasisinin
burjuva sınıf tutumu ile izah edilebileceğini, bunların temsil ettiği
işçilerin ücretlerinin 10 misline varan ücretler aldığını ve yaşam
tarzı ile sınıftan kopmuş olduklarını, işçilere yabancılaştıklarını;
bundan hareketle de sendikal bürokrasinin egemenliği kırılmadan örgütlenmenin
geliştirilemeyeceğinin, hak gasplarının önlenemeyeceğinin ve ne de
demokrasi mücadelesinde bir atılım yapılabileceğinin altını çizdi.
Bu sorunların çözümünde tek eksiğin doğru önderlikten yoksunluk olduğunu
söyleyen Yılmaz; "Türkiye işçi sınıfı tarihi, yarattığı önderlerine
yenilerini ekleyecek güç ve birikimdedir. Bunun için de karamsarlık
yerine mücadele, sendikasızlaştırmaya karşı daha fazla örgütlenme,
dayanışma ve birliği uluslararası boyutlara taşımak gerekir"
dedi.
Bu oturumda ikinci konuşmacı olarak TIE'den Jens Huhn konuştu. Jens
Huhn uluslararası alanda her ülkenin kendi özgün koşulları olduğunu,
fakat sınıf hareketinin ortak sorunlarının olduğunu, bunların, işsizlik,
çalışanların yaptığı işlerin daha da yoğunlaştırılması, çalışanların
parçalanması, sendikal hakların tırpanlanması ve sosyal hakların budanması...
şeklinde olduğunu belirtti. Huhn, uluslararası alanda sendikaların
mücadelesinin bu saldırılara karşı yetersiz olduğunu, bazı dönemlerde
verilen mücadelelerin ise sermayenin ve onun basınının globalleşme
dediği gelişme tarafından başarısızlığa uğratıldığını; egemenlerin
yapmak istediği saldırıyı gerçekleştirmek için, "siz bu konuda
istenilen anlaşmayı yapmazsanız, üretimi başka ülkeye kaydırırım"
şeklinde tavır takınıp şantaja başvurduğunu; sendikaların da bu şantaj
karşısında genelde geri adım atma durumunda kaldıklarını ve bu tutumun
sendikaların güç kaybetmelerine yol açtığını belirterek cOĞmenejerlik
anlamına da gelen bu tutuma karşı örnek tavırların da olduğunu belirtti.
Huhn; örnek olarak Kanada Otomobil İşçileri Sendikası'nı gösterdi.
Bu sendikanın bir kaç yıl önce Amerikan otomobil işçilerinin sermaye
ile işbirlikçi tutumuna karşı tavır alarak onlardan ayrıldığını; bağımsız
yapısını oluşturduğunu belirten Huhn, Kanada Otomobil İşçileri Sendikası'nın
sermaye ile emek arasında uzlaşmaz zıt çelişkilerin olduğunu işbirlikçiliğin
işçilerin çıkarına ihanet anlamına geldiğini savunduğunu söyledi.
İkinci önemli noktanın ise, sendikaların tüm sınıfı örgütleme görevinin
olduğunu fakat genelde bu sendikaların çalışan işçileri örgütlemeye
çalıştığını; üçüncüsü ise, sendikaların yalnızca toplu sözleşme kurumları
olmadıkları, tüm sınıfın çıkarlarının temsilcisi olduklarını belirtti.
Sermayenin saldırısına karşı Kanada Otomobil İşçileri Sendikası'nın
verdiği mücadele gibi, örneğin, bir yıl boyunca değişik şehirlerde
eylemler yaparak tüm ülkeye yayılan bir mücadele hattının izlenmesinin
mümkün olduğunu; global saldırıya karşı Bursa'da yapılan bu panel
gibi daha bir dizi ülkede panellerin yapılmasının gerekli ve zorunlu
olduğunu belirterek sermayeye karşı ortak mücadelenin örgütlenebileceğine
vurgu yaptı.
Bu konu hakkında Fransa Renault işyerinde CGT Sendikası'ndan Gerard
Prevost bir konuşma yaptı. Prevost konuşmasında Fransa'daki sendikal
yapılanmayı anlattıktan sonra, Türkiye'de olduğu gibi, Fransa'da ve
Avrupa'da da çalışanların yaşam seviyesinde sürekli bir gerilemenin
olduğunu, kendilerinin de işsizliği ve işten çıkarmaları yaşadıklarını,
bunun küreselleşmeden kaynaklanan sorunlar olduğunu, tüm bunlara karşı
birlikte mücadele etmek gerektiğini; herkesin arzusunun, özleminin
hem ulusal ve hem de uluslararası alanda işçi sınıfının bölünmüşlüğünün,
dağınıklığının aşılarak ortak örgütlenmenin sağlanmasından geçtiğini,
bunun nasıl olacağının arayışı ve tartışması içinde olduklarına vurgu
yaptı.
Bu konuşmalardan sonra tartışma bölümüne geçildi. Elektrik kesintisi
tehlikesinden dolayı konuşmalar kısa kesilmeye çalışılmasına rağmen
bu bölümde toplam dört kişi söz alarak konuştu. Aslında bu bölümde
tartışmanın biraz daha boyutlanması bekleniyordu ve fakat bahsettiğimiz
elektrik sorunu herhalde bunda olumsuz rol oynadı.
Konuşmacılar kısaca şu konulara değindiler;
* Sermayenin ve onun sözcülerinin sendikalar bitti, işçi hareketi
bitti iddialarının tersine son yıllarda gerek ülkede ve gerekse uluslararası
alanda güçlü işçi eylemlerinin gerçekleştiğini, sendikal hareketin
uluslararasılaşmasının hayati sorun olduğunu, sermayenin uluslararası
alandaki saldırısına karşı emeğin de uluslararası bir karşı tutum
geliştirmesinin yakıcı bir talep olarak ortaya çıktığını, bunun için
de mücadeleci sendikacıların, sınıf sendikacılığı ilkelerinin sendikal
hareket içinde hakim kılınması için çalışmak gerektiğini, işçi ve
emekçi hareketinin siyasallaşması, işçi ve emekçilerin kendi partilerini
güçlendirmesinin gerekli olduğunu bir dizi ülkede olduğu gibi Türkiye'de
de sendikacılara ve işçi önderlerine karşı sermayenin ve gericiliğin
düzenlediği katliamlara karşı bir güç birliğinin oluşturulması gerektiği
savunuldu.
* Son 20 yılda sendikal hareketin güçsüzleşmiş olması, kazandığı mevzileri
kaybetmesinin üç ana nedeni olduğu; bunların, "sosyalist"
sistemde yaşanan çözülmenin sınıf üzerinde yarattığı bilinç bulanıklığı
ve hedef kaybı; "sosyal devlet"in ortadan kaldırılması sonucu
artan işsizlik ve esnek çalışma uygulamaları; sendika yönetimlerini
elinde bulunduran "uzlaşmacı sendikal anlayış"ın sermayeye
teslim olması ve "sendika ağalığı" şeklinde tabir ettiğimiz
olgunun aşağı yukarı tüm sendikalarda hayat bulması sonucu, sendikalara
duyulan güvenin yok olması olduğu belirtildi.
* Teknik elemanlar sorununun önemli bir sorun olduğunu, bunun için
kapsam sorununun çözülmesi gerektiğini, bunun için ama DİSK Birleşik
Metal-İş sendikasında olduğu gibi teknik elemanların işçilerle birlikte
aynı sendikal çatı altında örgütlenmeye gitmeleri gerektiği, sermayenin,
"şimdi bilgisayar çıktı, işçi sınıfının yapısı değişti"
gibi demagojilerine karşı mücadele etmek gerektiğini, bunun için bilgisayar
emekçilerinin sermaye karşısına çıkarak, "Biz de bilgisayar emekçileriyiz"
demelerinin önemli olduğunu, sermayenin saldırısına, ideolojik saldırısına
karşı da değişik araçların kullanılması gerektiğini, bunun için de
internetin de kullanılması üzerinden tüm dünyaya derdimizi anlatmamız
gerektiğini açıkladı.
* Bir çok arkadaşın kendi arasında konuştuklarında sendikaların olumsuz
durumundan, sendikaların bizi sattığından vb. bahsedildiğini, bu tespitlerin
yeterli olmadığını, bunun karşısında sendikaları denetlemek için en
önemli araçlardan birisi olan Grev ve Mücadele Komiteleri'nin örgütlenmesi
gerektiğini, böylece hem sendikaların daha iyi denetlenebileceğini
ve hem de sendikaların işçileri kolay biçimde satamayacağının da savunulması
gerekir.
Bu konuşmaların ardından Bursa Sendikalar Birliği adına Gürel Yılmaz
kapanış konuşmasını yaptı.
Bu konuşma şöyleydi:
"Değerli dostlar,
Sabahtan beri emekçilerin sorunlarını tartıştık. Yurtdışından gelen
sendikacı dostlarımızın deneyimlerini kavramaya çalıştık. Sanıyorum
onlar da bizim deneyimlerimizi, bizim birikimlerimizi buradan kendi
ülkelerine taşıyacaklar. Ama altını kalın çizgilerle çizmek istediğim
bir şey var:
İki aylık bir süredir medya ve sermaye örgütlerinin temsilcilerinin
Avrupa Birliği'ne aday ülke olmamızın getirdiği sonuçlar itibariyle
Türkiye'ye demokrasinin geleceğini, özellikle de sendikacıların bir
bölümünde de sendikal hakların genişleyeceği, kazanımların artacağı
yönünde bir yanıltmaca vardır. Ama bugün gördük ki konuşma yapan her
iki ülkenin mensupları da Avrupa Birliği ülkelerinden gelen dostlar.
Gördük ki, Avrupa Birliği'ne giren ülkelerdeki emekçiler dün olduklarından
bugün daha kötü haldeler. Avrupa Birliği emekçilerin kazanımlarını
artıran bir örgütlenme değil, sermayenin daha kolay yayılmasını sağlayan,
sermayenin egemenliğinin diğer ülkelere daha kolay taşınmasını sağlayan
bir sermaye örgütü olduğunu, sanıyorum bu panelden çıkan en önemli
sonuç olarak hepimiz bilgi hanelerimize yazacağız.
BSB ile ÇAĞTEK'in ortaklığı ile düzenlenen, ÇAĞTEK'in katkıları
ile düzenlenen bu panelin sonuna gelmiş bulunuyoruz. İşte sendikaların
önündeki sorunlar derken, Enerji Yapı Yol-Sen Şube Başkanı arkadaş
bahsetti; gerçekten elektrik kesintilerine gerek olmadığı halde bugün
Bursa'nın 1,5 saat sabah 1,5 saat akşam saatlerinde elektrik kesintileri
uygulanıyor. Amaç ne? Amaç nükleer santrallerine olanak tanımak, nükleer
santrallerin gerekliliğinin insanlar tarafından düşünülür hale getirilmesini
sağlamak. En büyük sorunlardan birisi de bu.
Ben bu tür panellerin devam edeceği umuduyla, mücadelenin devam edeceği
umuduyla, özellikle özelleştirmeye karşı, -biliyorsunuz hükümet 2000
yılını özelleştirme yılı ilan etti- BSB'nin tüm emek örgütlerine bir
ışık yakması dileğiyle hepinize saygılar sunuyorum."
Panelin bu şekilde sonuçlanmasının ardından ikinci gün, yani 30 Ocak
günü atölye çalışmasına benzer bir çalışma yapıldı.
Atölye çalışmalarında Bursa'daki kamu emekçileri Almanya'dan gelen
konuklarla kamu emekçilerinin sorunları üzerine özel olarak bir araya
gelerek sorunlarını konuştular.
Fransa ve Bursa'daki Renault işçileri bir araya gelerek Reno tekelindeki
işçilerin sorunları ve geleceği üzerine konuştular.
Almanya'daki Bosch tekelinde çalışan konuk ile Bursa Bosch'taki işçiler
kendi sorunlarını tartıştılar ve ilişkilerin sürdürülmesinin gerekliliğine
karar verdiler.
Emekli-Sen sendika şubesi kendi üyelerini biraraya getirerek Fransa'dan
gelen konuklarla emeklilerin sorunları ve tecrübeleri üzerine fikir
alışverişinde bulundular.
Atölye çalışmalarının ardından Petrol-İş Bursa şubesinde yerel basının
geniş katılımı ile basın açıklaması yapıldı. Bursa özgülünde olumlu
olan bir yan tüm sansürlere rağmen şimdilik Bursa'daki yerel basın
organlarının yapılan işçi eylemleri hakkında diğer basından daha fazla
bilgi vermesidir.
Kısaca toparlanacak olursa, bu panel ülke çapında bir ilki temsil
ediyordu.
İlk defa bir ildeki değişik konfederasyonlara bağlı sendika şubelerinin
çoğunluğu tarafından oluşturulan bir birlik, sendika bürokrasisini
aşarak uluslararası bir konferansı, bir eğitim şirketi olan ÇAĞTEK
ile birlikte düzenlemiş ve tabanını bu panele katarak, sendikal hareketin
içinde bulunduğu sorunlara çözüm aramaya çalışmışlardır.
Bu ilkin büyütülmesi, geliştirilmesi bir görevdir.
Sınıfın öncüleri yaklaşık 300'ün üzerinde çalışanın katıldığı bu panellerden
daha iyi yararlanmasını ve onlara doğru düşüncelerin kavratılmasını
öğrenmelidirler.
Bu panelde dikkati çeken bir olgu, Türkiyeli sendikacıların istisnalar
hariç genelde konuşmalarını genel tutmaları ve genel ajitatif konuşmalar
yapmaları idi; bunun karşısında konukların kendi ülkelerindeki emekçilerin
sorunlarını çok daha detaylı, çok daha somut ve çözüm önerileri konusunda
da kendileri açısından yine somut tespitlerle öne çıkmaları idi.
Türkiyeli sınıf bilinçli işçiler sınıfı kucaklamak istiyorlarsa, onların
sorunlarının daha derinine dalmaları ve çok daha somut önerilerle
mücadelelerini sağlam zeminler üzerine oturtmalıdırlar.
Yine sendikal hareketin, işçi sınıfı hareketinin sorunları hakkında
yapılan bir değerlendirme, bir iki istisna hariç, tek ayak üzerinde
yürüdü; çünkü işçi sınıfı hareketinin öncü gücü olan, yönlendirici
gücü olan bir partinin gerekliliği ve inşası uygun biçimde gündeme
getirilemezse, sorunda yine çözümsüzlük hüküm sürecektir.
Eğer bugün sınıf darmadağınık ve sermayenin saldırısına karşı güçsüz
ise, bunda sınıfın kendi gerçek partisini güçlendirememiş olması temel
zaafı yatmaktadır. Bolşevik bir partinin inşası ve bunun sınıf hareketi
ile bütünleşmesi bu panellerin ana konularından birisi olmak zorundadır.
En azından konuların içinde bu fikir mutlaka uygun bir biçimde tartışılmalıdır.
Yine çokça sendikal bürokrasiden, onun ihanetinden bahsetmek yetmez
-ki bundan bahsetmek muhakkak gereklidir-, ona karşı hangi araçları
yaratmamız gerektiği mutlaka tartışılıp netleştirilmelidir. Bir konuşmacının
doğru olarak Grev ve Mücadele Komiteleri'ni savunması da, bu komitelerin
nasıl olacağı, nasıl işleyeceği açılmadan anlaşılmaz kalmaktadır.
Grev ve Mücadele Komiteleri'nin yaratılması, işlevi, geleceği ile
ilgili olarak ülkedeki koşullar çok iyi bir şekilde özümsenerek ortaya
konulmalıdır.
Yine sendikal örgütlülüğün sermaye tarafından dağıtıldığı söylenmesi
bir olgunun açıklanmasıdır ve fakat buna karşı verili yasalara dayanarak
örgütlenmenin bugünün koşullarında büyütülmesinin bugünkü çalışma
biçimleri ile imkânsız olduğu ve mutlaka yasal olmayan yollardan örgütlenmenin
gerekli olduğu; bu konuda Güney Koreli işçilerin sendikal deneyimlerinin
bir örnek olduğu tartışılmadan yine soruna gerçekçi bir çözüm bulunamaz
diye düşünüyorum.
Bir başka temel sorun da şudur:
İşçi hareketi artık, dünya şirketleri konumuna gelen büyük sermaye
tekellerinin çalışanı durumunda olan sendikal bürokrasiyi aşarak kendi
iç örgütlenmesini sağlamanın kaçınılmaz bir görev olduğunu kavramak
ve buna uygun davranmak zorundadır.
Politik partiler güçleri oranında bugünden uluslararası alanda tekellerin
çalışanlarını ulusal ölçeği aşarak enternasyonalist bir temelde bir
araya getirme görevi ile karşı karşıyadır. Bu görev hem yeteri kadar
bilince çıkartılmamaktadır, hem de bu yönde ileri adımlar atılması
için projeler bile çizilememektedir. Ama gelinen yer bu zaafın aşılmasının
zaruretini göstermektedir.
Sermayeye karşı emek güçlerinin topyekün örgütlenmesi ve mücadelesi
işçi hareketinin en önemli görevlerinden birisidir. Bu görevi de yerine
getirmek için...
HAYDİ MÜCADELEYE!
Bir Yeni Dünya İçin ÇAĞRI okuru
10 Mart 2000
