15-16 HAZİRAN BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ'NİN 30. YILDÖNÜMÜNDE:
İşçiler mücadelenizi kendi elinize alın!
Bu yıl 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin 30. yılı... 68'lerdeki
dalganın ardından Türk hakim sınıflarını titreten büyük bir işçi direnişiydi
15-16 Haziran Direnişi...
1968'lerde dünyada antiemperyalist bir fırtına esiyordu. Bu fırtına,
özellikle öğrenci gençlik hareketi içinde devrimci bir dalganın gelişmesini
beraberinde getiriyordu. Türkiye'de de genç devrimci ve komünist hareket
bu süreçte yeniden filizlenmeye başladı. Antiemperyalist fırtına içinde
mücadele sahnesinde yerini alan genç devrimci ve komünist hareket,
hakim sınıfları ve onlarla birlikte işçi hareketi içinde yuvalanan
revizyonist, reformist hareketi tedirgin ediyordu.
68'lerde esen fırtına, esas olarak öğrenci gençlik fırtınası olmasına
rağmen işçi sınıfı içinde işlerin artık eskisi gibi kolay yürümeyeceğinin,
yeni mücadelelerin gelişeceğinin de habercisiydi. Türk hakim sınıfları
bu fırtınayı daha çıkışında bertaraf etmek için kolları sıvamakta
gecikmedi. Gelişen devrimci hareketi terör hareketi olarak damgalayıp
yoketmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İşçi hareketinin devrimci
hareketle buluşmasını engellemek için sınıf içinde kendi denetimindeki
sendikaların tekelini oluşturmaya çalışıyorlardı.
İşçi sınıfını düzen içinde tutmak için kendi açılarından köşebaşlarını
garanti altına alan hakim sınıflar, içinde bulunulan koşullarda işçi
sınıfından kendilerini tedirgin edecek büyük mücadeleler örgütleyebileceğini
beklemiyorlardı. Ama yanıldılar ve büyük bir korkuyla karşıkarşıya
kaldılar. O günleri hiç hatırlamak istemiyorlar. Ama sınıf mücadeleleri
tarihinin belleği her zaman tazedir, burjuvazinin tüm çabalarına rağmen
geçmişteki mücadelerden çıkarılacak desleri hep yeniden mücadele alanlarına
taşır, hep yeniden hatırlatır.
Yıl 1970.
Aylardan Haziran...
Daha bu kadarı bile Türk hakim sınıflarını tedirgin eder. Onlar bu
tarihi hiç mi hiç hatırlamak istemezler. Çünkü bu tarih onlara sonlarını
hatırlatacak korkular tattırdı. 68'lerde esen devrim fırtınasının
ardından Türk burjuvazisi yalnızca gençlik hareketindeki devrimci
dalganın yükselişiyle karşıkarşıya değil; bu kez gerçek sınıf düşmanının,
kendi mezarını kazacak olan sınıfın; işçi sınıfının görkemli bir direnişine
tanık oluyordu.
Yıl 1970.
15-16 Haziran'da...
Yani, bundan tam 30 yıl önce, Türkiye işçi sınıfı kendiliğinden geliştirdiği
mücadeleyle görkemli bir direniş sergiliyor... Türk burjuvazisinin
yüreği ağzında...
Tam 30 yıl önceki koşullarda İstanbul, İzmit gibi şehirlerde o güne
kadar hiçe sayılan işçi sınıfı, kitleler halinde sokaklara dökülüyor,
işçi direnişi dalga dalga yükseliyordu. 15 Haziran'da 70 bine ulaşan
direnişçi işçi sayısı, 16 Haziran'da 150 bini aşıyordu...
Sokaklar zaptediliyor, barikatlar aşılıyor, güvenlik güçleriyle çatışılıyor,
gözaltına alınan işçiler karakollarda polislerden zorla geri alınıyordu.
"İşçi takımı" laf dinlemiyor, kendi bildiğini okuyordu!
İşte bu olacak iş değildi, işçinin başına buyruk hareket etmesi burjuvazi
için gelecekteki daha büyük feleketin haberi demekti!
Peki, nedir 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi? Üzerinden 30 yıl geçmesine
rağmen bunu hep yeniden, yeniden hatırlatmanın işçi sınıfı açısından
ne önemi var?
1963 yılında lokavtla sulandırılmış da olsa grev yasası çıkarıldı.
Grev mücadelesi yasal olarak kullanılacak bir hak statüsüne kavuştu.
İşçi sınıfı bu hakkını mücadele alanlarında kullanmaya, giderek hak
arama mücadelesinde bu silahı geliştirmeye başladı.
68'lerdeki devrimci dalganın gelişmesinin ardından giderek işçiler
de etkilenmeye, devrimci söylemlerle sendikal faaliyet yürüten DİSK
gibi sendikalar giderek güç toplamaya başladı. Hakim sınıflar işçilerin
büyük mücadelelerle elde etmedikleri bazı hakların geri alınması için
çareler aramaya başladılar.
Onlar açıkça basit ekonomik talepler için bile mücadele etmeyen Türk-İş'in,
DİSK gibi nispeten ekonomik demokratik bazı haklar için de mücadele
etmesi sonucu güç toplayan işçi örgütlerinin etkisini kırmak, işçi
sınıfını tümüyle kendi istedikleri yörüngede tutmak istiyorlardı.
Ekonomik, demokratik kimi talepler uğruna mücadelenin işçi hareketi
içinde gelişmesi, sınıf hareketinin kendi talepleri uğruna mücadele
içinde gelişmesi hakim sınıflar açısından kabul edilemez bir durumdu.
Çünkü reform talepleri etrafında da olsa sınıf hareketinin hakim sınıfların
doğrudan kontrolünde olmayan bir gelişmede öğreneceği çok şeyin olduğunu
egemenler biliyordu.
Örneğin, işçi sınıfının kendi gücünün farkına varması, örgütlü sınıf
hareketinin mücadeleyle çeşitli haklar elde edebileceği bilincini
edinmesi bile sermaye iktidarı açısından amansız devrimci sınıf mücadelelerinin
habercisi ve onların iktidarının sarsılmasının işaretleri olduğunu
biliyorlar. Bu yüzden hakim sınıflar "İşçi sınıfına bazı haklar
lazımsa biz veririz, onlar kendiliğinden bunun için mücadele yürütmesinler"
tavrıyla hareket eder ve buna uygun tedbirler alırlar. İşçilere sendika
mı lazım, hakim sınıflar işçilerden önce hareket eder ve onlara sendika
kurar. Türk-İş böyle bir sendikadır.
Sendika kurmasına kurarlar ama, öyle kaba hareket ederler ki, kurdukları
bu sendika genellikle militarist devlet aygıtının işçilerin sorunlarıyla
hiç bir alakası olmayan herhangi bir başka kurumu gibi hareket eder.
Kısaca ismen işçi örgütü olarak kurulan bu aygıt pratikte buna uygun
bir biçimde rolünü oynamakta oldukça acemidir, görevini ağzına gözüne
bulaştırır, tüm faaliyetiyle işçi örgütü değil devletin işçilere karşı
kurduğu bir örgüt olduğu her hareketiyle açığa çıkar. Durum bu olduğunda
nispeten işçi hakları için mücadele geliştiren işçi örgütleri doğal
olarak işçilerin sempatisini kazanır, işçileri kendi saflarında toparlamaya
başlar.
DİSK böyle bir süreçte ortaya çıkan ve gelişen bir sendikal hareket
olarak sahnede yerini alır. DİSK'teki gelişmenin kırılması, devlete
rağmen hak almanın mümkün olmadığının işçilere gösterilmesi hakim
sınıfların başvurduğu bir politikadır. Bu politikanın bir ürünü olarak
hakim sınıflar, sınıf hareketinin bağımsız gelişmesinin önlenmesi
ve Türk-İş'in işçi sınıfı içinde tekelini kurmaya yönelik çeşitli
önlemler almalarını da beraberinde getirdi.
1970'lerdeki işçi hareketinin gelişmesini engellemek, tümüyle hareketi
kendi kontrollerinde bulundurmak amacıyla hakim sınıflar yapacakları
yasal düzenlemelerle eskiden tanınmış olan bazı hakları tıpanlamayı
düşünüyorlardı.
Bunun bir somut adımı olarak 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı
Toplusözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu'nda değişiklikler yapmayı planladılar.
Hakim sınıflar o günkü koşullarda; herhangi bir işyerinde toplusözleşme
yapma hakkını işyerinin dahil olduğu işkolunda en çok üyeye sahip
olan ve o işkolunda sigortalı işçilerin 1/3'ünün üye olduğu işçi federasyonu
ya da ülke çapında faaliyet gösteren işçi sendikasına ait olması için
yasal düzenleme yapmak istiyorlardı. Böyle bir yasanın çıkması demek,
DİSK ve bazı işyerlerinde örgütlenen küçük sendikaların tasfiyesi,
Türk-İş'in kesin hakimiyet kurması demekti. Kısacası Türk devleti
kendi kurduğu sendikanın kesin hakimiyetini kurmak ve onun dışında
herhangi bir sendikal örgütlenmenin gelişmesine imkân vermemek için
yasal düzenlemeler yapmak istiyordu. Durum bu olunca Türk-İş böyle
bir düzenleme için açıkça çalışırken, DİSK ve bazı küçük sendikalar
kendi sonları demek olan karar tasarısına karşı çıktılar. DİSK bu
karar tasarısına karşı çıkmasına rağmen işçi hareketinin mücadele
içindeki gelişmesinden korkuyor, hareketi düzen çerçevesinde tutarak
mücadele edilmesini sağlamak istiyordu. Bu durum işçilerin tasarıya
karşı mücadelesi içinde açıkça ortaya çıktı.
Hakim sınıflar yapmak istedikleri yasal düzenlemeye ilişkin karar
tasarılarını meclise sunduklarında işçiler bunu protesto etmek amacıyla
15 Haziran'da İstanbul ve İzmit'te büyük bir yürüyüş düzenlediler.
O gün İstanbul ve İzmit'te hemen hemen büyük fabrikaların tümünde
üretim durdu. Türk-İş yönetimi işçileri bu harekete katılmama konusunda
uyardı, bu harekete katılanları sendikadan atacağını duyurdu. Patronlar
bu harekete katılan işçileri işten atmakla tehdit ettiler. Sermaye
iktidarı ve onların işçi sınıfı içindeki örgütlerinin tüm tehditlerine
rağmen işçiler kitleler halinde bu eyleme katıldılar. Yapılmak istenen
kanun değişikliği Türk-İş'i değil, DİSK ve diğer küçük sendikaların
tasfiyesini hedeflemesine rağmen buna karşı yalnızca DİSK'li işçiler
değil Türk-İş üyesi işçiler de kararlı bir biçimde mücadeleye atıldılar.
15 Haziran'da düzenlenen yürüyüşe işçilerin büyük bölümü katıldı.
İstanbul'da üç koldan, İzmit'te iki koldan yapılan yürüyüşe 70 bin
kişilik büyük bir katılım oldu. Polisin önlemleri, tehdit ve saldırıları
hiçbir işe yaramadı. Polis gözaltına aldığı bazı işçileri karakollara
yürüyen kitleye vermek zorunda kaldı. Gelişen hareket karşısında polis
panik içindeydi. Gözaltına aldıkları işçiler diğer işçi arkadaşları
tarafından zorla ellerinden alınıyor, polisin otoritesi sarsılıyordu.
Ertesi gün; 16 Haziran'da gösterilere katılım iki katına yükselmişti.
Bu gelişme egemenlerin büyük bir paniğe kapılmasına yetti. Bir gün
önce acz içinde kalan polis, ordu birlikleriyle takviye edildi. Polis
ve ordu; hareketi engellemek, yürüyüşün etkisini kırmak amacıyla barikatlar
kurdu. Silahsız olan işçiler silahların namluları gölgesinde kurulan
barikatların çoğunu aştılar. Levent'te, Topkapı'da, Kadıköy yakasında
işçiler yer yer polis ve askerlerle çatışmak durumunda kaldılar.
Kadıköy Yoğurtçu Parkı çevresinde bu çatışmaların en büyüğü yaşandı.
Bu çatışmada yüzlerce işçi yaralandı ve bir toplum polisi öldü. İşçiler
buna rağmen paniğe kapılıp dağılmadı, eylemi sürdürdü. Bu gelişme
hakim sınıfları daha da tedirgin etti. Kapıldıkları panikle polis
ve asker Kadıköy iskelesinde toplanan işçilerin üzerine ateş açtı.
Bu saldırıda Mustafa Baylam, Abdurrahman Bozkurt, Yaşar Yıldırım adlı
işçiler katledildi.
İşçi hareketi kontrolden çıkıyor, çığ gibi gelişiyordu. Bunu durdurmak
için artık herşey açıkça yapılmalıydı! Bu telaş içinde hakim sınıflar
demokrasi maskesini bir kenara bıraktı; İstanbul ve İzmit'te sıkıyönetim
ilan etti. Bu büyük direniş karşısında yalnızca hakim sınıfların demokrasi
maskesi değil, sınıf hareketi içinde devrimci söylemlerle işçilerin
sempatisini kazanmayı başaran reformist sendika ağalarının da maskesi
düştü. Onların da aslında işçi sınıfının gerçek savunucuları değil,
kurulu düzenin savunucuları olduğu ortaya çıktı. Hakim sınıflar işçi
hareketini bastırmak için bunları piyasaya sürmekte gecikmedi. Örneğin,
o günkü DİSK Başkanı Kemal Türkler işçilerin haklı mücadelesini savunacağına;
16 Haziran 1970'te radyo üzerinden direnişçi işçilere şöyle sesleniyordu:
"İşçi kardeşlerim, işçi sınıfının bilinçli temsilcileri, sizlere
sesleniyorum. Beni iyi dinleyiniz. Anayasamız her türlü toplantı ve
yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler Anayasa'ya
sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için, hiçbir hareketimiz Anayasa'ya
aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler,
çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz
şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatla taş atabilirler.
Tahrikler yapabilirler. DİSK Genel Başkanı olarak sizleri uyarıyorum."
İşçiler haklı talepleri için mücadele yürütüyor, devletin kazanılmış
haklarını tırpanlamak için yapmak istediği yasal düzenlemeye karşı
direniş örgütlüyorlar. Bu eylem içinde asker, polis işçilere saldırıyor,
üç işçi katlediliyor. Böyle bir eylem içinde sınıf sendikacılığı söylemleriyle
otaya çıkan sendika önderi çıkıp gelişmelerden işçileri sorumlu tutan,
onları suçlu gösteren; devleti, onun ordusunu, polisini, Anayasasını
öven, ona bağlılığı öneren çağrılar yapıyor.
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi böyle kırılmaya çalışılıyor.
Herşeye rağmen bu büyük işçi direnişi işçilerin zaferiyle sona erdi.
Hareketin amacı yapılmak istenen yasa değişikliğinin engellenmesiydi.
İşçilerin birlik içinde hareket etmesi ve kararlı bir biçimde gücünü
ortaya koyması sonucu hakim sınıflar bu yasa tasarısını geri çektiler,
yapmak istedikleri değişikliği ertelemek zorunda kaldılar.
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, gerek işçi sınıfı gerekse devrimciler
açısından büyük bir mücadele okulu oldu. O dönemde bütün devrimci
örgütler bu harekette kendilerine göre dersler çıkardılar.
Bu hareket bağlamında İbrahim Kaypakkaya'nın yaptığı değerlendirmede
bizim de bütünüyle katıldığımız bölümü aktarmak istiyoruz:
"İşçi sınıfımızın kendiliğinden gelme mücadelesi 15-16 Haziran'da
doruğuna ulaştı. İşçiler bütün burjuva ve küçükburjuva revizyonist
kliklerini tepeleyip geçtiler. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ve
arkasından gelen sıkıyönetim, bazı kadroların bilincinde önemli bir
sıçrama yarattı. Bu arkadaşlar, işçi hareketinden ve onu izleyen zor
mücadele günlerinden önemli dersler çıkardılar.
İşçi hareketi, birinci olarak, devrimin şiddete dayandığını, bunun
zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Aybar-Aren oportünizmine
ağır bir darbe indirdi.
İkinci olarak, işçi hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir
darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu hakim sınıfların ordusundan beklemenin
ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi
direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı. Süngülerin
gölgesine sığınan patronlar, sıkıyönetim makamlarıyla birlikte yüzlerce
işçiyi işten atmışlardı. Yüzlerce devrimci işçi ve aydın, sıkıyönetim
mahkemelerinde yargılandı. Bütün bunlar M. Belli'nin, D. Avcıoğlu'nun
ve H. Kıvılcımlı'nın devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya
çıkardı.
Üçüncüsü, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, gerçek kahramanın kitleler
olduğunu bir kere daha gösterdi ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak
devrim yapmayı hayal eden bireyci küçükburjuva akımlara ağır bir darbe
indirdi.
(...)
Beşincisi, 15-16 Haziran'dan sonra gelen ve üç ay süren sıkıyönetim,
en zor şartlarda dahi mücadeleye devam etmenin ancak gerçekten devrimci
bir örgütlenmeyle, kanundışı bir temel atarak ve çalışmaları bu temel
üzerine inşa ederek mümkün olabileceğini gösterdi. Legaliteye bel
bağlamanın, revizyonist örgütlenmenin, şiddetlenen sınıf mücadelesi
şartlarında halkımıza zarar vermekten başka bir işe yaramayacağını
gösterdi."
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nden çıkarılan bu dersler bugün
de sınıf hareketi içinde güncel mücadelelerde yol gösterme özelliğini
korumaktadır.
Bugün de ne yazık ki işçi sınıfı hareketinin mücadelesi sendika ağaları
ve çeşitli reformistler tarafından sistem içinde eritilmekte, işçilerin
mücadelesi düzen içi mücadele olarak yürütülmektedir.
15-16 Haziran 1970'te sendikal alandaki hak gaspına yönelik hükümetin
bir girişimine karşı 150 bini aşkın işçi sendika ağalarını da tepeleyerek
direniş mücadelesini yükseltiyor ve hakim sınıflara geri adım attırıyordu.
Türk hakim sınıfları bu hareket karşısında şaşkınlığa uğruyorlardı.
Ne yazık ki bu büyük mücadele günlerinin üzerinden tam olarak 30 yıl
geçmesine ağmen Türkiye işçi sınıfı hâlâ bu büyük direnişi aşacak
kapasitede bir direniş gerçekleştirememiştir.
1970'lerin sonlarına doğru yükselen sınıf hareketi 12 Eylül askeri
darbesiyle bastırılmış, kazanılmış haklar tırpanlanmış, rafa kaldırılmış
vs. vb. Bu gelişmeler karşısında revizyonist, reformist sendika önderleri
işçileri bir kenara bırakıp tıpış tıpış askeri garnizonların yolunu
tutmuşlardı. Durum böyle olunca işçi hareketi bu büyük saldırı karşısında
sessiz kaldı. 1989 bahar eylemleriyle bu sessizlik bozuldu, işçi hareketinin
mücadele ivmesi yükseldi. Yine bu süreçte de reformist önderlikler
gelişen işçi hareketinin mücadelesini düzen içinde eritmeyi başardılar.
Günümüzde de aynı anlayışlar işçi sınıfı hareketini yönlendirmektedir.
Sermaye sınıfı işçi sınıfına yönelik saldırılarını son bir yıldır
yoğunlaştırmakta; kitleler halinde işçiler sokağa atılmakta, işsizler
ordusu büyümektedir.
IMF'nin direktifleri doğrultusunda iş yapan hakim sınıflar açıkça
kazanılmış işçi haklarını gaspetmekte, tırpanlamaktadır. Çıkardıkları
yasalarla 30 yıl öncesinin gerisine giden bir yolda kolayca hareket
edebilmektedirler. Sermaye iktidarının bu kadar pervasız davranmasına
rağmen işçi sınıfı hareketinde sisteme yönelik ciddi bir mücadele
örgütlenememekte, gelişen mücadele de yine sistem içinde eritilebilmektedir.
Sermayenin saldırılarına karşı mücadele adına işçi sınıfı devleti
savunmak gibi bir durumla başbaşa bırakılmaktadır.
Sendika konfederasyonlarının şefleri işçi sınıfına yönelik saldırılara
karşı gerçekte işçileri mücadeleye seferber etmek bir yana, açıkça
patron örgütleriyle elele verip mevcut sistemi düzlüğe çıkarmanın
yol ve yöntemlerine kafa yoruyor, çeşitli kararlar alıyor ve bunları
uygulamaya çalışıyorlar. Enflasyonu düşürmeye destek adına hükümet
programının desteklemesini, toplumsal uzlaşma adına patronların istemlerine
boyun eğmeyi işçilere dayatıyorlar. Sermayenin azgın saldırılarını
püskürtmek için mücadeleyi değil, işlerin yoluna girmesi adına işçilerden
daha çok, daha çok fedakârlık talep ediyorlar.
Özelleştirme, taşeronlaştırma... işsizlik; IMF'nin istemlerine uygun
işçi haklarını tırpanlayan uygulamalar tam gaz sürerken sendika ağaları
işçi sınıfının düzene karşı gelişen tepkilerini yatıştırmayı organize
ediyorlar. Onlar özelleştirmeye, işsizliğe karşı mücadele adına "sosyal
devlete sahip çıkmanın" propagandasını yapıyor, işçilerin mücadelesini
sömürücü düzenin çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışıyorlar.
Özcesi işçi sınıfının hainleri işçi sınıfının başının belaları olmaya
devam ediyorlar. Üstelik gelinen süreçte sendika konfederasyonları
arasıda devletçi konumları bağlamında aralarında hiç bir fark kalmadı.
Örneğin ortaya çıktığı dönemde DİSK hiç olmazsa Türk-İş'in açık devletçi
konumuna karşın işçi sınıfının kimi ekonomik-demokratik hakları için
mücadele ediyordu, etmek zorundaydı. Ancak 12 Eylül sürecinin ardından
bu tür farklar da tümüyle silindi. Şimdi biri diğerinden daha fazla
işçiyi değil, devleti düşünmektedir.
Tüm bu olgular şunu kanıtlamaktadır; bugün varolan sendika konfederasyonları
işçi sınıfının değil sermaye iktidarının çıkarlarını savunmaktadır.
İşçi sınıfının yürüttüğü mücadelede başarı sağlaması için birinci
koşul bu tür belalardan kendini kurtarmasıdır.
15-16 Haziran'ın bıraktığı derslerin günümüz açısından canalıcı önemi
de şudur; işçi hareketi mücadelesini revizyonist, reformist önderliklere
teslim etmemeli, mücadeleyi kendi ellerine almalıdır.
Sendika ağalarına mücadeleyi teslim etmek demek, içilerin mücadelesinin
patronlara peşkeş çekilmesi demektir.
Öyleyse bugün herşeyden önce doğrudan işçilerin denetiminde olan,
kendileri dışında hareket etmeyecek ve bizzat kendileri tarafından
kurulmuş olan sağlam taban örgütlerine ihtiyaç vardır.
Bu örgüt türü sendikalardaki, işletmelerdeki, fabrikalardaki birkaç
ileri işçinin kendi aralarında kurduğu bir örgütlenme, komite vs.
değildir. Böyle bir örgütlenme işyerindeki sendikalı-sendikasız tüm
işçileri kucaklayacak olan, onların güvenini kazanmış ve onlar tarafından
seçim yoluyla işbaşına getirilmiş bir örgütlenmedir.
Sınıf mücadelesi açısından bu örgütlenmedeki en belirleyici faktör
işçilerin kendi mücadelelerini bizzat kendi ellerine almış olmalarıdır.
İşçi hareketinin bugünkü durumuna bakıldığında işin tek başına bu
yanı bile can alıcı bir öneme sahiptir. Bu halkayı (mücadeleyi kendi
eline alma) sımsıkı kavramak ve işçi hareketi içine bunu taşımak,
yaygınlaştırmak gereklidir.
Sınıf mücadelesinin bu önemli aracının işlevi ve işleyişini çeşitli
yazılarımızda ortaya koymaya çalıştık. Bu yazıda da kısaca tekrarlayalım.
Bahsettiğimiz örgüt modelini Grev ve Mücadele Komiteleri olarak adlandırıyoruz.
Bir işyerindeki sendikalı sendikasız tüm işçilerin katılımıyla kendilerini
temsil edebilecek, güvendikleri işçilerin seçim yoluyla belirlenmesi
için genel toplantılar yapılır. Bu toplantılarda işyerinin durumu
ve ihtiyaca göre sayısı belirlenmek üzere Grev ve Mücadele Komitesini
oluşturacak işçiler seçilir. Bu komite seçildikten sonra sendika temsilcileri
vb. gibi canları istediğinde işçileri bilgilendirmek biçiminde hareket
edemez. Komite her an işletmedeki işçilerle temas halindedir, işletmedeki
işçilere hesap vermekle yükümlüdür. Komitenin tamamı ya da komite
üyelerinden herhangi birini yapılacak genel bir toplantıyla görevden
almak, yerine yenisini getirmek mümkündür. Ancak böyle bir komite
işletmedeki işçileri doğrudan temsil edebilir. Bugün için böyle komiteler
ne tek tek patronların ne devletin işine gelir. Bu açıdan adı geçen
temsilcileri "yasal değil" türünden gerekçelerle muhatap
kabul etmek istemezler. Ama herşeye rağmen mücadelenin bu komiteler
üzerinde yürütülmesi, onların pazarlıklara oturmasının sağlanması
vb. için tüm işçilerin kararlıca mücadele yürütmesi lazım. Bunların
hiçbirinin yapılamadığı koşullarda sendikacılar üzerinde baskı unsuru
olarak kullanmak, sendika temsilcilerinin bu komitenin kararları dışında
hareket etmemesi, bunlarla görüşme içinde iş yapmasını sağlamak için
mücadele etmek gerekir. Mücadele olmadan hiçbir hakkın kendiliğinden
alınamayacağı unutulmamalıdır!
Mücadele, mücadele, mücadele!
İşçi sınıfının kurtuluşu kendi ellerindedir!
Mücadeleni kendi ellerine al!
20 Mayıs 2000
