2821/2822 SAYILI YASADAKİ BAZI DEĞİŞİKLİKLER BAĞLAMINDA DA...

Egemenler makyaj peşinde!

Hakim sınıflar 2821 ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'nun bazı maddelerinin değiştirilmesi, bazı maddelerine fıkra eklenmesi, bazı maddelerinin de yürürlükten kaldırılmasına çalışıyorlar. Bu konuda bir kanun tasarısı taslağı hazırlandı.
Bu taslağa ve gerekçelerine bakıldığında yürürlükte olan 2822 sayılı toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanununun gelinen süreçte hakim sınıfların işlerini zorlaştırdığı ortaya çıkıyor. Önce şunu tespit etmek gerekiyor ki; hakim sınıflar şimdiye kadar uyguladıkları bu kanun ve yasayla işçi haklarını kısıtlamış ve haksız müdahalede bulunmuşlardır. İçinde bulunduğumuz süreçte bu yasanın olduğu gibi kalması bizzat burjuvazi açısından da problemli olabilmektedir. Şimdi bunu değiştirmek istiyorlar. Bu değişiklikler varolanla mukayese edildiğinde bir ölçüde düne göre daha iyidir. Ama bu, yasanın gerçek anlamda işçilerin çıkarına uygun olarak iyileştirildiği, yapılan işin iyi olduğu anlamına gelmiyor.
Meselenin özünün daha iyi anlaşılması için şu soruları sormak gerekiyor: Yasa değişikliği işçi hareketinin mücadelesi sonucu mu gündeme gelmektedir? İşçi hareketinin somut taleplerine mi dayanmaktadır? Yapılmak istenen bu değişiklikler kime daha çok yarıyor, işçi sınıfına mı yoksa egemenlere mi? Bu değişikliğin yapılmasını dayatan koşullar nedir, buna uymanın zorunluluğu nereden kaynaklanmaktadır?...
Bugünkü işçi hareketinin mücadelesinin merkezinde, sermayenin saldırılarına karşı kendini koruma çabası durmaktadır. Somutlarsak; özelleştirme, taşeronlaştırma uygulamalarına karşı mücadele, işçi hareketinin mücadelesinde merkezi halkayı oluşturmaktadır. Bugünkü süreçte bu durum gayet anlaşılır birşeydir de. Çünkü, işçi sınıfı özelleştirmenin sonucunun işsizlik demek olduğunu pratikte yaşıyor. Bu da Türkiye gibi bir ülkede çalışanlar açısından açlık ve sefaletin boyutlarının artması demektir. Bu nedenle işsizlik, demoklesin kılıcı gibi işçi sınıfının başında sallanmaktadır. İşçi işini kaybetmemek için mücadelenin boyutlarını geri çekmekte, sosyal ve demokratik haklar için mücadeleyi ikincil bir sorun gibi görmektedir. İşsizlik canavarının dişlerine takılmama kaygısıyla toplu iş sözleşmelerinde kimi ekonomik, demokratik, sosyal hakların kısıtlanmasını işçiler bir ölçüde de olsa sineye çekmektedir. Örneğin, ücret artışlarına getirilen kısıtlamalara, sendika bürokratlarının patronlarla, hükümetle kol kola hareket ederek sınıf adına kararlar almasına, işçilere kemerleri sıkın vb. dayatmalarına karşı mücadele kendi başına yürüyen bir mücadele değil, ancak işsizliğe karşı yürütülen mücadelenin bir parçası olarak geliştirilebilmektedir. Sermayenin yoğun saldırıları karşısında topyekün savunma ve saldırı durumuna geçme anlamında genel birleşik bir mücadeleyi örgütlemede bugün açısından geri durumda olan işçi hareketi, iş yasalarının düzeltilmesi, iyileştirilmesi vb. konularda başlıca bir mücadeleyi dayatamamaktadır. Konumuz açısından somutlarsak; işçi hareketi 2821/2822 sayılı yasanın değiştirilmesini esas alan ve değiştirilmesi yönünde taleplerini ortaya koyan başlıca bir mücadele yürütmemektedir; bugün böyle bir mücadeleyi örgütleyebilecek bilinç ve örgütlülük düzeyine sahip değildir. Kaba hatlarıyla açıklamaya çalıştığımız gibi, sermayenin topyekün saldırılarından kazanılmış haklarını korumada zorlanmakta olan bir işçi hareketinin daha ileri mevzilerde konumlanması için; kendi lehine yasal düzenlemeler için mücadeleyi merkeze alması durumu da yok. Ücret artışlarına sınırlama getirilirken, işten atılırken sermayenin iktidarını tedirgin etmeyen bir mücadele hattında duran işçi hareketi, siyasal iktidarı yasal değişikliklere zorlayabilir mi? Elbetteki zorlayamaz. Bugün, bu yasal değişiklikleri gündeme getiren de esas olarak işçi hareketinin mücadelesi değil, uluslararası konjonktüre uyum bağlamında Türk burjuvazisinin ihtiyaçlarıdır.
Peki, bu yasal değişiklikler işçi hareketinin doğrudan taleplerine dayanmıyorsa ve başlıca bu konudaki mücadelesinin bir ürünü olarak gündeme gelmiyorsa; bir başka ifadeyle, eğer egemenler işçi sınıfının mücadelesinin zorunlu bir sonucu olarak bu değişiklikleri yapmıyorlarsa, durup dururken eskisinden daha kötü olmayan yasal düzenlemeleri neden yapmak istiyorlar?
Bu noktada en başta tespit edilmesi gereken olgu şudur: Bu düzenlemeler işçiler açısından kötünün biraz daha iyisi anlamına gelirken, sermaye sınıfı açısından kapitalist gelişmenin geldiği aşamanın dayattığı bir zorunluluktur. Bu yasal değişiklikler kapitalistler için gerekli hale gelmiştir. Bu değişiklikler daha üst boyutlardaki kapitalist gelişmenin vazgeçilmez taleplerindendir. Daha somut konuşursak Türk hakim sınıfları AB'ye girmek için mücadele yürütüyorlar. Bunun için ekonomik alanda da belli düzenlemelere gitmeleri gerekiyor. Buna bağlı olarak yasal düzenlemeler de yapmak zorundalar. 2821/2822 sayılı yasadaki değişikliklikleri de bu çerçevede gündeme alıyorlar.
Türkiye'de devlet yapılanması liberal kapitalist gelişmenin yasalarıyla çelişme durumuna gelmiş bulunmaktadır. Türkiye'de devlet önemli ölçüde işveren konumunda bulunuyor. Elinde önemli işletmeler bulunmaktadır. Siyasal erkin aynı zamanda patron olması liberal ekonomik gelişmenin önünü tıkamaktadır. Bu aşamadan itibaren kapitalist gelişmenin önünün açılması için devlet yapısında değişiklikler yapmak, gelişmeye uygun düzenlemeler yapmak kapitalistler açısından zorunlu hale gelmiş bulunmaktadır. Bu noktada devleti küçültmeyi gündeme aldılar. Özelleştirme, taşeronlaştırma vb. bunun bir ifadesidir. Toplu iş yasasındaki değişiklikler de bu genel gelişmenin bir parçası olarak yapılmaktadır.
Bu noktada hayatın bir çelişkisi yaşanmaktadır: İşçi sınıfı özelleştirmenin sonucu olan işsizliğe karşı mücadeleyi özelleştirmeye karşı mücadele olarak yürütmek zorundayken, aynı zamanda bu sürecin getirisi olan yasalardaki kimi düzenlemeleri de reddetmek değil, onları daha da iyileştirme talebini yükseltmek durumundadır. Bu anlaşılır bir şeydir de, çünkü her sınıf kendi çıkarları için mücadele eder. Bu bağlamda somutlarsak özelleştirme işsizlik demektir, o nedenle işçi sınıfı buna karşı mücadele eder. Ama özelleştirmeyi dayatan koşulların bir ürünü olarak burjuvazi belli yasal düzenlemeler de yapmaktadır. İşçi sınıfı yapılan bu düzenlemeleri reddetmek için değil, daha iyisinin yapılması için mücadele eder.
Kendi ekonomik çıkarları açısından iş yasalarının bazılarından eskinin çok bariz problemli noktalarında düzenleme ihtiyacı duyan egemenleri kendi keyiflerince hareket etme durumunda bırakmamak, yapılmak istenen değişiklikleri mümkün olduğu ölçüde sınıfın talepleri temelinde şekillendirmek için işçi sınıfının mücadeleyi yükseltmesi gerekiyor. Bu olmaksızın hakim sınıflar değişiklik ve düzenlemelerde yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak sorunları çözmek isterler. Buna meydan vermemek gerek.
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi bu yasal değişimler burjuvazinin ihtiyacından doğmuştur ve kendi ihtiyacını karşılamak için yeni düzenlemelere gitmektedir. Şimdi bu maddelerin en azından bize önemli görünen birkaçı üzerine somut duralım.
2822 sayılı kanunun 11. maddesinin üçüncü fıkrasına şunu eklemek istiyorlar: "Teşmil kararnamesinden yararlanan işçiler, teşmil edilen toplu iş sözleşmesinin tarafı işçi sendikasına dayanışma aidatı ödemek zorundadır."
En başta şunu söylemek gerekiyor; egemen sınıflar yasa, kanun koyarken bunun ne anlama geldiğinin halk tarafından anlaşılmamasına özel çaba sarf etmektedir. İş yasalarının ne anlama geldiğini anlamak kesinlikle bir işçinin yapabileceği iş olmadığı gibi, herhangi bir kimsenin de anlayabileceği birşey değil. Bunu ancak uzmanlar anlar, onlar da bu yasaları durmadan farklı yorumlamak durumundalar. Biri için herhangi bir kanunun açılımı bu anlama gelirken, diğeri için bir başka anlama gelebiliyor. Kısacası işçiye iş yasasıyla ilgili kitapları verseniz de onların anlamaması için gösterilen özel çaba işe yaramıştır ve işçi bu yasaları anlamamaktadır.
Yukarıdaki fıkrayı biraz anlaşılır hale getirirsek; toplu iş sözleşmesi yapma durumu olmayan, bu hakka çeşitli nedenlerle sahip olmayan işçiler bağlı bulundukları iş kolunda toplu sözleşme yapan sendikanın kazandığı haklardan yararlanmaları hükümetin bu bağlamda çıkaracağı bir kararnameyle yasal bir statüye kavuşturulur. Böylece toplu iş sözleşmesi yapma durumu olmayan işçi bu haktan yararlanmış olur. Bu nedenle bu haktan yararlanan işçiler üyesi olmasa bile toplu sözleşmeyi yapma yetkisine sahip olan ve bunu yapmış olan sendikaya aidat ödemek zorundadır.
Böyle bir uygulamanın iki yönü vardır. Birincisi, toplu sözleşme yapma durumu olmayan işyerindeki işçilerin haklarını koruma gibi bir görüntüye sahiptir. Ama bu, işin bir yanıdır. İşin ikinci yanı ise, işçilerin kendi istedikleri bir sendikada örgütlenmelerinin önü kesilmektedir. Kendi örgütlülükleri konusunda karar verme hakları ellerinden alınmaktadır. İşçi haklarını koruma görüntüsü arkasında işçiler Bakanlar Kurulu'nun istediği sendikaya aidat vermek zorunda bırakılmaktadır. Bu uygulamanın pratik anlamı devletin en iyi kontrolünde olan sendikanın güçlenmesi demektir. Küçük sendikaların gelişmesinin önüne bu uygulamayla set çekilmektedir. Bir başka nokta da şudur: En güçlü sendika aynı iş kolundaki tek sendika haline devlet eliyle getirilmek isteniyor. İşçi, istemediği sendikaya aidat ödemek zorunda bırakılıyor.
Oysa örgütsüz işyerlerinde işçilerin örgütlenmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. İşçiler işyerindeki örgütlülükleri temelinde de pazarlık yapma hakkına kavuşmalıdır. Böyle bir uygulamanın yasal statüye kavuşturulması demek, işçinin istediği sendikada örgütlenmesinin, ya da ihtiyaçlarına cevap verecek örgütlülüklerin yaratılması demektir. Bu, bir anlamda Grev ve Mücadele Komitelerinin yasal hale dönüştürülmesi de demektir. Sendikacılığın devlet denetimine bağlandığı, devletçi sendikaların geliştirilmesi için devletin her oyuna başvurduğu ve evet sınıf hareketi içinde sendika bürokrasisinin işçi hakları yerine devletin çıkarlarını savunduğu bir aşamada işçilerin işletmeler temelinde kendi örgütlülüklerini oluşturmaları ve bunlar üzerinde pazarlıklar yapmaları, haklarını savunmaları oldukça önemlidir. Böyle bir gelişme işçilerin kendi haklarını başkalarına havale etmeden bizzat kendilerinin savunması demektir; işçinin kendi mücadelesini bizzat kendi eline alması demektir. 2821/2822 sayılı yasalarda düzenlemelere gidildiği bu süreçte işçinin lehine dönüşümler sağlanması için kararlıca mücadele edilmelidir. Bu bağlamda somut olarak; Grev ve Mücadele Komitelerinin çalışmalarına olanak sağlayan düzeltmeler için çalışılmalıdır. Bu da, egemenlerin işine gelmiyor. Devlet işçinin kendi mücadelesini kendi eline almanın yolunu tıkamakta, kendi çıkarlarını düzenleme işini yapmakta ve bunu da işçiye faydalı bir iş olarak propaganda etmektedir. "Teşmil" bağlamındaki ek, bunun bir göstergesidir. Bu bağlamda da açıkça örgütsüz işçinin haklarını koruma adına onun en demokratik hakkı gözardı edilmektedir.
Kanun değişikliğinin neden yapılmak istendiğine ilişkin taslağın genel gerekçesi içinde eski yasanın "arzulanan sosyal barışı sağlamadığı gibi, sosyal tarafların karar verme yetkilerini de kısıtlamıştır" demekte ve devamında "2822 sayılı yasanın kanunun taraf etkinliğinden çok devlet etkinliğini ve vesayetini öngördüğü görülür" demektedir.
Burjuvazi işine geldiği zaman devletin yediği naneleri nasıl da ortaya koyuyor! İtiraf ediyorlar, devlet eski yasaya göre işçi haklarını değil, kendi etkinliğini korumak için hareket ediyormuş! Bu devletin başka nasıl olacağı bekleniyor? İş yasaları, yanlızca bu da değil, tüm yasalar sermayenin iktidarını güvencelemek için konmuştur. Devlet bunu korumak için vardır. Bizzat devletin kuruluşu da bu çerçevede oluşturulmuştur. Devletin önüne sistemi koruma görevi konmuş ve tüm yasalar buna göre yapılmıştır. Bütün bunlardan şaşılacak bir yan yoktur. İşçi haklarını koruma adına yapılan yasalar eskidiğinde; burjuvazinin işlerini zorlaştırdığında burjuvazi bunları yeniden düzeltme ihtiyacı duyar. Bu süreçte ortaya koydukları gerekçelerde işçi sınıfını nasıl aldattıklarını bizzat kendileri ortaya koyma durumunda kalabiliyorlar. 2821/2822 sayılı yasalar bağlamında bu olgunun çok açık ortaya çıktığını tespit etmek gerekiyor. Bu yasaların gerçek anlamda işçi haklarını korumak için yapılmadığını ortaya koydukları gerekçede bizzat kendileri söylemektedirler! Bu noktada şunu da itiraf ediyorlar: 2822 sayılı yasayla devlet tarafların haklarını değil kendi etkinliğini kurmak üzere hareket ediyormuş. O zaman devletin kendi etkinliğini kurma anlayışının sonucu, kısıtlanan, gaspedilen işçi haklarının hesabını vermeleri gerek. Bu bağlamda tek söz yok, "devlet bu, istediği zaman istediğini yapar, kimse de sesini çıkaramaz" mantığı her bağlamda işletilmeye çalışılıyor. Dün dündür, bugün bugün... Dün öyle yasa gerekliydi, bugün böyle... Sermaye sınıfı böyle bir yaklaşım sergilemekte tereddüt göstermiyor. Onlar anda işçi hareketinin düzeyinin geri olması durumunu keyiflerince kullanıyor, dilediklerince atını koşturuyorlar. Meydanı boş bırakmamak işçi sınıfının elindedir.
Yine, 2821/2822 sayılı yasalardaki değişiklik ve düzeltme amacıyla hazırlanan taslağın genel gerekçesinde Çalışma Bakanı'nın uyuşmazlığın çözümü için Yüksek Hakem Kurulu'na başvurmakla yükümlü tutulmasını "Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı İlkelerinin Uygulanmasına İlişkin 98 sayılı Sözleşme" hükümleriyle bağdaşmadığı, bu nedenle hükümetin Konferans Sözleşme ve Tavsiyeleri Uygulama (Aplikasyon) Komisyonu'nda eleştirildiği belirtilmektedir. Yani, hükümetin toplu pazarlık hakkına müdahale ettiğini, bu durumun Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) bu konudaki ilkeleriyle açıkça çeliştiğini ve bunun değiştirilmesi için baskılar geldiğini ifade ediyorlar. Burada net bir biçimde bu değişiklikleri Türkiye işçi sınıfı hareketinin müdahalesiyle değil, uluslararası eleştiri ve baskılar sonucu yapmak istediklerini ortaya koymaktalar. Durum böyle olunca da yasalarda önemli değişiklikler yapmak yerine bazı rötuşlarla işi kılıfına uydurmak için çalıştıklarını da ele vermek durumunda kalıyorlar. Örneğin, yapmak istedikleri değişikliklerin sorunları çözmekte uzak olduğunu kendileri de görüyor; bu noktada gelebilecek eleştirilere yanıt olmak üzere "genel gerekçe"de tavır takınıyorlar: "2822 sayılı Kanunda, toplu iş sözleşmesi özerkliğine ve grev ve lokavt haklarına getirilen sınırlamaların bir bölümünün anayasadan kaynaklandığı bilinmektedir. anayasada söz konusu hükümleri kısa bir süre içinde değiştirmek ve daha sonra kanunda kapsamlı bir değişiklik yapmak gerçekçi bir yaklaşım olarak görünmemektedir." diyor ve anayasanın şu anki sınırları içinde bazı iyileştirmeler yapmanın mümkün olduğunu savunuyorlar.
Burada bir konu daha itiraf ediliyor; toplu iş sözleşmesi özerkliği anayasayla ortadan kaldırılmış, yine aynı anayasayla grev hakları sınırlandırılmıştır! İşin bir yanı bu. İkincisi, kanun tasarısını sunanlar bu konuda daha iyisinin yapılması gerektiğini fakat anayasal çerçevede bunun mümkün olmadığını söylüyorlar. Böylece ufak tefek bazı rötuşlarla işi kurtarmanın kılıfını hazırlıyorlar. Taslağı hazırlayanlar açıkça değişikliklerin daha iyi olabileceğini fakat anayasanın buna engel olduğunu söylüyorlar. Peki ama, anayasa kutsal bir inek mi? Bu kitap gökten mi indi? Herkes biliyor ki, anayasa denen şeyi egemenler yapmaktadır, canları istediğinde onu değiştirmektedirler. Şimdi neden yapmıyorlar? Çünkü, işlerine gelmiyor, daha fazla iyileştirme olursa o zaman işçilere yarar, oysa şimdiki düzenleme egemenlerin işini görmeye yetiyor, şimdilik onlara daha fazlası lazım değil, bütün mesele budur.
Toplu sözleşme bağlamında sendikal örgütlenmenin önüne getirilen baraj engelleri bağlamında yapılan düzenleme de sorunu çözmüyor. Hakim sınıflar bu noktada yapmak istedikleri değişiklikleri gerekçelendirirken yine işçi haklarını koruma pozları veriyorlar ama durum tam öyle değil. Olgu şudur; hakim sınıflar örgütlenmenin önündeki baraj engelini tümüyle kaldırmıyor, işyeri barajını koruyorlar! Bu bağlamdaki gerekçelerine bakalım:
"Madde 3- 2822 sayılı Yasaya göre bir işçi sendikasının toplu iş sözleşmesi bağıtlama yetkisine hak kazanabilmesi için yüzde on üyelik barajını aşması ve ayrıca işyerinde çalışan işçilerin de salt çoğunluğunu sağlaması gerekmektedir.
Yüzde on barajının aşılması sendikanın, kurulu bulunduğu işkolunda çalışan toplam işçilerin en az yüzde onunu üye kayıt etmiş olması demektir.
Getirilen bu hükümle 2822 sayılı Yasanın güçlü sendikacılık anlayışıyla hazırlandığını göstermektedir.
12 Eylül sonrasında hazırlanarak getirilen bu hükmün Avrupa ülkelerinde benzer şekillerine rastlamak mümkün değildir.
Bakanlığımıza bildirimde bulunan sendikalardan 39 adedi yüzde on barajını aşamadığı için toplu iş sözleşmesi faaliyetlerinden yararlanamamaktadırlar.
Örgütlenme ve toplu pazarlık sendikal kuruluşların en doğal hakkıdır. Bu hakkı zorlaştırmak belirli sendikalara imtiyaz hakkı da tanımaktadır.
Ülkemizde bugün uygulanan çifte baraj onayladığımız 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesine de aykırı olup, ILO tarafından sürekli eleştirilmektedir."
Buraya kadar söylenenlere bakıldığında işçi haklarını koruma temelinde soruna yaklaştıkları, örgütlenme ve toplu pazarlık haklarına çok saygı gösterdikleri... gibi bir imaj yaratılmaktadır. Oysa gerçek durum bu değil. ILO tarafından eleştirilen bir maddeyi düzeltmek zorunda bulunuyorlar. Fakat çok demokratik söylemler arkasında yine sivri ucu törpüleyerek işi kılıfına uydurma anlayışıyla hareket ettiklerini ele veriyorlar. Ne yapıyor egemenler? Barajın örgütlenme ve toplu pazarlık hakkını çiğnediğini tespit ediyor ve ülke çapındaki yüzde on baraj engelini kaldırıyor, fakat iş yeri barajını kaldırmıyorlar. Bu maddenin açılımı bağlamında çok demokrat görünümlü söylemlerin arkasından şunu söyleyerek sorunu halediveriyorlar: "Getirilen düzenleme ile hem anayasa ve hem de 2821 sayılı Yasaya göre serbestçe kurulan sendikalara örgütlü bulunduğu işyeri veya işyerlerinde yarıdan fazla işçiyi üye kayıt etmiş olması koşuluyla (abç) toplu sözleşme yapma yetkisi tanınmış, onayladığımız ILO sözleşmelerine uygunluk sağlanmıştır." Nerede kaldı, baraj engelinin örgütlenme hakkını engellediği görüşü? Bu yaklaşım çok net olarak işin içinde sahtekarlığın olduğunu, hakim sınıfların örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırmak gibi bir sorunlarının olmadığını, tersine kendi işlerini engellemeyen bazı düzenlemelere gitmeye çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Ülke barajının kaldırılması, ama işyeri barajının korunması meselesi biçime ilişkin bir sorundur, bu yaklaşım içerik olarak örgütlenme özgürlüğüne müdahale etmektir. Düzeyi ne olursa olsun böyle bir müdahale varlığını korumaktadır. Sorunun esası da burada yatmaktadır. Burdaki yaklaşımın pratik ifadesi, küçük muhalif sendikalara hayat hakkı tanımamaktır. Bu da esasında devrimci muhalefetin gelişmesini engellemekten başka bir anlama gelmez. Çünkü sendikal alanda varolan güçlü işçi sendikaları ve onların bağlı bulunduğu konfederasyonlar sermayenin çıkarlarını savunmaktadır, gerçek anlamda işçi haklarını savunmamaktadırlar. Bu anlamda bir boşluk sözkonusu değil, boşluk devrimci temeldeki sendikal alanda bulunmaktadır. Konan barajlarla bu tür sendikaların gelişmesi durdurulmuştur, şimdi de işyeri barajı korunarak en azından bazı yerlerde bunların başarılı olmaları sözkonusu olsa bile genelde bunların gelişmelerinin, etkin hale gelmelerinin engellenmesi için işyeri barajı korunmaktadır. Böylece örgütlenme özgürlüğü ipotek altına alınmaktadır. Bu bağlamda doğru olan barajın tümüyle kaldırılmasıdır.
Bir başka mesele: 2821 sayılı yasada aynı kanunun 5. maddesinde sendika kurucuları olabilecek kişilerde aranan özellikler bağlamında siyasi ve ideolojik amaçlarla suç işlememiş olmayı getirmektedir. Bu madde esas olarak etkin devrimci unsurların sendikal alanda faaliyet yürütmelerinin fiilen ortadan kaldırılması için alınan yasal önlemdir. Hakim sınıflar, bu tür önlemlerle devrimci hareketin işçi hareketiyle buluşmasını engelliyor ve böylece sınıf bilincinden yoksun bir sınıf hareketini oluşturmak istiyorlar. Bu çabalarında başarılı da oldular. Sendika önderlerinin siyasi, ideolojik faaliyet yürütmelerini engelleyen burjuvazi, kitlelere ırkçı, milliyetçi, şoven politikalarını enjekte etmekte; onları ideolojik, siyasi bombardımana tabi tutmakta ve sınıf hareketini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için her numaraya başvurmaktadır. Kısacası, kendisi emekçi yığınlara karşı ideolojik, siyasi savaşımını kesintisiz sürdürmektedir ama işçi hareketi içinde ideolojik, siyasi faaliyet yürütmeyi yasaklamakta ve bunu anayasal hak olarak kendi lehine kullanmaktadır. Sendikal alandaki bir yasa maddesinde ideolojik, siyasi faaliyete sınırlama, yasaklama getirilmesi en başta işçi sınıfının bilinçlenmesinin engellenmesi demektir ve bu kesinlikle reddedilmelidir. Sendika önderlerinin kim olacağı meselesine burjuvazi değil, işçiler karar vermelidir. Yasal düzenlemeler yapılacaksa bu çerçevede yapılmalıdır.
Yine, Madde 7'deki 2821 sayılı yasada aynı kanunun 30. maddesinin birinci fıkrasında yapılmak istenen değişiklik de bu haliyle işe yaramaz niteliktedir. Düzenlenen yeni biçimiyle işçiyi korumak değil, patronun insafına göre iş yapmayı hedeflemektedir. Şöyle ki: "İşveren, işyeri sendika temsilcilerinin hizmet akitlerini haklı sebep olmadıkça ve sebebini açık ve kesin şekilde belirtmedikçe feshedemez..." denmektedir. Kanun hükmü bu şekilde düzenlenirse işveren açısından bir yığın haklı neden olabilir ve işveren bunları "açık ve kesin" şekilde belirtebilir. Örneğin, işçi temsilcisi işçiyi aydınlatma mücadelesi verirken, patron bunu ideolojik, siyasi faaliyet yürütmek olarak değerlendirir ve bunun çok ağır bir suç olduğunu söyleyebilir. Görüldüğü gibi, burada yazılanlar kesinlikle muğlak ve işçinin lehine bir işlevi yoktur. Oysa iş aktinin feshi hükmü bu bağlamda ağır suç saydığı unsurların kapsamını dar tutmalı, bunların neler olduğunu somut olarak ortaya koymalıdır. Bunun somut olmadığı koşullarda hükmün işe yaramayacağı en başta bilinmelidir.
Sonuç olarak; Türk hakim sınıfları AB kapısını zorlarken kendilerinin bir dizi pisliklerine de bir biçimde çeki düzen verme durumunda kalıyorlar. Bu bağlamda doğrudan iş yasalarındaki çok kaba bozukluklara da el atma ihtiyacı duyuyor ve bazı adımlar atıyorlar. İşçi hareketi bu süreci mümkün olduğu ölçüde kendi lehine kullanmak için mücadele etmeli, meydanı patronlara bırakmamalıdır.
Sermayenin saldırıları karşısında işçi sınıfının kendisini savunma eylemleriyle sınırlaması yanlıştır ve bu mücadele biçimi sermaye sınıfının yeni saldırılarına ortam hazırlamaktadır. İşçi hareketi sermayenin topyekün saldırılarına karşı topyekün mücadeleyi örgütlemeye, savunma hattından saldırı hattına girmeye çalışmalıdır. Sermaye sınıfının dayatmalarının sonu başka türlü gelmez.
Haklı olan işçi sınıfıdır, ama bu tek başına birşeyi değiştirmez. Haklılığımız mücadeleyle hayat bulur.
Bunun için; mücadele, mücadele, mücadele...

20 Haziran 2000

"Petrol Ofisi'nin özelleştirilmesine geçit vermeyelim..." Ama nasıl?

Çağrı'nın değişik sayılarında "özelleştirme" bağlamında tavır takınarak, işçi sınıfının özelleştirmeye karşı tavrının ne olması gerektiği üzerine durduk. Bu sayımızda da konunun önemi nedeniyle, POAŞ'ın özelleştirilmesi ve bu işkolunda örgütlü olan Petrol-İş'in takındığı tavır üzerine kısaca durmak istiyoruz. Özelleştirmeye karşı doğru tavır ne olmalı? 57. Hükümet programına aldığı kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi adımlarını bir bir atıyor. Önceki hükümetlerle karşılaştırıldığında bu hükümet özelleştirme alanında sermaye açısından gayet başarılı işler yapmaktadır. Ülkemizde ekonomik alanda üretimin ve hizmetlerin hemen hemen yarısı, devletin elindedir. Bu durum kapitalist gelişmenin geldiği noktada, sistem açısından taşınacak bir durum değildir.
Türk hakim sınıfları devleti küçülterek bu durumu değiştirmek istiyorlar. "Zarar eden" ya da "fazla kârlı olmayan" işletmelerin satılması, kapatılması ve kâr getiren işletmelerin de özelleştirilerek satılması, kapitalist gelişmenin mantığına uygundur. Devletin hantal yapısından çıkarılması, mutlaka gerekli olmadığı düşünülen devlet giderlerinin azaltılması (işletmelerin bazılarının kapatılması, devlet işletmelerinde çalışanların ücretlerinde gerçek ücret düşüşü, sosyal hizmet harcamalarının kısıtlanması vb.) ve kâr getiren kurumların da, bu işlerin "erbabı" olan özel kapitalistlere devredilmesi, kapitalist gelişmenin dayattığı taleplerdir. Patronlar özellikle kârlı olan işletmeleri istiyor. Bu işletmelerin de değerinin altında satılarak "yağmalanması" göze alınmaktadır. POAŞ, Tüpraş kamu kuruluşları içinde en kârlı kuruluşlardır. Bu kuruluşların özelleştirilmesi adımları atılmış, önümüzdeki dönemde bunların özelleştirilmesi işi tamamlanacaktır. Özelleştirme yağmasına karşı sendika konfederasyonlarının ve kendisine "sosyalist", "devrimci" diyen partiler, grupların önemli bir bölümü "halkın malı" edebiyatı yaparak, güya özelleştirmeye karşı çıkıyorlar. "Memleketi sattırmayacağız!", "Bu vatan bizim", "KİT'ler halkın malıdır, satılamaz!" özelleştirmeye karşı sık kullanılan sloganlardır. Statükoyu korumak, savunmak, özel kapitalizme karşı devlet kapitalizmini savunma noktasında konaklamak, kapitalizmin özünü, gelişme yasalarını kavramayan geri bir yaklaşım olduğu gibi, işçilerin, emekçilerin bilincini karartan bir yaklaşımdır. Özelleştirmenin işçi sınıfına yansıması; sendikasızlaştırmadır. İşçilerin işten atılmasıdır. Kazanılmış hakların geri alınmasıdır. Sosyal hak ve hizmetlerin kısıtlanmasıdır. Özelleştirmeyle zenginler servetlerine servet katarken, işçi ve emekçiler işsizliğe mahkum edilerek sefalet içinde yaşamak zorunda bırakılıyor.
Sınıf bilinçli işçiler, özelleştirmenin somut sonuçlarını teşhir ederek işçi ve emekçilerin aleyhine olan kötüleştirmelere karşı elbette mücadele edecektir. Bu mücadelede özel kapitalizme karşı devlet kapitalizmini savunanlara, işçilerin ve tüm emekçilerin bilincini karartan tavırlara karşı da mücadele edeceklerdir. Görev, somut mücadeleden yola çıkarak kapitalist sistemin gerçek yüzünü teşhir etmek, işçileri, emekçileri devrim mücadelesi için örgütlemeye çalışmaktır. Özelleştirme ve Petrol-İş Türk-İş'e bağlı olan Petrol-İş, POAŞ'ın ve Tüpraş'ın özelleştirilmesine karşı, devlet kapitalizmini savunma noktasındadır. Petrol-İş, olanı, yani statükoyu savunma konumundadır, bunu da "ülke çıkarları", "savunma çıkarları" adına yapmaktadır.
Petrol-İş'e göre POAŞ'ın durumu şöyledir:
"POAŞ: * Tüm kamu kuruluşlarına petrol ürünü sağlayan, * Savunmamıza petrol ürünleri temin eden, * 4 milyar dolar taşınmazı olan, * 8 milyar dolarlık ekonomik değere sahip, * Yılda 200 trilyon kâr getiren, * Doğu-Batı demeden Türkiye'nin her köşesinde 5281 bayisi olan, * 6 binin üzerinde istihdam sağlayan, dev bir kamu kuruluşumuzdur." (Petrol-İş derigisi, Mart 2000, sayfa 9) Bu "dev kamu kuruluşu" şimdi özelleştirilmek istenmektedir. Adımlar atılmış, Haziran 2000'de POAŞ'ın özelleştirilmesi tamamlanacaktır. Petrol-İş'in POAŞ'ın neden özelleştirilmemesi gerektiği konusunda takındığı tavır, öne sürdüğü gerekçeler ilginçtir. Petrol-İş'in önemli gerekçeleri şöyledir: "POAŞ neden özelleştirilmemelidir? * POAŞ özelleştirildiğinde, toplumun ve ulusal savunmanın gereksinimlerini karşılamak, tehlikeye girecektir. * Petrol sektörünün bütününü oluşturan TPAO, POAŞ, TÜPRAŞ, BOTAŞ'ın özelleştirmeler yolu ile parçalanması, ülke ekonomisini de olumsuz etkileyecektir. * Petrol dağıtımı özel sektörün eline geçince, Türkiye'de kamu kurum ve kuruluşları akaryakıt gereksinimlerini karşılamak Hazineye büyük bir yük getirecek ve önemli bir vergi kaybına da yol açacaktır. * POAŞ ihalesinde yerli sermaye gruplarının adı geçse de, yabancı tekellerin ortaklıkları söz konusudur ve bunun sonuçlarından biri de milyarlarca doların ülke dışına çıkması, ulusal kaynak kaybıdır. * POAŞ'ta halen 3350 işçi, 2800 sözleşmeli personel olmak üzere toplam 6150 kişi çalışmaktadır. Diğer özelleştirmelerde de yaşandığı gibi, POAŞ özelleştiğinde işten çıkarmalar gündeme gelecektir." (agd, sayfa 8)
POAŞ'ın neden özelleştirilmemesi gerektiği için sıralanan gerekçeler içinde, işçiler açısından son madde dışında savunulacak tek bir gerekçe yoktur. Burada özelleştirmenin işçiler açısından somut sonuçları ortaya konularak teşhir etme durumu da yoktur. Sadece POAŞ özelleştirildiğinde işten çıkarmaların gündeme geleceğinden bahsediliyor. Özelleştirmeye karşı çıkmanın temel gerekçeleri "ulusal savunmanın", "ülke ekonomisinin" çıkarlarıdır. İşçi sendikası adına; işçi haklarını koruma adına bu tür gerekçelerle özelleştirmeye karşı çıkmak tek kelimeyle ayıptır. Neden? Çünkü ileri sürülen bu gerekçelerle işçi sendikası, işçi haklarını korumayı esas almamaktadır. Tersine, bu gerekçeler işçilerin "savunmanın çıkarları için", "ülkenin çıkarları için" mücadele etmeleri gerektiği ortaya konmaktadır. Bir başka açılımla işçiler burjuva klikleri arasındaki mücadelede; liberal burjuva kesime karşı devletçi kapitalistlerin kuyruğuna takılmak istenmektedir. İşçilerin çıkarının burada olduğu propaganda edilmektedir. "Ülke çıkarları", "savunma çıkarları" sermayenin egemen olduğu bir ülkede işçilerin çıkarı olamaz. Özelleştirmeye karşı çıkılmalıdır. Ama bu savunmanın çıkarları, ülkenin çıkarları adına değil. Özelleştirme yapıldığında işçilerin işten atılacağı, bu durumun aynı zamanda sosyal hakların budanmasına yol açtığı vb. nedenlerle karşı çıkılmalıdır. Ve bu iş yapılırken de sorunun kaynağının ücretli kölelik düzeni olduğu; yürüyen mücadelede buna karşı da tavır takınılması gerektiği bilinci sınıfa taşınmalıdır. Bu temel olguyu gözardı eden bir sendika, işçi sınıfının haklarını savunmuyor demektir. Bir de Petrol-İş'in savunmamızı istediği "ülke çıkarları"na, bu ülkenin nasıl bir ülke olduğuna bakalım. Bu ülke; emperyalizme bağımlı bir ülkedir. Görünüşte bağımsızdır, fakat IMF'nin doğrudan ülke ekonomisini yönetmesi durumu, bu bağımsızlığın nasıl bir bağımsızlık olduğunu göstermeye yeter. Bu ülkede sermayenin egemenliği vardır. Üretenler yokluk içinde, sefalet içinde yaşam savaşı veriyor. Bu ülkede çoğunluğu oluşturan ezilenler için demokrasi yoktur. Demokrasi küçük bir azınlık olan ezenler için, sömürenler için vardır. Bu ülkede faşist diktatörlük vardır. Açık terör, işkence, baskı ve ulusal baskı günlük yaşamın bir parçasıdır. Bu ülkede kazanılmış olan sınırlı sayıda sosyal haklar birer birer ortadan kaldırılmaktadır. Mezarda emeklilik yasası, Tahkim yasası, sahte sendika yasası, gerçek ücretlerin düşüşü, çalışanların yaşam seviyesinin sürekli gerilemesi, işçilerin işten atılmaları, açlık ve sefalet, zam, zulüm, işkence... bu ülkenin kısa bir panoramasıdır. İşte Petrol-İş, işçileri böyle bir ülkeyi savunmaya çağırıyor! "Petrol Ofisi Temsilcileri, ülkemizin stratejik öneme sahip yeraltı ve yerüstü kaynaklarının özel sektöre devredilmesine, özellikle de yabancı tekellere peşkeş çekilmesine karşıdır. Ofis, bünyesinde bulundurduğu Askeri NATO Tesisleri (ANT) ve Hava İkmal aracılığı ile ulusal güvenliğimize eşsiz bir hizmet vermekte, katkı sağlamaktadır. Petrol Ofisi Temsilcileri, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nda olduğu gibi, bir kez daha bir 'ATAŞ Rafinerisi Olayı' yaşanmaması için Petrol Ofisi'nin kuruluş gerekçesinde de yer alan 'ulusal çıkarların korunması' amacına sonuna kadar sadık kalacaktır." (Petrol Ofisi İşyeri Sendika Baştemsilci ve Temsilcileri toplantısının sonuç bildirgesinden, sayfa 5) Bu sonuç bildirgesinde de özelleştirmeye karşı takınılan tavır aynen sürdürülüyor. "Ülke" çıkarları, "ulusal güvenlik" çıkarları özelleştirmeye karşı çıkışın gerekçesi olmaktadır. Petrol-İş de özelleştirmeye karşı takındığı tavırla işçilerin bilincini karartıyor. Bu tavır aynı zamanda bu sendikanın da diğer sendikalar gibi, düzenle ne kadar özdeşleştiğini gösteriyor. Petrol-İş'in işçiler açısından ücretli kölelik düzenini değiştirme diye bir sorunu yoktur. İşçilerin tavrı; özelleştirmenin işçiler açısından kötü olan sonuçlarına karşı mücadele olmalıdır. Bu mücadele sendika bürokratlarına bırakıldığı sürece, sonucun ne olacağı açıktır. İşçiler mücadeleyi kendi ellerine almalı, sendika ağalarına güvenmemeli, işletmelerde tüm işçilerin katılacağı bir genel toplantıda seçilecek olan GREV ve MÜCADELE KOMİTELERİ önderliğinde mücadeleye atılmalıdır.
Mücadelede perspektif "ne devlet kapitalizmi, ne de özel kapitalizm!", "kahrolsun ücretli kölelik düzeni!" şiarları temelinde kapitalist sistemin teşhiri ve devrim için mücadelenin ilerletilmesi olmalıdır.
Bu bilinçle haydi mücadeleye!

Nisan 2000 Bir Çağrı okuru.